EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 21


Doç. İlyas Canikli, hadis usulü alanında akla ziyan keşifler de yapıyor.

Mesela:

"Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir. On iki halife rivayeti çok sayıda kaynakta yer alıyor diye, Hz. Peygamber’den sadır olmuş gibi kabul etmenin doğru bir davranış olmadığı kanaatindeyiz." (s. 196)

Peki, bir hadîsin Peygamber Efendimiz s.a.s.'e ait olup olmadığını anlamanın "kaynak"lara bakma dışında bir yolu var mı?

Vatandaş "kaynak"lara bakmadan sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını biliyor. 

Ya "zaman makinası" vasıtasıyla gidip dinlemiş ya da "gayba vakıf".. 

Artık hangisiyse?..

"Hadîs usulü"nün "u"sundan bile habersiz, "u"sunu bile anlayamamış adama "tez" sipariş ederseniz böyle olur.

Adam "çok sayıda kaynak" olgusunu küçümseyerek "tevatür" kavramını da hiç mi hiç anlamamış olduğunu belgeliyor.

*

Tevatür (mütevatir olma), rivayette (haberde) kesinlik ifade eder. 

Çünkü, "yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda kaynak", rivayette kesinliğin ta kendisidir.

Bir rivayet ne kadar çok "kaynak" tarafından doğrulanıyorsa o kadar güç kazanır. 

Şayet ilk ravî tek, ondan sonraki ravîler çoksa, burada ravînin böyle bir rivayette bulunmuş olduğu "kesinlik" kazansa da, ravî tek olduğu için, mesele o ravînin güvenilirliği noktasında düğümlenip kalır.

Oniki Halife hadîsine baktığımızda, mesela sadece Hz. Ömer'in oğlu Abdullah r. a. kanalıyla gelseydi, Şiîlik davası güden bazıları buna hemen itiraz edebilirlerdi. Fakat rivayetler dört ayrı sahabîye dayandığı ve her sahabîden farklı kişiler rivayet ettiği için, bu hadîsin uydurulmuş olması mümkün değildir. 

Eğer bu dört sahabîden tek bir kişi rivayet etseydi, sahabîlerin sayısı önemini kaybeder, olay bu ravînin güvenilirliği meselesinde düğümlenirdi. 

*

Bir adam "Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir" diyorsa, mantık sefaleti alanında egale edilmesi imkânsız bir rekoru kırmış demektir.

Mesela siz diyorsunuz ki, "Sezar'ın bir mektubunda 'Geldim, gördüm, yendim' demiş olduğu pekçok kaynakta geçmektedir".. Muhatabınız da bilgiç bir eda ile burun büküyor, "Sezar'a ait olduğu söylenen bir sözün çok sayıda kaynakta yer almasından daha önemli olan, o süzün Sezar'a ait olup olmadığıdır" diyor.

Böyle bir ahmağa cevap verebilmeniz mümkün değildir, çünkü, o herzevekilin nasılsa inmeyi başarabilmiş olduğu çukura inebilmek normal bir insan için imkânsızdır. 

Adam, sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını peşinen biliyor; siz ona istediğiniz kadar kaynak gösterin, hükmü yok.

Böylesi el çabukluğu ve gözbağcılığına dayanan cebellezilere Mantıkçılar müsadere ale'l-matlub diyorlar. 

Bazıları böylesi bir gözbağcılığını bilinçli bir biçimde ustaca yaparlar, bazıları da örneğimizde olduğu gibi şapşalca..

Böylesi bir şaşkının zekâ sivriliğini dinî sahada değil de dünyevî bilimler alanında sergilemesi kendisi için daha hayırlı olurdu.

*

Burada Canikli'nin bir sahtekârlığına (ya da bilinçsiz hatasına) daha dikkat çekmek gerekiyor.

O da şu: Sahih rivayetlerle zayıf rivayetleri art arda sıralıyor, sonra zayıf rivayetlerdeki müphemlik ya da soru işaretlerinden hareketle sahih rivayetleri de zan altında bırakıyor.

Aptalca (ya da Goldziher tarzı kurnazca) genellemeler yapıyor.

Şunun gibi birşey:

Diyelim ki bir olayda iki şahidimiz var ve aynı ifadeyi verdiler. Bunlardan A şahsı dürüstlüğüyle tanınıyor, B şahsı hakkında ise şüpheler var.. B'nin dürüst A ile aynı ifadeyi vermiş olması, sözüne güvenilmesini sağlayamıyor, fakat, dürüst A'nın ifadesi, onunkiyle aynı olduğu için değersizleşiyor.

Defolu Ankara Ekolü namlı itikadî terör örgütü mensubu Canikli'nin yaptığı tam da bu..

*

Evet,  bu şahıs, Buharî ve Müslim'de de yer alan 12 Halife hadîsini uydurma ilan ediyor.

Sözleri şöyle:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Görüldüğü gibi bu kaşar şapşal, anormal süper zekâ, söz konusu hadîsin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olmasını "ihtimal dahili"nde görmüyor.

"Ben sanmıyorum ama, bir ihtimal Hz. Peygamber'e ait de olabilir" bile demiyor, "ihtimal dahilinde görmüyor".

Yani kesinlikle ona ait olamaz.

*

Neden?

İhtimal dahilinde olmadığını düşündüğüne göre herhalde "itiraza mecal bırakmayan kesin deliller"inin bulunuyor olması gerekir.

Nitekim zatıalilerini "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" varmış.

Bu etkenlerden birincisi, İslam'ı güncelleyip Kemalizm'e adapte etme telaşındaki laik (siyasal dinsiz) rejiminin derinliklerinde saman altından yürütülmekte olan su ile serinleyen Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün hayırsızlarından Hayri Kırbaşoğlu'nun emir, tavsiye ve telkinleri olabilir mi?

Değilmiş.

Birincisi şuymuş: Söz konusu rivayetler isnat bakımından zayıfmış..

Dangalağın isnat bakımından zayıf olduğunu söylediği hadîs, İmam Buharî ile İmam Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîs..

*

İkinci bir etken, "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması"ymış.

Bir rivayetin gerçekliği (varlığı, sübutu), onunla ilgili yorumlardan hareketle tebeyyün etmez. Tam aksine, yorumların geçerliliği, rivayetin kendisi temel alınarak sorgulanır.

Bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam.. Besmeleyi düzgün çekemeyen adamın kıraat imamlarına tecvid dersi vermeye kalkışması gibi birşey.

Müşahhas bir örnek üzerinden anlatalım da Canikli gibi süper zekâlar da anlayabilsinler:

Mesela 15 Temmuz darbe girişimini alalım..

Bununla ilgili farklı rivayetler var..

Resmî rivayete göre, FETÖ'cüler darbe tezgâhladılar, devlet ve "sokağa çıkan millet" bunu püskürttü. 

Resmî muhalif rivayete (Kılıçdaroğlu vs.) göre ise, darbe girişimi bir tiyatro oyunuydu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, kanlı bir görünüm aldı. (Nitekim bazı filmlerde de çekim aşamasında ölümlü kazalar ve hesapta olmayan aksilikler yaşanabiliyor.)

Gayriresmî muhalif rivayete göre ise, birileri (kendilerinin Cemaat, devletin FETÖ diye adlandırdığı) kesimdeki Erdoğan karşıtlığını kullanarak bazı kimseleri oyuna getirdiler, onları (gaz vererek) tuzağa çektiler.

Görüldüğü gibi, yorumlar acayip karışık.

