MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ

 



Ezilenlerin gür sesidir o

Suskun dünyanın hür sesidir o

Göründüğü gibi olan

Gücünü milletten alan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Halkın adamı Hakkın aşığı

O milyonların umut ışığı

Mazlumlara sırdaş olan

Gariplere yoldaş olan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Oldu her zaman sözünün eri

Çıktığı yoldan dönmedi geri

Kararlıdır davasında

Anaların duasında

Recep Tayyip Erdoğan

 

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda giden

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan


Cemaat konulu önceki yazılarda şu hususa dikkat çekmiştik:

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîse göre, Müslümanlar’ın cemaatinin (devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün fırkalardan uzak durulması gerekirken, ortada cemaatin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunması durumunda ise ona sımsıkı yapışmak icab ediyor.

Bu cemaatten ayrılmamız durumunda ise bizi cahiliye ölümü bekliyor:

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Yani: Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşırsa ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

Hadîste “mâte” (ölür, öldü) fiili iki kere tekrarlanarak vurguda bulunuluyor.

Başka bir hadîste bu vurgu “bir karış” denilerek yapılmış:

“… men fâraka el-cemaate şibran, fe mâte, fe mîtetün câhiliyyetün.”

“… her kim İslam camiasından bir karış ayrılır da ölürse muhakkak onun ölümü bir cahiliyet ölümüdür.”

(A.g.e, C. 6, s. 51.)

Görüldüğü gibi hadîste cemaat kelimesinin başında (İngilizce’de karşılığı “the” olan) “el” takısı var. Bu cemaat “The Cemaat”tir ve İslam cemaatidir. Yani istenen, “herhangi bir cemaate” iştirakle yalnız kalınmaması değil, tek olan o The Cemaat’ten ayrılınmamasıdır.

*

Burada ayrıca “itaat”ten söz edilmesi, olayın “gönüllülük” temelli bir katılım değil, “siyasal otoriteye boyun eğme” anlamında bir gereklilik olduğunu gösteriyor.

Evet, itaat ile cemaatin birlikte zikredilmesi, bu cemaatin reisine itaatin “hukukî” bir zorunluluk olduğunu nazara verir.

Ki bu ancak “İslam devletinin başkanı” için söz konusu olur.

Diğer türden cemaatlerde (topluluklarda) ise itaat hukukî bir mesele değildir, bunlarda ilişkiler ahlâk, adab-ı muaşeret, büyüğe saygı küçüğe sevgi ve gönüllülük esası üzerine kuruludur. 

Yine hadîste “Cemaate bağlanın/katılın!” değil, “Ayrılmayın!” denilmesi, her müslüman için doğal durumun (o “el” takısı ile ifade edilen “belirli” cemaat çerçevesinde) “üyelik” olduğunu ortaya koyuyor.

Velhasıl “cemaat”ten kasıt, ümmetin siyasal birliğini ifade eden ve tek bir imam (önder) tarafından yönetilen, bu imama itaati gerektiren küresel İslam devletidir.

*

Hadîsin devamı da var.

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

Bu hadîs çerçevesinde ele aldığımızda Kürtçülük davası güden PKK ile onun uzantılarına hizmet edenlerin ve bu yolda silaha başvurup ölenlerin cahiliye ölümü ile öldüklerini söylemek bile gereksizdir..

Herşey açık, ortada..

Ancak, İslam dini sadece laik (siyasal dinsiz, Apocu) Kürtçüleri tekfir edip Cehennem’e yollamak için nazil olmuş değildir.

Türkler (ve “Ne mutlu Türküm diyene” mottosuna sarılan Türk’ten fazla Türkçü “dönme”ler) ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dinin mesajının, müjde ve inzarının kapsama alanına giriyor.

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıya aldığımız sözleri çerçevesinde düşündüğümüzde Türk milliyetçileri (Türkçüler) ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında ne söylememiz gerekir?

