İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


İSLAMCILIĞIN İKİ DÜŞMANI: YERLİ-MİLLİ-IRKÇI VATANPEREST ATATÜRKÇÜLER VE FETÖ TİPİ DİNDARLAR

  



Türkiye tipi “laik (siyasal dinsiz) Müslümanlığa” göre, İslamcıların (ya da Siyasal İslamcıların) özelliği, İslam’ı sadece inanç, ahlâkî değerler ve ibadetler manzumesi kabul etmemeleri, onun aynı zamanda (siyasal ve hukukî nitelikte) bir “toplum düzeni” olduğunu savunmalarıdır.  

İslam’ın bir toplum düzenine sahip olmadığına, insanlardan bireysel ibadetler dışında içtimaî herhangi bir şey talep etmediğine inanıyorsanız, “müslüman” kabul ediliyorsunuz, aksini düşünürseniz, bu, İslamist/İslamcı/cihatçı olmanız anlamına geliyor.

Sonra da potansiyel terörist olarak yaftalanabiliyorsunuz.

Bu ayrımın mucidi Batılılar.. Batı'nın (gizli servislerin, istihbarat teşkilatlarının güdümünde olan ya da onlarla bağlantılı çalışan) akademisyenlerinin ve gazeteci-yazarlarının icadı..

Batı'nın yerli ve milli işbirlikçileri onlardan geri kalır mı?! Onlar da aynı makamdan gazel okuyorlar.

*

Evet, Türkiye'nin "derin"leri, yerli ve milli "çukur"ları da aynı "dil"i konuşuyorlar.

Kemalist/Atatürkçü taife zaten Batılıların demirbaş uşağı.. Ayrılmaz, kopmaz kuyruğu.. 

Ara sıra Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın laflarını unuttuklarında Marksist-Leninist jargonla sözde emperyalizm karşıtlığı sergileseler de, o emperyalizmin Batı dillerindeki karşılığının "çağdaş uygarlık" olduğunu hatırladıklarında yelkenleri suya iniyor.

Canhıraş bir şekilde (Selanikli'nin kemiklerini sızlatma pahasına) Kemalist çağdaş uygarlık hayranlığı, taklitçiliği ve güzellemeciliğine Leninist emperyalizm lanetlemeciliği aşısı yaparak Atatürkçülüğe yeni bir tat kazandırmaya uğraşıyorlar, fakat bu, tahin helvasına tuz ekip sirke dökmek gibi birşey oluyor.

Tutmuyor.

*

Ancak, tümden başarısız da değiller.. Başarılı oldukları bir konu var..

O da, laik Kemalist düzen hesabına Şeriat karşıtı, yani "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye düşman" mıymıntı sözde "müslüman" haline getirmeye çalıştıkları Türkiye "dindar"larının iman ocağına incir dikmelerinden, ve açıkça "Şeriat'e, Allah'ın hükümlerine düşmanım" diyemeyen bu "münafıklaştırılmış"lara, kalplerindeki hastalığı gizleyip saklamalarını sağlayacak bir jargonu benimsetmelerinden ibaret.

İşte o yüzden, bugün FETÖ'cülerin (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) Ergenekoncu olarak adlandırdıkları Kemalistler ile özellikle bu Kemalistlerin FETÖ'cü diye adlandırdıkları Fethullahçıların Siyasal İslam düşmanlığı ve karşıtlığında buluştuklarını görüyoruz.

Çünkü iki kesim de Batılı "çağdaş uygarlığın" Türkiye'deki bayisi ya da acentası durumundalar.

*

Türkiye'nin Kemalist (yani çağdaş uygarlıkçı) dangalaklarının kendilerine sorup durdukları ve cevap bulamadıkları soru ise şu: "Neden Batılılar, son dönemde, çağdaş uygarlıkçılığın şampiyonu Atatürk'ün izinde olan bizi değil de müslüman olduklarını söyleyen FETÖ'cüleri destekliyorlar?"

