"Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir."
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'I ŞERİAT AÇIKLAMASINDAN DOLAYI TEBRİK EDİYORUM
"DEM BU DEMDİR..."
KAN DA O KAN
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cehennem ateşi yetmiş parçaya ayrıldı. Öldürmeyi emreden için altmış dokuz ve öldüren için bir parça vardır.”
(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 362).
(Bazı "siyasî" ya da "ideolojik" cinayetler, üstü örtülmek için sabıkalı ve uyuşturucu müptelası tiplere işletilir.. Öldürülen kişi üzerinden, benzer eylem ve söylem sahiplerine "dolaylı" mesaj verilir.. İlgili kişiler "örtülü" mesajı alır ve "ikinci" olmamak için susarlar.. Bu yöntem, iki gazeteciyi sokak ortasında vurdurup öldürten ve böylece bütün medyayı susturan İttihat ve Terakki'den beri birilerinin rutini..)
AHMAK MI, MÜNAFIK MI?
Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı”
profesör var.
Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup
yazıyor.
Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle,
müslümanca sözlerini silip süpürüyor.
Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç
sıfırdan başka birşey olmaz.
Bu şahsın durumu da böyle..
Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya
da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul
etmek gerekiyor.
*
Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat
Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.
Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin
hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip
bulunduğunu kabul ediyorlar.
Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha
iyi anlaşılmış oluyor.
Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
“Göğü el (kudreti)
ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.”
Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi
geçiyor.
Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır
okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.
Şunu diyor:
“Zariyat 47’de ‘Evren
genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna
gücümüz yeter’ yazıyor.”
Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ
le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!
Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu
söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.
Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü..
Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın
lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli
(müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada
ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam
veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.
Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı
tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir
tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa
da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu
seçiyor.
Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır.
İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş
tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.
*
Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.
Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..
“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter”
dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve
belagat açısından sorunludur.
“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup
‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var
ki böyle konuşuyorsun?” denilir.
Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için
kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.
Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.
Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz
yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”
*
Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi,
Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile
aynı kökten türemiş bulunuyor.
Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız
bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının
verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde
“weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce
tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl
babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.
İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da
bazen mecazi manada kullanılır.
Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği
zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu,
onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.
Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan
kaldırmaz.
Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya
çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde
kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.
Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir
etmiş:
“Musi’ de
harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut
onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz,
demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).
Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle
birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli
görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci
ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat
hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)
*
Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir
bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.
Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı
atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla
birlikte asıl anlamı vermiş..
Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..
Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.
Şöyle diyor:
“Şu göğü de kendi
ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona
[genişletmeye] kadiriz).”
Yani biz, göğü,
yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın
çevirisi)
Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça
karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:
“… le
mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”
Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:
“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç
kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir
zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar;
sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde),
Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”
Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü
yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan
başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an,
mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.
*
İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde
kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark
bulunmadığını bilmek gerekiyor.
İkisi de aynı kapıya çıkıyor.
En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin
etkisinin bulunduğu görülebiliyor..
Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere
cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri
“tevil” ediyor.
Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle
olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar
olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.
Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını,
Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)
*
İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya
münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda
muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı
yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen
ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi
münafıklık mı?
SELANİKLİ'NİN MEHTER YÜRÜYÜŞÜ: İKİ ADIM İLERİ, BİR ADIM GERİ, FAKAT SONUÇTA DAİMA İLERİ..
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 10
Bir önceki bölümde,
Selanikli Mustafa Atatürk’ün, daha önce müştereken alınmış kararın aksine,
saltanatla birlikte hilafeti de Osmanlı hanedanının elinden almaya yönelik bir
yasa tasarısı hazırlatmış olduğunu, fakat buna, zamanın başbakanı Rauf Orbay’ın
bile “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?”
diye bağırarak itiraz ettiğini görmüştük.
Böylece
Rauf Orbay, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idamla yargılanmayı
garantilemiş oluyordu.
(Hamidiye
kahramanı Rauf Orbay, Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki
[Oramiral] ve Ayan Meclisi üyesi Mehmet Muzaffer Paşa'ydı. Orbay, Ekim
1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] olarak vazife
aldı. Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM
hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. Yargılama sırasında
tedavi için yurtdışındaydı, gıyabında 10 yıl kalebentliğe [sürgün ve
hapis cezasına] mahkum edildi. Ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine
karar verildi. Fakat bunlar, Selanikli’nin yüreğini soğutmaya yetmiyordu,
ayrıca mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter
bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî
haklardan mahrumiyet yetmezdi. O nedenle mahkeme, mallarının
haczine hüküm verdi. Orbay, yurda dönmedi, gurbet ellerde süründü.
Yıllar sonra, Selanikli bu cihandan yıkılıp gidince, 12 Aralık 1940
tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa
Vekaleti [Milli Savunma Bakanlığı] aleyhine dava açtı. Askeri
Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı
ile söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil etti. Ba'de
harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..)