Mesela, “Türkiye Cumhuriyeti, İslam’ın bayraktarıdır, Şeriat’in hizmetindedir, iç ve dış politikasını İslam’a (Şeriat’e, Kur’an ve Sünnet’e) göre tanzim eder, devlet bir yasa çıkardığı zaman o yasa Şeriat’e uygunluk bakımından (Osmanlı’da olduğu gibi) İslam alimleri tarafından denetlenir, Şeriat’e aykırı yasalar iptal edilir, herhangi bir topluluğa karşı savaş açıldığında önce bunun için ‘Şeriat’e uygunluk’ fetvası alınır” diyebiliyor muyuz?

Hayır!

Böyle dersek, hem yalan söylemiş hem mevcut anayasayı ve yasaları tanımamış, hem de devlet erkânına anayasal bir ilkeyi (laikliği) ihlal etme iftirası atmış oluyoruz.

Bununla birlikte devlet kurumları Şeriat’in hükümleri “laik ulusal çıkar” hesabına “istismar” edilebildiği zaman “Laikliğin canı cehenneme” moduna girebiliyor, laik-Kemalist devlet için şurada burada çarpışıp ölenleri (Allah yolunda cihat etmiş, Allah’ın dini/şeriati hakim olsun diye çarpışmış gibi) “şehadet” rütbesiyle müjdelemekten asla geri durmuyorlar.

Kimse de çıkıp “Ne demek şehadet! Burası laik (siyasal dinsiz) bir devlet.. Devletimiz dinler arasında tarafsız (din-siz) durumdadır. Dolayısıyla ölenlerimiz İslam için olduğu kadar Budizm için de, Yahudilik için de ölmüş sayılır. O yüzden şehitlik gibi Şeriat kavramlarını kullanmamalıyız” demiyor.

*

Burada bir parantez açalım.

Odatv.com bugün (29 Şubat 2024) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını şu başlıkla yayınladı: “Özkök kitabın ortasından konuştu: Rabia son kalesinden de artık çekiliyor”.

Yazı başlığındaki “son kale” tabiri önem taşıyor.

Malum, 10 yılı aşkın bir zamandır birileri Türkiye için “son kale” edebiyatı yapıyor.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa eğer, Rabia (Mısır İhvan’ı) son kalesinden çekiliyor değil, AK Parti iktidarının son kale edebiyatı çöküyor.

Özkök’ün bazı cümlelerini aktaralım:

Olay 20 Şubat 2024 günü patladı.

Birçok internet sitesinde şöyle bir haber çıktı:

“Müslüman Kardeşler Örgütünün Türkiye’deki başkanının vatandaşlık hakkı geri alındı.” (…)

Londra merkezli Arap gazetesi Şarkul Avşat’ın edindiği bilgilere göre , İhvan’n 50’ye yakın üst düzey örgüt yetkilisi 2022 yılında 400 bin dolarlık gayrimenkul edinmesi karşılığında TC vatandaşlığı almıştı ve İstanbul’da oturuyordu.

İşte bu İhvan Örgütünün 50 mensubunun vatandaşlıkları iptal edilmiş.

Oysa geçtiğimiz yıllarda “Türkiye’nin Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” yolunda birçok haber çıkmıştı. (…)

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir televizyon kanalının Gazze konusundaki yayınlarına bile yalanlama yapan İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Dairesi, bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı. (…)

Aydınlık gazetesinde okuduğum bir habere göre, Suriyeli yazar ve analist Hasan Yusuf sosyal medyada ilginç bir paylaşım yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ın fotoğraflarını yan yana koyan Hasan Yusuf altına da şu yazmıştı:

“Sıra Suriyeli muhaliflerde. Suriye muhalefetinin Türkiye’den çıkarılması için bir Türkiye-Suriye mutabakatı geliyor.” (…)

Ve tekrar ediyorum, bütün bu haberlerle ilgili olarak Ankara tarafından yapılmış tek kelime açıklama yok.

