BEŞ MİLYON DOLARLIK (135 MİLYON LİRALIK) KAYIP ADAM

 



A+A-



Küresel cihat ideoloğu olarak bilinen Ebu Musab es Suri, cihat yanlısı kesimin en önde gelen fikir insanlarından biri.

Gerçek adı Mustafa bin Abdulkadir Sitmeryem Nasar olan Ebu Musab, Ömer Abdulhakim adıyla da tanınıyor.

Doğumu ve ilk eğitimi

1958 yılında, Suriye'nin kuzeyindeki Halep şehrinde dünyaya gelen Ebu Musab'ın ailesi dindar bir kimliğe sahipti. İlk eğitimini ailesinden ve yerel İslami isimlerden aldı.

İlk ve orta derece eğitimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Halep Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi'ne kaydoldu. Burada 18 yaşında başladığı mühendislik eğitimi, Suriye'nin içerisinden geçtiği siyasi ve askeri kriz nedeniyle yarım kaldı. ...

Suriye, Ürdün ve Irak

... 1982 yılında Suriye'de Esed rejimine karşı başlatılan ayaklanmada rol oynadı. Ayaklanmanın başarısız olmasında İhvan ve benzeri grupların hataları olduğunu düşünmesi, ayrıca siyasi ve dini anlaşmazlıkları sebebiyle İhvan'dan ayrıldı. ...

Aynı zamanda Ürdün'ün başkenti Amman'da Tarih Fakültesi'ne 1985 yılında kaydolan Ebu Musab, buradaki eğitimini 1991 yılında mezun olarak nihayete erdirecekti.

Avrupa yılları

... 1983 yılında Fransa'ya giden Ebu Musab, burada vaktini yarım kalan mühendislik eğitimini tamamlamaya ve kendini geliştirmeye ayırdı. 

.. 1985 yılında tamamen İspanya'ya yerleşmeye karar verdi. Yaklaşık 10 yıl boyunca burada yaşadı.

... İspanya'da geçimini esnaflık yaparak, küçük eşyaları dükkanında satarak kazandı. ...

Afganistan'a ilk seyahat

Evliliğinden kısa bir süre sonra, ilk kez 1987 yılında, Suriyeli arkadaşlarıyla beraber, Sovyetler Birliği'ne karşı savaşın sürdüğü Afganistan'a gitti.

1987-1991 yılları arası dönemde, hayatını İspanya-Afganistan hattında, çoğunlukla Afganistan'da geçirdi.

Afganistan'da Abdullah Azzam, Usame bin Ladin gibi isimlerle tanıştı. Cihat yanlısı Arap grupların eğitim kamplarına katıldı. Burada teori ve pratik üzerine eğitimler verdi. Avrupa'daki yıllarında edinmeye başladığı birikimini teori ve pratiğe dökmeye başladı.

Avrupa'ya dönüş

Sovyetler Birliği 1989 yılında Afganistan'dan çekilirken, ülkede mücahit gruplar arasında bir iç savaş başlayacaktı. Bu iç savaşta yer almamak için 1991 yılı sonunda İspanya'ya geri döndü. ...

Bu yıllarda özellikle İngiltere'nin başkenti Londra'da çalışmalarına devam etti. 1994 yılını takiben burada, Cezayir'de Fransa yanlısı rejime karşı devam eden iç savaşla yakından ilgilendi. Bölgeden isimlerle bağlantı kurdu. ...

Cezayir'deki savaşta Silahlı İslami Cemaat (GIA) siviller ve diğer İslami yapılara karşı saldırılar düzenlemeye başlayınca, bu grupla artık bir ilişkisinin olmadığını ilan etti.

Afganistan'a yerleşme kararı

Londra'da istihbarat ve emniyet kurumlarının baskısı arttığı için, 1997 yılına kadar burada sürdürdüğü İslami faaliyetlerine son verdi. Ebu Musab, Afganistan'a gitmeye ve Taliban'ın ilan ettiği "Afganistan İslam Emirliği" için çalışmalarına devam etmeye karar verdi.

Ailesiyle beraber Afganistan'a yerleştikten sonra, Taliban ile bağlantılı olarak çalışmalarını sürdürdü. ...

2000 yılında doğrudan Taliban'ın lideri Molla Ömer'e bağlılık yemini etti. Taliban'ın kurduğu 'Afganistan İslam Emirliği'nin Savunma Bakanlığı'na bağlı olarak çalışmaya başladı. Taliban'ın yayınlarında rol oynadı, yazılar yazdı, Arapça radyo programlarına katıldı, yazılı ve görsel birçok çalışma yayınladı.

Bu süreçte Arap yabancı savaşçılar çoğunlukla El Kaide altında faaliyet gösterirken, Ebu Musab El Kaide mensupları ile ilgisi bulunsa da, Taliban'a bağlı kaldı, doğrudan bu çatı altına girmedi.

Afganistan işgali ve yakalanması 

ABD, 2001 yılında Afganistan'ı işgale başlarken, ilk hedef noktaları arasında Ebu Musab'ın kurduğu merkezler de vardı.

Afganistan genelinde düzenlenen bombardımanlarda Ebu Musab'ın çeşitli kampları, büroları ve merkezleri vuruldu. Taliban iktidarı sona ererken, Ebu Musab da diğer cihat yanlıları gibi Pakistan'a çekilmek zorunda kaldı. Çalışmalarını burada sürdürdü. 

ABD, bu dönemde Ebu Musab'ın başına 5 milyon dolar ödül koydu. ...

ABD-Pakistan ortak operasyonuyla yakalandı

Ebu Musab es Suri, 31 Ekim 2005 tarihinde, Pakistan'ın Kuetta şehrinde iftar ettiği sırada, ABD ile Pakistan'ın gerçekleştirdiği ortak operasyonla yakalandı. Ancak yakalandığı resmi olarak açıklanmadı. 

Devam eden süreçte Ebu Musab'ı Pakistan'ın ABD'ye verdiği ve bir "hayalet tutuklu" olarak CIA tarafından esir tutulmakta olduğu anlaşıldı. Nerede olduğu ise açıklanmadı. ABD'nin dünyanın birçok bölgesinde, konumu bilinmeyen cezaevleri bulunuyor. Ayrıca bazı uçak gemileri de bu amaçla kullanılıyor. Ebu Musab'ın bu merkezlerde tutuluyor olabileceği düşünülüyor.

İlerleyen yıllarda Ebu Musab'ın ABD tarafından Beşar Esed rejimine teslim edildiği öne sürüldü ancak bu iddiayı doğrulayacak hiçbir veri paylaşılmadı.

2014 yılında El Kaide liderlerinden Adem Yahya Gaden, Nisan ayında El Kaide lideri Eymen ez Zevahiri, Ebu Musab'ın halen hapiste olduğunu öne sürdü.

Hayattaysa 62 (65) yaşında olan Ebu Musab es Suri'nin halen hayatta olup olmadığı ve nerede tutulduğu bilinmiyor.