Bu sorunun cevabı aslında basit: Kur'an'ın yanı sıra İncil'i de "gökten indiği sanılan" diyerek inkâr eden Selanikli'nin peşinden giden, ve Atatürk'lerinin (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için Danimarkalılar'ın yaptığı türden) karikatürlerinin yapılmasına razı olmayacak, buna "devlet" olarak karşı konulmasını isteyecek Kemalistler, Batılılar açısından, İncil'in de kutsal kitap olduğunu kabul eden ve Peygamber Efendimiz s.a.s. için yapılan hakaretleri ve çirkin karikatürleri büyük bir hoşgörüyle karşılayan Fethullah tipi "müslüman"lardan daha makbul değiller.

Atatürkçülüğü bırakıp İsacılık yapsalar durum değişir.

Aslında Atatürk'leri, Kâzım Karabekir gibi isimlerin anlattığına göre, milleti hristiyan yaparak çağdaş uygarlıkçılığının üstüne tüy dikmeyi düşünmüş, bunun için bir ön çalışma da yaptırmış, fakat sonra vazgeçmiş.

Atatürkçülerin bugünkü acılarının ve dinmeyen sancılarının nedeni bu.

*

Konfüçyüs, “Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız” der. 

"İslamcı-müslüman" gibi ayrımlar çerçevesinde geliştirilen söylemleri, samimi duygularla icat edilmiş ve vakıaya uygun (olgusal karşılığı kesin olarak bulunan) sınıflandırmalar olarak görmek, sosyoloji ve siyaset bilim gibi disiplinlerden habersiz insanlar için belki doğal karşılanabilir.

Ama, dünyaya ve politik gelişmelere ‘bilimsel' yaklaşma ve ‘devlet yönetme’ iddiasında ya da konumunda olan insanların, böylesi değerlendirmeleri sorgulamadan benimseme gibi bir lüksü olamaz.

Bu tür söylemler ve kavramsal dizgeler rastgele değil, toplumsal mühendislik, manipülasyon ve psikolojik savaş alet edevatı olarak üretilir.

*

Bernstein’ın şu uyarısını daima akılda tutmak gerekir: “Kullanılan kavramlar insanlar üzerinde kontrol sağlamanın araçlarından biridir.” (Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 89.)

Batı’nın İslam dünyası üzerinde hâkimiyet kurma çabasına, ‘söylem’in gücünden yararlanma ve ‘yeniden tanımlama’ olgusu ne yazık ki daima eşlik etmiştir.

Savaşı, Afganistan ve Irak topraklarından önce zihinlerde başlatmışlardı.

"İslamcı-müslüman, Otantik İslam - Siyasal İslam" türünden ayrımlar, "kontrol"ün de ötesinde amaçlar taşıyor. 

Bunlar, klasik "Böl ve yönet" taktiğinin söylem düzeyindeki yansımaları. 

Bu tür taktiklerin eski olmaları, onların çağdaş dünyada etkisiz ve işlevsiz olmaları anlamına gelmiyor.

Her alanın bazı temel ilkeleri vardır ki, onlar her devirde geçerliliğini sürdürür ve değerlerini hiçbir zaman kaybetmezler.

Spordan örnek verelim.. Boksta saldırı ve savunmanın temel teknikleri hiçbir zaman değişmez.. Her zaman aynıdır. 

*

Bununla birlikte, Batılı bütün yazar ve çizerlerin, bütün bilim adamlarının, gizli servislerin ve istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu ya da akıl hocalığını yapmakta olduklarını düşünmemek gerekir.

Bu noktada bazı Batılı yazarların FETÖ'cülerden (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarından) ve yerli-milli vatanseverlerden (vatandaki imtiyazlarını seven Kemalistlerden) daha "müslümanca" (en azından insanca) bir tavır sergilediklerini kabul etmek gerekiyor.

Hatta bu noktada Batı'nın bazı "istihbarat" bağlantılı adamlarının Türkiye'nin yerli-milli "istihbarat güdümlü" dindarımsı soytarılarından daha dürüst ve namuslu olduklarını söylemek bile mümkün.

Örnek verelim..

İslam’ın bir “toplum düzeni”ne sahip olduğunu kabul etmek müslüman olmanın ötesinde İslamist/cihatçı olmak anlamına geliyorsa, de Tocqueville, Ernest Gellner, Bernard Lewis ve Erwin Rosenthal gibi düşünür ve bilim adamlarını da aynı kategoriye dâhil etmek gerekiyor.

