DEDESİNİN MEZARINA TÜKÜREN BATILILAŞMIŞ UYGAR VE ÇAĞDAŞ TORUNLAR

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 6

 

O aşamada, birbirlerine bu kadar güvenen, birbirlerine bu kadar saygı dolu olan iki asker arasındaki görüş ayrılığı ne gibi çatışmalara dayanmaktaydı?”

Uğur Mumcu, Karabekir ile Selanikli Mustafa Atatürk hakkında bu soruyu yöneltiyor (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 45).

Yanlış bir soru.

Karabekir Selanikli’ye saygı duyuyor ve güveniyordu, fakat Selanikli Karabekir’e güvenmiyordu, sadece aldatıyor ve kullanıyordu.

Selanikli, daha İstanbul’dayken İngilizler’den söz almıştı ve esas itibariyle onlara güveniyordu.

Bu yüzden, Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e büyük bir özgüvenle “Zamanı gelince cumhuriyet ilan edilecek, saltanat kaldırılacaktır” diyebilmiştir.

Fakat, bir süre sonra Karabekir kendisine gerçek niyetinin ne olduğunu, saltanatı kaldırıp cumhuriyet mi ilan etmek istediğini sorduğunda ona tam aksi yönde maval okumuştur.

Uğur Mumcu bunu şöyle ifade ediyor (s. 47):

Mustafa Kemal, Karabekir'in “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyetleri” konusundaki şifresine verdiği yanıtlarda şu güvenceleri verir:

“Bu kanunda mana-i cumhuriyet ifade eden bir şey mevcut değildir.”

Türkiye'nin başında halife-i İslam olacak (olan) bir hükümdar, sultan bulunacaktır.”

Ancak Selanikli, başarılı olacağından, hempalarına açıkladığı “gizli gündem”ini hayata geçireceğinden emin.

Arkasında hem İngilizler, hem de her yalanına inanmaya hazır saf bir millet var.

Nasıl olsa İngilizler, cumhuriyet ilan ederek Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldıracak Anadolu merkezli bir “vatan kurtarma” harekatının “başarılı” olması konusunda kesin “kararlı”lar.

Hatta, müttefiklerini buna mecbur edecek kadar..

Bu gerçeği İkinci Adam İsmet İnönü, Cumhuriyet’in 50’nci yılı münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde son derece özlü ve veciz bir biçimde ifade edecektir:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü’nün 50 yıl önce açıkladığı bu gerçeği mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 100’üncü yıl vesilesiyle aynı açıklıkla ifade etmemesi, hem Cumhuriyet’in gerçek banisi İngilizler’e, hem partner Selanikli’ye, hem de İsmet İnönü’ye yapılmış bir kadirbilmezlik kabul edilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Mumcu, yukarıya aldığımız sorusunun akabinde şunları söylüyor:

Karabekir, anılarında bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Aramızda büyük görüş farkı vardı. O İtilaf devletlerinin [İngiltere, İtalya ve Fransa] büyük kuvvetleri karşısında milli kuvvetlerimizle karşı duramayacağımızdan [dolayı,] bir dış siyasete dayanarak kendi diktatörlüğü altında kuracağı bir Cumhuriyet'le [o devletlerle] uyuşmak cihetine gidiyordu. [Ben ise ona,] Herhangi bir [cumhuriyetçi] inkılabın milli ve askeri birliğimizi sarsarak mukavemet (direniş) kudretimizi mahv edeceğini, [düşman tarafından] büyük kuvvetlerin gelmesi ihtimali[nin] çok zayıf olduğunu, [düşmanın] Mütareke (Mondros Ateşkesi) mucibince diye silahlarımızı ve teşkilatımızı azaltma gayreti gösterdiğini, ve esasen ona vatan müdafaası için, büyük kuvvetler gelse dahi, ikmal-i namus mecburiyetinde olduğumuzu ve milletin de bu azimli kararı kabul edeceğini daha İstanbul'dayken kendisine [onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmek için] söylemiştim.” (Mumcu, s. 45.)

Buradan anlaşılıyor ki, 1921 senesi başında Karabekir ile Selanikli, bundan sonrası için nasıl bir yol izleneceği konusunda eteklerindeki taşları dökmeye, açık konuşmaya başlamışlar.