Buna karşılık somut bilgi olarak elimizde çok ilginç bir görüntü var.

Yazdığım bu haberlerden 4 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’da yaptığı mitingde bir pankart apar topar toplatıldı.

Pankartın üzerinde şu yazıyordu:

“İsrail ile ticaret utancı sonlandırılsın…”

İhvan sınırdaşı edilirken., İsrail’le ticaret devam ediyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün dünyaca taktir edilen pragmatizmi bir kere daha kendini gösteriyordu.

Evet, Özkök’ün yazısındaki bazı ifadeler böyle..

Söylediğine göre, Türkiye Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına “sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” halde, şimdi ülkeden kovmuş olabilir.

*

Özkök’ün yazdıklarından ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, bilemeyiz.

Ama bildiğimiz başka şeyler var.. Onları yazalım..

Yukarıda tercümesini aktardığımız hadîsinde Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ahit/sözleşme sahibine verilen ahde/söze vefa göstermeyen(lâ yefî li zî ahdin ahdehû) için “O benden değildir, ben de ondan değilim” buyuruyor.

Yine, (son zamanlarda kimsenin, özellikle de “Şeriat karşıtı sözde ahlâkçı sahtekârların hiç hatırlamadıkları ve hatırlatmadıkları) sahih bir hadîste belirtildiği gibi, münafığın üç özelliği vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde döner, emanate ihanet eder.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa, AK Parti iktidarı münafıklık alanındaki eksiklerini tamamlamak, eksik gedik bırakmamak için dört nala koşturuyor demektir.

Mısır’da İhvan’a yanlış taktikler verdiler, (Şeriatçılığı bırakıp laikçilik yapmaları gibi) yanlış tavsiyelerde bulundular, ve şimdi, Özkök’ün yazdıkları doğruysa bir başka yanlış yapıyor, onları “satıyorlar”.

Aynı şekilde Suriye’de de yanlış yaptılar.. Esed’e verdikleri sözlerden döndüler, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) bir yandan Suriye heyeti ile Adana’da görüşmeler yaparken diğer yandan ABD ile anlaşarak onların kuyusunu kazmaya giriştiler.

Evet, Özkök’ün yazdıkları doğruysa, şimdi İhvan’ın yanı sıra, Suriye’de dolmuşa bindirilip Esed’e karşı harekete geçirilenler de topun ağzında..

Satılacaklar..

Tek engel, Esed’in şimdilik pazarlığa yanaşmıyor olması.

Umarım Özkök’ün yazdıkları doğru değildir.

*

İşlerin bu noktaya geleceği belliydi..

On yıl önce yazdık.. Bu yol, yol değil dedik.. Bu milletin bugünkü nesillerinin Türkiye’nin böyle atak ve agresif bir dış politika yürütmesine imkân verecek bir kalite ve kalibrede olmadığını söyledik. (Bkz. https://tebyin.wordpress.com/2013/12/30/akpartinin-sonbahari-kimliksizligin-iflasi/)

AK Parti’nin “son kale” oratoryosunun tenor ve sopranoları ise, Davutoğlu şefliğinde “özgüven, büyük düşünme, uluslararası ilişkilerin nesnesi değil öznesi olma, küresel güç olma” çığırtkanlığı yaptılar, itidal tavsiye edenleri bir hain ilan etmedikleri kaldı.

Hem üslupları yanlıştı, hem yöntemleri.. Hem niyetleri bozuktu, hem idealleri..

*

Büyük milletleri ve büyük insanları büyük yapan, büyük konuşmaları değildir, sükunet, sühulet ve tevazu ile büyük işler yapmalarıdır..

Büyük işler yapanlar genelde asla büyük konuşmazlar.. İddialı laflar etmezler..

Büyük konuşmak, iddialı laflar etmek, başına belayı sarmaktır.. Çünkü kim büyük konuşur ve iddialı laflar ederse, o laflarıyla imtihan olunur.