Şimdi, bundan hareketle, "Aslında 15 Temmuz diye birşey yaşanmadı.. Yaşanmış olması ihtimal dahilinde değil, çünkü 'rivayetlere yapılan yorumlar durunu zorlaştırıyor' " diyebilir misiniz?

Eğer Ankara İlahiyat'ta Ekol tipi defolu dinî tahsil yapmış iseniz, bunu demeniz mümkündür.. 

*

Süper zekâ İlyas'ı "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlardan ibaret değil.. İki tane daha var.

Onları da bir sonraki yazıda ele alacağız inşaallah.


İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 20


"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünde şu satırlar da yer alıyor:

7. Halifelerin sayısı hakkında ileri sürülen üç, beş ve on iki sayılarının yer aldığı rivayetlerin daha sonraki dönemlerde siyasî amaçla Hz. Peygambere isnat edildiğini söylemek mümkündür. Çünkü rivayetler isnad bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da birbirleriyle çelişmektedir. Bazı rivayetlerde “on iki emir” bazılarında ise “on iki halife” kavramları yer almaktadır. Ayrıca Emevî halifelerinin sayısının dahi 14 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, halifelerin sayısının Hz. Peygamber tarafından tespit edildiği iddiası realiteye de ters düşmektedir. Hadis kaynaklarında yer alan on iki imam ve benzeri hadislerin ortaya çıkmasında Şia’nın on iki imam anlayışının etkisinin büyük olduğunu söylemek mümkündür. (s. 242)

Sondan başlayalım..

Makul olan, (gaybı bilemeyeceğimiz için kesin konuşmak mümkün olmamakla birlikte) Şia'nın 12 İmam anlayışının 12 Halife (Emir) rivayetlerinin etkisiyle şekillenmiş olabileceğini, bir ihtimal olarak dile getirmektir.

Bu angut ise olayı tersine çeviriyor.

Oysa, yazdığı tezde (anlamadan aktardığı anlaşılan) şu satırlar yer alıyor:

On iki halife ile on iki imam arasındaki ilişkiye farklı bir yorum getiren Ahmed el-Kâtib, “İsnâ Aşariyye”nin on iki imam teorisini, sünnî hadis kitaplarından Buharî, Muslim ve diğerlerinin kitaplarında yer alan hadislerden istifade ederek oluşturduğu kanaatindedir. Ona göre, on iki imam veya halifeden ilk olarak bahseden Buharî (ö.256/870) yılında vefat etmiştir. Oysa on birinci imam olan Hasan el-Askerî (ö.260/874) yılında Buharî’den dört yıl sonra vefat etmiştir. Dolayısıyla bu teori tamamen Buharî’ye aittir. (s. 199-200)

Ahmed el-Kâtib aslen Şiî olduğu halde dürüstçe bunu söylüyor, Canikli budalası ise, sırf 12 Halife hadîsine çamur atmak, uydurma olduğunu sözümona kanıtlamak için (delilsiz biçimde) tam tersini (Ankara Ekolü tipi işkembe mamulü olarak) "yumurtlayabiliyor". 

*

Bu şapşal şahıs, görüldüğü gibi, "Halifelerin sayısı hakkında ileri sürülen üç, beş ve on iki sayılarının yer aldığı rivayetlerin daha sonraki dönemlerde siyasî amaçla Hz. Peygambere isnat edildiğini söylemek mümkündür. Çünkü rivayetler isnad bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da birbirleriyle çelişmektedir" diyor.

Yalan söylüyor.

Farklı bağlamlarda verilen değişik rakamlar için çelişki suçlamasında bulunmak mantıklı olmaz.

Ayrıca, genelleme yapmaktan kaçınmak gerekir. Diyelim ki beş sayısının yer aldığı bir rivayetin zayıf veya mevzu olduğu tespit edildi, bundan hareketle sayı içeren bütün hadîslerin uydurma olduğu sonucuna varılamaz. 

Öte yandan, eğer siyasî amaçtan bahsediyorsan, bunun nasıl bir amaç olduğunu da ortaya koyman gerekir. 

Rakam vermenin kime nasıl siyasal bir faydası olabilir?

*

Söz konusu rivayetlerin (en azından 12 Halife hadîsine ait rivayetlerin) isnat bakımından zayıf oldukları da söylenemez. 

Çünkü Buharî ve Müslim'in birlikte rivayet ettikleri bir hadîs.. 

Üstelik Tirmizî, Ebu Davud ve Ahmed bin Hanbel de eserlerine almışlar.

Dahası aynı hadîs Tayalisî, İbn Ca'd, Şeybanî, Ebu Avâne, İbn Hibban, İbn Ebî Şeybe, Nuaym bin Hammad ve Bezzâr tarafından da rivayet edilmişken, nasıl zayıf olabilir?

Buharî ve Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîse sen hangi akılla zayıf diyorsun?

*

İmdi, söz konusu hadîs, dört ayrı sahabîden rivayet edilmiş. 

O sahabîlerden Câbir bin Semure r. a.'in rivayeti farklı sekiz kişi tarafından sonraki ravîlere ulaştırılmış.

Bu sekiz kişinin hepsi birden yalancı olabilir mi?!

Bu sekiz kişiden yapılan farklı rivayetlerin ravîleri arasında "zayıf" kabul edilen kişiler bulunsa bile, hepsinin şahitliği birlikte değerlendirildiğinde rivayet kuvvet kazanır.

Defolu Ankara Ekolü'nün kafası arızalı ve gönlü yamuk angutları anlamayacağı için ister istemez müşahhas örnek vermek gerekiyor:

Mesela Üsküdar'da bir gasp olayının yaşandığını düşünelim.. Olaya sekiz kişinin şahit olmuş bulunduğunu varsayalım. Bunlar karakolda ifade vermiş olsunlar. İmdi, bu sekiz kişinin durumu tek tek araştırıldığında, özel hayatlarında her zaman dürüst davranan dört dörtlük örnek vatandaşlar olmadıkları anlaşılsa bile, şahitliklerinin birbirini desteklemesi yüzünden bu olayda onlar için, gaspla suçlanan şahıs, "Ama bu insanlar güvenilir değil" diye itirazda bulunamaz.

Kaldı ki, söz konusu hadîs ayrıca üç sahabî tarafından da rivayet edilmiş ve farklı kanallardan bize ulaşmış.

*

Burada, hadîs usulünün, o usulden beklenen faydayı yok edecek şekilde akılsızca ve ahlâksızca istismarı söz konusu. 

Geçmiş rivayetlerin hepsine bu şekilde yaklaşılırsa tarih diye bir bilim dalı kalmaz. Çünkü geçmişte tarih kitaplarını kaleme alanların hemen hepsi o günkü siyasal otoritenin emri altında eser veren kişilerdir. 

Onların yazdıklarına birincisi yazarların güvenilirlikleri, ikincisi de siyasetin etkisi çerçevesinde bakıldığında ve hadîslere yönelik inkârcı/küfürcü (örtücü) metod(suzluk) bunlara uygulandığında, hadîs usulü ilmi çerçevesinde zayıfın da zayıfı rivayet olmaktan öteye gitmeyen söz konusu malumatı (rivayetleri) külliyen reddetmek gerekir. 

Mesela, hadîs usulü çerçevesinde bir ravînin durumu (Kimdir, nasıl biridir, güvenilir midir?) bilinmediğinde, bu cerh anlamına gelmekte ve hadîs isnad bakımından zayıf kabul edilmektedir.