Kaynak: Mepa News

(https://www.mepanews.com/omer-abdulhakim-kimdir-haberleri.htm)



NUMAN ALİ HAN DİYE BİR ŞOVMEN




Dunyabizim.com adlı sitede Numan Ali Han adlı birinin bir konuşma metnine rastladım.

Meşhurmuş.

İnternette videoları mevcut.

Etkileyici konuşuyor.. Belagat ve retorik gayet iyi.. Mükemmel..

Gel gör ki cümlelerinin arasına yanlışları da ustaca monte ediyor.

Mesela şöyle diyor:

“Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.” (İsra Suresi, 84) Rabbin hepinizi daha iyi bilir; kimin yola yapışmada daha çok hidayet edildiğini, kimin yola daha çok adandığını… O daha iyi bilir. Her şeyden önce Allah, Allah’ın daha iyi bildiğini söylüyor. Diyor ki başka bir yerde; “Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.” (Necm Suresi,30) O diyor ki: O yoldan düşmüş olanları bilir. Hidayete bağlı olanları, verilen emirlere bağlı olanları bilir. O, onlar arasındaki farklılığı bilir.

Bunun anlamı şudur: Siz ve ben, birinin iyi bir yolda olduğunu veya yoldan çıktığını söyleyecek pozisyonda değiliz. Allah, bunu senin elinden aldı; bunu benim elimden aldı. Zira kimim daha iyi bildiğini söyledi? Şüphesiz ki Rabbin daha iyi bilir. Ayette diyor ki: “Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.” O daha iyi bilir. Dolayısıyla artık kimin yolda olduğu ve kimin yoldan saptığıyla ilgilenmiyorum. Bunda bilgim yok. Bunu bilmemin bir yolu yok.Tümüyle saçmalık.

(https://www.dunyabizim.com/hikmet/nouman-ali-khan-bu-yolda-herkes-ayni-hizda-ve-ayni-sekilde-mi-seyahat-ediyor-h49329.html)

Allah’ın daha iyi bilmesi, senin hiçbir şey bilmemen anlamına gelmiyor..

Bu vatandaş ayet meallerini aktarıyor ve sonra da “kafadan” anlam üretiyor:

“Bunun anlamı şudur: Siz ve ben, birinin iyi bir yolda olduğunu veya yoldan çıktığını söyleyecek pozisyonda değiliz.”

Bir kimsenin yoldan çıktığını söyleyecek pozisyonda değilmişiz.

Fakat mesele bundan ibaret de değil.. Birinin iyi bir yolda olduğunu da söyleyemezmişiz.

Yani gözümüzde herkes eşit..

Peki böyle mi?

Hayır!

Şu da ayet:

“Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de mü’minlere.” (Tevbe, 9/113)

Demek ki kimin yanlış yolda olduğunu bilebiliyorsun..

Adam Allah’a şirk koşuyorsa yanlış yoldadır.. Şunu diyemezsin: “Allah daha iyi bilir. Birinin yoldan çıktığını söyleyecek pozisyonda değilim. Allah, bunu benim elimden aldı; bunu benim elimden aldı. O daha iyi bilir. Dolayısıyla artık kimin yolda olduğu ve kimin yoldan saptığıyla ilgilenmiyorum. Bunda bilgim yok. Bunu bilmemin bir yolu yok.”

İnsanları yüzlerinden tanıma şansımız yok.. Fakat konuşup yazmaya başladığı zaman ipliği pazara çıkar:

“Biz dileseydik onları (münafıkları) sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.” (Muhammed, 47/30)

Adamın konuşma tarzından, kem küm edip de açıkça söyleyemediği şeyler de anlaşılır. Kehf Suresi’nde geçtiği gibi:

35. Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: "Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum."

36. "Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile andolsun bundan daha iyi bir sonuç bulurum."

37. Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah'ı inkâr mı ediyorsun?"

38. "Fakat O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam."

Deist şahıs sözde Allah’a inanıyor, fakat ahirete inanmıyor. Fakat kesin de konuşmuyor, diyelim ki ahiret var, bu dünyada kendisini nimete boğmuş olduğuna göre ahirette de nimeti hak etmiş demektir. Mümin komşusu/arkadaşı ise (Kadı Beydavî’nin tefsirinde dikkat çektiği gibi) bu sözlerin, Allah’ı inkâr anlamına geldiğine dikkat çekiyor.

*

Buradan anlaşılıyor ki Şeytan bu adamı böyle konuşturuyor.

Fakat o, tam da müşriğe müşrik diyenleri Şeytan’a uyarak konuşmakla suçluyor. Yukarıya aldığımız sözlerinin devamı şöyle:

Şeytan ise insana bu gerçeği unutturur ve insanın kimin yolda olduğu, kimin saptığı tek endişesi haline gelir: “Sana sapkınların kim olduğunu söyleyeyim. Sana kimin doğru yolda olmadığını söyleyeyim. Kimin yoldan düştüğünü söyleyeyim. Senin için bir liste yapayım...” Sapkınların(!) listesini güncelleyip duran mescidlerde bulundum, gerçekten. Ve sonra takip etmeniz, dinlemeniz veya faydalanmanız gereken kişilerin listesini yaparlar. Çünkü onlar hâlâ hidayettedir. Onlar hâlâ bağlıdırlar. Ben bunlardan bir listedekinin tam anlamıyla diğer bir listeye geçtiğini bile gördüm. "O da geçen hafta sapmış bir şey söyledi.” Kimin yolda olduğu, kimin yolda olmadığı ile ilgili sohbete devam ediyorlar. Ya Allah... Ya Rabb...

Oysaki Allah, senin yetkin olmadığını söylüyor!

*

Sonra da lafı Fatiha Suresi’ndeki “sırat”a getiriyor.

Fatiha Suresi’nde Allah bize anlattı: “İhdinassıratal müstekim.” Sırat, Arapçada suraat kelimesinden gelir. Suraat, geniş ve uzun kılıçtır. Uzundur. Çünkü Araplar kavisli kılıçlar yapardı, bir Arap için farklı kılıç, düz ve uzun olandı. Buna suraat denir. Bundan sırat kelimesinin geniş ama düz bir yol olduğunu anlarsınız. Geniş fakat düz yol. Bilirsiniz, Arapçada kelimelerin herhangi bir dilde olduğu gibi çoğulları vardır. Kitap - kütüb (kitaplar), mescid - mesacid (mescidler). Sırat, bunun çoğulu yok. Çoğulu surut değil, serait değil. Çoğulu hiçbir şey. Niçin? Çünkü sırat alternatifi olmayan yoldur.

Gerçekte sırat kelimesi Arapça’ya Latince “strata”dan geçmiş bulunuyor. İngilizce’de street, Almanca’da Strasse olmuş, Arapça’da ise sırat.. (Strateji kelimesi de buradan geliyor.. Roma İmparatorluğu’nun özelliği hakimiyet kurduğu yerlerde büyük yollar yapmasıydı.. İşi böyle gelip geçenlerin ayak izleriyle oluşan patikalara bırakmıyorlardı.)

