İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI

 



Osmanlı’da leylî ve neharî okullar (mektepler) mevcuttu.

Leyl gece, nehar ise gündüz demek.. Leylî gececi, neharî ise gündüzcü demek oluyor.

Buradan anlaşılabileceği gibi, Türkçe’deki “ci, cı” eki, kimi durumlarda Arapça’daki “î” ekine karşılık geliyor.

O yüzden, “İslamî düşünce” diyen ile “İslamcı düşünce" diyen, aynı şeyi kastetmiş olur.

Durum buyken, İslamcılık tabirini aşağılamak için bu ülkede (şiirsiz şair İsmet Özel gibi “sütçü” vezninde) “İslamcı değilim, İslam satmıyorum” diyen şarlatanlar çıkmış bulunuyor.

Kimse de geri zekâlı ayağına yatan böylesi zihniyet yankesicilerine “Bre nadan, denizci deniz mi satıyor, ‘Gel vatandaş gel, Karadeniz var, Akdeniz var, Marmara var’ mı diyor?” diye sormadı.

Sanki güreşçi güreşen değil de güreş satandı..

Sanki avcı, avlanan değil de av satandı.

Sanki bu ülkede Ecevitçi Ecevit, Atatürkçü Atatürk, Erdoğancı Erdoğan, Erbakancı Erbakan, Demirelci Demirel satıyordu: 

Gel vatandaş gel, çok taze Atatürk var gel!

*

İslamcılığın İngilizce’deki karşılığı Islamism..

Batılı bir akademisyen İslamcılığı şöyle anlatıyor:

“Batılı gözlemciler, çağdaş dönem İslamî diriliş olgusuna işaret etmek üzere bir dizi tabir kullandılar: Bunların en yaygın olanlarından biri İslamî köktendinciliktir. Diğer terimler ise siyasal İslam, İslamî dirilişçilik, İslamî radikalizm ve (daha tartışmalı biçimde) İslamo-faşizmdir. Her ne kadar bu terimlerin hepsi de söz konusu olgunun bir yüzünü aydınlatmakta başarılıysa da, hiçbiri manayı tam yansıtmamaktadır. Daha iyi bir terim, bilim adamları ve gazeteciler tarafından giderek artan biçimde benimsenen İslamcılık’tır (Islamism). İslamcı oluşumlar, diğer modern dönem izm’lerinde, mesela komünizm ve faşizmde görüldüğü gibi, dünya sorunlarının hepsine çözüm sunma iddiasında bulunan dogmatik bir bakış açısına sahiptirler.... Bununla birlikte, bizim İslamcılar olarak adlandırdığımız insanlar, kendilerini tanıtmak için bu adlandırmaya başvurmazlar.”

(John Calvert, Islamism: A Documentary and Reference Guide, Westport, CT, 2008, s. 1)

Donnald K. Emmerson ise, İslamcılığı şöyle tanımlamaktadır:

“İslamcılık nedir? İyi bir tanım, İslam ve Müslümanlar üzerine bilimsel araştırmalar yapan çok tanınmış bir isim, James Piscatori tarafından yapılandır: İslamcılar, İslamî hedefler listesi olarak gördükleri şeyi hayata geçirme amaçlı siyasal faaliyete kendilerini adamış müslümanlardır.

(Donnald K. Emmerson, “Inclusive Islamism: The Utility of Diversity”, Islamism: Contested Perspectives on Political Islam içinde (17-32), ed. Richard C. Martin ve Abbas Barzegar, Stanford, 2010, s. 27.)

Bernard Platzdasch ise, İslamcılığı, “siyasal bir ideoloji olarak anlaşılan ve sunulan İslam” olarak tanımlamaktadır. Bu düşüncesini şu şekilde temellendirmektedir:

“İslamcılığın temel gündemi, devlet için, Şeriat’in (İslamî yasaların) yürürlüğe konulması ve İslamî ilkelerin yüceltilmesi yolunda aktif hale gelmektir. Bazı İslamcılar, nihai hedef olarak uluslarüstü bir hilafetin yeniden kurulmasını savunmaktadırlar.”

(Bernard Platzdasch, Islamism in Indonesia: Politics in the Emerging Democracy, Pasir Panjand, 2009, s. xvi.)

Bernard Platzdasch’ın tespitinin aksine, Türkiye’de hilafet konusunu gündeme getiren Mehmet Şevket Eygi gibileri, kendi istekleri doğrultusunda İslamcı olarak adlandırmaktan kaçınmak gerekir.

Bu, iki nedenle böyledir: Birincisi, Eygi’nin savunduğu hilafet gerçekte Ehl-i Sünnet itikadı ile ilgili temel kitaplarda (Örnek olarak Matüridiyye’nin en önemli iki temsilcisinin, İmam Nesefî ile İmam Pezdevî’nin akaid kitaplarına bakılabilir) çerçevesi çizilen hilafet kurumuyla ilgisizdir.

İkinci olarak, günümüz şartları dikkate alındığında, hilafetin artık ancak Mehdî ile birlikte yeniden kurulabileceği söylenebilir.

Bugünkü hilafet projelerinin ise, doğrudan veya dolaylı olarak Batı güdümlü yönlendirmeler olduğu görülmektedir.

Mesela, İngilizler’in kılavuzluğunda Osmanlı’ya ihanet eden, ödül olarak Hicaz’ı ele geçirmesine izin verilen ve sonra da burayı Suud’a kaptıran, fakat haleflerine Ürdün Haşimi Krallığı bağışlanan Şerif Hüseyin, halifelik umuduna kapılarak Sultan Vahideddin’i Hicaz’a davet etmişti.