Çoğu zaman da altında kalır, ezilir.

Mesela şu gençliğinde sosyalistlik taslayıp paylaşma nutukları atan fakir fukara edebiyatı şampiyonlarına bir bakın, ileri yaşlarında bol parayla imtihan olunmuşlar ve hepsinin de palavracı sahtekâr dümbelek olduğu cascavlak ortaya çıkmıştır.

Gençlik yıllarında tanıdığımız nice hızlı mücahitin durumu da aynı.. Büyük çoğunluğu “mahcup Kemalist, ılımlı laik” kalantor “mütahit”, işadamı vs. haline geldiler.

*

Her iddianın bir sınavı vardır.

Ahlâk edebiyatı yapanlar, "İslam'ı Şeriat'e indirgemeyelim, asıl önemli olan ahlâk" diyenler, "yalan söylememe, sözünde durma, ve emanete riayet" hususlarında herkesten fazla titizlik göstermek durumundadırlar.

Evet, iddia imtihanın kardeşidir.. Adama "Halep oradaysa arşın burada, şu kumaşları bir kere de burada ölçelim, iddianız doğru mu yanlış mı görelim" derler.

Mümin ve müslüman olduğunu söylemek de böyledir. bunun da bir imtihanı var..

İman iddiası, kesinlikle sınavdan geçer:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

“Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”

(Ankebut, 29/2-3)

Evet, bu işler öyle büyük konuşmayla olmuyor..

Allahu Teala, doğruları da, yalancıları da ortaya çıkarır.

Bugünler geçer, yüksek perdeden attığımız nutuklar unutulur, geride bir tek (iyisiyle kötüsüyle) yaptıklarımız kalır.. Notumuz ona göre verilir.

Umarız AK Parti iktidarı geçmişindeki hataları tekrarlamaz, sabıka kaydını yeni marifetlerle zenginleştirmez.

AK Parti sözcüleri ve yandaş kalemşorlarının Özkök’e ağzının payını vermesini bekliyoruz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN ÖTEKİ YÜZÜ:

 

MEVSİMLİK RADİKAL İSLAMCI, 

PART TIME “TALİBAN TİPİ DİNCİ”, 

DEVRİM FIRTINASI ÖNCESİNİN SESSİZ VE SAKİN TAVİZSİZ SÜPER İRTİCACISI/GERİCİSİ










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 19

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Kâzım Karabekir Paşa’nın Selanikli Mustafa Atatürk’ün halife olma hayalinden söz ettiğini görmüştük.

Öyle ki, 20 Temmuz 1922 günü  TBMM’de “zaferden sonra sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak istediğini, dünyada bundan büyük bahtiyarlık yoktur diye düşündüğünü” söylemiş olduğu için TBMM’ye kendisi hakkında verilen “sine-i millete bir saray ve aylık 10 bin lira aylıkla” dönmesi önergesini duyduğunda çok kızar, rengi kaçar, canı sıkılır. 

Sebebi, Karabekir’e göre, sine-i millete dönmeyi aslında aklından hiç geçirmemesi, halifeliği de yan cebine koyarak devlet başkanı olmak istemesidir.

Sonraki süreçte halife olamayacak fakat cumhurbaşkanlığı makamına keyifle postu serecektir.

10 bin lira değil, 14 bin lira aylık maaşla.

Ki bugünün parasıyla 39 milyon küsur liraya tekabül etmektedir.

Yani şimdiki cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yıl iki ayda (14 ayda) alabildiği parayı bu vatandaş iki günde alacaktır..

Evet, sadece iki günde..

Millet çok zengin ve para bol ya..

*

Peki Karabekir, Selanikli’nin halifeliği de içerecek şekilde devlet başkanlığı makamına göz koymuş olduğu halde tam aksini istiyormuş, gönlünde sıradan bir vatandaş gibi yaşama arzusu yatıyormuş gibi nutuklar atarak yalan söylediği, milleti aldattığı kanaatine nasıl varmıştır?