Selanikli şunu diyor: “Bizim İtilaf devletleri ile savaşmaya gücümüz yetmez.. Onlar da, cumhuriyet ilan edip Osmanlı’yı tarihe gömmemiz şartıyla bizimle anlaşmaya razılar. Dolayısıyla cumhuriyet ilan edeceğiz. Uyuşacağız.”

Karabekir ise şunu diyor: “Düşmanlar da yoruldu, gelemezler. Varsayalım ki geldiler, savaşırız. Düşman istedi diye cumhuriyet ilan etmek, namussuzluktur.”

*

Bu görüş ayrılığında kazanan taraf, Selanikli oldu.

Görünen o ki, İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile samimiyeti koyulaştırıp gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan Selanikli, daha Samsun’a hereket etmeden önce İngilizler’le bu konuda anlaşmış.

O cumhuriyet ilan edecek, cumhurbaşkanlığı emeline nail olacak, buna karşılık İngilizler de Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş olmanın bahtiyarlığı içinde Selanikli ile Lozan’da antlaşma masasına oturacaklardı.

Kavgasız gürültüsüz biçimde..

Gerçekten de, Selanikli’nin cumhuriyet hedefine doğru emin adımlarla yürüdüğünü gören İtalyanlar Antalya ve civarını kendiliklerinden bırakıp gitmişlerdi.

Fransızlar da 20 Ekim 1921 tarihinde, Lozan Antlaşması henüz ortada yokken TBMM Hükümeti ile Ankara Antlaşması’nı imzalayıp “Tamam, Ankara’yla bir sorunumuz yok, TBMM Hükümeti’ni ‘tanıyor’, Osmanlı Devleti’ni ise yok sayıyoruz” diyerek Selanikli’yi sevince garketmişlerdi.

Karşılığında ise, Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i vs. aldılar.

Nasıl yorumlamalı, Selanikli, Fransa’nın kendisini “tanıması” karşılığında vatanı satmış diyebilir miyiz?.

Selanikli Fransızlar’a “Hattı (sınırı) müdafaa yoktur, sathı (yüzeyi, alanı) müdafaa vardır” niye dememişti?

Niye “Vatanın bir karış parçası bile kan dökülmeden terk olunamaz. Terk eden haindir, alçaktır” filan diye nutuk atmamıştı?

*

Böyle nutuk atmak yerine, Halep’i ve civarını Fransızlar’a bırakan anlaşmaya imza atmıştı.

“Ne güzel, Fransızlar beni tanıdı” diyerek bayram etmişti.

Halbuki o sırada Osmanlı zaten “tanınan” bir devletti.

Selanikli sadece vatan toprağını değil, Osmanlı’yı da satmış diyebilir miydik, diyemez miydik?

Bu sorular cevap bekliyor.

Vahdettin vatanı sattı” deyip işin içinden sıyrılmak kolay.. Vahdettin vatanı satmıştı da karşılığında ne almıştı?

Adam giderken Topkapı Sarayı’ndaki paha biçilmez mücevheratı yanında götürseydi, “Evet, bu adam tüccar, dara düştüğünde birşeyleri satabilir” diyebilirdik.

Yaban ellerde hayatını borçlanarak sürdüren, ölünce de bu borçlarından dolayı tabutuna haciz gelen adam neyi nasıl satmış olabilir?

Bir tarafta böyle ölen adam, diğer tarafta bir “tanınma” için Suriye’nin (Misak-ı Milli’ye dahil) kuzeyini Fransızlar’a bırakan Selanikli..

“Mevzubahis olan vatansa tanınma teferruattır” niye dememiş de “Mevzubahis olan benim tanınmamsa, vatan toprağı teferruattır” modunda hareket etmiş?

Niye?

(Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Zekâ bakımından ileri derecede sorunlu oldukları görülen bazı angutların şöyle konuştuğuna şahit olunuyor: “Atatürk olmasaydı babanı bilmezdin.” Peki, Batı Trakya Yunanistan’a bırakıldı, oradaki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Bulgaristan’daki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Diğer Balkan ülkelerinde kalan Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Aslında bu laflar karşısında Balkan göçmenlerinin “Bize resmen piç denildi, gâvur piçi” diyerek harekete geçmeleri, kıyamet koparmaları gerekiyor, fakat onlardan ne bir inilti, ne bir fısıltı, ne bir vızıltı, ne de bir mırıltı geliyor.. Onların şeref ve haysiyetini, analarının ninelerinin namusunu savunmak da bize düşüyor.)