*
Selanikli,
hilafet konusunda geri adım attı.
Asıl
önemli olan Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermekti, ve o,
çantada keklikti.
Dolayısıyla,
hilafet meselesinde taviz verebilirdi.
Verdi.
Söz
konusu altı maddelik kanun teklifinin altıncı maddesinde değişiklik yaptı.
Teklifin oylamaya sunulduğu 1
Kasım 1922 günü yine takiyye sancağını göndere çekti, yalan
dolan bayrağını Ankara ufuklarında dalgalandırdı.
*
Uğur
Mumcu, kanun teklifinin yasalaştığı günle ilgili olarak Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor,
17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 63):
İlk
sözü Gazi [Selanikli] aldı.
Peygamberimizi ve hilafeti medh ve sena etti. Çok
uzun süren sözlerinin sonlarında:
“Bundan
sonra makam-ı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün İslam
alemi için ne kadar feyizkâr olacağını da istikbal
bütün vuzuhla gösterecektir.. Türk ve İslam âlemi devleti bu iki
saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla da dünyanın en bahtiyar
devleti olacaktır” dedi.
Yalandan kim ölmüş, at
martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!
*
Selanikli Karabekir’e, bu süreçte oynadığı rol dolayısıyla öfkelidir, gıyabında onun için “Karabekir’le çok çetin uğraşacağım”
der (Mumcu, s. 61).
Gıyabında böyle konuşur,
fakat yüzyüze geldiklerinde fazla renk vermez.. “Çok çetin uğraşma” günlerini
geleceğe bırakır.
O çetin uğraşma, İzmir
Suikasti girişimi bahane yapılarak başlatılacak, Selanikli’nin ölümüne
kadar devam edecektir.
O sırada bir geçiş
dönemi yaşanmaktadır ve Selanikli, Karabekir’i “yakın markaj”a alır.
Mumcu, Karabekir’in şu
sözlerini naklediyor (s. 64):
“İsmet
Paşa'nın gaybubeti (yokluğu) müddetince yanından
ayrılmamaklığımı istemeleri ve beni her seyahatlerinde
beraberinde gezdirmeleri de sulhten (barıştan) sonrası için de birlik
ve beraberliğimiz için ümit verici bir beşaret (müjde) telakki ederek
emniyetlerini daha ziyade kazanacak vechile samimi müşaviri (danışmanı)
olmuştum.”
Evet, Karabekir,
Selanikli’nin güvenini kazanma ümidiyle ona karşı samimi davranıyor, düşünce ve
kanaatlerini olanca açıklığıyla dile getiriyor.
Peki, Selanikli aynı
şekilde samimi mi?
Takiyyeci ve “gizli
gündemci” (iki yüzlü, hatta üç beş yüzlü) karakteri dikkate
alındığında bunu söylemek zor.
Hatta imkânsız.
O, karşısındakini
konuşturuyor, kendisi konuşmuyor.
Nitekim Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 65):
“Gazi'nin
ne yapmak istediğini herkes merakla bekliyordu. Bunu ben de çok merak
ediyordum. Siyasi bir fırka (parti) teşkil etmek fikrinde olduğunu öğrendim.”
Selanikli, sonradan
yanına bile yaklaştırmayacağı, bir karış suda boğmak isteyeceği Karabekir’i o
günlerde niçin yanında dolaştırıyor olabilirdi?
Nedeni belli:
Kontrol
altında tutmak, gündemini bağımsız biçimde belirlemesine fırsat vermemek,
meşgul edip yönlendirmek, kendi haline bırakmamak, muhalifleriyle biraraya
gelmesine mani olmak, kullanmak için.
Ayrıca, iki ordu
komutanının, Doğu Cephesi Komutanı Karabekir ile Batı Cephesi Komutanı
İsmet’in kendisinin hazır olmadığı bir ortamda biraraya gelmelerini
engelliyor.
Çünkü ikisi arasında çok eski bir dostluk ve samimiyet var..
Ve Karabekir, görüşleriyle İsmet’i etkileyebiliyor.
(Nitekim İnönü, Karabekir’in İzmir Suikasti girişimi
bahanesiyle yargılanmasına tepki göstermiş, bunun üzerine, "olağanüstü yetkili", astığı astık kestiği kestik İstiklal Mahkemesi tarafından tehdit edilmiştir.
Selanikli öldükten sonra İnönü, Karabekir’i TBMM başkanı yapacaktır.)
*
Uğur Mumcu, Karabekir’in
şu sözlerini de naklediyor (s. 67):
“9
Ocak'ta
telefonla, yakında seyahate birlikte çıkacağımızı, verecekleri nutuklar
hakkında esaslar hazırlamaklığımı bildirdiler. 10 Ocak’ta … Akşam üzeri
Gazi de Meclis’e geldi. Seyahat için hazırladığım notlarımı verdim. …”
Görüldüğü gibi, Selanikli herkesi
kullanabildiği kadar kullanıyor, oyalayabildiği kadar oyalıyor.