Vahideddin’e sağlayacağı maddî imkânlar karşılığında onun halifelik unvanını kendisine devredeceğini umuyordu.

(Laik rejimin dindarlar arasındaki ajanı olarak görev yapmış olduğu İçişleri bakanlarından Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlarından Korgeneral İsmail Hakkı Pekin tarafından açıklanmış bulunan ehlî sünnetçi Eygi, bu noktada da “ikiyüzlülük” sergiledi. Bir yandan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin adını ağzından düşürmez ve “Ben kendiliğimden birşey söylemiyorum, böylesi ulemanın izindeyim” derken, diğer yandan da, Abdülmecid’in “sultasız/otoritesiz kukla hilafeti”nin fıkhen hükümsüz olduğunu söyleyen Mustafa Sabri Efendi’nin aksine, Molla Şevket Eygi hazretleri olarak ictihatta bulundu, hilafetin 1924’e kadar devam ettiğini yazıp durdu. Böylece, hilafetin nasıl ve ne kadar devam ettiği konusunda Ehl-i Sünnet ulemasıyla ihtilafa düşse de, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk ile aynı safta yer almayı başardı. Bu kadar çok çelişkiyi bir kafanın birarada taşıması normalde olacak şey değil, fakat ajanlıkta mümkündür.)

*

Emmerson’un ifadeleri, Batılılar’ın “müslüman” (müslim) kelimesini Kur’an’daki (bir başka deyişle İslam’a göre ifade ettiği anlam çerçevesinde) anlamadıklarını ortaya koymaktadır.

Onların din tanımı, Hz. İsa’nın tebliğiyle fazla bir ilgisi kalmamış bulunan Hristiyanlığa aittir.

Nitekim Max Farrar, bir “İngiliz araştırma raporu”nun İslamcılığı şu şekilde tanımladığını ifade etmektedir:

“Anahtar ilkeleri şunları içeren bir siyasal ideolojidir: İslam’ın bir din değil, bütüncül bir sosyo-politik sistem olduğu inancı, ilahî devlet yasası olarak Şeriat (İslam) hukukunun savunulması, Müslümanlar’ın ümmet olarak bilinen uluslarüstü topluluğunun siyasal bir blok olarak birleşmesi gerektiği inancı.

(Max Farrar, “Islamism and Terror”, Islam in the West: Key Issues in Multiculturalism içinde (216-238), ed. Max Farrar, Simon Robinson, Yasmin Valli ve Paul Wetherly, s. 217.) 

Yani Batılılar, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu söylerken, Kur’an ve Sünnet’e göre bir İslam tasavvurunu değil, Hristiyanlığın din anlayışı çerçevesindeki bir İslam tasavvurunu dile getirmektedirler.

Peter R. Demant’ın konuyla ilgili kitabının “İslam, İslamcılığa Karşı” (Islam Versus Islamism) başlığını taşıyor olması nedensiz değildir.

Batılılar, Hristiyanlığın din tanımına değil, Kur’an ve Sünnet’e dayanan bir İslam tasavvurunu benimseyenleri İslamcılar (ya da siyasal İslam veya İslamî köktendincilik yanlıları) olarak adlandırırken, İslam ülkelerindeki yerli-milli işbirlikçilerini ya da gafilleri, onlara karşı “İslamcı olmayan müslüman” olarak cepheye sürmeye çalıştırmaktadırlar.

Çalıştılar.

Tipik örnek, şu sıralarda FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) olarak adlandırılan grup..

Bunların yerli-milli versiyonunu ise Mehmet Şevket Eygi, İsmet Özel, Rasim Özdenören vs. gibi yazar çizer taifesi oluşturuyordu. 

Bu çizgiyi sürdüren yazarlardan bazısı nüfuz/tesir/etki ajanı, bazısı da o ajanlardan “etki”lenen şahsiyetsiz taklitçiler durumundaydılar..

*

Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü psikolojik savaşın enstrümanlarından birini bu İslam-İslamcılık ayrımı oluştururken, uluslararası ilişkiler alanında Batı’nın safında ya da etkisi altında bulunan rejimler de, kendi halklarına karşı aynı araçları kullanmaktadırlar.

Bu çerçevede kimilerini Batı’da üretilmiş böylesi ayrımları gündemde tutmak için örtülü biçimde istihdam ederken, kimileri de ya cahilliğinden, ya özenti sonucu ya da gaflet ürünü olarak bu ayrımlar çerçevesinde düşünmeye başlamaktadır.

Mesela, 2010’lu yılların başında Mümtazer Türköne’nin başlattığı İslamcılık tartışması çerçevesinde birilerinin yer aldıkları saflara bakıldığında, onların tercihlerinin ardındaki temel saikleri anlamak mümkün olmaktadır. 

Zaman Gazetesi yazarlarından Cemaat (sonraki adlandırmayla FETÖ) mensubu olanların bu tartışmada İslamcılık karşıtı cephede yer almış bulunmaları şaşırtıcı değildir.