*

Evet, İtalyanlar’la ve Fransızlar’la olan muamele böyle..

İngilizler’e gelince..

Onlar, cumhuriyetin ilan edileceği, hilafetin “siyasal bir güç” olmaktan çıkıp sivil bir içi boş etikete dönüşeceği, saltanatın kaldırılıp Osmanlı Devleti’nin tabutunun üstüne toprak döküleceği, altı asırlık çınar için hazin bir cenaze töreni düzenleneceği güne kadar bekleyeceklerdi.

Ancak, bu hazin cenaze töreni, İngilizler açısından bir bayrama karşılık geliyordu.

Bir de, cumhurbaşkanı titri altında padişahlık (daha doğrusu diktatörlük) yetkilerine sahip olan Selanikli ile dalkavukları açısından bu, bir bayramdı.

Millet içinse bu, gözyaşı dökülmesi gereken kara bir gündü.

Çünkü, elden giden sadece Osmanlı saltanatı değildi, Osmanlı Devleti’ydi.

Koskoca bir tarihî mirastı..

Altı asırlık bir çınardı.

O devletin, tabiri caizse altı koca yüzyılın muhassalası olan bir “marka değeri” söz konusuydu.

O değeri tekrar oluşturabilmek kolay mıdır?

Böyle bir çınarı balta vurup devirmek basit iş, fakat tekrar bir benzerini meydana getirmek imkânsız.

*

Koskoca Osmanlı Devleti’nin üstüne bir çarpı çekiyorsunuz ve dünya siyaset arenasına Afrika’da kurulmuş yeni bir muz cumhuriyeti gibi adım atıyorsunuz.. “Marka değeriniz” aynı..

Bu, yapılacak birşey midir? Hangi “vizyon”a sığar bu?

Mesela Beşiktaş Kulübü’nde yönetim değişse ve bunlar “Biz sporda devrim yapacağız, çağdaşlaşacağız, Batılılaşacağız; beşikmiş de, taşmış da, ne bu!” diyerek kulübü fesh edip diyelim ki daha havalı olsun diye Anıttaş, Altıntaş ya da Elmastaş gibi bir adla yeni bir kulüp kursalar, bu işgüzâr sivri zekâlılık nasıl karşılanır?

Evet, “meşrutiyet” idaresi çerçevesinde (isteniyorsa) padişahın yetkileri iyiden iyiye kırpılıp budanabilir, padişah dışındaki hanedan üyelerinin ayrıcalıklarına son verilebilir, ayrıca TBMM çok güçlü hale getirilerek bir cumhuriyetten beklenen faydalar elde edilebilir, buna karşılık Osmanlı Devleti gibi bir çınarın yaşaması sağlanabilirdi.

Bu yapılmadı.

Çünkü İngilizler, Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istiyorlardı.

İngiltere kralı saltanat sürmeye devam etmeli, fakat bilge lider, efsane öncü Osman Gazi’nin ahfadı tahttan indirilmeli, hatta vatanından kovulmalıydı.

Böylece Haçlı Batı, Bizans’ı yerle bir eden, yüzyıllarca başlarına dert olan Osman’ın soyundan intikam almalıydı.

Buna karar verdiler, ve “görev” için (sarı saç mavi göz gibi meziyetleri bulunan) en uygun adamı seçip Anadolu’ya gönderdiler.

Lozan’da TBMM’yi ve Ankara Hükümeti’ni temsil etmiş olan İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütün Atatürk ilke ve inkılapları ders kitaplarının en başına yazılmalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

Başarı, İngiliz’in başarısı.

Müttefiklerden önce Selanikli’yi ikna ettikleri, onu başarılı olacağına inandırdıkları kesin.

*

İngilizler’le olan gizli anlaşmasının bir sonucu olarak cumhuriyet ilan eden Selanikli, ülkede “İngiliz iradesi”ni hakim kılmış olduğu halde, bunu “millî irade” ya da “millet hakimiyeti/egemenliği” etiketi altında pazarlayabilmiştir.

Cumhursuz cumhuriyet.. Milletsiz millet hakimiyeti..

Susuz nehir ya da göl gibi birşey.