Sebebi, kendisi henüz Erzurum’dayken böyle bir şayianın kulağına gelmiş olmasıdır.

Ve bunu Ankara’da Selanikli’nin yüzüne karşı şu şekilde ifade eder: “… sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 58.)

Karabekir’in Ankara’ya geldikten sonra gördükleri ve duydukları, bu yöndeki kanaatini güçlendirmiştir.

Uğur Mumcu ondan şu alıntıyı yapyor:

“… mefkuresine [halifelik idealine]daha şiddetle sarıldığını Balıkesir'de gördüm. 7 Şubat'ta [1923] Ulucami'de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlüt okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu. (Mumcu, s. 72.)

Mükemmel bir hutbe..

Görüldüğü gibi Selanikli (yalnızken kılmadığı halde) cemaatle namaz da kılıyor, cemaat sevabını kaçırmıyor, ardından minbere çıkıp bir molla, bir hoca gibi mükemmel hutbe okuyor.

(Tabiî bizim de aklımıza acaba abdesti var mıydı sorusu geliyor. 

Ali Fuat Cebesoyun Sınıf Arkadaşım Atatürk adlı kitabında Aptestsiz Namaz başlıklı bir bölüm var. 

Padişah iradesi gereği Harp Okulu öğrencilerinin beş vakit namaz kılması zorunluluğu varmış.. 

Fakat okul idaresi yeterli abdest alma altyapısı”nı hazırlamamış, dostlar alışverişte görsün kabilinden zevahiri kurtarmak için öğrencileri abdestsiz namaz kılmaya alıştırmışlar.. 

Sadece, taşralı mutaassıp talebeler işi ciddiye alıyor, gerekirse uzun zaman bekleme pahasına abdestlerini alıyorlarmış. [Bkz. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, C. 1, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1997, s. 26.] 

Cebesoy, Selanikli Mustafa da bu taşralı mutaassıplardandı” demiyor, tam aksine Selanikliyle birlikte Beyoğlundaki eğlence yerlerini tavaf ettiklerini anlatıyor: 

kendimizi güzelim İstanbul'un eğlenceli muhitlerinden de mahrum bırakmıyorduk. Tatil günlerinde ve bazen de kaçamak olarak bunlara kanşıyorduk. Kâh Mustafa Kemal ile baş başa, kâh Arif Adana, Müfit Kırşehir ve Tevfik Selanik'le beraber Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerini dolaşır, hatta bir arada içer ve müzik dinlerdik. …Yaz mevsiminde Beyoğlu'nda çoğunlukla Zeuve birahanesine gider, burada nefis Alman birası içerdik.” [s. 64.] 

Sadece bira içmiyorlar, rakı ve viski ile de araları gayet iyi [s. 68.])

*

Karabekir, Selaniklinin hutbede söylediği sözleri de aktarıyor:

Tarihî hutbeyi aynen veriyorum:

“... Kanun-u Esasî [anayasa] cümlenizce malumdur ki Kur'an-ı Azimüşşan'daki nusustur [nasslardır, açık hükümlerdir]. … dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor [denk düşüyor ve uyuyor], eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla [dinimiz ile] diğer kavanîn-i tabiîye-i ilâhiye [tanrısal tabiat kanunları] beyninde tezat [aralarında çelişki] olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanîn-i kevniyeyi [kâinat/evren yasalarını] yapan Cenab-ı Hak'tır {Hak din ile kâinat yasalarının çelişmemesi, her ikisini de yapanın Allahu Teala olmasının sonucudur].

Arkadaşlar;

Cenab-ı Peygamber, … Millet işlerini, Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber'in eser-i mübareklerine [kutlu izlerine] iktidaen [uyarak] bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı (hususları, konuları) görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kudsîde (kutsal evde, camide) Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. … Camiler, taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek [ve] meşveret [müşavere, görüşme, görüş alışverişi] için yapılmıştır. … İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için. bilhassa hakimiyet [devlet egemenliği] için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

(Mumcu, s. 72-73.)