Her neyse.. Kelimenin kökeni çok önemli değil.. Burada önemli olan, bu sırat’ın nasıl bir sırat olduğu.. Müstekîm (istikamet üzere) bir sırat.. Doğru yol..

Peki doğruluğunun ölçüsü ne?.

Doğruluğunun işareti “Allah’ın nimet verdiklerinin”, yani peygamberlerin yolu oluşu..

Numan Ali Han adlı vatandaş ise “sırat”ı getirip insanların kabiliyetlerine ve mesleklerine bağlıyor:

Öğrendikçe şunun farkına varırız: Yolda olduğumuz sürece kendimizi kimseyle kıyaslamıyoruz. Eğer Allah sizi bir şeyde iyi yaptıysa, O’nun sana verdiği şeyi kullanarak Allah’a ve O’nun yarattığı şeye nasıl hizmet edeceksiniz? Allah eğer seni konuşmada iyi yaptıysa, konuş. Demek istediğim, öğretmede iyiysen, öğret. Allah eğer seni yazmada iyi yaptıysa, yaz. Eğer seni inşaatta iyi yaptıysa, inşa et. Eğer mühendislikte gerçekten iyiysen, mühendislik yap. Allah’ın, aklınızı ve fiziksel kabiliyetinizi inanılmaz yaptığı şey ne ise kendinizde bunu bulmalısınız. Ve uygulamalısınız da! Kendinize “herhangi bir şeyde iyi değilim” demeyin. Bu, doğru değil. Allah herkese bir şakile verdi. Allah herkese kendisine götüren bir hidayet yolu verdi. Seni bir şeyde iyi yaptı. Sana bir çeşit iyilik yapabilme yeteneği verdi. İyilik, yalnızca Allah’a ibadet demek değildir, diğer insanlara karşı iyilik anlamına da gelir. Başka insanlara nasıl yararlı olabilirsin? En azından, çevrenizdeki, ailenizdeki, arkadaşlarınız arasında nasıl yararlı olabilirsiniz? Daha da büyüdüğünde, daha istekli olursanız şöyle söyleyin: Topluma nasıl fayda sağlayabilirim? İnsanlığa nasıl fayda sağlayabilirim? Kendimden daha büyük bir şey nasıl yapabilirim? Fakat bu, gerçekleşmeyecek, eğer önce size en yakın insanlara bile bir yararınız olmazsa.

*

Bu “yol”da, iyi edebiyat paralama tek başına yeterli değildir.


DÜNYA LİDERİ ERDOĞAN LİDERLİĞİNDEKİ LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ'NİN AFGANİSTAN'DAKİ MÜTTEFİKİ

"BANA ARKADAŞINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM"




















Raşid Dostum Türkiye'den konuştu, Taliban'a karşı ABD'den destek istedi

Özbek asıllı Afgan savaş ağası Raşid Dostum, Afganistan'daki İslam Emirliği yönetimine karşı ABD ve diğer dünya ülkelerinden yardım istedi.

A+A-



Özbek asıllı Afgan savaş ağası Raşid Dostum Ankara'daki konutundan basın açıklaması düzenledi.

Ankara'daki villasında açıklamalarda bulunan ve konuşması canlı yayınlanan Dostum, Afganistan'daki İslam Emirliği yönetimine karşı ABD ve diğer Batılı ülkelerden destek talebini yineledi.

ABD başta olmak üzere dünya ülkelerinin kendisine destek vermesini talep eden Dostum, "Taliban'ı yenmek için kendilerine siyasi destek verilmesi gerektiğini" dile getirdi.

Dostum, "geçmişte olduğu gibi bugün de Taliban'ı yenebileceğini" ifade ettiği konuşmasında tank ve hava araçları gibi askeri destek değil siyasi desteğe ihtiyaçları olduğunu öne sürdü.

Raşid Dostum kimdir?

1954 yılında ülkedeki Özbek nüfusun bir parçası olarak Cevzcan ilinin Hoca Du Kuh ilçesinde doğdu. Yıllar içinde Afganistan 1. Cumhurbaşkanı Yardımcısı ünvanını kazanacak kadar yükselen Dostum’un, bu ünvana ve ülkedeki Özbek azınlığın fiili lideri sıfatına giden yolu oldukça çalkantılı bir serüven.

İşçilikten Askerliğe

Yirmili yaşları Afganistan’ın Sovyet etkisine girdiği yıllarda geçen Dostum, 1970 yılında Şibirgan’da devletin işlettiği bir gaz rafinerisinde işçi olarak çalışmaya başladı. Bu yıllarda Komünist ideolojiyi benimseyen Afganistan hükümeti, petrol ve gaz rafinerilerindeki işçileri silahlandırarak “devrimi koruma” kararı aldığında, elbette bu karar genç Abdurreşid’i etkileyecekti. Komünist fikirleri benimseyerek 1978 yılında orduya yazıldı ve günümüze dek sürecek askeri hayatı resmen başlamış oldu.

Özbek Savaş Ağası

Memleketine geri döndüğünde bir savaş ağası olmayı seçecekti. Çevresinde binlerce Özbek genci toplayan Dostum, 1979 yılında başlayan Sovyetler Birliği işgalinde “mücahit” güçlerine karşı Sovyet ordusunun yanında uzun süre savaştı. Afganistan’un kuzey illerinde etkinliğini günden güne artırdı, seksenli yılların ortalarında yaklaşık 20 bin kişiden oluşan bir askeri gücün komutanı haline gelmişti. Dostum’un paramiliter güçleri bir süre sonra Komünist rejimin ordusuna bağlanacak ve “53. Piyade Tümeni” ismini alacaktı. Zamanla yerel bir güç olma hüviyetinden sıyrılan bu yapı Necibullah’ı (Muhammed Necibullah Ahmedzai 1987–1992 yılları arasında Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’nin devlet başkanıdır) korumak gibi görevlerin yanı sıra Afganistan’ın çeşitli bölgelerinde farklı görevler de üstlenecekti.

Değişken İttifaklar

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından, Dostum’un adı sürekli değişen ittifaklarla anılacaktı. Daha önce Afganistan Demokratik Halk Partisi’nde üst düzey bir yönetici olan isim, 1992 yılında günümüzde de faaliyet gösteren Cunbiş-i Milli İslami Afganistan (Afganistan Milli İslami Hareketi) adlı partiyi kurarak başına geçti. Her ne kadar ülkenin geneline hitap eden bir parti olma iddiasında bulunsa da Cünbiş-i Milli, Özbek azınlığın temsilcisi olmaktan öteye gidemedi. Bu yıllarda Komünist rejimin lideri Necibullah ile ittifak halinde görünmesine rağmen “mücahit” grupların ilerleyişini görerek Necibullah’a sırt çevirdi ve “mücahit” gruplara katıldı.