Siz değil hadîs usulünün bütün ilkelerini, sadece bunu Herodot, Ksenefon ve Thukydides'e uyguladığınızda ortada "isnad bakımından sahih" tek bir paragraf (evet tek bir paragraf) bile kalmaz. 

O kadar ki, olaya böyle bakarsak, değil Oğuz Han gibi efsanevî şahıslardan, bir Göktürk Devleti'nden bile bahsetmek imkân dışı hale gelir. 

Mesela Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını alalım.. 

Bunlar siyasetin etkisi altında yazılmış şeyler değil, siyasetin bizzat kendisi.. 

Eğer "siyaset" balyozuyla her rivayetin tepesine vurmayı "metin tenkidi" şaklabanlığı adına temel ilke kabul ederseniz, bu kitabeler daha baştan geçersiz hale gelir.

Fakat mesele bundan ibaret de değil.. Bilge Kağan ve Tül Tigin sonuçta tek kişiler, yani dürüstlüklerinin şahidi yine kendileri.. 

Dolayısıyla, hadîs usulü çerçevesinde olaya baktığımızda bu iki zat "hali meçhul" kişiler durumundalar.. Sözlerinin doğruluğu (cerhe uğramayan, ta'dîl edilip güvenilir bulunan) başka şahitler tarafından doğrulanmış değil.. Bu da sözlerinin otomatikman "zayıf söz" kategorisine dahil edilmesine yol açar.

Eğer bu Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün kirli mutfağında pişirilmiş oryantalistik maklubenin üstüne bir de kokuşmuş Schacht'iyen "metin tenkidi" sosu dökerseniz ortada ne kitabe kalır, ne yazıt, ne Bilge Kağan, ne Kül Tigin.

Hepsi, rüzgârda savrulan kül olup gider.

*

Canikli adlı Ekol yamağının nasıl "senet tenkidi" yaptığının anlaşılması bakımından bir örnek de verelim. 

Şöyle diyor: 

On iki halife rivayeti İbn Ebî Şeybe (ö. 235/849)’nin el-Musannaf’ında ise şu şekilde yer almaktadır: “Bu ümmetin on iki halifesi olacaktır.” Rivayetinin son kısmında ise, bu on iki halife içinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın isimleri de yer almaktadır. Bu rivayetin ravilerinden Hişam b. Hassan (ö. 147/765) hadis rivayetinde güvenilir kabul edilmektedir. İbn Uyeyne, “Hişam el-Hasenu’l-Basrî hadislerini en iyi bilen insanlardandı.” demektedir. İbn Sîrîn‘in hadislerini iyi bilirdi. İbn Adiy, onun hadislerinin sıhhatli olduğunu ve münker bir şey görmediğini dile getirmektedir. Bütün bunlara rağmen Yahya b. Saîd onun Atâ’dan rivayet ettiği hadisleri zayıf kabul etmektedir. Diğer bir ravi, Ukbe b. Evs es-Sedûsî, Basralı olup tabiînin az hadis rivayet eden kimselerindendir. Sika ravilerden kabul edilmektedir. (s. 177)

Görüldüğü gibi burada olumsuz sayılabilecek tek husus, Yahya bin Saîd'in, Hişam'ın Atâ’dan rivayet ettiği hadisleri zayıf kabul etmesi

Ancak, burada tartışma konusu olan hadîs Atâ'dan rivayet edilmiş değil. 

Yahya bin Saîd'in Hişam'ı mutlak olarak zayıf kabul etmediği, Atâ kaydının getirilmiş olmasından anlaşılıyor. Bu zayıflık, Atâ'dan yaptığı rivayetlerde yer alan ravîlerden kaynaklanıyor olabilir.

Rivayet silsilesine bakıyoruz, şunu görüyoruz: Hadîsi Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan Ukbe bin Evs rivayet etmiş. Ukbe'den rivayet eden ise Hişam.. Hişam'dan hadîsi dinleyip aktaran ise meşhur Muhammed ibn Sîrîn.. İbn Ebî Şeybe İbn Sîrîn'den dinleyip yazmış.

İbn Sîrîn Hişam'ın güvenilir olmadığını anlayamıyor, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e izafe edilen bir yalana ortak oluyor, öyle mi?!

Hişam'daki zayıflığı, onu tanıyan İbn Sîrîn anlayamıyor da, bu Canikli soytarısı anlıyor. Gel de gülme..

Hadîs sadece İbn Ebî Şeybe'nin eserinde yer alsa.. Buharî ve Müslim'de bile mevcut.

*

Bu şahıs, bu tarz bir senet tenkidinin (aptallığının) yanı sıra sözde "metin tenkidi" de yapıyor ve çelişki buluyor. Şöyle: 

Bazı rivayetlerde “on iki emir” bazılarında ise “on iki halife” kavramları yer almaktadır. 

Oysa bu, çelişki anlamına gelmez, halifeden kastın emir olması anlamına gelir.

Acemi mucitin bir başka keşfi ise şu:

Ayrıca Emevî halifelerinin sayısının dahi 14 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, halifelerin sayısının Hz. Peygamber tarafından tespit edildiği iddiası realiteye de ters düşmektedir. 

Önceki yazılarda, rivayetlerin "realiteye denk düştüğü" durumlarda bu angutun "Demek ki hadîs realiteyi meşrulaştırmak için uydurulmuş" anlamına gelen cılk yumurtalar peydahladığını görmüştük.

Goldziher ve Schacht iblislerinden miras kalmış kılıcının iki tarafı da keskin, realiteye denk düşünce de işe yarıyor, ters düşünce de. 

Görmezden geldiği ve gözlerden saklamaya çalıştığı husus ise şu: Hadîste Müslümanlar'ın işlerinin 12 halife döneminde  yolunda olacağı belirtiliyor. Yoksa, halifelerin sayısı 12 ile sınırlandırılıyor değil.

Bu kadar azgınca çarpıtmaları oryantalist kefere taifesi bile yapmıyor. 

*

Bu sersemin "sonuç" diye yazdıklarındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil.


NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 19


"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünü tartışıyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Canikli şöyle diyor:

"5. Otuz sene hilâfetten sonra saltanatla yönetimin olacağı hususu hadislerde yer almıştır. Otuz yıllık nübüvvet hilâfetinden sonra saltanatla yönetimin, daha sonraki dönemde zorba krallık ve sonrasında da rahmet hilâfetinin yeniden olacağına dair rivayetler, senet bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da delaletlerinde problemler olduğu görülmüştür. Nasıl ki hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değilse, aynı şekilde saltanatı, zorba krallığı ve rahmet hilâfetini de ayet ve hadislere dayanan siyasal kurumlar olarak düşünmek doğru bir yaklaşım değildir." (s. 241-2)

Bu paragrafta Canikli kendisini aşmış, pekçok hatayı birden sergileme başarısı göstermiş durumda.

İlki şu:

Belli bir kişinin halifeliğinin nassa dayanmadığı söylenebilir, fakat hilafet kurumunun (ümmetin bölünmezliği ve parçalanmazlığı ilkesi üzerine kurulu İslam devletinin) nassa dayanmadığını söylemek mümkün değildir. 

Kaldı ki, "hilafetin Kureyşliliği" rivayetleri, hilafetin belli bir kişinin değilse de bir kabilenin hakkı olduğunu söyleme imkânını vermektedir.

Buradaki Kureyşlilik bahsine itiraz edilse bile, geride "hilafet" kurumu olanca haşmeti ile ayakta kalmaktadır.

Dolayısıyla "Hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değil" diye hüküm vermek, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının izi üzerinde üfürükçülük yapmaktan başka bir anlama gelmez.