İslamcılar, de Tocqueville’in şu görüşlerinden daha fazlasını savunmamaktadır:

“Muhammed’in [s.a.s.] dini, her iki güç alanını [dinî ve dünyevî] eksiksiz bir biçimde birbirine bağlayan ve içiçe geçiren tek dindir.... Öyle ki sivil ve politik yaşamdaki bütün davranışlar az veya çok Şeriat tarafından düzenlenir.”

(Aktaran: Ernest Gellner, Leben im İslam, über. S. Und U. Enderwitz, Stuttgart 1985, s. 13.)

Evet, “İslamistler” bundan daha fazlasını söylemiyorlar. Yine, Gellner, “toplum düzeni” kavramını İslam hakkındaki yorumlarının eksenine oturtur. “Muslim Society” (Müslüman Toplum) adıyla yayınladığı kitabında, öne sürdüğü tezi şu kelimelerle özetler:

“İslam, bir toplumsal düzen modelidir. İslam; ebedî, vahye müstenid ve beşerî isteklerden bağımsız kurallar sisteminin varlığını ifade eder. Bu kurallar manzumesi, toplumun aklî düzenini belirler. Bu model, yazılı formla kayıtlıdır. Onun kuralları bütün toplumu baştan başa hükmü altında tutar.” (A. y.)

Gellner’in ifadesi aynen böyle: “İslam, bir toplumsal düzen modelidir.”

Bunu söylerken, bir bilim adamı olarak hareket ediyor; İslamist/İslamcı olmak bir yana, müslüman bile değil...

Üstelik Gellner bu konuda yalnız da değildir, yine bir başka ünlü bilim adamı, Bernard Lewis de şunları söyler:

Klasik İslam’da Din ve Devlet arasında, bunları birbirinden ayırt edici bir fark yoktu.... Klasik Arapça’da ve hatta entelektüel ve siyasi kelime haznelerini Arapça’dan alan diğer dillerde manevî (spiritual) ve dünyevî (temporal), halka özgü (lay) ve papazlara özgü (ecclesiastical), dinî (religion) ve laik (secular) gibi kelime çiftlerine karşılık gelecek sözcükler yoktu.”

(Bernard Lewis, İslâm’ın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992, s. 9-10.)

*

Demek ki, “klasik İslam”, din ile devlet arasında bir fark görmüyordu.

“İslamistler” işte bundan daha fazlasını savunmuyor, yani onlar aslında “klasik İslam” dışında yeni bir yorum üretme derdinde değiller.

Klasik İslam'ı korumaya, tahrif, tahrip ve deforme etme çabalarından masun tutmaya çalışıyorlar.

Siyasal İslam karşıtı zamane “müslüman”ları, Rosenthal’in altını çizdiği şu gerçeklerden de habersiz görünmektedir:

“Bir müslümanın hayatı –en azından idealde– onun Allah’la olduğu gibi Müslümanlar ve gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de yönlendiren kesin kural ve uygulamaları belirten Şeriat tarafından bütünüyle yönetilir. İlk grup ilişkiye (Allah’la olana) ‘dinî’, ikincisine ise ‘laik’ demeye alışkınız. Ancak dinî hukukun her şeyi kuşattığı bir yerde, ayrımın hiçbir anlamı kalmaz.”

(Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslam Siyaset Düşüncesi, çev. Ali Çaksu, İstanbul 1996, s. 17-18.)

Demek oluyor ki, İslam hukuku “herşeyi kuşatmaktadır” ve bu “herşey”e devlet ve toplumsal düzen de dâhildir.

FETÖ'cüler, İslam'ı hiç değilse Rosenthal kadar öğrenip anlamaya muhtaçlar.

Fakat sözümüz sadece FETÖ'ye değil..

Sözde "bağımsız" olan, fakat özde MİT'in güdümüne girmiş bulunan Türkiye tarikat, cemaat, grup, vakıf, siyasal parti pırtıları da buna dahil.

*

Rosenthal’in şu ifadeleri meseleyi çok iyi özetlemektedir:

“Manevi ve dünyevi alanlar, dinî ve laik faaliyetler arasında İslam hiçbir ayırım tanımaz.”

Mesele bu kadar açık ve net.