Ahmed Şah Mesud ve Cafer Nadiri ile ittifak kurarak Kabil’e giren Dostum, bu vesileyle geçici olarak Rabbani’nin hükümetine katıldı. Bu ittifak daha sonra “Kuzey İttifakı” olarak anılacaktı. Kabil’de Hikmetyar’a bağlı Hizb-i İslami ile yaşanan çatışmalarda Dostum’un güçleri de önemli rol oynadı. Bu yıllarda Kabil’de konuşlu bulunan Dostum’a bağlı güçlerin yağma, hırsızlık, infaz ve tecavüz gibi suçlar işlediği rapor edildi. Bir süre sonra, 1994 yılında Rabbani’nin teşkil ettiği kabinede kendisine yer verilmemesi nedeniyle Hikmetyar’ın safına geçti ve bu kez Hizb-i İslami hesabına Kabil’i kuşattı.

Dostum’un Mini Devleti

Taliban’ın yükselişi, Kabil ve Herat gibi şehirleri ele geçirmesi Dostum’u tekrar Rabbani bloğuna itti. Taliban’a karşı bu yıllarda tutunabilen bir güç olmadı, Dostum birlikleriyle Kabil’den memleketine doğru, kuzeye çekildi. 1997 yılında Dostum, gücünün zirvesindeydi. Mezar-ı Şerif ve çevresinde 2 milyondan fazla insanın yaşadığı bir bölgeyi adeta küçük ölçekte bir devlet yönetir gibi idare etti. Taliban’ın ilerleyişi bu bölgeye ulaşmadan önce Dostum yaklaşık 6 ilde söz sahibiydi. Dostum burada kendi adına Afgan parası bastı ve Belh Air adlı küçük bir havayolu şirketi işletti. 43 yaşında başında bulunduğu mini devlette daha sonradan birçok keyfi uygulamaya gidildiği öğrenilecek, yıllar sonra Dostum’un bölgede sıkça uyguladığı bazı infaz yöntemleri su yüzüne çıkacaktı. Bunlardan yaygınlık kazananların biri de, insanların üzerinden tankla geçerek öldürülmeleriydi.

1996 yılının sonlarında Dostum’un tank ve uçaklarla desteklenen 50 bin adamı olduğu ifade ediliyordu. Dostum, Mesud ve Halili üçlüsü Taliban’a karşı Kuzey İttifakı’nı teşkil etti. Burhaneddin Rabbani bu ittifakın en önemli lideri konumundaydı. Ağırlıklı olarak Tacik ve Özbeklerden oluşan ittifak ABD, Rusya, Hindistan, İran, Türkiye, Özbekistan gibi birçok ülkeden doğrudan destek aldı. Abdurreşid Dostum’un Türkiye ile sıkı ilişkiler kurduğu biliniyordu.

Türkiye’ye Kaçış

İlerleyen günlerde Taliban ilerleyişinden Dostum da nasibini aldı. Sovyetler Birliği’nin çekilmesinin ardından yaşanan iç savaş, gruplar arasında olduğu gibi grupların içinde de güç mücadelesini ateşlemişti. Diğer Kuzey İttifakı liderleri gibi Dostum da bir iç anlaşmazlıkla yüzleşti ve kendi isteğiyle yerini Abdulmelik Pehlivan’a bıraktı. Pehlivan’ın yönetimi esnasında Taliban Mezar-ı Şerif’i ve çevresini ele geçirdi. Dostum Özbekistan ve İran yoluyla Türkiye’ye sığındı. Abdulmelik Pehlivan’ın Taliban ile anlaşarak Mezar-ı Şerif’i teslim ettiği, daha sonra adamlarının silahsızlandırıldığını görünce anlaşmaktan vazgeçtiği ifade edildi. Abdurreşid Dostum bir süre sonra Türkiye’den dönerek Mezar-ı Şerif’i geçici olarak alsa da, Taliban bölgeyi 1998 yılında ikinci kez ele geçirecek ve bu gelişme Dostum’un yeniden Türkiye’ye sığınmasına neden olacaktı. Tüm bu gelişmeler Dostum’un Türkiye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmekteydi.

Fakat Dostum Türkiye'den ayrıldıktan sonra Türkiye'nin kendisini desteklemediğine dair açıklamalar da yapmaktaydı. Dostum'un 1997'de Türkiye'ye yerleştiği sırada Türkiye'den talep ettiği lüks eşyalar yetkililerden tepki çekmiş ve dönemin dışişleri bakanı eski başbakan Tansu Çiller daha çok iç politikayla ilgilendiğinden dışişleriyle daha çok ilgilenen geleceğin cumhurbaşkanı Refah Partili hükümet sözcüsü Abdullah Gül "Raşid Dostum öyle şeyler istiyor ki bu eşyalar, imkanlar hiçbirimizin evinde, elinde yok" açıklamasında bulunmuştu.

Yeniden Afganistan

2001 yılında ABD’nin Afganistan’a yönelik saldırıya girişeceğinin anlaşılmasıyla Dostum için yeniden bölgeye dönme fırsatı doğdu. ABD’nin Taliban’a karşı kara gücü olarak desteklediği Kuzey İttifakı’nın, Ahmed Şah Mesud’un ölümünden sonra neredeyse en önemli lideri haline gelen ismi olan Dostum, Taliban’ın elindeki bölgelerin tamamen alınması sürecinde önemli rol oynadı.

Dostum’un ismi bu dönemde Taliban esirlerine karşı işlediği savaş suçlarıyla gündeme geldi. Taliban mensuplarına karşı giriştiği infaz ve katliamların en çok bilinenleri Deşt-i Leyli ve Kale-i Cengi katliamlarıydı. Kale’i Cengi’de 500’ü aşkın Taliban mensubundan ve yabancı savaşçılardan oluşan esirlerin ayaklanması sonucu girişilen katliamda yaklaşık 80 esir yeniden tutuklanmış, kalanı öldürülmüştü.

Deşt-i Leyli’de yaşananlar ise yıllar sonra bile hatırlanacak nitelikteydi. Kale-i Cengi’ye nakledilen 500 esirden geri kalan 7500 kişi, metal nakliye konteynerlerinde Şibirgan hapishanesine götürülmek üzere Deşt-i Leyli’den geçirildi. Havasızlık, susuzluk, sıcak ve üzerlerine zaman zaman açılan ateş neticesinde sayıları tam olarak bilinmeyen ancak binleri bulduğu belirtilen esir katledildi. Bölgede bir süre sonra toplu mezarlar keşfedildi. Dostum her zaman bu katliamlardan sorumlu tutulacaktı.

Ülkenin Taliban’dan ele geçirilmesinin ardından teşkil edilen hükümette Dostum da yerini aldı ancak neredeyse bu hükümetten tamamen bağımsız hareket etti. Yeni devlet başkanı Hamid Karzai Dostum’u güvenlik ve askeriye özel danışmanı olarak atadı. Abdurreşid Dostum, ülkenin kuzeyindeki Belh, Cevzcan, Sar-i Pul, Samangan ve Feryab’da kontrolü neredeyse tamamen elinde bulunduruyordu. 2003 yılında Dostum ile Tacik savaş ağası Atta Muhammed arasında çatışmalar baş gösterdi ve ateşkes girişimleri sürdü.