Tabiî bu üfürükçülüğün, Yahudi ve Hristiyanları taklit ederek  çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı "ulusal" hedef haline getirmiş olan laik (siyasal dinsiz) bir rejimde yapılıyor olmasının, "dönemin siyaset anlayışı"nun "suyuna giderek" konjonktürün nimetlerinden yararlanma ve açık ya da "örtülü" sopasının şerrinden emin olma gibi dünyevî getirileri de var.

*

"Otuz sene" meselesine gelelim.

Hadîsi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet eden kişi Sefîne r. a..

Ondan Said bin Cumhan rivayet etmiş..

Said'den de dört kişinin rivayet ettiğini, o dört kişiden de başka pekçok kişinin naklettiğini ve böylece hadîsin Tirmizî, Ebu Davud, Ahmed bin Hanbel, Taberanî, Mervezî, Şeybanî, Heysemî, İbn Ca'd, Tayalisî ve İbn Hibban tarafından kayda geçirildiğini görüyoruz.

Rivayet silsilesindeki ilk iki kişinin (Sefîne r. a. ve Said) güvenilir olması durumunda, onlara bağlanan çok sayıdaki rivayet kanallarının bazılarının ravîlerinin cerh edilmiş olması önem taşımaz, çünkü adil kabul edilenlerin rivayetleri (şahitliği), cerh edilmiş ravîlerin rivayetlerini de güvenilir hale getirir.

*

Sefîne r. a. hakkında bir tartışma yok.. 

Ondan rivayette bulunan Said'e gelince.. Canikli şöyle diyor:

Saîd b. Cumhân, Ebû Hafs el-Eslemî el-Basrî (ö. 136/754): Sefîneden hadis rivayeti ile meşhurdur. İbn Maîn (ö. 233/847) onu “Sika” kabul etmekte, buna mukabil Ebû Hâtim (ö. 327/938) de “Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesini yapmaktadır. Ebû Davud (ö. 275/888) da onu “Güvenilir” kimselerden saymaktadır. Yine bir grup hadisçi onu zayıf olarak nitelendirmektedir. İbn Maîn (ö. 233/847) onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca Buharî (ö. 256/870)’ de ‘Onun hadislerinde bir takım gariplikler var’ demektedir. (s. 124)

Buradan anlıyoruz ki, İbn Maîn onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmakla birlikte "sika" (güvenilir) kabul etmektedir. 

Başkasının rivayet etmediği hadîsleri rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Bazıları tarafından zayıf olarak nitelendirilmesine gelince.. 

Bu bazılarının kimler oldukları belli değil.. Canikli "bazıları"nın adını veremiyor. Şayet böyle "bazıları" mevcut olsa, bu gayretkeşlikle hiç beklemeden adlarını verirdi, fakat veremiyor.

Senet tenkidinden, metin tenkidinden söz eden hassas yürekli adam, tutuyor kim oldukları belirsiz "bazıları"nı şahit gösteriyor. 

Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş, tenkid böyle senetsiz sepetsiz laflarla, aslı faslı belli olmayan şahitlerle mi yapılır?!

*

Ebu Hatim'in "“Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesinin dayanağının ne olduğu da açık değil. 

Bu, rivayet ettiği hadîslerin başkaları tarafından rivayet edilmemiş olmasından kaynaklanıyor da olabilir. 

Ancak, Ebu Hatim'in ifadesinde gerçekte "amel" kelimesi geçmiyor, "hüccet" kelimesi geçiyor. "Hüccet olarak alınmaz/alınmıyor" diyor.

İmam Buharî'nin "Onun hadislerinde bir takım gariplikler var" demiş olması da muhtemelen bununla ilgilidir. 

Ancak, İbn Maîn'in ve Ebu Davud'un onu sika kabul etmiş olmalarını yabana atamayız.

Canikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

Otuz yıl hadisinin geçtiği bütün hadis kitaplarında, hadisin bu yolla geldiği göz önünde bulundurulduğunda klasik hadis usûlü çerçevesinde, senette bulunan ilk ravilerden Saîd b. Cumhân hakkında “Hadis rivayetinde kusursuz bir kişi idi” değerlendirmesini yapmak mümkün görünmemektedir. Çünkü onun hakkında hem cerh hem de ta’dîl yapılmıştır. Bu durumda cerh ta’dile takdim edilir.

Ancak kusursuz olmamak, güvenilmez olmak anlamına da gelmez. Bu olayda cerhi (güvenmemeyi) ta'dile (güvenmeye) tercih etsek bile, söyleyebileceğimiz en fazla şu olabilir: "Hadîste gariplik var. Said'den başka rivayet eden yok. Bu hadîs tek başına delil olmaz."

Bu kadarını söylemeye hakkımız olmakla birlikte, tutup (Tirmizî'nin zayıf bile demeyip hasen olduğunu belirttiği) hadîsin uydurma olduğunu söylersek haddi aşmış ve delilsiz konuşmuş oluruz. 

*

İlahiyat gazinosunun yetenekli sazende ve hanendelerinden (tövbekâr FETÖ'cü) Prof. Dr. Ahmet Keleş de doç.luğu zamanında kaleme aldığı (havalı bir başlık taşıyan fakat havasızlıktan boğulan) bir makalemsisinde Said hakkında birşeyler yazmış.

Şunu diyor:

İbn Maîn, sikadır demiş, Ebû Hâtim er-Râzî ise; “Lâ yuhteccü bihî” demiştir. Yani, rivayeti ile bir konuda delil getirilmez. Rivayetleri delil değildir, demektir. Bu ifade muhaddislerin ıstılahında “cerh” anlamındadır. İbn Adiyy, “Lâ be’se bihi” demiştir. Bu ifade de “cerh” anlamındadır. 
(Ahmet Keleş, "Apokaliptik Hadis Edebiyatı ve Problemleri: 'Hilafet benden sonra otuz senedir' Hadisi Örneği", İstem, Yıl: 4, Sayı: 7, 2006, s. 49-50.)

Bu vatandaş da kendisini cerh'e fazla kaptırmış olduğu için ne dediğinden, arabasını hangi uçuruma sürdüğünden habersiz. Her gördüğü karartıyı peri zannediyor.

“Lâ be’se bihî” ifadesi, "Onun rivayetini kabul etmekte beis yoktur" anlamına gelir. Cerh değil ta'dîldir.

*

Hadîste geçen otuz yıllık süre, Hz. Hasan dönemini de kapsıyor.

Bu hadîsi temel alarak konuşmamız durumunda şunu söylememiz gerekir: Hz. Hasan'dan sonraki (Muaviye r. a. ile başlayan dönem), halifeliğin melikliğe (hükümdarlığa) dönüştüğü bir devre karşılık gelmektedir.

Ancak konuyla ilgili başka hadîsler, hilafet döneminin söz konusu otuz yılla sınırlandırılamayacağını da göstermektedir.

Kısacası mesele çetrefil.. "Şöyledir, böyledir" diye hemen kestirilip atılabilecek bir konu değil. 