Bunlara ek olarak, “dünya”nın mukabilinin “din” değil “ahiret” olduğunu vurgulayan Rosenthal şu önemli tespitleri de yapar:

“... din ve devlet Şeriat’ın iki yönüdür. Dinin tamamlayıcısı genellikle dünyadır; din ‘kilise’ anlamını içermez ve hiçbir zaman içine aldığı dünya ile karşılaştırılmaz.... Dünyanın mukabili ahirettir, yani gelecek dünya. Her ikisi de dinin içindedir. Ne yazık ki Arapça terimleri tercüme etmek için Batılı terimleri kullanmak zorunda kalıyoruz ve böylece orijinal anlamı bozup kelimelere Hristiyanî bir çağrışım yüklüyoruz.” (A.g.e., s. 17.)

Evet İslam’ı laiklik ve sekülerlik kavramları çerçevesinde yorumlayanlar, ‘din’ terimine, bilerek veya bilmeyerek, Rosenthal’in işaret ettiği gibi, hıristiyanca bir anlam yüklemektedirler.

Bir başka deyişle, “İslamcılığa karşı müslüman” olduklarını söyleyenler aslında bizi, hristiyanca bir İslam yorumuna davet ediyor.

Dinler arası diyalogtan bahsetmiyoruz, sözünü ettiğimiz şey hristiyanlaşma..

Türkiye'de ehlî sünnetçi geçinen nice soytarı, kendisinin İslam anlayışı resmen hristiyanlaşmış, hristiyanca bir görünüm kazanmışken (Ki bu, tam da laik devletçi derinlerin istediği şey), dinler arası diyalogculara laf yetiştirmekle meşgul.

Bu dangalakların ardına takıldıkları "derin"lere göre, İslam’a hristiyanca bir anlam yüklerseniz “müslüman” olmuş oluyorsunuz, bunun aksine İslam’ı “klasik” haliyle benimserseniz, adeta bir hayvan gibi avlanması, hatta köpek gibi zehirlenerek telef edilmesi gereken “İslamist/cihatçı” kitledensinizdir.

Maalesef Türkiye "derin"liklerinde (Ki Atatürkçü-Kemalist renginden çok fazla birşey kaybetmiş değil) süregelen din anlayışı böyle birşey.


DEVLET, EVRENSEL HUKUK İLKELERİ, MANTIK VE LAİKLİK

 



Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat’e karşı laikliği savunduğu sırada şunları söylemişti:

“Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur. Müslüman’a da Hristiyan’a da Musevi’ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin.”

(http://www.timeturk.com/tr/2011/09/16/basbakan-laiklik-tartismasina-aciklik-getirdi-islam-a-aykiriysa-beni-ikna-edin.html)

Birincisi, laikliğin dinsizlik ya da din karşıtlığı olup olmaması meselesi, bir kimsenin öyle kabul edip etmemesine bağlı değildir.

İkincisi, sizin partinizin laiklik tanımı, İslam’a göre yapılmış bir tanım değildir.

Üçüncüsü, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü mantıksızdır. Çünkü, isterlerse kişiler de laik olabilirler. Bireylerin laik olmama gibi bir mecburiyetleri yoktur. 

Devlet de, istenirse, 1924 Anayasası’nda olduğu gibi, “Devletin dini, din-i İslam’dır” diyebilir.

*

Dördüncüsü, bu sözden kastınız, devletin laik olabilmesi fakat bireyin laik olmaya zorlanmaması ise, bu durumda, “laik olmayan kişi”, devletin laikliğini inancı gereği kabul etmiyorsa, ne olacaktır? 

İnancının gereğinden vazgeçmeye zorlanacak mıdır, zorlanmayacak mıdır?

Sen, kendi inancına ya da kanaatine göre, “Devlet laik olur” deyip yoluna devam ediyorsun, peki ya devletin laik olmasına inancı ve vicdanî kanaati gereği razı olmayanlar?..

Devlet karşısında bütün inançlar eşittir de senin ki "daha mı eşit"tir?

Beşincisi, “Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur” sözü de mantıksızdır. 

Devlet hem müslümanın devleti oluyor, hem de bütün inanç gruplarına eşit mesafede.. 