*

Demant’ın şu ifadeleri, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“İlkin kavram kargaşasından kurtulalım. İslam ve İslamcı terimleri dine ve onun yarattığı kültüre işaret ederler; Müslüman terimi ise sosyolojik olguya işaret etmektedir: Kültür ile kimliğini belirleyen inanan insan ya da şahıstır. İslam kelimesi ayrıca, İslam’ın baskın din haline geldiği coğrafya ve uygarlık bölgelerini de ifade eder. Ancak, her ne kadar Pakistan müslüman nüfus çoğunluğuna sahipse de, bunun zorunlu sonucu olarak İslamî bir devlet olmak zorunda değildir. İslamcılık ve İslamcı, “siyasal İslam”ın radikal dinî hareketlerini ifade eder. Onun çok bilinen bir eşanlamlı karşılığı olan İslamî köktendincilik tabiri de kabul görmüş durumdadır.

(Peter R. Demant, İslam Versus İslamism, Westport, CT, 2006, s. xxii.)

Demant’ın müslüman tanımının Kur’an’ın müslüman tanımı olmadığı açıktır.

O, bununla, tıpkı Olivier Roy’un yaptığı gibi, İslam’a göre “olması gereken”i değil, yaşayan kültür çerçevesinde “olan”ı (olguyu) ifade etmektedir.

Bu, fıkhî ya da itikadî değil, sosyolojik bir tanımdır.

Böyle olmakla birlikte, aynı Demant, “İslamcılık, dini ideolojiye dönüştürmektedir” de diyebilmektedir (A.g.e., s. 180.)

Kısacası, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu “keşfeden” Mehmet Şevket Eygi gibi yandan çarklı (işi ajanlık çarkıyla götüren) Ehl-i Sünnet fedaileri, hele de türbeler vs. söz konusu olduğunda Sünnet’ten kolayca yan çizebiliyorlarsa da, Demant gibi Batılılar’la (gâvurla) aynı yerde durmaktan nedense “gocunmuyorlar”, gocunmadılar.

Böylece, sürekli eleştirdikleri reformist ve modernist ilahiyatçılarla, Batılılar’ın din anlayışlarından etkilenme bakımından ortak bir çizgiyi yakalamayı başarmış bulunuyorlar.

*

Demant’ın müslüman tanımı çerçevesinde, mesela Aziz Nesin, İslam kültür havzasında yetişmiş ve nüfus cüzdanında “Dini: İslam” yazmasına itirazda bulunmamış biri olarak, müslümandır.

Daha iyi anlaşılması için, Kemal Gürüz’le ilgili olarak Yeni Şafak’ta yayınlanmış şu haberi hatırlatmak faydalı olur:

Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak" dedi. Gürüz, Yeditepe Üniversitesi Kayışdağı Yerleşimi'nde düzenlenen "Dünyada ve Türkiye'de Üniversitelerin Gelişimi" konulu konferansta kendisine "Müslüman mısınız?" diye soranlar olduğunu kaydederek, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak. Arada ne olduğu beni ilgilendirir. Değiştiremeyeceğim tek şey, Türk'lüğümdür benim" dedi. Gürüz, "YÖK'te yapılmak istenen değişiklikle Türk yükseköğrenim sistemi tahrip edilmek üzeredir" dedi.

(http://yenisafak.com.tr/arsiv/2004/nisan/29/gkisa.html)

Buradan da anlaşılabileceği gibi, Batılılar’ın yaptığı İslam-İslamcı ayrımı, siyasal bir ayrımdır.

Yapacakları siyasal ve sosyolojik analizler için ihtiyaç duydukları kavramsal araçları üretirken böylesi ayrımları tedavüle sokmaktadırlar. (Nitekim, bir siyaset bilimi ders kitabında İslamcılık şu şekilde tanımlanmaktadır: “İslamcılık, en genel anlamıyla, Batı karşıtı ve modernleşmeye muhalif bir ideolojidir.... Yönetimin yapısı için İslam hukukunu temel olarak savunan bir ideolojidir.” Bkz. Lowell Barrington, Michael J. Bosia ve Kathleen Bruhn, Comparative Politics: Structure and Choice, Boston, 2010, s. 135.)

İslam’a karşı psikolojik savaş yürüten birtakım (CIA gibi) mihrakların da kendi faaliyetleri çerçevesinde akademisyenlerin çalışmalarından yararlandıkları şüphesizdir.

Bizim beyinsiz (ya da satılmış) yazarlarımız ise, Batı’nın şuurlu ya da şuursuz kültür ajanları olarak böylesi ayrımları İslam dünyasına taşımaktadırlar. 

*

Türkiye gibi ülkelerdeki İslam düşmanlığı (ya da İslam’a karşı yürütülen hain ve sinsi savaş) salt İslamcılık karşıtlığı şeklinde ortaya çıkmıyor.

İslamcılık kavramı çerçevesinde kopartılan gürültünün sonuç vermemesi durumu için bir “B planları”nın mevcut olduğunu gösteren çok alamet var.

O planın, cepheden saldırı ile yok edilemeyen İslamcılığı içeriden kontrol altına alma, çarpıtma ve yamultma projesi olduğu anlaşılıyor..

Bu çerçevede bir İstanbul İslamcılığı, Anadolu İslamcılığı, Türk İslamcılığı, yerli-milli İslamcılık vesaireden söz etme abrakadabrası ile olayın "sahte" bir mecraya yönlendirilmesi mümkün.. (Nitekim İstanbul İslamcılığı’ndan söz eden bir boşboğaz ve boş kafa işgüzâr çıktı.)

Yeni değil, eski bir taktik..

*

Evet, eski bir taktik.

Bu ülkede 1920 ve 30’larda İslam’a doğrudan savaş açıldı..

Kendini bilmez bir adam “gökten indiği sanılan kitaplar, Arapoğlunun yaveleri” filan diyerek İslam’ı aşağılayabildi, Allahu Teala’ya ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e savaş açabildi.