M. Salih Ekinci konu hakkında şunu diyor:

İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de şöyle diyor: Sefine hadisinde "hilafet benden sonra 30 sene olacaktır. Daha sonra Padişahlık olacaktır." şeklindeki ifadeyi Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Ayrıca İbn Hibban ve başkaları bunun sahih olduğunu belirtmişlerdir. 30 seneye ancak dört halife ile Hz. Hasan'ın (altı aylık) dönemi sığmaktadır. Kâdi İyâz der ki: Bu hadisin zahiri, Câbir b. Semure'nin rivayet ettiği ve sahihliği hakkında ittifak bulunan hadisle ters düşmektedir. Cabir'in hadisi şöyledir: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizin başınıza, ümmetin hakkında ittifak edeceği on iki halife olduğu sürece, bu din ayakta kalmaya devam edecektir." Hadisin lafzı Ebû Davud'a aittir. Daha sonra Kadi İyaz bu itiraza şöyle cevap vermektedir. "Peygamber'in (sallalahu aleyhi ve sellem) Sefine hadisindeki hilafetten maksadı nebevî hilafettir. Cabir'in hadisinde ise böyle bir kayıt yoktur. Bkz. Fethu'l-Bârî, XIII/180. Dolayısıyla Sefine hadisindeki hilafetten maksat, padişahlığın hiç karışmadığı saf nebevî hilafettir. Muâviye'nin hilafeti ise rahmetle birlikte bir nebze padişahlığın da karıştığı bir hilafettir. Nitekim İbn Kesîr Muâviye'nin (radıyallâhu anh) şöyle dediğini naklediyor: Ben (İslâm) padişahlarının ilki ve son halifesiyim." el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII/135. 
(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=9229)

Kadı İyaz'ın birbiriyle çelişiyor görünen hadîsleri te'lif edip hilafeti "nebevî (peygamberlik usulü üzere) hilafet" ve "saltanat tarzı hilafet" olarak sınıflandırdığı görülüyor. Nitekim Muaviye r. a. de kendisini böyle nitelendirmiş: "Ben (İslam'da) meliklerin ilki ve (an itibariyle) son halifeyim."

Cennet'le müjdelenen ashabtan Sa'd bin Ebî Vakkas r. a. de, İslam devletinin başkanı tanıyarak biat etmiş olduğu halde Muaviye r. a.'e (tarizde bulunarak) "Ey Melik" diye hitap etmiştir. 

Hz. Muaviye ile birlikte yönetimin bir meliklik (hükümdarlık) görünümü aldığı  tarihî bir vakıadır. O, bir Hz. Osman ya da Hz. Ali değildir.

Nitekim bunu Muaviye r. a. da itiraf etmiş, Hz. Osman gibi olmaya çalıştığını fakat başaramadığını söylemiştir.

Demek ki mesele, halife konumuna gelen kişinin Hz. Peygamber s.a.s. gibi mi, yoksa o dönemde meliklik (hükümdarlık) olarak bilinen "davranış kalıpları"na göre mi yöneticilik yaptığı konusu etrafında düğümleniyor.

Şurası açık ki Hz. Muaviye döneminde bir tür saray teşkilatı oluşmuş, "itibardan tasarruf" edilmemesi esası (belli ölçüde) kabul edilmiştir. Zor (baskı, en azından psikolojik baskı) ve zer (altın, para) siyaseti (yani havuç-sopa dilemması, sindirip korkutarak boyun eğdirme ya da satın alma politikası) hükmünü (belli ölçüde) yürütmeye başlamıştır.

Bu tür ayak oyunları ve politika canbazlıkları, ilk beş halife döneminde rastlanan şeyler değildir.. 

Hz. Ömer'e söylenen "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz" sözü Hz. Muaviye'ye söylenemezdi. (Günümüzde durum kıyaslanamayacak ölçüde kötü.. Demokrasi etiketli diktatörlük ve bürokratik oligarşi rejimlerinde, değil devlet başkanlarına, en alt düzey mülkî amirlere bile "Eğrilip yamulma, yoksa seni elimizdeki sopalarla düzeltiriz" diyemezsiniz.)

Hz. Ali'ye gelince.. Adam mescidin ortasında, herkesin içinde Hz. Ali'ye sövüp sayıyor, onu öldüreceğini söylüyor, hakkında hiçbir şey yapılmıyordu. Adamları Hz. Ali'ye gelip "Falan senin hakkında şöyle şöyle dedi, şunu cezalandır" dediklerinde "Ama öldürmedi ki, nasıl cezalandırabilirim?!.." diyordu. "Sana sövdü" dediklerinde de, "O zaman istiyorsanız siz de ona aynı şekilde misliyle sövün" diye karşılık veriyordu.

Şeriat (Siyasal İslam) ve laik (siyasal dinsiz) demokrasi..

*

Söz konusu hadîs hakkında Yavuz Köktaş da şu bilgileri veriyor:

Tirmizî’ye göre bu hadîs hasen olup, sadece Said b. Cumhan tarikiyle bilinmektedir. Said hakkında Yahya b. Main “sika”; Ebu Hatim “hadisi yazılır, onunla ihticac edilmez”; Ebu Davud “sika”; Nesaî “bir beis yoktur” ve Buharî “hadîsinde acaiblikler vardır” demiştir. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, (thk. Adil Ahmed Abdulmevcud), Beyrut, 1995, III, 193; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, (thk. Adil Mürşid), Beyrut, 1996, II, 11) Tirmizî’nin naklettiği metni nakleden diğer hadis kaynakları için bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 221; Tahavî, Şerhu müşkili’l-âsâr, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1994, VIII, 415; İbn Hibbân, el-İhsân fi takrîbi sahîhi İbn Hibbân, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1991, XV, 392; Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I, 89; VII,83; Hakim en-Neysaburî, el-Müstedrek, III, 75, 156. Said b. Cumhan hadîsinin Ebu Bekre’den nakledilen şahidi vardır (bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 44; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 342), ancak bu senedde geçen Ali b. Zeyd b. Ced’an zayıftır. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, V, 156; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, III, 162). Bununla birlikte Said b. Cumhan’dan nakledilen hadîsin metninin ihtilaflı olduğu görülmektedir. Bu metinler şu şekildedir: a- İlk metin Tirmizî’nin naklettiği metindir. b- “Hilafet otuz senedir. Sonra Allah mülkü dilediği kimseye verecektir”. Bkz. Ebu Davud, Sünne, 8; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 341. c- “Hilafet otuz senedir. Diğerleri meliklerdir. Halife ve melikler on ikidir”. Bkz. İbn Hibban, el-İhsân, XV, 35-36. Tirmizî’nin naklettiği hadîste mülk/meliklik, yerici bir bağlamda kullanılmıştır. Hatta Sefine, melikliğin şer olduğunu tasrih etmiştir. Ancak Ebu Davud’un naklettiği hadîste mülk/meliklik yerici bir bağlamda kullanılmamıştır. Bilakis Allah’ın dilediği kimseye verdiği makbul bir şeydir. Raviler de aynı ravilerdir. Bu durum, zaten senedi illetli olan hadîsin, metnini de illetli hale getirmektedir. Dolayısıyla bunlara dayanarak herhangi bir hüküm imal etmek mümkün değildir. 
(Yavuz Köktaş, "İbn Haldun'un Mukaddime Adlı Eserinde Hadîs İlimleri ve Hadîs Sosyolojisi İlişkisi", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VII / 1, Haziran 2003, s. 319, dn. 71.) 

Köktaş iyi araştırmış, fakat hüküm vermede acele ediyor, hadîsin metninin ihtilaflı olduğunu söylüyor. Gerçekte burada öze ilişkin bir ihtilaftan söz etmek mümkün değildir. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) menheci üzere bir hilafetin yerini meliklik tarzı bir hilafetin alacağı konusunda ihtilaf yok. 

*

İhtilaf, hadîsi yorumlayanların melikliğe atfettikleri "değer"le ilişkili. 