Müslümansan, bütün inanç gruplarına eşit mesafede değilsin demektir. Bütün inanç gruplarına eşit mesafede isen, bu takdirde de müslüman değilsin demektir.

Altıncısı, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü, zımnen, bir insanın aynı zamanda hem laik, hem de müslüman olamayacağının kabul edildiğini gösterir. Kişi müslümansa laik olmuyorsa, devlet de, müslüman devletiyse şayet, laik olamaz.

*

Yedincisi, “bütün inanç gruplarının inancının devlet güvencesi” altında olması, laik bir devletin ideali olabilir, fakat müslümanların devleti için böyle birşey yoktur. 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hakimiyeti altına giren topraklarda putperestliği, şirki güvence altına mı almıştı?!

İnsanların müslüman olmaya zorlanmaması başka birşey, devletin her dine eşit mesafede olması ve şirki-küfrü de güvence altında tutması başka birşeydir.

Sekizincisi, İslam müslümana, “Devlet tarafından yönetilirken müslümanca hareket et, Allah’ın emirlerine uy, devleti yönetirkense dinler arasında tarafsız kalabilir, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını bir tarafa atabilirsin, atmalısın” şeklinde bir yol haritası sunmamıştır.

Şu taksimdeki garabete bakın.. Yönetilirken, elinde yetki yok ya, müslüman olduğunu hatırlayabilirmişsin, yönetirkense, elinde yetki olduğu için, müslümanlığını paketleyip bir tarafa atacak, laik davranacakmışsın.

*

Dokuzuncusu, İslam (yönetici olsun olmasın) bütün insanlara, “Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin, Şeytan’a uymayın” mesajını verir. “Devleti yönetirken Allahu Teala’nın yolu ile Şeytan’ın yolu arasında tarafsız kalabilir, Allah’ın yolu ile putperestlik yoluna eşit mesafede durabilirsiniz” dememiştir.

Onuncusu, İslam, müslümanlara, “Sizden (müslüman) olan ulu’l-emre / emir sahiplerine itaat edin” emrini vermiş, kâfirleri velî (yönetici) edinmeyi yasaklamıştır.

“Devletin (emir sahiplerinin) sizden olup olmaması önemli değildir” dememiştir.

Yani yönetici (kurumsal düzeyde “devlet”) bizden (yani müslüman) olmak zorundadır. Laik anayasalara göre böyle olmayabilir, fakat Kur’an‘a (yani Allahu Teala’ya) göre böyledir.

Ulu’l-emrin bizden (müslüman) olması, “müslümancılık”tan değil, İslamcılıktan kaynaklanır; yani yöneticinin müslüman olması, İslam’a göre yönetmesi bakımından gereklidir.

Yönetirken bütün dinlere eşit olunması durumunda yöneticinin bizden (müslüman) olmasının anlamı kalmaz. Bu, “ilkeler“i unutup “şahıslar“ı (şahsî ayrıcalıkları/çıkarları) gaye edinmek olur.

*

Burada sorun Erdoğan’ın laik anayasa ve yasalara göre yöneten bir yönetici olması değil. Tutup dini/İslam’ı laikliğe göre “güncelleme”ye kalkışması.

Böylece, bir açıdan, Atatürk’ün projesini bilerek veya bilmeyerek tamamlamaya çalışmış oluyor.

Mustafa Kemal İslam adına konuşamadığı için onun devrimleri, dinî bir mahiyet taşıma iddiasında değildi.

İslamcı değil, Batıcıydı.. Çağdaş uygarlıkçıydı.. Uygarlığın çağdaşı ise, ona göre, "yahudi-hristiyan Batı uygarlığı"ydı.

Yani Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa din adına değil, batılılaşma-çağdaşlaşma adına konuşuyordu. 

Erdoğan ise, onun laiklik projesine dinî meşruiyet kazandıracak şekilde sarf-ı kelam ediyor.

Din adına konuşuyor.

*

Erdoğan’ın laik devleti de, devlette bırakın yönetici (âmir, emreden) olmayı, memur (Ki memur, anlamı itibariyle, “emir alan, kendisine emredilen” demektir) olmayı bile, Atatürkçü olduğunu yeminle ifade etme kaydına bağlıyor; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmeyene, bırakın yönetici olmasını, devlet kadrolarında sıradan bir memuriyet (emir alma) görevi bile vermiyor.