Aslı astarı olmayan içi boş bir adlandırma.. Ayet-i kerimede işaret olunduğu gibi:

“O'nu (Allah’ı) bırakıp da tapmakta olduklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım (gerçekliği bulunmayan) isimlerden başka bir şey değildir! …” (Yusuf, 12/40)

Selanikli’nin ilan ettiği cumhuriyet de böyleydi.. İçi boş bir isimdi.

Cumhuriyet, cumhurun (halkın, milletin) değil, İngilizler’in (düşmanın) talebiydi.

Ve Selanikli cumhuriyeti (yani kendisinin cumhurbaşkanlığı etiketli diktatörlüğünü), milletin temsilcilerinin (milletvekillerinin) arzusu gereği değil, onların iradelerini yok sayarak ilan etti.

Milletvekilleri (ve onların şahsında millet) ya Selanikli’nin dayatmasına onay vereceklerdi, ya da kafaları kesilecekti.

Öyle diyordu:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

Evet, mesele, aslında, Meclis’te millet iradesinin “fikri hür, vicdanı hür” bir şekilde tecelli etmesi, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete bırakılması değildi.

Mesele, “kuvvetle, kudretle ve zorla” (ve ayrıca yalan dolan ve takiyye ile) emrivaki (oldubitti) kabilinden müzakeresiz (görüşmesiz) ele geçirilmiş bulunan “hakimiyet”in, “behemahal” kabul ettirilmesi idi.

Milletvekilleri, yani milletin vekilleri, millet iradesi denilen ne olduğu belirsiz heyulayı ya Selanikli’nin istediği şekilde tecelli ettirecekler, ya da ihtimal ki kafalarını kaybedeceklerdi.

Selanikli, ne zaman “Padişah ve Halife”ye bağlılık yemini edeceğini ve ne zaman kafa kesme vezninde nutuk atacağını çok iyi biliyordu.


SÖZDE MİLLÎ MÜCADELE, ÖZDE İNGİLİZÎ MÜCADELE.. SÖZDE YEDİ DÜVELDEN KURTULUŞ SAVAŞI, ÖZDE OSMANLI'DAN KURTULUŞ KATAKULLİSİ

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 5

 

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde, Lozan Antlaşması görüşmelerinde İngiltere’yi temsil eden Lord Curzon’un, yeğeni İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e yaptığı teklif ve telkinler üzerinde durmuştuk. 

Karabekir teklifler için olumsuz cevap veriyor.

Şunu diyor:

“Türk milleti Sivas Kongresi'nde kararını vermiştir. Hiç kimsenin bunu değiştirmeye selâhiyeti yoktur.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 42.)

Kararı veren, millet.. Ve kimsenin bunu değiştirme yetkisi yok.

Sen öyle san..

Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’le anlaşmış, ve söz konusu teklifleri “zaferden sonra yapılacaklar” diye daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e anlatmış olduğundan haberi yok.

Demek ki, karar verici, "millet" değil.

Selanikli..

Ve Selanikli'nin kararları (milletten sakladığı, sadece "emir kulu" hempalarına açıkladığı kararları), İngiliz'in kararlarıyla mutlu bir tesadüf sonucu birebir örtüşüyor.

Ve Karabekir'in bundan haberi yok.

Nasıl olsun ki?!.. Kimseye (millete) söylenmemesi kaydıyla açıklamış..

Selanikli için Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarının, millete verilen sözlerin, edilen yeminlerin hiçbir değerinin bulunmadığını Karabekir bilmiyor.

Öğrendiğinde herşey için artık çok geç olacaktır.

*

Peki Sivas Kongresi kararları nelerdi?

İlk madde, Osmanlı Devleti’nin bölünmez bir bütün olduğunu söylüyor.

Ayrıca Türklük-Türkçülük diye bir ırkçılık davası da yok, İslam birliği ve kardeşliği var.

Okuyalım:

“Osmanlı Devleti ile itilaf Devletleri arasında yapılan Ateşkes Anlaşması’nın [Mondros Mütarekesi] imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.”

Birinci madde (sadeleştirilmiş haliyle) bu.

Gelelim ikinci maddeye:

“Osmanlı toplumunun bütünlüğü, millî istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuvâ-yi milliye’yi (millî güçleri) etkili ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.”

Demek ki millî iradenin, millet hakimiyetinin yöneldiği hedef, hilafet ve saltanat yüce makamının korunmasıymış.