Ve öldü.. İslam ise yaşamaya devam ediyor.

İzinden gidenler taktik değiştirdiler, İslam’ı doğrudan hedef almak yerine Anadolu Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı, Türk İslamı gibi adlar altında “güncellenip laikleştirilmiş” bir İslam icat etmeye çalıştılar.

İslam’ı olduğu gibi (siyaseti, ekonomisi, hukuku, ibadeti, ahlâkı vs. ile bir bütün olarak) savunanları ise İslamcı olarak yaftaladılar. Onların İslam’ı din olmaktan çıkarıp ideoloji haline getirdiklerini öne sürdüler.

Akıl hocaları (üst akıl) Batı'dan öğrenmeleri gerekenleri öğrenmiş durumdaydılar. İyi öğrenciydiler.

Ve böylesi "ithal akılları" Mehmet Şevket gibi dindar bilinen ajanlarına sözde İslamîlik libası giydirip söylettiler.

Mehmet Şevket gibi ajanların ardındaki odağa göre, ortada benimsenmesi gereken bir ideoloji (devletçiliğiyle, pozitif hukukuyla) zaten vardı, İslam haddini bilip din olarak sadece ibadet ve ahlâkla yetinmeliydi.

Müslümanlar, müslüman olmalıydı, İslamcı olmamalıydı.

İslam-cı olmamalı fakat devlet-çi olmalıydılar.

Bu zihniyeti Mehmet Şevket, engin tecrübesinden faydalanarak Ehl-i Sünnet Müslümanlığı olarak pazarladı.

İslamcılık ise "sapıklık"tı.. Evet, böyle yazdı. 

*

Görünüşte modernist ve tarihselci ilahiyat tufeylileri ile kavga ediyor, onlara çalım atıyordu, gerçekteyse aynı kaleye gol atmaktaydılar.

Ajanlık böyle birşeydir.. 

Mehmet Eymür'ün tabiriyle "oyun içinde oyun" demektir. 


"CEMAATLİK NERDE, BİZDEN GEÇMİŞ MÜSLÜMANLIK BİLE" DEMEYE DOĞRU

 







İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

*

Yukarıya aldığımız sözler Huzeyfe b. Yemân r. a.’e ait..

Rivayet ettiği bu hadîs, sahih [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247)].

Hadîsin tercümesi ise Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait (İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.)

Prof. Canan, bu hadîsi aktardıktan sonra “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

Bu hadisten ulema, İbnu Hacer'in açıklamasına göre, Müslümanların cemaatine uymanın şart olduğu, asi bile olsalar sultanlara itaatin gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.

Beyzâvî der ki: "Mânası şudur: Eğer yeryüzünde halife yoksa, sana uzlet ve zamanın sıkıntılarına sabır gerekir. ‘Ağacın köküne dişlerle tutunmak’ tabiri meşakkate tahammülden kinayedir. Şu sözde olduğu gibi: ‘Falan elemin şiddetinden taşı ısırıyor.’ Veya maksad ‘uymak’tır. Nitekim bir başka hadiste ‘Ona dişlerinizle tutunun’ denmiştir. Önceki mânayı [meşakkate sabır] bir başka hadisteki ‘Sen bir köke dişinle tutunmuş vaziyette ölsen, o (fitne cemaatlerinden) birine uymandan hayırlıdır’ ifadesi teyid eder."

İbnu Battal der ki: "Müslümanların cemaatine uyup, zalim imamlara isyanı terk etmek gerektiği görüşünde olan fakihler cemaatine [topluluğuna] bu hadiste hüccet vardır. Çünkü, hadis sonuncu taifeyi, ‘Cehennem kapılarına davet ediciler’ olarak vasfetti. Onlar hakkında, ‘Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini de kötü (münker) bulursun’ demedi. Bunlar öyle olmazlar, bunlar hak üzere değildirler. Buna rağmen cemaate uymayı emretti."

*

Burada bizim de bir açıklama yapmamız gerekiyor.

İbn Battal’dan (ö. 1057) nakledilen söz saçma.. Ya gaflete düşmüş ya da (zamanımızın bazı “düzen”baz ilahiyatçıları gibi) “devlet” yalakalığının dozunu kaçırmış, baltayı taşa vurmuş, bir çuval inciri battal etmiş.

Çünkü “zalim imam” olmakla “Cehennem kapısında durup küfre, bid’ate çağıran” olmak farklı şeylerdir.

Mesela biri vardır ki hakka çağırır, hakkı emreder, fakat kendisi yapmaz, nefsine uyar.. Bu adam zalimdir, fakat çağırdığı yer Cehennem değildir.

Zalim imama (bir şekilde imam olmuşsa eğer, küfre düşüren bir masiyet işlemediği ve bid'at ihdas etmediği sürece) uyulur ve sabredilir (fakat imam değilken, daha önce, zalim olduğu bilinerek öylesi imam seçilmez).

Cehennem davetçilerine ise hiçbir şekilde uyulmaz.. Çünkü uyduğun zaman gideceğin yer Cehennem.. Hadîste bu belirtiliyor.

Nitekim Prof. Canan, yaptığı tercümede Huzeyfe r. a.’in sorusunda böyle bir mananın gizli olduğunu ortaya koyuyor:

"Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Evet, Huzeyfe r. a. onlara uymaktan değil, “onların kendisine ulaşması”ndan söz ediyor:

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Evet, sen uymadığın halde birileri sana “ulaşabilirler”.