Nübüvvet ile meliklik elbette bir değildir, fakat bu, melikliğin "mutlak" olarak şerli birşey olması anlamına gelmez. Nitekim Hz. Yusuf, Hz. Davud ve Hz. Süleyman "mülk" sahibi idiler. Hz. Yusuf, duasında "Rabbim bana mülkten (meliklikten) nasip verdin ve bana sözlerin (ve rüyaların) yorumunu öğrettin" (Yusuf, 12/101) demişti. Hz. Süleyman da "Rabbim, beni bağışla, ve bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (meliklik) ver!" (Sâd, 38/35) diye dua etmişti. 

Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor:

Meliklikten (padişahlık, hükümranlık, krallık) söz ederken bu kavramı Aristo gibi Eski Yunan düşünürlerinin (ve onların izinde giden çağdaşların) rejim tasnifleri çerçevesinde bir yere oturtmamak gerekiyor. 

Günümüzün demokratik diye adlandırılan rejimleri de ayet ve hadîslerde sözü edilen mülk (meliklik) kavramına girmektedir (Prof. Duverger'nin "Seçimle Gelen Krallar"dan söz etmesi gibi). 

Hatta günümüzün demokratik rejimleri hadîste geçen "cebâbire"ye (cebbarlar, zorbalar) karşılık gelmektedir.

*

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus da şu:

Bir hadîsin rivayetlerinden bazısında fazladan cümleler bulunması, aralarında ihtilaf ve çelişki bulunması anlamına gelmez. Ravîlerden biri daha fazla şey hatırlıyor olabilir, buna karşılık diğerinin, sözün (tamamını hatırlıyor olsa bile) sadece bir kısmını söylemekle yetinmiş olması ihtimal dahilindedir. Ayrıca bazı ravîler duyduklarını farklı kelimelerle ifade ediyor da olabilirler.

Mesela bir konferansa katıldığımızı ve sonra, orada söylenenleri farklı kişilerden tekrar dinlediğimizi düşünelim. Bunlar motamot aynı cümleleri kuramaz, hepsi aynı şeyleri hatırlayamazlar. Hatırladıklarını da aynı kelimelerle ifade edemezler. 

Bu, ana fikir farklılaşmadıkça, rivayetler arasında çelişki bulunması anlamına gelmez.

*

Senet ve metin tenkidi adına bu tür hususları öne çıkaranların genelde gözden kaçırdıkları ya da görmek istemedikleri bir husus da şu:

Senet tenkidi ilkeleri ile metin tenkidi ilkeleri arasında bir uyum ve tutarlılık bulunması gerekir. Bunlar için farklı ve birbirini çürüten standartlar belirleyemezsiniz.

Canikli'den örnek verelim..

Sözde metin tenkidi yapıyor ve "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" (s. 241) diyebiliyor.

O kimseler kimler?

Ravîlerden biri veya birkaçı da olabilir, hadîs kitabının musannifi de (yazanı da) olabilir. 

Senet tenkidi çerçevesinde ravîleri cerh ve ta'dîle tabi tuttuğunuzda onlar hakkında "belli bir amaca yönelik olarak hadîs uyduran adamlardır" diyemiyorsanız, metin tenkidi sürecinin sonunda böyle bir hüküm veremezsiniz.

Oysa Canikli'nin bunu yaptığını görüyoruz. Hem "hadislerden bazılarının senet bakımından sıhhatli olduğu"nu söylüyor (s. 241), yani ravîlerin güvenilir (yalan söylemeyen, hafızası da sağlam) kişiler olduklarını belirtiyor, hem de ardından "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" diye konuşuyor.

Böylece şunu demiş oluyor: "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden güvenilir ve dürüst kişilerce uydurulduğunu göstermektedir."

Evet, bu "tutarlılık" ve zekâ düzeyindeki adam, metin tenkidi yapıyor.

*

Peki bu otuz sene hadîsinde Canikli efendi ile (Söyleyene değil söyletene bak hesabı) onu konuşturanları rahatsız eden ne?

Karın ağrılarının sebebi hadîste hilafet kavramının geçiyor olması. Böylece hilafet kurumu hadîse dayanmış, "meşruiyet" kazanmış oluyor. 

Gerçekte hilafetin meşruiyeti için hadîse gerek yok, ashabın uygulamasının (sünnetinin) bu yönde olması ve konuyla ilgili "icma" teşekkül etmiş bulunması yeterli.

Ancak söz konusu otuz yıl hadîsi (ve başka hadîsler) meselenin bundan ibaret olmadığını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hilafet kurumundan söz etmiş bulunduğunu, inkârı mümkün olmayacak şekilde ispatlıyor.


AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 18


"Defolu Ankara Ekolü" çetesinden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisindeki bütün yanlışları düzeltmeye kalkışırsak sözün sonu gelmeyecek.

O yüzden doğrudan "sonuç" bölümüne geçerek onunla ilgili faslı sonlandıralım.

Bu akademik Frankeştayn'ın ilk cümlesi şöyle:

“Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” isimli bu çalışmada, Orta Çağ olarak isimlendirilen bir dönemde, Hz. Peygamberin vefatından sonra Müslümanların niçin hilâfet adıyla bir siyasî kurumu hayatlarına dâhil ettiği hususu araştırma konusu yapılmamış, sadece hilâfet kurumunu meşrulaştırmak için delil olarak gösterilen hadisler ve tarihî süreçte hadis-hilâfet ilişkisi incelenmiştir."

Akademik intihar bombacısının (ve ardındaki derin zihniyetin) karın ağrısı işte bu: 

Hilâfet kurumu meşru olmamalı! 

"Temel anasını görmesin!" tarzı "laik (siyasal dinsiz) rejim" ilahiyatçılığı.

Onlara göre, meşruiyet ancak laik (siyasal dinsiz) ırkçı devlete yakışır.

*

Ekol yamağı sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Hz. Peygamberin vefatından sonra yerine kimin geçeceği konusu, O’nun defni esnasında tartışılmaya başlanmış, o dönemin örfî anlayışları da göz önünde bulundurularak ensar ve muhacirûn tarafından Hz. Ebû Bekir halife seçilmiştir. Bu mesele Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesiyle bitmemiş, daha sonraki dönemlerde bunun siyasî yansımaları farklı boyutlar kazanarak artmış ve bazı rivayetlere de ulaşmıştır. Çok sayıda hadis kitabında yer alan hilafete konu olan hadisler senet ve metin bakımından incelenmiş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır:

"1. Hz. Peygamberin vefatından sonra yönetime geçenlerin, araştırmaya konu olan rivayetler dikkate alındığında değişik unvanlarla anıldıkları görülmüş ve mesela Hz. Ebû Bekir Halife, Hz. Ömer Emîru’l-Mü’minîn, Muaviye ise Melik şeklinde isimlendirilmiştir. Ayrıca bu unvanlar dışında halifeler, Büyük Sultan ve İmam şeklinde de adlandırılmıştır. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir’le kullanılmaya başlanan halife kavramının Hz. Peygamber tarafından nasla belirlenen bir yönünün olmadığını söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Rivayetlerde yer aldığı şekliyle özellikle halifelerin halife, halifetu Rasûlillah ve halifetullah şeklinde isimlendirilme meselesinin Hz. Peygambere isnat edilmesi, rivayetlerin subûtu ve delaleti açısından söz konusu değildir. Ayrıca halifelerin isimlendirilmesi ile ilgili rivayetlerin birbirleriyle çeliştiği de görülmüştür." (s. 240)

Bu sersemin senet ve metin bakımından inceleme adını verdiği kepazeliğin röntgen sonuçlarını bu yazı serisinin önceki bölümlerinde ortaya koymuştuk.