Böyle yanına çekip kontrol altına almak ve
kullanmak istediği isimlerden biri, Bediüzzaman Said-i Nursî rh. a..
Ancak, kendisinin takiyye ve
yalancılıktaki dehasına karşılık doğrulukta dahi olan Bediüzzaman’ı kullanması
mümkün olmuyor.
Bediüzzaman, Ankara’dakilere laf anlatmanın
bir yolunun bulunmadığını görünce Van’a gidip inzivaya çekiliyor.
Fakat onu (Karabekir’e açıkladığı milleti
“namussuzlaştırarak ve dinsizleştirerek” zenginleştirme “misyon”u için) bir
“tehdit” olarak gören Selanikli, peşini bırakmıyor.
Bediüzzaman’ın kalan ömrü sürgün, yargılanmalar,
hapislik ve zehirlenmelerle geçiyor.
*
(Bu “muhalifleri meşgul
edip oyalama” taktiği, istihbarat teşkilatlarının [gizli servislerin] ve kurt
politikacıların çok başvurdukları bir hiledir.. Sizin önünüze
maskeli/örtülü biçimde, kendilerini belli etmeden, taşeronlar vasıtasıyla,
meşrebinize, kabiliyetinize, eğilimlerinize ve zevkinize uygun, fakat konusunu
kendi belirledikleri, maddî kazanç veya manevî tatmin sağlayan projeler getirirler
ve böylece sizi kontrolleri altına alırlar. Türkiye için konuşmak gerekirse, günümüzde
mevcut parti, cemaat ve tarikatlar da bu kontrol
ve yönlendirme ameliyesinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Cemaat ve
tarikatları tamamen sayılabilecek şekilde kontrol altına alma, laik [siyasal dinsiz] devletin 80
senesini aldı, fakat başardılar. Bu sözde “sivil” özde “devlet güdümlü” yapılar liderlik düzeyinde
kontrol altında tutuluyor ve o yapılara katılanlar, otomatik olarak kontrol
altına alınıp sınırlandırılmış oluyor. Bu yapıların içinde uzun süre kalanlar,
birşeylerin ters gittiğini farketseler bile, ayrılmaya, sosyal, ailevî
ya da maddî etkenler yüzünden cesaret edememektedirler. Aynı durum, belirli
yayın organlarında yazan çizen, eserlerini yayınlatan, kitaplarını
bastıran yazar çizerler için de söz konusudur. Dışlanmamak
için otosansür uygulamak durumundadırlar. Peki, kontrol altına
girmezseniz, girmeyi kabul etmezseniz ne olur?.. Yalnız kalırsınız..
Sizinle, “uğraşmıyor” gibi görünerek uğraşabilirler. “Hayatın
olağan akışı” içinde, zehirleme ya da trafik kazası gibi
yöntemlerle “doğal” kabul edilen bir ölümle isminizin üstüne çarpı çekmeyi
deneyebilirler. İstihbarat teşkilatlarının ve derin devlet çetelerinin operasyonlarında bazen terör
örgütlerini ve mafyayı taşeron olarak kullandıklarını da akılda tutmak gerekir.)
SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9
Uğur Mumcu’nun Kazım
Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı
kitabını okuyorduk.
Kaldığımız yerden devam
edelim.
TBMM’de hemen herkes,
saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı
hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.
Ancak, bu ortak kararı
başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa
önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir
oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını
sağlamaya çalışır.
Fakat milletvekilleri bu
katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı
oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.
Selanikli buna çok
sinirlenir.
*
Milletvekilleri,
Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış
bir manevra olarak yorumlar.
Onlara göre, Selanikli
“vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam
namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim”
diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.
Gelecekteki mevhum,
muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak
halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.
Millete “hayal”
satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.
Nitekim Uğur
Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):
Bu
zatlar ileri giderek M. Kemal
Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda)
başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör
olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için
verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını
okuyorIardı:
“Makam-ı
riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen)
acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.
“İkinci
saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı
mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM
başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim
(dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin
bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar
dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb
ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk
tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi
makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”
Milletvekillerinin
Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal,
çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.
Yüz (rakamla 100) gün
önce.
Evet, Selanikli,
dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..
Birincisi, zafere
erişmiş olmaktan dolayı..
İkincisi, sine-i
millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..
Yani aklında saltanat,
diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi
kazanıp köşesine çekilecek..
Öyle mi peki?
Hayır!
Yine yalan söylüyor,
milleti aldatıyor..
*
Sanki Erzurum
Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit
Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan
edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de
canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı
getireceğim” dememiş.