Evet, Erzurum Kongresi’nde alınan kararların bir sonucu olarak Sivas Kongresi’nde bir araya gelen millet temsilcilerinin millet adına (millî iradeyi temsilen) aldıkları karar bu: Hilafet ve saltanat yüce makamının dokunulmazlığı.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasındaki karar (gizli gündem) ise, Erzurum Kongresi’nde hempalarına kimseye söylenmemesi kaydıyla açıkladığı, Lord Curzon’un da yeğeni vasıtasıyla Karabekir’e yaptığı teklif: Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesi.

Görünüşe göre orkestra şefi Lord Curzon, Selanikli ise baş kemancı..

*

Sivas Kongresi kararlarının beşincisi, ikincisinin tekid ve teyidi kabul edilebilir:

“Osmanlı Hükûmeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır.”

Altıncı madde ise, “çağdaş uygarlık”tan (muasır medeniyetten, yani hristiyan Batı medeniyetinden) değil, “Müslümanlar’ın kültür ve medeniyeti”nden söz ediyor:

“İtilaf Devletleri’nce Ateşkes Anlaşması’nın imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu, kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlarda bulunduğu ve bir bütün teşkil eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar alınmasını bekleriz.”

Görüldüğü gibi Türklük-Türkçülük edebiyatı (ve bu edebiyat maskesi altında yapılan bir Frenk taklitçiliği) yok.. Müslümanlar var, İslam kültür ve medeniyeti var..

Evet, Karabekir, İngiliz Yarbayı Rawlinson’un şahsında Lord Curzon’a ve İngiliz Hükümeti’ne Sivas Kongresi kararlarını hatırlatıyor. Rawlinson’a şunu diyor:

“Yakında milletin itimadını kazanan Mebuslar Meclisi İstanbul'da toplanacaktır. Sulhümüzü milletin itimadına mazhar olan bir hükümetle bu hükümetin tayin edeceği bir heyet yapabilir.” (Mumcu, s. 42.)

Buradan anlaşılıyor ki Karabekir, Selanikli’nin Ankara’da yeni bir meclis kurma niyeti taşıdığından o sırada habersiz.

Çünkü, Sivas Kongresi kararları arasında böyle birşey yer almıyor.

*

O yüzden Karabekir, Selanikli’nin Ankara'ya, Yunan’la savaşmak için gittiğini zannediyor.

Selanikli’nin temaslarının, ve kendisinin İngilizler karşısındaki dik duruşunun, İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın elini güçlendireceğini, ve böylece Türkiye’nin haklarının korunacağı bir barışın yapılabileceğini umuyor.

Selanikli’nin perde arkasında İngilizler’le anlaşmış olduğunun, milletin Erzurum ve Sivas Kongrelerinde aldığı kararları değil İngiliz Hükümeti’nin kararlarını “gizli gündem” olarak beminsemiş bulunduğunun farkında değil.

Bu (ajanlık olarak da yorumlanabilecek) işbirliğinin “resmen” ilan edilmesi ancak 50 küsur yıl sonra İkinci Adam İsmet İnönü’ye nasip olacaktır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki istiklal (bağımsızlık) mücadelesi diye bildiğimiz olay kökeni itibarı ile gayrimillî imiş..

Millî değil İngilizî mücadele imiş..

Propaganda binasının boya ve badanası kazındığında ortaya çıkan nesne istiklal (bağımsızlık) değilmiş, İngiliz “kararları”nın “emir kulu” olmakmış.

Ben demiyorum, anlı şanlı İsmet Paşa diyor.

*

Karabekir-Rawlinson görüşmesine dönelim.

İngilizler’in yaptığı “Padişahı başınızdan atın, sırtına tekmeyi indirin, cumhuriyete geçin” teklifine Karabekir sıcak bakmıyor.

Kibar adam.. “Madem cumhuriyete bu kadar meraklısınız, başınızdaki İngiltere Kralı’nı ülkenizden kovarak bize örnek olun, siz önden buyrun lütfen, biz arkadan geliriz” demiyor.

(Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn [Liechtenstein], Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.. Cumhuriyet demokrasi ile özdeş olmadığı gibi, krallık da demokrasinin bulunmaması anlamına gelmiyor. Bir krallık idaresi demokrat olabilir, buna karşılık, cumhuriyet adlı bir idare de demokrasiyi boğan bir istibdat, tiranlık ve diktatörlük halini alabilir. Ayrıca, demokrasi bazen çoğunluk diktatoryasına dönüşebilir, dönüşür. Bunun yanı sıra demokratiklik iddiasındaki bazı ülkelerde “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke ve kurallar getirilerek “millet iradesi”ne ipotek konulabilir. Yönetimle ilgili bu tür kavramlar aldatıcıdır, esas olan hukuk ve adalettir. Gerçek bir adalet ise ancak Allahu Teala tarafından konulan kurallar çerçevesinde tecelli eder. Allahu Teala’dan başka hiç kimse tam anlamıyla adil olamaz. Adalet, Allahu Teala'nın isimlerinden biridir: el-Adlü celle celâlühû.)

Evet, Karabekir Rawlinson’a “Önce siz İngiltere’de cumhuriyet ilan edin” demiyor, ülkemizde henüz 10 yıllık bir meşrutiyet idaresinin bulunduğunu, onunla devam etmemizin uygun olacağını söylüyor:

“Avrupa'da cumhuriyet olmayan pek az millet kaldı. Fakat henüz on yıllık idareye malikiz. Bunun için Avrupalılar gibi pek ileri düşünemeyiz.” (Mumcu, s. 42.)

Karabekir, İstanbul’un başkent olmaktan çıkarılması teklifine de iki gerekçeyle karşı çıkıyor:

Birincisi, ulaşım bakımından İstanbul’un daha elverişli olduğunu söylüyor. (Deniz yolları açısından durum böyle.)

İkincisi, siyasî bakımdan ortada bir fark bulunmadığını, dolayısıyla böyle bir değişikliğe gerek olmadığını ifade ediyor. (Mumcu, s. 42.)

*

Karabekir-Rawlinson görüşmesinin gerçekleştiği tarih 27 Aralık 1919..

O gün, aynı zamanda Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gündür.

Selanikli’nin Samsun’a çıkışından yedi ay sekiz gün sonrası..

Henüz ortada vatan savunması adına yapılmış hiçbir şey yok..

Selanikli, cumhurbaşkanlığı hedefine giden yolda ağını örmekle meşgul..

Bir yandan hempalarına “Saltanatı kaldıracağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, tesettür kalkacak, geleneksel harflerimizi atacak Latin harflerini alacağız, şapka giyilecek” diyor, diğer taraftan milletin önünde takiyye yaparak Padişah’ın dokunulmazlığından söz ediyor.

Halbuki, Padişah’a çok fena dokunmaya karar vermiş.

Tesadüfe bakın ki İngilizler de dokunulmasını istiyor.. Rawlinson’un Karabekir’e İngiltere adına yaptığı teklifte olduğu gibi..

Ancak Karabekir, Padişah’a dokunulmasından yana değil.. 

Çünkü bu, Sivas Kongresi’nde millete verilen sözlerin (ya da milletin aldığı kararların) çiğnenmesi (yani kalleşlik ve ihanet) anlamına geliyor.

Sözünden dönmek, millete yalan söylemek, kalleşlik yapmak, yüze gülüp arkadan kuyu kazmak, şerefli bir Türk subayının yapabileceği şeyler değil.

Türk subayı özü sözü doğru mert askerdir..

O yüzden Karabekir, İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapan Selanikli Mustafa Atatürk gibi gizli saklı hareket etmiyor.

Açık ve şeffaf davranıyor.

*

Evet, Karabekir, Uğur Mumcu’nun ifadesiyle “açıksözlü asker ve yurtsever komutan” (s. 10) olduğu için, Rawlinson’la olan görüşmesini Selanikli’ye telgrafla bildirir.

Karabekir’e 9 Ocak 1920 günü Selanikli’den şöyle (takiyye şaheseri) bir cevap gelir:

İngiltere hükümeti başvekili (başbakanı) Lloyd George’un Türk hükümetinin yeni merkezinin Anadolu'da olacağına, İstanbul'un yalnız makarr-ı hilafet olarak bir payitaht-ı dinî (dinsel başkent) olarak kalacağına dair İstanbul Konferansına teklifatta bulunacağı gazetelerde görüldü. Ananat-ı milliye ve diniyemize mugayir (ulusal ve dinî geleneklerimize aykırı) olan böyle bir kararın milletimizce asla muta (itaat edilir) olamayacağı tabiidir. …” (s. 43.)