Bunları söyleyen ne radikal İslamcı ilan edilen el-Kaide şefi Üsame bin Ladin, ne de Taliban’ın kurucusu dinci/Şeriatçı Molla Ömer.

Ne Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ne İskilipli Atıf Hoca, ne de Nakşbendî tarikatından Şeyh Said..

Söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk..

Görüldüğü gibi, istediği zaman radikal İslamcılara taş çıkartabiliyor, dincilik yolunda Taliban mensubu mollara, Şeyh Said gibi müteşerrî (Şeriatçı) tarikatçılara nal toplatabiliyor.

*

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bazılarının dinci, kimilerinin irticacı/gerici, birçoğunun da Siyasal İslamcı diye adlandırdıkları samimi müminlerin Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiklerinin dışında birşey söylemediklerini görürsünüz:

1. Kurandaki açık hükümler anayasamız olsun,

2. Din ve dünya (devlet) işleri ayrılığından söz edilmesin, laiklik (siyasal dinsizlik) millete dayatılmasın.

3. Camiler sadece ibadet mahalli değil, aynı zamanda devlet (hakimiyet, egemenlik) işlerinin de görüşülüp karara bağlandığı yer halini alsın.

Selaniklinin hutbesinin özeti bu.

Evet, 1923 yılının Şubat ayında Türkiyede hava buydu..

Türkiye bir İslam devletiydi..

Anayasasında (1921 Anayasası) Şeriate bağlılık kaydı yer alıyordu.

TBMM Başkanı ve Başkomutan Selanikli Atatürk, anayasamızın Kuran-ı Kerîmdeki nasslar (açık hükümler) olduğunu söyleyerek hutbe okuyordu.

Din ve dünya işlerinin ayrılmazlığından söz ediyor, camilerin sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda yönetim ve hakimiyet (devlet egemenliği) meselelerinin, devlet işlerinin görüşülüp tartışıldığı yer olduğunu ifade ediyordu.

Memlekette rüzgâr 1923 yılının Şubat ayında böyle esiyordu.

*.

Fakat çok kısa bir süre sonra hava değişecek, çok sert esen dondurucu laiklik (siyasal dinsizlik) rüzgârları yüzünden ortalık buz kesecek, herşey tepetaklak olacak, insanlar oraya buraya savrulacaktı.

Evet, sadece iki yıl sonra, Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiği ilkeleri savunduğu ve o ilkelere aykırı devirimleri, yakma yıkma ve devirmeleri reddettiği için isyan eden Şeyh Said, yakın arkadaşlarıyla birlikte idam edilecekti.

Tıpkı 74 sene sonra, 28 Şubat 1997de (dönemin MİTinin CIA ile MOSSAD’ın Türkiye acentası gibi çalışarak orkestra şefliği yaptığı postmodern darbenin sonucu olarak) havanın değişmiş olması gibi..

Selaniklinin Şubat 1923te camide dile getirdiği gerçekleri alabildiğine yumuşatan, kuş diline tercüme edip milli görüş, adil düzen filan diye anlaşılmaz mırıltılar haline getirenlerin, Gerekirse silah kullanırız, milyonlarca insanı öldürürüz diyerek 28 Şubat sürecinde Ankara sokaklarında tanklar yürüten İsrail dostları tarafından irticacı, gerici, PKK teröründen daha tehlikeli iç tehdit olarak görülmeleri gibi..

(Eski MİT müsteşarlarından/başkanlarından Fuat Doğunun Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIAin şube müdürlüğünü yaptım demesi, MİTin çalışma düzeninden ızdırap duyduğunu gösteriyor.