Dostum, elinde tuttuğu bölgelerde Karzai yönetiminin politikasını gözardı ederek kendi iradesiyle bölgeyi idare etti. Elindeki bölgelerde müzik, alkol, kadınların çalışması gibi konularda serbestiyet ilan etti. Bu yıllarda keyfi idaresi Karzai yönetimi ve uluslararası kamuoyundan tepki çekti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerek yüzde 10 oy alan, bir süre Savunma Bakanı yardımcılığı görevini de yürüten Dostum, 2003 yılında bir suikast girişiminden son anda kurtuldu, 2009 yılına kadar yaşamının bir kısmını yurtdışında geçirdi.

Bölgesinde Dostum’un siyasi rakiplerine karşı sindirme politikası da sürdü. 2008 yılında Dostum, hakkında rakibi Ekber Bey’i kaçırdığına dair söylemlerin artması sonucu yürüttüğü Genelkurmay Başkanlığı görevinden azledildi. 2009 yılında yaşanacak seçimlere kadar Türkiye’ye sığındı.

2009 yılında Karzai ile anlaşarak Afganistan’a geri dönen Dostum seçimlere Karzai lehine olacak şekilde, katılmama kararı aldı. Bu yıllardan sonra hakkında işlediği suçlarla ilgili söylentiler doruğa çıksa da sakin bir hayat yaşadı. 2012 yılına gelindiğinde Dostum Kabil’de yaşamaktaydı, ülkedeki Özbek nüfusun önderi, 30 bin kişiye yakın bir askeri gücün lideri, ülkede 1979 yılında başlayan savaştan sağ kalan en büyük savaş ağası ve kuzeyin gayrıresmi hakimiydi.

Kariyerinin Zirvesinde

2014 yılında gerçekleştirilen tartışmalı seçimlere Eşref Gani’nin yanında girdi. Seçimden sonra gerginliğe son vermek için ABD’nin arabuluculuğunda yapılan güç dağıtımında Dostum’un kazandığı mevki, kariyerinin doruklarında olduğunu ortaya koyar nitelikteydi. Afganistan Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı olarak göreve başlayan Dostum, hükümetten daha fazla güç talep etti, kontrolündeki milis güçleri dağıtmayı da reddetti. Bu tarihlerde Dostum’un hakkındaki suçlamalar nedeniyle ABD’ye girişi yasaklandı.

NATO güçlerinin muharip rolü bırakması sonrası Taliban’ın ilerleyişi nedeniyle Dostum’un güçleri bir kez daha ismini duyuracaktı. Özellikle ülkenin kuzeyinde Taliban’a karşı tekrar cephelere giden Özbek güçler operasyonlar yürüttü, uzun yıllar askeri kamuflajla görülmeyen Abdurreşid Dostum yine haki renk içerisinde pozlar verdi.

Taliban’ın, komuta ettiği milis güçlere ağır darbe vurması Dostum’un yükselen kariyerine uzun süre sonra “kara çaldı.” Kendisi de Feryab’da, 2016 yılının Ekim ayında Taliban’ın konvoyunu pusuya düşürmesi sonrası yaralandı ve bu tarihten sonra cephe hatlarında bir daha görüntü vermedi.

"Raşid Dostum Ahmed İşçi'ye tecavüz etti"

2017 yılının Mayıs ayında bölgedeki güç dengelerinde üste çıkma iradesi Dostum’un başına tekrar dert açtı. Siyasi rakibine işkence ve tecavüzle suçlanan Dostum, tekrar Türkiye’nin yolunu tuttu. Ahmed İşçi Dostum'un adamlarıyla kendisini yakaladığını ve bizzat kendisine tecavüze çalıştığını, adamlarına da tecavüz etme emri verdiğini, silahla da tecavüz ettiklerini kamuoyuna açık biçimde belirterek şikayetçi oldu. Bunun üzerine tecavüz suçlamasıyla Dostum için yargılama süreci başlatıldı. Dostum cenahından ise Dostum'un tedavi için Türkiye’ye gittiği açıklaması yapıldı. Fakat siyasi sebeplerle bu dosya kapatıldı ve Dostum'a tekrar Afganistan’a dönmesi çağrısı yapıldı. Dostum uzun bir aradan sonra Afganistan'a yeniden döndü.

"Mareşal Dostum"

Ülkede 2019 yılındaki seçimler sonrası meydana gelen iki başlı yönetim problemini aşmak için, Kabil hükümeti lideri Eşref Gani ve hükümetin iki numaralı ismi Abdullah Abdullah anlaşmaya vardı.

Bu doğrultuda, Abdullah'ın seçimlerdeki müttefiki Dostum'a 'Mareşal' ünvanı verilmesi kararlaştırıldı.

2020 yılının Temmuz ayında Dostum, Kabil hükümeti lideri Eşref Gani tarafından yayınlanan kararnameyle, Dostum resmi olarak 'mareşal' ilan edildi.

Böylelikle Dostum, Afganistan'daki ABD destekli Kabil hükümeti güçleri arasında en üst düzey askeri rütbeyi edindi ve Afganistan'ın yakın tarihinde mareşal rütbesi verilen ikinci isim oldu. Ancak bu süreç kısa sürdü.

Dostum'un kalesi olarak bilinen Cevzcan ili ve merkezi olan Şibirgan şehri, Taliban'ın Afganistan'da 2021 yılının Ağustos ayındaki harekatında ele geçirdiği ikinci vilayet oldu. Güçleri mağlup edilen Dostum yeniden Türkiye'ye kaçtı.

Dostum halen Türkiye'nin başkenti Ankara'da ikamet etmeyi sürdürüyor.

Kaynak: Mepa News

(https://www.mepanews.com/rasid-dostum-turkiyeden-konustu-talibana-karsi-abdden-destek-istedi-61991h.htm)


MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ







ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ – 24

 

En kara Ankara Ekolü yetiştirmesi Doç. İlyas Canikli'nin Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de de yer alan 12 Halife konulu hadîs hakkında yazmış olduğu şu talihsiz sözlerini tartışıyorduk:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Etken adını verdiği vesvese, kuruntu, vehim, uydurma ve safsatalardan üçünü, önceki yazılarda tartışmıştık.

Geriye rivayetlerin "kendi aralarında çelişiyor olması" palavrası kaldı.

Hilafet konulu sahih hadisleri uydurma ilan etmek için sözde akademik çalışma yapıp doktora tezi unvanlı bir müsvedde karalamış olan bu şahsın, çelişkiden bahsettiğine göre, tezinde bunları sıralamış olması gerekiyor.