Mesela Hilafet’in ve Şeriat’in kaldırılması sürecinde Türkiye’de durum buydu.. ("Modern" devlet herkese "ulaşır". De Tocqueville gibi isimlerin vurguladığı gibi kimse ondan yakasını kurtaramaz.)

Şuurlu müslümanlar devletteki bu (adına inkılap/devrim denilen) “değişim”e uymadılar, fakat “devrim” onları gelip “buldu”.

Böylece Türk devleti “Müslümanların cemaati” olmaktan çıktı, laik (siyasal dinsiz) bir devlet haline geldi..

Devletin bu “çağdaş” çizgisinde herhangi bir sapma yok, Avrupa Birliği’ne katılma, Avrupa’yla (Batı ile) birleşme hedefi baki..

*

İbn Battal, sanki söz konusu Cehennem kapısı bekçileri “cemaat”miş gibi idare-i kelam etmiş..

Hadîsin devamı, onların “cemaat” olarak görülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Çünkü Huzeyfe r. a. "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)" diye sorduğunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İşte o Cehennem davetçileri cemaattir, onlara uy, onlardan ayrılma” diye buyurmamış.

Öyle bir dönem ki, “cemaat” yok, fakat “Cehennem davetçileri” var.

*

Prof. Canan “açıklama”sını şöyle sürdürüyor:

Taberî der ki: "Bu emir ve cemaat hususunda ihtilaf edilmiştir. Bir grup alim: Bu emir vacip[lik] ifade eder. ‘Cemaat’ten murad da, sevad-ı azam (yani ekseriyet)tir’ demiştir."

Taberî, sonra İbnu Mes'ud'dan bir fetva kaydeder: "Hz. Osman katledildiği zaman kendisine [İbn Mes'ud r. a.'e] vaki olan bir sual üzerine: ‘Sana cemaate uymayı tavsiye ederim. Zîra Allah Teala hazretleri, ümmet-i Muhammed'in hepsini dalalete atıcı değildir’ diye [soru sorana] tavsiyede bulunur. [Taberî sözlerini şöyle sürdürüyor:] Bir grup da şöyle der: ‘Cemaat"ten murad Sahabe'dir; sonraki nesiller değil.’ Bir grup da: "Onlardan murad ehl-i ilimdir. Zira Allah Teala hazretleri alimleri halk için bir hüccet kılmıştır. İnsanlar din meselesinde onlara tabidirler’ demiştir.”

Taberî, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra der ki: "Doğru olanı şudur: ‘Hadisten murad, emir tayininde (ehl-i hal ve akdin) içtima etmiş bulunduğu kimseye itaat etmekte olanların cemaatine uymaktır. Kim biatını bozarsa cemaatten ayrılmış olur."

Devamla der ki: "Hadiste şu hüküm de var: ‘İnsanlar imamsız kalır ve insanlar bu yüzden fırkalara ayrılırsa, kişi şerre düşmek korkusuyla elinden gelirse bu fırkalardan hiçbirine katılmaz. Diğer hadislerde gelen ifadeler de bu hükme uyarlar. Bu hüküm esas alınınca zahirinde ihtilaf olan hadisler de telif edilmiş [uzlaştırılmış] olur."

*

Bir önceki yazıda, Prof. Canan’ın “cemaat”ten kastın ne olduğu sorusuna cevap ararken İmam Taberî’nin dile getirdiği yaklaşımı atlamış olduğunu ifade etmiştik.

Burada eksiğini tamamlıyor, fakat bu “açıklama"sı eserinin “Fitneler” başlıklı bölümünde yer alıyor. Bunları asıl “Hilafet ve İmamet” başlıklı bölümde yazması gerekirken yazmamış.

Prof. Canan'ın çevirisinin çok doğru olmadığını da belirtmek gerekiyor. "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır" şeklindeki tercümede hadîsin aslına "ilave" var.. Çünkü aslı "Onlar bizim cildimizden/derimizdendir ve bizim dillerimizi (lisanlarımızı) konuşurlar" şeklinde.. 

Dindaşlıktan söz edilmiyor.. 

Ebu Leheb de Abdülmuttalipoğulları'nın cildini taşıyordu ve Arapça konuşuyordu, fakat dindaş değildi.

" 'Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma' dedi" şeklindeki çeviri de yanlış.. Çünkü hadîste cemaat ve imam kelimeleri çoğul değil tekil olarak geçiyor. Doğrusu "Müslümanların cemaatinden ve imamından ayrılma"dır.

Nasıl küfür "tek millet" ise Müslümanlar'ın cemaati de tektir.. Rasulullah s.a.s. de "müslümanların cemaatleri ve imamları"ndan değil, "cemaati ve imamı"ndan söz etmiştir.

*

Prof. Ccanan’ın İmam Taberî’den naklettiği sözler üzerinde durmakta yarar var:

Taberî, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra der ki: "[Cemaatten kastın ne olduğu konusunda] Doğru olanı şudur: ‘[Cemaate uyma konulu] Hadisten murad, emir tayininde (ehl-i hal ve akdin) içtima etmiş bulunduğu kimseye itaat etmekte olanların cemaatine uymaktır. Kim biatını bozarsa cemaatten ayrılmış olur."

Emîr tayininden kasıt, halife (ümmet devleti başkanı) seçimi.. Ehl-i hal ve akd ise, halifeyi seçme konumunda olan âlimler topluluğu..

İmdi, halifelik için gerekli bazı şartlar var, bunları herkes bilmez, bilmesi de farz-ı ayn değildir, fakat âlimler bilirler, işte halifeyi seçme konumunda olanlar onlardır.