Görüldüğü gibi, millet adına konuşuyor ve “ananat-ı diniyemiz”e çok sadık..

Bunu diyen adam, Erzurum’da hempalarına “Kur’an harflerini kaldıracağını, tesettüre son vereceğini, millete şapkayı dayatacağını” söyleyen adam..

Konuşurken hep millet ve din namına konuşuyor.

Selanikli’nin bir kararı ya da kanaati değiştiğinde milletin de kanaati değişmiş oluyor. “Önce asıp sonra yargılayarak idam kararı alma”ya benzer şekilde önce milletin ne düşündüğünü kendisi söylüyor, ardından milletin o yönde kararı oluşuyor.

*

Karabekir’e niye böyle bir mesaj gönderiyor, gönderme ihtiyacı duyuyor?

Sebebi şu: O güne kadar Anadolu’da bütün dayanağı Karabekir’in kendisine verdiği destekten ibaret.

O yüzden, İstanbul’dan bağımsız bir devlet ve hükümet kurmak niyeti taşımadığını, İngiliz tekliflerini yanlış bulduğunu Karabekir’e söyleyerek onu tefe koyuyor, gözünü boyuyor.

Tabiri caizse “köprüyü geçene kadar” Karabekir’e “dayı” diyor.

“Dayı”sının hoşuna gidecek şekilde ananat-ı diniye edebiyatı yaparak din istismarı balonunu şişiriyor.

O süreçte daha pekçok kişiye köprü üzerinde “dayı” diyecektir.

Bunlardan biri, Çerkez Ethem’dir.

*

1920 yılının başında durum bu..

Selanikli’nin elinde henüz bir güç yok..

Bütün sermayesi “din istismarı”, takiyye becerisi, “gizli gündem” katakullisi, ve de vatan-millet edebiyatından ibaret.

Bir yıl sonra ise durum değişmiştir..

Artık İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın yerinde yeller esmektedir. Boşluğunu Ankara’daki TBMM doldurmuştur.

İstanbul Hükümeti, İçişleri ve Savunma Bakanlıklarını çalışmaz hale getiren, Osmanlı Genelkurmayı’nı basıp kapatan İngilizler yüzünden işlevsiz hale gelmiş, Anadolu’daki mülkî (idarî) ve askerî erkân mecburen yönünü İstanbul’dan Ankara’ya çevirmiştir.

Selanikli ise, TBMM Başkanı olarak ipleri eline almaya başlamış durumdadır.

*

 Uğur Mumcu şunları yazıyor:

Mustafa Kemal ile Kâzım Karabekir'in yolları ne zaman ayrılmıştı?

Anılara bakarsak bu yol ayrımı 1921 yılının ilk aylarında beliriyor. Hem de askeri hareket aşamalarında.

Karabekir, anılarının bu bölümüne şu başlığı seçmiş:

«Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet'e doğru gidişi».

Karabekir, yanlışları Cumhuriyet'in ilanı kararında buluyor:

İstanbul'dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson'un da benim vasıtamla ileri sürdüğü hilafetin [siyasal otoriteden] ayrılması ve Cumhuriyet'in kabulü teklifini samimi bulmuş olacak ki, 19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) [tarihinde] İstanbul'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne dayanan Mebusan Meclisi'nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine ve 28 Kanunusani'de (28 Ocak’ta) Mebusan Meclisi'nin Misak-ı milliye beyannamesini kabul ve ilan etmesine ve 9 Kanunusani'de (9 Ocak’ta) kendi imzasıyle neşr ettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin [Leninci komünist devrimcilerin] Kafkasya'ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat'ta [komünistlerle işbirliği anlamına gelen] Kafkasya hareketini teklif etti.

Bu hal, İstanbul'daki Meşrutiyet hükümelimize karşı fiili bir isyanla Heyet-i Temsiliye'nin Mustafa Kemal Paşa'nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!” (Mumcu, s. 44.)

*

Heyet-i Temsiliye (Temsilcilik Kurulu), Sivas Kongresi kararlarının 10’uncu maddesi mucibince oluşturulmuş bir kurul:

“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.