Güya sıralamış. Okuyalım:

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, “On iki halife...” rivayetlerindeki dikkat çeken farklılıkları şu şekilde özetlemek mümkündür: 

Kaynaklarda yer alan on iki halife rivayetinde, on iki halife ile İslâm’ın aziz olacağı, bazı rivayetlerde “On iki emîr” ifadesinin yer aldığı, on iki halife veya on iki emîrin hepsinin de Kureyş’ten olacağı, bazı rivayetlerde on iki halifeden sonra, karışıklığın çıkacağı, bazılarında ise, “On iki halifenin” içinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın isimlerinin yer aldığı görülmektedir. Yine bu rivayetlerde göze çarpan ortak nokta, dinin kaim olmasıyla on iki halife arasındaki ilişki ve on iki halifeden sonra yalancı kimselerin ortaya çıkacağı, Müslümanlardan bir grubun, Kisra ailesinin hazinesini ele geçireceği gibi hususların dile getirilmesidir. 

Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır.

Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir. 

Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, “halife” ve “emîr” kavramları yerine, “melik” kelimesi kullanılmaktadır. Halifelerin sayısı ile İsrailoğulları'nın yöneticilerinin sayısı kadar olacağının haber verilmesi de on iki halife rivayetlerinde dile getirilen hususlardandır. Ayrıca bu rivayetlerde, Hz. Peygamberin bu sözü söylerken, hangi mekânda olduğu hususunda birlikteliğin olmadığı görülmektedir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte sadece Hz. Peygamberin insanlara hitap ettiği haber verilmektedir. Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevrat’ta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. Neredeyse rivayetlerin hepsinin sonunda, Cabir b. Semure Hz. Peygamberin ne dediğini tam anlayamadığını ifade etmekte, Hz. Peygamberin ne dediğini babasından sorarak öğrendiğini söylemektedir. Kısaca rivayetler tek tek incelendiğinde bazı farklılıkların yer aldığı görülmektedir. (187-8)

*

Evet, bütün yazabildiği bu.

Görüldüğü gibi, ortaya koyabildiği herhangi bir çelişki yok. 

Bozukluk rivayetlerde değil, kendi şaşı ve miyop gözünde.. 

Bulabildiği bir çelişki yok, fakat yalan bol.. 

Mesela "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" diyor (s. 187), biz de "Ne arsız, ne utanmaz adammış" demekten kendimizi alamıyoruz. 

Çünkü söz konusu kitapta yer alan hadîslerde "halife" ve "hulefa" kelimeleri de geçiyor. Nitekim kendisi de, tezimsisinin dört sayfa öncesinde "Nuaym’ın Fiten’inde 'On iki halife' ifadesinden başka, 'On iki emîr' de yer almaktadır" diyor (s. 183). 

İşin en tuhaf tarafı ise şu: Bir önceki yazıda göstermiş olduğumuz gibi, rivayetlerden birinde geçen ribbiyyûn kelimesini melik diye aktarmış durumda.

Bu, şaşılık ve miyopluktan da öte birşey..

Ribbiyyûnu melik olarak görmek için insanda nasıl bir görme bozukluğu olmalıdır, bilemiyorum.

*

Rivayetler arasında bazı farklılıklar bulunması çelişki anlamına gelmez, farklılık ve çelişki ayrı şeylerdir.

İnsanlar bir sözü naklederken bazen (hatta genellikle) kendi kelime dağarcıklarındaki eşanlamlı kelimeleri kullanırlar. Birinin "emir" dediği yerde diğeri "imam" veya "halife" diyorsa, bu, çelişki anlamına gelmez. 

Erdoğan için birisi lider, diğeri reis, ötekisi başkan, bir başkası cumhurbaşkanı, beşinci birisi devlet başkanı, altıncı birisi reisicumhur dediğinde, bunlar çelişki sergilemiş mi olurlar?!

Rivayetlerde melik kelimesinin geçmesi çelişki olarak nitelendirilemez, çünkü bu, bazı halifelerin melik durumunda olacakları anlamına gelir.

Fakat Doç. Canikli melik kelimesinden söz ederken başka bir sahtekârlık daha yapıyor. "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" derken, Fiten'deki "melik" kelimesi geçen rivayetlerin hadîs oldukları izlenimini veriyor..

Oysa, söz konusu rivayetler hadîs değiller.

Başka birilerinin sözü.. (Bakınız: Nuaym, b. Hammad el-Mervezî, Kitabu'l-Fiten, C. 1, Kahire: Mektebetu't-Tevhîd, 1412/1991, s. 96.)

*

Hadîsin nerede söylenmiş olduğu konusundaki ihtilaf da hadîsin kendisine ait bir çelişki olarak görülemez. 

Bu, ravîler arasındaki çelişkidir. 

"Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte" ise, yapılacak şey, tek kalan Veda Haccı seçeneğini bir tarafa bırakıp sayıca daha çok olan "bazı" rivayetlere itibar etmektir. 

Rivayetlerin bazılarında herhangi bir yer belirtilmemesini sorun yapacak kadar yapmacık bir hassasiyet sergileme aptallığından da uzak durmak gerekir, çünkü hadîs rivayetinden maksat memleket mekânları hakkında bilgi vermek değildir.

Ankara Ekolü mensuplarının idrak zaafiyeti ile malul bir taife olmaları hasebiyle, kafalarındaki takır tukur sesler çıkarıp tekleyen dişlileri çalıştırmak için müşahhas örnek vermek gerekiyor: 

Diyelim ki eski bir dostunuzla, ilk nerede karşılaşıp tanışmış olduğunuz hususunda konuşuyorsunuz. Siz diyorsunuz ki "Fî tarihinde falanca etkinlikte filanca kişi bizi tanıştırmıştı".. Arkadaşınız da, "Ben öyle hatırlamıyorum.. Falanca arkadaşı ziyarete gitmiştim, sen de yanındaydın, o tanıştırdı" diyor. İmdi, sizi bu sırada dinleyen üçüncü bir kişi, "Sözlerinizde çelişki var... Demek oluyor ki siz hiçbir zaman tanışmadınız, böyle bir ilk tanışma hiçbir zaman olmadı" derse, siz onu, "Yaşa, var ol kardeş, biz bunu hiç düşünememiştik" diyerek alkışlar mısınız?

*

Öte yandan, faraza rivayetler arasında çelişki bulunsa bile, bu, çelişen bütün rivayetlerin yanlış ya da geçersiz (uydurma) olması anlamına gelmez. 

Hatta bazen, çelişkili iki ifadeden biri mutlaka doğru olmak zorundadır. Mesela birisi “İlyas Canikli dürüst bir adamdır”, bir başkası da “İlyas Canikli dürüst bir adam değildir” diyerek çelişkili konuştuklarında, bu ifadelerden biri mutlaka doğrudur.

İkisi birden doğru ya da ikisi birden yanlış olamaz.