Rezaletin büyüğü ise "... isimlendirilme meselesinin Hz. Peygambere isnat edilmesi, rivayetlerin subûtu ve delaleti açısından söz konusu değildir" şeklindeki genetiğiyle oynanmış Ekol köyü yumurtası.

Gerçekte halife tabiri farklı hadîslerde yer alıyor.. 

Bu sersemin isnat (senet) meselesinde nasıl aptalca (ve aynı zamanda şeytanca) çarpıtmalar yapmış olduğunu önceki yazılarda ortaya koymuştuk. Tekrara gerek görmüyoruz.

*

Hadîslerdeki çelişki meselesine gelince..

Bir sözün farklı kelimelerle aktarılması çelişki anlamına gelmez. 

Mesela birisinin "Hakimiyet bi-lâ kayd ü şart milletindir" dediği yerde bir başkası "Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz olarak ulusundur" diye konuştuğunda, birbiriyle çelişen ifadeler kullanmış olmazlar.

Erdoğan için birisi başkan, bir başkası cumhurbaşkanı, başka biri reisicumhur, diğer biri devlet başkanı sıfatını kullandığında da bu, çelişki sergilenmesi anlamına gelmez.

Şu anlama gelir: Cumhurbaşkanından vs. kasıt, devlet başkanıdır. Bu tabirler arasında anlam birliği vardır.

Hilafetle ilgli hadîslere ait rivayetlerde de bazen halife ve bazen de mesela emîr veya imam (önder) kelimelerinin geçiyor olması çelişki anlamına gelmez; bundan halîfe kavramının emîre (müminlerin emiri) ve imama (önder) karşılık geldiği anlaşılır.

*

Burada mesele şu: 

Çağdaşlaşma adına hristiyan-yahudi uygarlığının basit ve kişiliksiz bir taklitçisi ve tetikçisi olmak isteyen birileri bu topraklarda hilafet kurumuna savaş açmış oldukları gibi, öldürmüş oldukları o kurumun isminin bile yaşamasını istemiyorlar.

Bunun için de ilahiyatçılar taifesindeki satılık ucuz tipleri kullanıyorlar.

Bunlar da tez diye karaladıkları (derin yol haritasına göre kotarılmış) zırvalarla dr., doç. veya prof. gibi unvanları alıp ceplerine koyuyorlar.

Basit birer titr için dinlerini ve imanlarını satıyorlar.

Yalın gerçek bu.. 

Bunu söylemek zorundayız.

Hilafet gibi en temel bir kurum hakkında böylesi yalan ve çarpıtmaları yapanların yüzüne ayna tutmazsak, veballerinin büyüklüğünü hatırlatıp ikaz etmezsek biz vebalde kalırız.

*

Bu sersem şahıs kirli vazifesine şu sözleriyle devam ediyor:

"2. Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerde yer alan halife kelimesinin iddia edildiği gibi, siyasî anlamda hilâfete delil olması söz konusu değildir. Bahse konu olan ayetlerde dile getirilen husus, insanların yeryüzünde nasıl bir görev üstlenmeleri gerektiği ile ilgilidir." (s. 240)

Lafa bak!

Zavallı angut, insanın yeryüzünde halife olması siyaseti de kapsamaz mı?!

Mesela siyasal konularda halifeliğin insanlara mı yoksa mesela (kitap yüklü olsunlar veya olmasınlar) eşeklere mi bırakılmış olduğu konusu muallakta mı?

Aklınız yok ki "Aklınıza tüküreyim" diyeyim.

*

Ekol dangalağının bu 'parlak' laflarını şu cümle izliyor:

"Ayrıca, Hz. Davud ve Süleyman’ın durumundan söz eden ayetler esas alınarak, hilâfetin Kur’an’ın bir emri olduğunu söylemek de tutarlı bir yaklaşım değildir."

Devasız angut, hilafetin Kur'an'ın emri olduğunu söylemek için "... ve sizden olan ulu'l emre itaat edin" (Nisa, 4/59) buyruğu yeter de artar. 

Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a gitmeye gerek yok.

"Bizden olmayan" Avrupa Birliği'ne itaat etmek için onların kapılarında yalvarıp yakaranların kuyruğuna takılmış olan kimliksiz ve kişiliksizler bunu anlayamazlar

Müslüman, "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve bölünüp parçalanmayın" (Al-i İmran, 3/103) emri gereğince, Müslümanların (adına ister halife, ister emir, ister melik, isterse sultan denilsin) tek bir başkanın emri altında siyasal bir birlik oluşturmalarının farz olduğunu bilir. 

*

Akademik angutun bir sonraki cümlesi:

"Kanaatimizce Ehl-i Sünnet tarafından ayetlerin zorlanarak hilâfete delil gösterilmesinin nedeni, Şia’nın Hz. Ali’nin hilâfetinin nassa dayandığı iddiasına cevap verme gayretidir." (s. 240)

Sen bu lafınla kafasızlıkta "kitap yüklü eşek"leri bile sollayıp geçtin, yaya bıraktın.

Ayetlere şuna buna inat olsun diye zorlama anlamlar yükleyenler, Tevrat'ı ve İncil'i tahrif edenler gibi sapıtmış olurlar.

Ehl-i Sünnet dediğimiz zaman bundan, kişisel heva ve hevesi ya da yaşadıkları beldedeki siyasî rejimin ve güç sahiplerinin menfaati için ayet ve hadîslerin anlamlarıyla oynayanları değil, Sünnet'e tabi olanları anlıyoruz.

Sen daha Ehl-i Sünnet olmanın ne anlama geldiğini bile anlayamamışsın. 

Ehl-i Sünnet Şia'ya inat olsun diye (doğru yanlış, hak batıl demeden) "dinî anlayış" icat edecek olsaydı, senin gibi ahmakların şimdi yaptığı şeyi yapar, "hilafet kurumunun nassa, Kur'an'a, hadîslere dayanmadığını, dolayısıyla Hz. Ali'nin nassa dayanan bir halifeliğinin de söz konusu olmadığını" söyler geçerdi. 

Böylesi çarpıtmalar, Ehl-i Sünnet'in değil, ("metodda mezhep imamları" yahudi çıfıt Goldziher ile Schacht kaltabanı olan) Defolu Ankara Ekolü serserilerinin işidir. 

*

Akademik çılgınlık, bunun ardından şu cılk "yumurta"yı peydahlıyor:

"3. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin hilâfet sıralarıyla ilgili bilgiler veren hadislerin sıhhatli olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Her ne kadar söz konusu hadislerden bazılarının senet bakımından sıhhatli olduğu tespit edilse de, bu durum o hadisin metin sıhhati hakkında karar vermek için tek başına yeterli değildir." (s.241)

Senet bakımından sıhhatli rivayetler varsa, mesele bitmiştir. 

Fakat burada akademik "zorlama" şampiyonumuz bir başka cılk yumurta daha peydahlıyor, "metin sıhhati" garabetinden söz ediyor.

Ey şaşkın, sende "metin sıhhati" hakkında konuşacak bir ilim ve idrak bulunsaydı, doktora tezi diye böyle rezalet bir "zorlama" paçavra hazırlayarak kendini kepaze etmezdin.

*

Maşaallah zorlama Frankeştayn'ımız cılk yumurta üretimi konusunda sağlam.. Sıhhatli..