28 Şubatta ise, öyle anlaşılıyor ki, MİTte borusu ötenler, CIAin şube müdürlüğünü MOSSAD’ın şube müdürlüğüne yükselmek için basamak olarak görüyorlardı

Evet, MİT’çiler, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997de Türkiyeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkiyeye bir daha dönemeyen Prof. Mahmud Esad Coşan Hocanın yanına gidip sorunlarını çözme ve İskenderpaşayı akredite cemaat haline getirme karşılığında kendilerinin Kemalist/Atatürkçü, laiklikle [siyasal dinsizlikle] uyumlu çizgisine gelmesini teklif edeceklerdi.

Meselenin beni kişisel olarak ilgilendiren kısmı şu:

2000 yılı ortalarında Esad Efendinin, son telefon görüşmemizde beni [yanında bulunan Rafet Candemirin şahit olduğu üzere] o sırada bulunduğu İsveçe çağırması, ardından ABDdeki cemaat mensuplarına beni Amerikaya yerleştirmeleri talimatı vermesi, ve nihayet Almanyada [aralarında üniversiteden sınıf arkadaşım Hacı Murat ile Avustralya-Brisbaneda yaşayan ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak’ın da bulunduğu bir topluluk huzurunda] benim için Ben bu çocuğun hayatından endişe ediyorum, heryerde MİT bunun karşısına çıkıyor deme ihtiyacı duyması ile, MİT’çilerin ona yaptığı ziyaret ve teklifler arasında bir ilişki var mıydı?)

*

1920li yıllara dönelim..

Memleketteki apansız iklim değişikliğinin sebebi, öyle anlaşılıyor ki, Selaniklinin halifelik projesinin Lozanda İngilizler tarafından veto edilmesiydi.

Eski cumhurbaşkanları Celal Bayar ile Turgut Özal’ın açıklamalarının ortaya koyduğu gibi, Lozanda Selanikliye farklı bir ev ödevi vermişler, o da buna sonuna kadar riayet etmiş, hatta işi (İngilizin Dizbağı Nişanını hak edecek ölçüde) abartmıştı.

İngilizden vetoyu yedikten sonra dine küsmüş, bir daha da ne camiye uğramış, ne mevlid dinlemiş, ne de hutbe irad emişti.

Her akşam çilingir sofrasını kurdurmuş, yerli ve milli leblebi refakatinde yerli malı rakı tüketerek efkâr dağıtmış, uygarlığın ve çağdaşlığın tüm keyfini çıkarmaya koyulmuş, gençliğindeki zevkli Beyoğlu günlerini yâd etmiş, bu alafranga çağdaşlığıyla sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönüyü bile çileden çıkarmış, onunla da papaz olmuştu.

Ancak, Lozan öncesinde durum farklıydı, bu hilafet işine sıkı sıkıya sarılmış, Karabekirin anlattığına göre aklı fikri hep bu mesele etrafında cevelan etmişti.

*

Selanikli bu hutbeyi irad ettikten sonra camide halkın sorularına cevap verecek, tıpkı hutbesindeki gibi radikal İslamcı, Taliban ve el-Kaide tipi tavizsiz dinci havasında konuşacaktır.

Karabekiri dinleyelim:

Gazi minberden indi ve [imamın cemaate namaz kıldırdığı] mihrabın önünde, namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verirken şu sözleri ile, izah etti:

«… Gerek Peygamber Efendimizin ve gerek Hulefa-i Raşidînin (ilk dört halifenin) hutbelerini okuyacak olursanız· görürsünüz ki gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır. halkı ahval-i umumiyeden (genel durumlardan) haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir (öneme sahiptir). Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı (kafası) hal-i faaliyette (çalışır durumda) bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir diyerek padişahların hutbeyi Arapça okumalarını istibdatlarını (baskıcı yönetimlerini) idame (devam ettirmek) için olduğunu, bunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

(Mumcu, s. 73-74.)