Bazen çelişen iki ifadenin ikisi de yanlış olabilir, fakat yanlışlıklarının nedeni olarak aralarındaki çelişki gösterilemez. Mesela perşembe günü iki kişiden biri “Bugün çarşambadır”, diğeri de “Bugün cumadır” iddiasında bulunduklarında ikisi de gerçek dışı konuşmuş olurlar, fakat bunun nedeni, birbirleriyle çelişkiye düşmüş olmaları değildir. Gerçek neden vakıaya (realiteye, gerçekliğe) aykırı konuşmuş olmalarıdır. Bu iki kişiden biri “Bugün perşembedir” deseydi yine çelişkiye düşmüş olacaklardı, fakat bundan hareketle ikisinin sözünün de yanlış olduğu sonucuna varamayacaktık.

Kısacası, iki söz (rivayet) arasında çelişki bulunması ikisinin de yanlış olmasını gerektirmez. Ve bunu bilmek için Mantık ilmini okumuş olmak da gerekmiyor, normal bir zekâya ve sağduyuya sahip olmak yeterlidir.

Bazı insanlar yaratılıştan, bu kadarcık bir zekâya bile sahip olmayabilirler, bundan dolayı onları küçümsemek ve tahkir etmek yanlış olur. Fakat bir kimse bilim adamı olarak, akademisyen olarak ortaya çıkıp ahkâm kesiyorsa, ondan zekâ bakımından normal bir insan performansı beklenir.

Hele de dinî konularda ahkâm kesiyorsa..

Canikli’nin böyle bir mantık hatası sergilemesinin nedeni, şayet devasız bir geri zekâlılık değilse, ancak bariz bir kötü niyet ve kalp eğriliği olabilir.. Üçüncü bir şık yok.

Burada sorun salt İlyas Canikli’nin şahsıyla da alâkalı değil.. Tez danışmanı hayırsız Prof. Hayri Kırbaşoğlu ile tez jürisi üyelerinin bu şahsa “Sen ne saçmalıyorsun, böyle tez mi olur!” demeleri gerekirdi.

İmam Buharî ve İmam Müslim’lere çemkiren bu şahsın ahmaklık ve hadsizlik imalathanesinde kahve dövücünün hınk deyicisi rolünü üstlenmemeli, bu cinayete ortak olmamalıydılar.

Fakat mesele onların şahsıyla da ilgili değil.

Ortada laik (siyasal dinsiz) rejim ile mevcut ilahiyatlar arasındaki “örtülü” derin ilişkilere kadar uzanan bir “yapısal bozukluk” var.

*

Evet, bir söz söylemişseniz ve bunu sizden duyan on kişiden beşi "Şöyle dedi", üçü "Böyle dedi", ikisi de "Şunun bunun gibi birşey dedi" diye farklı ifadeler kullanmışlarsa, bundan, sizin o sözü hiç söylememiş olduğunuz sonucuna varılamaz. 

Burada araştırılması gereken şudur: Bunlardan hangisi doğru ya da doğruya en yakın?

Ancak, gerçekte burada tartışma konusu yaptığımız rivayetler arasında böylesi bir çelişki (tezat, zıtlık) mevcut değil. 

Birbirini çürütmeyen farklılıkları çelişki olarak değerlendirmek, çelişki ile farklılık arasındaki ayrımı bilmemek anlamına gelir. 

*

Bu şahsın yaptığı çarpıtmalardan biri de şu:

"Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır."

Gerçekte "on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri" diye birşey yok. Bu, Canikli şaşkınının fikirsizliğinin ve angutluğunun ürünü bir cılk kuruntu.. 

Tam tersi söz konusu, İslam'ın aziz olduğu zamanların 12 halifenin emirlik dönemlerine denk düştüğü bildirilmiş oluyor. 

Bu zavallı akademikimsinin bir başka yalanı da şu: "Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir."

"Ler"li "bazı rivayetler"de değil, bir tek rivayette..

Bir tek rivayet bu şahsın elinde bazı rivayetler haline geliyor..

Hayır, vatandaşın mübalağacılığı çocuklar için masal yazıyor olmasından kaynaklanmıyor, yaşı ilerlemiş çocuk ruhlular için doktora tezi karalıyor.. Hem de dinî konuda..

Burada ikinci bir sorun da şu: Bazı rivayetlerden (aslında tek rivayet) söz ederken onlar sanki hadismiş gibi bir izlenim verecek şekilde idare-i kelam ediyor.. Oysa o "bazı rivayetler" (yani tek rivayet) İbn Abbas r. a.'in sözü:

Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife” ifadesinden başka, “On iki emîr” de yer almaktadır. Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: “...On iki halife sonra emîr..” rivayetin son kısmında ise, İbn Abbas, Saffah, Mansur, Mehdî’nin isimlerine yer vermekte bu işi Hz. İsa’ya kadar götüreceklerini ifade etmektedir. (s. 193)

"İbn Abbas'ın şöyle demiş olduğu rivayet edilmiştir" demesi gerekirken "Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir" diyor.

Sözün söyleniş biçiminden, İbn Abbas r. a.'in Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunduğu zehabına kapılıyorsunuz, değil mi? 

Hayır, İbn Abbas Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunmuş değil.. Meşhur Saîd bin Cübeyr, İbn Abbas'tan böyle bir sözü nakletmiş. (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96)

(Ashab bazen Rasulullah s.a.s.’den duydukları bir hususu, belki naklederken hata yapar da günaha gireriz diyerek kendi sözleriymiş gibi söylemişlerdir. Aynı hassasiyetin bizde de bulunması gerekir. İbn Abbas r. a.’in sözünü İbn Abbas’ın sözü olarak nakletmek, hadismiş intibaını vermekten kaçınmak gerekir. İbn Abbas’ın Kitabu'l-Fiten’de geçen bir sözünü senet tenkidi bile yapmaya gerek görmeden alıp sahih rivayetleri uydurma ilan etmek için kullanmak ilim adamlığı ciddiyeti ile de, ilim ahlâkı ile de bağdaşmaz.)

*

Yukarıda Canikli'den yaptığımız alıntıda şu ifade de geçiyor:

Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevratta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. 

Tevrat meselesi yine karşımıza çıkmış bulunuyor.

Tevrat’ta bu ümmetin (halife anlamında) 12 melikinin bulunduğunun bildiriliyor olması mümkün değildir, çünkü Dört Halife (Hz. Hasan’la beş halife) melik değildiler.

Bu ümmetin yüzlerce meliki (padişah, sultan, şah, han vs.) mevcut, fakat bunlar “ümmetin tümüne” hükmedebilmiş değiller.. Bu birlik ve beraberlik olgusu, idarenin Emevîler’den Abbasîler’e geçmesi ile birlikte son buldu, çünkü Endülüs ayrı baş çekti.. Ümmet bir daha da yekpare bir bütün olamadı. Sonraki dönemlerde parçalanmanın boyutları daha da büyüdü. Mesela Osmanlı hilafeti İran, Özbekistan, Fas, Afganistan ve Hindistan (Babür İmparatorluğu) için birşey ifade etmiyordu.

Öte yandan, 12 rakamına ulaşmak için Serc el-Yermûkî gibi Tevrat'a gitmeye gerek yok.. (Eğer haberiniz varsa) Kur'an'a bakmak yeterli..