(Bazı insanlar vardır,
iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı
ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela
henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri
ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım,
yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar,
Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan
kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür
yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir
insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında
değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa
çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan,
tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O,
profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını
yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz
verip dua eden bir profesyonel yalancı..)
Adam öyle böyle değil,
büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil,
yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir)..
Onun için "deccal"
nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı
itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal"
olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük,
basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile
becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız"
demiş olur muyuz?
(Küçük harfle yazılan
deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle
yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük
alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına
bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve
Trakya’da hakim kılabildi.)
*
Sahteliğe bakın,
milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb
ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne
kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yoktur”muş.
Bunu diyen adam, ilerde
“gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını
inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..
Maddeye, maddiyata,
maddi makamata önem vermiyormuş..
“Zaferden sonra” bütün
bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, “Dini ve namusu olanlar
kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi
zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus
anlayışını değiştirmeliyiz” diyecektir.
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir
kalmaya niyeti yok..
Fakirliğin sebebi olarak
da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef
belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!
Bu hedef doğrultusunda “baş
namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu
tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.
Peki, memleketi
zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?
Hayır!..
Milletin önemli bir
kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış
olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı
düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka
taifesiyle sınırlı kaldı.
*
Doğal olarak, kendisi
zenginleşti.
Bunda, Hilafet'in
kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği
altınların büyük katkısı var.
Okuyalım:
"30 Ocak 1920
tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal
Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş,
bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra
aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500
Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği
bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş,
diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı
gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.
"Bu
çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü,
26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400
İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş,
ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi
verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet
Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."
(Gültekin Kamil
Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282,
Ağustos 2013, s. 758.)
Burada sözü edilen
lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.
O dönemde 1 lira, 6,625
gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235
kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.” (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve
Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)
Söz konusu meblağ,
bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık
geliyor.
Selanikli, Hilafet
için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi.
Sermaye yaptı.
Söz konusu paranın 250 bin
lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin
lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:
“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan
gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı
uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir
ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak
Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri,
parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden
satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok
kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için
ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik,
a.g.m.)
Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti..
Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.
Zenginleşme konusunda bir deha idi.
Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:
“Atatürk’ün vefatından
sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün
bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini
istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş
tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu
bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03
lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı
emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse
senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari
değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari
değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir.
Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750
hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250
hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet
hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle
Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)
Ayrıca birtakım
gayrimenkuller de var:
“Hilmi Uran’ın verdiği
bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller,
küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis
edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.
…
"Afet İnan’ın belirttiği
gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da,
Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel
İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan
1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de,
Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi
tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi
tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)
Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..
Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.
*
Karabekir’in (Uğur
Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek
açıklamalar yapmak gerekiyor.
TBMM’nin
20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar
başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör
olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?
Selanikli’nin “üç ay
süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5
Ağustos 1921.
Sonra süre üç defa
uzatıldı.
20 Temmuz 1922’de ise,
dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.
Fakat bu defa Selanikli,
üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.
Öyle de oldu.
Selanikli, süre uzatımı
için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.
Artık “ebedî şef”
olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.
Fakat, klasik “gizli
gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun”
formülü ile gerçekleştirdi.
TBMM’de yaptığı
konuşmanın bir bölümü şöyleydi:
“Meclis-i
Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas
vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı
diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup
saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i
harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle
vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel
Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz,
Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün
milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert
ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.
“Efendiler;
Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan
âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi
temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize
başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş
olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i
millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak
kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri
bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk
taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın
(makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”
(Bkz.
Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında
Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk
Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:
22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)
*
Görüldüğü gibi,
“makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.
Dolaylı olarak (hatta
doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.
Yine, herhangi bir makam
ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.
Adamı, sine-i millete
dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu
edecekmiş.
Vâkıf-ı hakayik olan
(gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan
başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir
mi?!
Selanikli’nin kalp ve
vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!
Adam, tıpkı bir müftü
gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun
hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!
Böyle sine-i millete
dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi
hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla
devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo
cumhuriyeti haline getirebilir mi?!
Kalp ve vicdanında mânevi
ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle
dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü
kaldırmayı düşünebilir mi?!
Selanikli, müftü
efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla
meşbu bir fazilet deryasıdır.
Demek ki, Selanikli’nin
zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet,
dalalet ve hıyanet içindedirler.
*
Görüldüğü gibi,
Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..
Serapa takiyye, hile,
yalan dolan..
(FETÖ'nün, yani
Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır..
Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan
bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik"
düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış
oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi,
buna herkes kendisi karar versin.)
“Hür fikrimiz, hür
vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok
yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.
Aciz olduğu doğru..
Kendisini aciz olarak
nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama”
noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu
gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...