İslam da diyor ki, “Müslümanın yöneticisi, kulların değil, ancak Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı kalacağına yemin eden adam olabilir”.

Kim daha doğru yoldadır: Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı olan mı, Ali Rıza oğlu Selanikli’nin (Ki o şimdi ölü) ilke ve inkılaplarına bağlı olan mı?

Sorum, kendisini müslüman kabul edenlere.. Kemalistlere değil..

Bu ikisi çeliştiği halde, bir müslümana, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirmeniz, din ve vicdan hürriyeti ile ne kadar bağdaşmaktadır?

Bir Atatürkçüye "Allah'ın ve Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" ettirmeyi din ve vicdan hürriyetine aykırı buluyorsunuz, fakat bir müslümanı Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlamayı aykırı bulmuyorsunuz.

Şu sizin lehçede eşitliğin, özgürlüğün, din ve vicdan hürriyetinin manası bu mu?

Türkiye’de, din ve vicdan hürriyeti var mıdır? Fikri hür, vicdanı hür olmak, ve de vatandaşlık haklarından yararlanmak mümkün müdür?

İslam, dürüsttür, takiyye yapmaz, aldatmaca bir hak ve hürriyet söylemi ile kitleleri kandırmaz. Olduğu gibi görünür, sahtekârlığa tevessül etmez.

*

Madde madde gidiyorduk, devam edelim.

Onbirincisi, İslam “İtaat (devlet başta olmak üzere her tür otoriyete itaatancak maruftadır (Şeriat’e ve Şeriat’le çelişmemek kaydıyla akla göre iyi, doğru ve güzel olan hususlardadır)” hükmünü getirmiş, müslümanlara münkerle (kötülükle) elle, dille ve (güç yetmiyorsa) kalple mücadele sorumluluğu yüklemiştir.

Onikincisi, müslümanın İslam devleti diye bir derdi olmayacaksa, laik devlet yönetiminin İslam’a bir aykırılığı yoksa, FETÖ’nün (Fetullahçı Takiyye Örgütü’nün), çağdaş uygarlığın sahibi ve mucidi olarak laikliği icat edip patentini elinde tutan ve Türkiye’ye de ihraç eden hristiyan devletlerle işbirliği yapmasına söyleyecek bir sözünüz olamaz.

Onüçüncüsü “Bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” şeklindeki ifadeye verilecek cevap şudur: 

“Bu söylediklerinizde İslam’a uygun bir taraf, bize ait bir değer var mı! Varsa gösterin! Bizi ikna edin!”

*

Ondördüncüsü, müslüman kimliğiyle konuştuğunuzda kendi kafanızdan birtakım kanaat ve iddiaları sıralamanız önem taşımaz, Kitap ve Sünnet’ten delil getirmeniz gerekir.. İddia başka, ispat başkadır.. Temelini akıl ve mantığın oluşturduğu evrensel bir hukuk ilkesi olarak, iddiayı ispat, müddeîye (iddia sahibine) düşer..

Diyelim ki birisi sizi, kanıt gösterme zahmetine katlanmadan hırsızlıkla suçladı, "Hırsız olmadığına beni ikna et, edemiyorsan hırsızsındır" diyebilir mi?!

“İddiam doğru, yanlışsa göster” diyerek ispat mükellefiyetini muhataba yüklemek, mantık sahibi âkil baliğ hiç bir vatandaşa yakışmaz, fakat devleti yönetme konumundaki insanlara hiç yakışmaz.

Çünkü, yönetilenlerde değilse bile, yönetenlerde mutlaka sağlam bir mantık ve ayrıca hukuk nosyonuna aşinalık bulunması gerekir.

Hiç kimsenin, (hem mantık, hem de usûlüddîn gereği) kendi ikna edilebilirliğini esas alarak kişisel zekâ, kavrayış düzeyi ve vicdanını dinde bir ölçü/kıstas haline getirmeye hakkı yoktur.

Bu sözler Erdoğan açısından büyük talihsizlik.

Etrafındaki danışmanlar ordusu da bu talihsizlikte ona ortak.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...