Nitekim, Canikli şapşalı, tezimsisinde şunu diyor:

On iki rakamı Kur'an’da iki yerde geçmektedir. Bu ayetler şunlardır: “And olsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. (kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik...” 5. Maide,12;. “Biz İsrailoğullarını oymaklar hâlinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya , ‘Asanı taşa vur!’ diye vahyettik. Derhal on iki pınar fışkırdı...” 7. Araf, 160; On iki sayısının geçtiği bu iki ayetten birincisi, siyasî nitelik taşımaktadır. Ancak Kur'an’da siyasî anlamda “On iki başkan” geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir

Görüldüğü gibi hassas şapşal "Kur'an’da siyasî anlamda 'On iki başkan' geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir" diyor.

*

Ne demek istiyor?

İki ihtimal var..

Birincisi şu: Canikli "(Hadîs-i şerîfe ait) söz konusu rivayetlerle Kur'an’da yer alan 'On iki başkan' ifadesi arasında ilişki kurmak söz konusu olamaz, bu, yersiz ve gereksiz bir yakıştırmada bulunmak anlamına gelir" diyor olabilir. 

Bu durumda ona, "Peki Tevrat söz konusu olunca bunu niye demiyorsun?" denilir.

İkinci ihtimal, Canikli'nin, "Kur'an ile rivayetler arasında böyle bir ilişkiyi kimse kurmamış, fakat Tevrat ile kurulmuş, o halde Tevrat ile bir ilişkilendirme söz konusu, fakat Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" diyor olmasıdır.

Bunun aptalca bir akıl(sız) yürütüş olduğu açık da, bu, Canikli'den beklenebilecek bir angutluk.

Bu durumda da ona şunu demek gerekir: Madem böyle bir ilişki söz konusu olabiliyor, "Tevrat'la değil Kur'an'la ilişkili olması daha akla yatkındır" niye demiyorsun?

Demez!

Demez, çünkü, hadîsi inkâr edip hadîs kâfirliği (örtücülüğü) yapmak için, Kur'an'la ilişkilendirilmesi ihtimalini görmezden gelmesi, hatta görmezden gelmekle de yetinmeyip bu ihtimale karşı Don Kişotvari bir saldırıya geçmesi, "Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" demesi gerekiyor.

*

Bununla birlikte, Nuaym bin Hammad’ın Fiten’inde konuyla ilgili bir hadîs yer alıyor.

Fakat İlyas Canikli nedense bu rivayeti görmezden gelmiş.

Ravî, ashabdan Abdullah ibni Mes’ud r. a.. Ondan rivayet edenler sırayla Şa’bî, Mücalid b. Saîd ve İsa b. Yunus.. Hadîs şöyle:

Benden sonra Musa’nın nakîbleri (nukabâ) sayısınca halife olacak.” (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 95)

Nakîb, yardımcı başkan demek oluyor. Yahudi milleti Hz. Yakub a. s.’ın 12 oğlunun soyundan gelen 12 kabile (sıbt) durumundaydılar ve bunlardan her birini temsilen bir kişi Hz. Musa a. s.’ın nakibi durumundaydı.

Görüldüğü gibi bu hadiste Tevrat’a herhangi bir atıf yok..

Ortada bu hadîs varken onu görmezden gelmek ve (bir önceki yazıda anlattığımız gibi) Serc el-Yermûkî diye birinin Tevrat’ta şunu buluyorum. Bu ümmette on iki ribbiyyûn vardır, onlardan biri peygamberleridir. Adetleri tamamlandığında azgınlık yaparlar ve haddi aşarlar, aralarında kötülük ortaya çıkar” şeklindeki sözüne sarılmak ilim adamı ciddiyeti ile bağdaşır mı?!

Üstelik Serc’in sözünü, onun rivayet ettiği bir hadismiş izlenimi verecek şekilde naklediyor ve ribbiyyûn kelimesini de melik olarak aktarıyor.

Dahası, Serc’in sözü halifelerin sayısını 11’e indiriyor (çünkü 12’den biri, peygamberleri).

*

Evet, görüldüğü gibi, Canikli şapşalın çelişki diye sıraladığı (fakat açıkça çelişki demeye cesaret edemeyip farklılık diye aktardığı) hususlar, ciddiye alınacak şeyler değil.

Fakat, bundan hareketle hadîsi uydurma ilan edip selef âlimlerini yalancılıkla ve sahtekârlıkla suçlayabiliyor.

Ve ülkemiz, böylesi ilahiyatçılar ve ekolleri sayesinde İslam'ın değil fakat laikliğin (siyasal dinsizliğin) en sağlam "son kalesi" olma yolunda devasa adımlarla hızla mesafe katediyor. 

Bu alâmetler ülkemizin kıyametini hazırlıyor. 

*

On iki halife hadisini uydurma ilan eden şahsın tezimsisinde şu satırlar da yer alıyor:

Aynı rivayet Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855)’in el-Musned’inde ise, değişik lâfızla şu şekilde yer almaktadır: “Kureyşten on iki halife yönetime geçtiği müdetçe din her zaman kaim olacaktır. Sonra kıyametin kopmasından önce yalancı kimseler ortaya çıkacaktır. Müslümanlardan bir grup çıkacak, Kisra ve Kisra ailesinin beyaz hazinesini getirecektir. Allah içinizden birinize hayır verdiğinde, önce kendisinden, sonra da ev halkından başlasın. Ben sizi Kevser Havuzu başında bekleyeceğim.” Hadisin ravilerinden Hammad b. Halid güvenilir ve hadisleri sıhhatli kabul edilmiştir. Ummî olup hadislerini yazmaz sadece ezberden okuduğu nakledilmektedir. Ebû Zi’b (Muhammed b. Abdurrahman b. el-Muğîre) (ö. 158/775) hadis rivayetinde güvenilir olarak nitelendirilmiş ve kendisinden hadis rivayet edilmiştir. Buna rağmen onu zayıf kabul edenler de olmuştur. Muhacir b.  Mısmar (ö. 105/724), güvenilir ve rivayetleri sıhhatli olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla on iki halife rivayetinin Ahmed b. Hanbel isnadı problemsizdir. (s. 177-8)

Problemsizse, niye sen problem çıkarıyorsun, muhterem?

Demek ki hadîste problem yok.. 

Problem, Ankara Ekolü'nünün ve ardındaki "güncellemeci" laik (siyasal dinsiz) derin devlet akıl(sızlığ)ının Goldziher-Schacht tipi muasır medeniyet seviyesini, yani tek dişi kalmış canavarlığı yücelten zihniyetinde.

Bu zihniyet hilafet kurumunu yok etmiş, fakat bunu yeterli görmüyor, “hilafetçi zihniyet”i de yok etmek, kendi laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir güncellenmiş İslam üretmek için ilahiyatlar eliyle “dine operasyon çekiyor”.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...