Şimdi birileri Bozuk bir saat de günde iki defa doğruyu gösteriyor, Selaniklinin durumu da öyle derlerse, ona haksızlık etmiş olurlar.

Adamın nutuk saati 7 Şubat 1923te gün boyu doğruyu göstermiş, sadece bir kez teklemiş. O da, padişahlara laf sokuşturmak için yaptığı suçlama..

Ancak, yaptığı tespit önemli: Yöneticiler, istibdatlarını (kişisel tiranlıklarını, despot idarelerini) sürdürmek için hutbelere müdahale edebilir, kurdukları istibdat rejimine hizmet edecek şekilde içi boş hutbeler okutabilirler.

Halbuki, Selanikliye göre, hutbeler günün meseleleri ile ilgili olmalı..

Mesela “Çanakkaleden, Sakaryadan, Dumlupınardan, Malazgirtten vs. bahsederek topu taca atmamalı, günün iç ve dış siyasetini Kuran ve Sünnet ışığında değerlendirmelidir.

*

Evet, Din başka, siyaset başka denilmemeli, Selaniklinin belirttiği gibi hutbede siyasî meselelere de yer verilmelidir. Çünkü:

“… gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır.

Demek ki, din, günün meselelerinden koparılamaz.

Demek ki camideki hutbede askerî konular yer almalıdır.

İdarî (devlet yönetimiyle ilgili) güncel mevzular anlatılmalıdır.

Malî (ekonomik) meselelerle ilgili dinî hükümler günün sorunları” çerçevesinde açıklanmalıdır.

Güncel siyaset de hutbelere misafir olmalıdır.

İçtimaî (toplumsal) her konu hutbede kendisine yer bulmalıdır.

*

Selanikli son derece haklı..

İstibdat rejimleri, yani despotik yönetimler, kendi zulüm ve zorbalıklarının devamını garanti altına almak için hutbelerden bu konuları kovacaklar, kendi saltanatlarının devamına hizmet edecek şekilde Aziz cemaat, devletin (yönetimin) siyaseti, ekonomisi, maliyesi, askeriyesi vs. hakkında konuşmayan itaatkâr koyunlar olun makamından gazel okutacaklardır.

Sorun şurada ki, sonraki dönemde Selanikli bu laflarının tam tersi yönde hareket edecek, kendi istibdadını (kendi liderliğindeki tek parti diktatoryasını) sağlam kazığa bağlamak için kestirme ve etkili bir yol bulacaktır: Laiklik.

Siyasal dinsizlik.

En garantili, en kestirme, en toptancı, en köklü ve en kolay çözüm:

Dine, memleketin siyaseti, ekonomisi, askeriyesi, maliyesi, toplumsal sorunları hakkında konuşmayı yasaklıyor, hutbelerin sadece namaz, oruç, zekât, güzel ahlâk gibi konulardan bahsetmesini istiyorsunuz, böylece mesele kendiliğinden halloluyor. 

Halk yönetim hakkında din eksenli değerlendirmeler yapmasın da isterse günde beş değil 15 vakit namaz kılsın, bütün ömrünü oruç tutarak aç geçirsin, zekâtını kat kat fazla vererek (son tahlilde sosyal devletin çözmek zorunda olduğu) yoksulluk sorununa çare olsun..

*

Görüldüğü gibi, Selanikli 1923 yılının ilk aylarında laikliğe (din-devlet işleri ayrılığına) sonuna kadar karşı..

Dinciliğin, Şeriatçılığın, Siyasal İslamcılığın şampiyonu edasıyla döktürmüş de döktürmüş..

Fakat sonra birden bire şimşek hızıyla çizgi değiştirmiş..

Dönmüş mü, döneklik mi yapmış, yoksa takiyye kalpazanlığı ve yalancılığı mı sergilemiş, nasıl adlandırmak gerekir bilemiyorum..

En iyisi adını koyma imtiyazı ve şerefini Kemalistlere bırakmak.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."