Türkiye’de de son anayasal değişiklikten önce cumhurbaşkanını parlamenterler (milletvekilleri, milletin vekilleri) seçiyordu.. Vatandaş olarak senin benim fikrimi soran yoktu.

Evet, ehl-i hal ve akd bu şekilde bir halife seçtiğinde o halifeye biat edenler cemaate uymuş (katılmış) olurlar. Biat etmeyenler ise “cemaati terk” etmişlerdir.

Tam bu noktada bazı azgelişmiş laik (siyasal dinsiz) zekâların aklına şöyle bir soru gelebilir: Ehl-i hal ve akd'in seçtiği kişiye tabi olmak zorunda mıyım? Benim aklım yok mu, ben niye seçemiyorum?

Peki, Türkiye gibi ülkelerde halkın yüzde 48'i, başka bir adamın cumhurbaşkanı olmasını istedikleri halde yüzde 52'nin seçtiği adamı kabul etmek zorunda olduklarında, "Biz yüzde 52'ye tabi olmak zorunda mıyız? Bizim aklımız yok mu, on milyonlarca insanız, biz niye seçemiyoruz?" diyebiliyorlar mı?

*

Kısacası cemaat, “İslam devletinin otoritesini kabul edip itaat eden, devletin tebaası durumunda olan Müslümanlar topluluğudur”.

Meşru halifeye (Ki burada meşruiyet ehl-i hal ve akd’in seçimi ya da belirlemesi anlamına geliyor) biat etmeyen kişi cemaatten (İslam devletinden) ayrılmış oluyor.

Daha iyi anlaşılması için günümüzden örnek verelim: Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başında bulunan Erdoğan’ın otoritesini kabul etmeyen, kendi aralarından seçtikleri (devletin “elebaşı” diye adlandırdığı) bir (sözde) “başkan”ın kararlarının geçerli olmasını isteyen PKK'lılar, “devlet”ten (ve onun şahs-ı manevîsi çerçevesinde) “Türk milleti”nden ayrılmış “hain bölücüler” olmaktadır.

Aynı durum FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) için de geçerlidir.. “Paralel devlet” gibi hareket etmekle “(anayasal düzen çerçevesinde) meşru devlet”in şahsında “millet”ten ayrılıp kopmuş olmaktadırlar.

Hadîslerdeki “cemaat” kavramını da bu şekilde anlamak gerekiyor.

*

Evet, hadîslerde bahsi geçen cemaat, İslam devletidir.

Günümüzde cemaat olarak adlandırılan topluluklar, hadîslerde “ayrılınmaması emredilen” cemaat konumunda değildirler.

Onlar, yerine göre çok faydalı işler yapıyor olabilirler, fakat kendilerini hadiste ifade edilen “cemaat” olarak görmeye başladıkları, yani kendilerini “ayrılınmaması gereken cemaat” olarak gördükleri zaman, tekfirci bir çizgiye kaymış olurlar.

Kendilerinden ayrılanı açıkça ya da zımnen tekfir etmeye başlarlar.

Böylece, asıl kendileri sapıtmış, haktan ayrılmış olurlar.

Türkiye’de bunun örnekleri var.

Üstelik, Türkiye’deki böylesi “cemaat” olma iddiasındaki fırkaların açıkça laikliği (siyasal dinsizliği) ya da ırkçılık ideolojisini (boz kurtçuluğu) savunabildikleri, Şeriat’i açıkça veya maskeli biçimde (irfan edebiyatı yaparak ya da bağımsızlık vs. türünden içi boş çağdaş sloganların ardına sığınarak) aşağılayabildikleri görülüyor.

Böylece, resmen “Cehennem kapıları önündeki davetçiler” (ya da onların şubesi, bayisi) haline geliyorlar.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah..

 

KENDİSİNİ “CEMAAT” ZANNEDEN (BAĞRI TAŞ, KOYUNDAN YAVAŞ) MAHCÛR KALABALIKLAR

 



Önceki yazılarda İmam Şatıbî’nin, “hadîslerde geçen cemaat tabirinin anlamına ilişkin” beş ayrı görüşten söz etmiş olduğunu görmüştük.

Bu görüşlerden dördünün, (her ne kadar onlar için de yanlış denilemezse de) eksik oldukları ve meselenin bazı boyutlarını gözden kaçırdıkları (ya da yansıtamadıkları) görülüyor.

İmam Taberî’nin yaklaşımı ise diğerlerini de içerecek şekilde kapsamlı bir açıklama getiriyor.

Ayrıca, (ilerde konu edineceğimiz “Huzeyfe hadisi”nin ortaya koyduğu) “cemaatsiz zamanlar” olayını diğer yaklaşımlar açıklayamazken, İmam Taberî’nin ifadeleri taşların yerine oturmasını sağlıyor.

*

Böyle olmakla birlikte, konuyu salt İmam Şatıbî’nin ifadeleri çerçevesinde aktardığımızda söz konusu yaklaşım sadece İmam Taberî (ve ondan alıntı yapan İmam Şatıbî) tarafından benimsenmiş gibi bir izlenim ortaya çıkıyor.

Durum böyle değil.