İşte, Selanikli'nin Sivas Kongresi kararları arasında yeni bir meclis kurulmasına dair bir madde bulunmamasına rağmen TBMM'yi kurabilmesini sağlayan mekanizma bu Heyet-i Temsiliye..

Çünkü, Sivas Kongresi kararı gereği, "mukaddes maksadı takip ve genel teşkilatı idare etme işi" artık, Selanikli'nin başında bulunduğu Heyet-i Temsiliye'de.

Selanikli'nin kendisinden, Ankara'ya vardıktan 13 gün sonra, 9 Ocak 1920'de açıkladığı askerî plana aykırı bir talepte bulunmasından işkillenen Karabekir, oynanan oyunu çözmeye başlamıştır, fakat ba’de harabi’l-Basra.

*

Karabekir’in “İstanbul'dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa” şeklindeki ifadesi, Selanikli’nin Padişah’a bağlılık iddiasının takiyye ve yalandan ibaret olduğunu nihayet anlamaya başladığını gösteriyor.

Ayrıca, daha İstanbul’dayken kafasında bunu kurduğunu ve Anadolu’daki hamlelerini bu hedef doğrultusunda yaptığını sonunda anlamış.

Bilmediği ise, Selanikli’nin bunu tek başına planlamamış, bu dört başı mamur operasyon düzeneğini İngilizler’le birlikte hazırlamış olduğu..

Karabekir ne İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Frew’u tanıyor, ne de Selanikli’nin bu adamla başbaşa gizli görüşmeler yaptığından haberi var.

O yüzden, “Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson'un da benim vasıtamla ileri sürdüğü hilafetin [siyasal otoriteden] ayrılması ve Cumhuriyet'in kabulü teklifini samimi bulmuş olacak ki” diyor.

Selanikli’yi de kendisi gibi özü sözü bir, takiyyesiz, “olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan” açık sözlü biri zannediyor.

Kendisinden önce Selanikli ile defalarca görüşmüş olan Rawlinson’un aynı teklifler çerçevesinde onunla görüş alışverişinde bulunmuş olabileceğini aklına getirmiyor.

Baş ajan Frew ile İstanbul’daki başbaşa gizli görüşmelerinden ise hiç haberi yok.

Çünkü Selanikli kime neyi ne kadar söyleyeceğini biliyor ve rolünü mükemmel oynuyor.

Gizli gündemini saklamayı, sağ gösterip sol vurmayı, insanların millî ve dinî duygularını manipüle ve istismar etmeyi, gerçek düşüncelerinin tam aksi yönde nutuk atmayı çok iyi biliyor.

Bir takiyye harikası.

Öyle ki sadece Karabekir’i değil, önce İstanbul’da Sultan Vahideddin’i, sonra da Anadolu’da bütün bir milleti ayakta uyuttu, kandırdı.

Kongrelerde Padişah’a sadakatten bahseden, Anadolu’dan Saray'a “bendeniz”li (“köleniz”li) telgraflar gönderen Selanikli, Padişah ile başbaşa görüşmelerinde kim bilir ona nasıl dalkavukluk yaptı, nasıl yağ yaktı ki, onu Anadolu'ya gönderme fikrinden vazgeçirmek için kendisine yalvaran Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'ye Vahideddin, Selanikli hakkında şunu söylemişti: "Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!"

*

Karabekir’in ifadelerinin ortaya koyduğu gibi, 19 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan (milletvekilleri meclisi) açılmış ve meşrutiyet hükümeti faaliyete geçmiştir.

Bu sırada Selanikli 23 gündür Ankara’dadır ve yeni bir meclis kurmak istemektedir.

Karabekir, Selanikli’nin derdinin vatan savunması değil, (anasına yazdığı mektupta itiraf ettiği gibi) kendisi adına “netice” almak olduğunu anlamıştır. (Âteşîn zekâlar da açık verir, falso yapar. Dünyada "kusursuz zekâ" yoktur.)

Selanikli, kendi diktatörlüğü (ikbali) için cumhuriyet rejimini bir vasıta olarak kullanmak istemektedir.

Karabekir, Selanikli’yi nihayet çözmüştür.

Ancak, “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi konuşmak gerekirse, “Selanikli’nin kararlarının da üstünde karar vericiler bulunduğunu” bilmemektedir.

Onu, Karabekir hayata gözlerini yumduktan 25 yıl sonra İkinci Adam İsmet İnönü açıklayacaktır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."