Mesela (Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellem’e hizmetle şereflenmiş olan) Enes bin Malik r. a., “cemaatin halifeler (İslam devleti) ile birlikte olduğunu” dile getirmiş bulunuyor:

Yezîd er-Rakkâşî, Enes b. Mâlik’e cemaatin fırka-i nâciye olduğuna dâir bir hadis nakletmesinden sonra “Ey Ebû Hamza! Peki cemaat nerededir?” diye sorduğunu, Enes b. Malik’in de: “Halifelerinizle beraberdir, halifelerinizle beraberdir” şeklinde cevap verdiğini rivayet etmektedir.

(Ebû Ya’lâ, Müsned, VII, 156’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 21.)

Hz. Ömer r. a. ise şöyle konuşmuş bulunuyor:

"İslâm, İslâm olamaz, cemaat olmadıkça... Cemaat, cemaat olamaz, emîri olmadıkça... Emîr, emîr olamaz, ona itâat olmadıkça... Herhangi bir kimseyi, onun kavmi, fıkıh üzere (ilim, idrâk ve şuur üstünlüğü bakımından) başlarına geçirecek olurlarsa, bu, o kişi için de kavmi için de hayat olur. Herhangi bir kimseyi kavmi, fıkıh olmadan (lâyıkı veçhile ilmi, anlayış ve kavrayışı bulunmadığı halde) başa geçirecek olurlarsa, bu, o kişi için de kavmi içinde helâk (mahvolma sebebi) olur!" 

(Dârimî, SünenMukaddime, 26, hadis no: 257’den aktaran Sinan Tunç, Cemaat ve Tefrika İle İlgili Hadislerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: F.S.M.V.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s. 20.)

Bu ifadeler, “cemaat”in varlığı için İslam devletinin kurulmuş olmasının şart olduğuna işaret etmektedir.

Kendisine itaat edilen emîr, “siyasal otorite” konumunda demektir.

Böyle bir emîrin idaresi altındaki cemaat ise devlet anlamına gelir.

Hz. Ömer’in “İslâm, İslâm olamaz, cemaat olmadıkça” şeklindeki sözünü Cibrîl hadisindeki İslam-iman ayrımı çerçevesinde düşünmek gerekiyor. “Cemaat”in (İslam devletinin) bulunmadığı yerde bireylerde iman bulunsa da, İslam’ın (cihad gibi hükümlerini geçtik) en temel şartları bile (namaz, zekât vs.) tam olarak yerine getirilemez. [Mesela zekâtın “devlet” tarafından toplanıp fakirlere dağıtılması gerekmektedir. Nitekim Hz. Ebubekir r. a., başka hiçbir şeye itiraz etmedikleri, “Biz de müslümanız” dedikleri halde zekâtı “İslam devleti görevlilerine” vermek istemeyenlerle savaşmış bulunuyor. Çünkü İslam, yani müslüman olmak bunu gerektiriyordu. Evet, İslam devletinin bulunmadığı yerde İslam’ın şartları tam olarak yerine getirilemez. Mesela Türkiye’de bir dönem hacca gitmek yasaktı. Başörtüsü yasağı ise dinsiz-imansız (komünist) Sovyetler'e yakışan birşeydi. Günümüzde bile cuma namazı konusunda sıkıntılar yaşanabilmektedir. Kısacası, “cemaat” (yani İslam devleti) bulunmayınca İslam da, Hz. Ömer’in dile getirdiği gibi, olamamaktadır.]

Ashabın “cemaat”ten Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlayan İslam devletini anlamakta olduklarını, Hz. Hasan’ın Hz. Muâviye ile anlaşarak halifelikten feragat edip ona biat etmesi üzerine o seneye “Âmu'l-Cemaat” (cemaat senesi) denilmiş olması da göstermektedir.

Eğer cemaatten “devlet anlamında birlik” anlaşılmıyor olsaydı bu söylenmezdi. Sonuçta Hz. Hasan r. a. de cemaatle namaz kılıyordu, bir topluluğu vardı.

*

Evet, “cemaat”in ne anlama geldiği konusunda İmam Taberî’nin dile getirdiği görüş sadece onun tarafından savunulmuş değil..

Mesela selefin büyük âlimlerinden Abdullah bin Mübarek:

“Abdullah b. Mübarek, cemaati şu şekilde tarif etmiştir: Adil bir imam veya ilim sahibi bir insanın başkanlığında İslâm’ın esaslarının uygulandığı topluluktur.” (Tunç, s. 81.)

İslâm’ın esaslarının uygulanması, hukuk sisteminin Şeriat olması anlamına geliyor.. Bu da, “devlet” olmaktan başka birşey değildir.

Devlet kelimesi Arapça olmakla birlikte o dönemde bugünkü anlamında kullanılmıyordu. Onunla bir şahıs ya da ailenin ikbal ve ihtişamı, zenginlik ve refahı kastediliyordu. Devlet kurumunu ifade eden kelime mülktü (hakimiyet, egemenlik). Fakat bu kelime melikliği (krallığı, padişahlığı, kişisel otoriteyi) akla getirdiği ve meliklik İslam’ın ideal olarak ortaya koyduğu rejim olmadığı için (Ki burada esas olan, bir şahsın otoritesi değil, “Şeriat’in/hukukun üstünlüğü” ilkesidir) mülk tabiri kullanılmıyor, mesele “cemaat” kelimesiyle anlatılmaya çalışılıyordu.

Cemaatten kastın İslam devleti olması hususuna, yakın dönemde yaşamış âlimler de dikkat çekmiş bulunuyorlar. Mesela Keşmîrî’ye göre “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa …” hadîsi, devlet başkanına itaat hususunda varit olmuş bulunmaktadır (Keşmîrî, Feydu’l-BârîVI, 459’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 140, dn. 812).

Böylece Keşmirî, “cemaat”in, başında devlet başkanının bulunduğu İslam devleti olduğunu söylemiş olmaktadır.

Konuyu bu şekilde açıklamış olan bir başka âlim İbn Battâl:

Yine ulema, cemaatin “(tek bir devlet halinde) bir halife etrafında birleşmiş olan genel İslam toplumu (sevad-ı azam)” olduğuna da belirtmişlerdir. İbn Battâl, konuyla ilgili bir hadisten hareketle “uyulması emredilen cemaatin, bir halifeye bîatta birleşmiş İslâm toplumu (sevâd-ı a’zam) olduğu ortaya çıkmıştır”  demektedir.

(İbn Battâl, Şerhu Sahîhi’l-BuhârîX, 36’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 20.)

*

Prof. İbrahim Canan, “Hadis Ansiklopedisi – Kütüb-ü Sitte” adlı eserinde “Cemaatten maksad nedir” başlığı altında şunları söylüyor:

Yukarıda kaydettiklerimizle cemaatin ehemmiyeti anlaşılmış olmakla beraber, bizim için henüz müphem olan nokta, cemaatten kastedilen şeyin ne olduğudur.

Acaba uymakla mükellef olduğumuz şey nedir? Bu husus zikredilen hadislerde açıkca gözükmüyor.

Nitekim âlimler de "cemaat" tâbiri ile kastedilen şey hususunda ihtilaf etmiş, bundan "ashab", "ehl-i ilim", "ümmetin ekseriyeti", "diğer dinlerin mensuplarına karşı da -vacib meselelerde ihtilâfa düşmedikçe- Müslümanların cemaati" vs... kastedilebileceğini ileri sürmüşlerdir. …

Kanaatimizce, hadiste uyulması vacib olduğu belirtilen cemaat hakkında âlimlerin yaptığı bu yorumların hepsinin bir doğruluk, haklılık yönü vardır.

Ancak herbirinin haklılığı mutlak olmayıp hususî şartlar, değişik zaviye ve nokta-i nazarlarla kayıtlıdır.

Bütün hadisler gözönüne alındıkta ve daha umumî şartlar muvâcehesinde bu görüşlerden biri üzerine sabit kalmak oldukça zor ve tekellüflü olacaktır. Bu sebeple burada mevzubahis olan cemaatten "sevâdul-âzam"ı, yani büyük ekseriyeti anlamamız daha uygun olacaktır: İlmî meselelerde âlimlerin ekseriyetini, herkesi ilgilendiren içtimâî meselelerde efrâd-ı milletin ekseriyetini vs..

Efrad-ı millet yerine "efrad-ı ümmet" demesi daha uygun olurdu. (Aslında burada millet kelimesinin kullanılması yanlış değil.. Millet, ümmete karşılık gelmektedir.. Fakat günümüzde millet kelimesi Türkçe'de asıl anlamını kaybetmiş bulunuyor.)

Prof. Canan "uygun olan"dan söz ediyor.. “Daha da uygun” olan, “cemaat”ten ashabın (Hz. Ömer’in, Enes bin Malik r. a.’in, “âmu’l-cemaat” tabirini kullananların) ve Abdullah ibni Mübarek ile İmam Taberî gibi selef âilemlerinin anladığını anlamaktır.

Ne yazık ki Prof. Canan, İmam Şatıbî’nin sıraladığı görüşlerden en önemlisini atlamış.. Hilafet (devlet) kurumunu “es” geçmiş..

Canan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Nitekim, umumiyetle, ilim adamları, bu tâbir ile "sevâdul-âzam" yâni, ihtilaf durumunda "ekseriyetin bulunduğu taraf" kastedildiğini kabul etmiştir. Delil olarak şu hadisi gösterirler. "Benî İsrail yetmiş bir fırkaya ayrılmıştır, benim ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Bu fırkalardan biri hariç, hepsi ateştedir. Ateşe gitmeyecek olan fırka, cemaattir."

Burada Canan, 73 fırka ile ilgili hadisi eksik aktarıyor.. 

Ateşe girmeyecek olan fırka (fırka-i naciye) için hadîste “Onlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu şey üzerindedirler” açıklaması yapılıyor. Demek oluyor ki sevad-ı azam (büyük karaltı, çoğunluk) mutlak biçimde halk çoğunluğuna karşılık gelmiyor. 

Nitekim Canan, açıklamalarının devamında Suyûtî, sevâdu'l-âzamı ‘doğru yolda gitmek üzere birleşenlerin ekseriyeti’ diye izah eder” demekte, fakat İmam Suyutî’nin yorumunun hadisle olan ilgisini karanlıkta bırakmaktadır.

[Evet, mesele sadece çoğunlukta olma meselesi değil.. Öncelikli mesele, Şeriat’e bağlılık.. 

Nitekim, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının besmele haline getirilmiş olduğu günümüzde devletin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” anayasal ilkeleri mevcut.. Yani çoğunluk, “Atatürk’ün üzerinde bulunduğu şey üzerinde” olduğu sürece çoğunluk olmanın nimetlerinden yararlanabilir.. 

Diyelim ki vatandaşlar Şeriatçı oldular, o zaman bu rejim nazarında (siyaset yapma ehliyetine sahip âkil-bâliğ) “vatandaş” sayılmıyorlar, azlar mı, çoklar mı, kimse umursamıyor. Bugün olduğu gibi rejimin bir tür vesayeti ve hacri altında yaşamaları gerekiyor. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar kıymeti yok.]

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."