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Yapılan metin tenkidi sonucunda rivayetlerin delaletlerinde problemler olduğu görülmektedir. Bir kısım rivayetlerde, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in ismi zikredilmiş, bazılarında da Hz. Osman ve Hz. Ali bu sıralamaya dahil edilmemiş bazı rivayetlerde ise, dört halifenin ismi hilâfete geçtiği sıra dahilinde rivayetlerde yer almıştır. Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir." (s. 241)

Mucit dangalak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem konuşurken "belli bir amaca yönelik" konuşmuş olamaz mı?!

"Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" şeklindeki iddia, "Rasulullah s.a.s., Dört Halife hakkında hiçbir şey söylemedi, onlarla ilgili bütün rivayetler uydurma" demek anlamına gelir.

O rivayetlerde ravî olarak adları geçen dünya kadar ashabı, tabiîni ve tebe-i tabiîni yalancı ilan etmiş oluyorsun. 

Neye dayanarak?

Sözde, yaptığın metin tenkidine dayanarak.

Sende, bir metni tenkide tabi tutabilecek zekâ mı var, akademik dandik?

En az senin kadar angut ve dangalak olan hocalarının Goldziher ve Schacht gibi çıfıt ve kaltabanlardan öğrendikleri klişe yaftalardan başka ne biliyorsunuz?!

O basmakalıp ezberlerle tutup İmam Nevevî ve İbn Hazm gibi kartallara hadlerini bildirmeye kalkışıyor, "sinek sıklet doktor" unvanını alabilmek için Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı gibi oryantal(ist) keferenin besteledikleri operada tenor olarak arz-ı endam eden hocalarının "suyuna giderek" zırvalar yumurtluyorsun. 

*

Bu angut sözlerini şöyle sürdürüyor:

"4. Hz. Peygamber ile bir kadın ve Hz. Aişe arasında geçen özel bir konuşmaya dair rivayetlerin de siyasî olarak yorumlanması söz konusu değildir. Çünkü Hz. Peygamberin insanların problemlerini çözmek için ihtiyaç duyan her insanla konuştuğu ve onlara sorunlarının çözümü noktasında yardım ettiği bilinmektedir. Söz konusu rivayetlerin bir kısmının isnad bakımından sıhhatli olduğu görülse de Hz. Peygamberin bir kadına kendinden sonra yardım edebilecek kimselerin ismini zikretmesi, ileride o kimsenin Hz. Peygamberin işareti ile halife olacağı anlamında düşünülmesi rivayetlerin delaleti bakımından zorlama bir yorum olarak görünmektedir." (s. 241)

Rivayetlerin bir kısmı isnad bakımından sıhhatli olunca diğerleri de aynı hükmü alır.

Şunun gibi: Diyelim ki acemi, mesleğinde yetersiz bir hekim senin kafanı muayene etti ve beyninin sulanmış olduğunu söyledi.. Bu teşhis "zayıf" bir teşhis olur.. Fakat aynı branşın en başarılı hekimi de aynı teşhisi koyduğunda, artık o ilk "zayıf" teşhis "sıhhat" kazanmış olur.

Anladıysan, anlayabildiysen devam edelim.

Burada sözü edilen delalet, açık ve kesin bir delalet olmaz, fakat dolaylı bir işaretin bulunmadığı da söylenemez. 

Kesin bir delaletten söz etmek "zorlama" olur, fakat "işaret"in bulunmadığını söylemek de, aynı şekilde "zorlama" bir yorum olmaktan kurtulamaz. 

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem isteseydi, kendisinden sonra ümmeti Hz. Ebubekir'in halife sıfatıyla idare edeceğini açık ve net bir şekilde söyleyebilirdi.

Söylememiştir.

Bu tavrının hikmetten halî olduğu düşünülemez.

Şayet böyle yapmış olsaydı, her halifenin kendisinden sonraki halifeyi tayin edip belirlemesi "sünnet" kabul edilecek, böyle bir tayin bulunmadığı zaman ise ümmetin herhangi bir kimseyi halife olarak seçmesinin (İslam birliğini sağlayan bir İslam devletinin kurulmasının) üzerlerine vacip olmadığı ileri sürülebilecekti.

Oysa Peygamber Efendimiz s.a.s. yerine kimseyi bırakmadan vefat etti.

Ashabtan pekçok kimse hilafet için ehil olmakla birlikte, aralarından "en ehil" olanı halife yaptılar.

Böylece, Müslümanların Allah'ın Rasulü'nün halifesi sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında birleşip tek bir devlet olarak varlıklarını sürdürmelerinin vacip olduğu hükmü ashabın "icma"ı ile tesis edilmiş oldu. 

Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet'ten olmak, hadîste belirtilen "fırka-i naciye"den (kurtulan gruptan) olmaktır.

Fırka-i naciye ise Rasulullah s.a.s.'in ve ashabının yoluna tabi olanlardır. 

Demek oluyor ki, hilafet kurumunun vacipliğini tasdik, olaydaki "icma" boyutu bir yana, "ashabın yolunu izleme" yönüyle Ehl-i Sünnet'ten olmanın gereğidir. 

Hilafet kurumuna savaş açmış olan laik (siyasal dinsiz) rejimler ile onların güdümündeki (imamlığını Goldziher gibi kefere taifesinin yaptığı) Çıfıtiye mezhebi müntesipleri ise, Ehl-i Sünnet dışı bid'atçilerdir.

Bu bid'atçilerin bir kısmının münafık ya da kâfir oldukları da kesindir.

*

Angutumuzun bir başka "zorlamalı yumurta"sı:

"Hz. Peygamberin, kendinden sonra yönetime geçecek halifeleri rüyâsında gördüğüne dair rivayetler de senet bakımından zayıf olduğu gibi, Hz. Peygamberin hayatı boyunca bütün faaliyetlerini rüya yoluyla değil de bir işin gerekleri ne ise ona göre yaptığı ve meseleleri de vahyin yol göstericiliğiyle çözme yoluna gittiği gerçeğiyle çelişmektedir." (s. 241)

Buradan anlaşılıyor ki bu angut ne Kur'an'ı biliyor ne de siyerden haberi var.

İlim bakımından boş.. Tamtakır kuru bakır.. 

Fakat, tez danışmanı ile jüri üyelerinin durumu da aynı.. Önümüzdeki tezimsi zorlama rezalet, bunun belgesi..

Bir defa, Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalarını dikkate alıyordu.. Çünkü peygamberlerin rüyası bizim rüyalarımız gibi değildir.

O yüzden, mesela Uhud Savaşı öncesinde ilgili rüyasını (sağlam zırh, ağzında gedik açılan kılıç, boğazlanmış sığır vs.) anlatmış, sağlam zırhın Medine anlamına geldiğini söyleyerek meydan savaşından kaçınmayı tavsiye etmişti.

*

Yine, Hudeybiye Barışı öncesinde umre için Mekke'ye gitmeye niyetlenmesi de gördüğü bir rüya sonucunda aldığı bir karardı:

"Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi." (Fetih, 48/27)

Kur'an'dan, Sünnet'ten, siyerden habersiz ilahiyatçı ise şöyle diyor:

"Hz. Peygamberin hayatı boyunca bütün faaliyetlerini rüya yoluyla değil de bir işin gerekleri ne ise ona göre yaptığı ve meseleleri de vahyin yol göstericiliğiyle çözme yoluna gittiği gerçeğiyle çelişmektedir."

Çelişkiden söz ediyor.

Tesadüfe bakın ki bulduğu bütün çelişkiler böyle..

Peygamberlerin rüyası vahye aykırı olur mu, dangalak?!

Daha bunu bile öğrenememişsin.. 

Fakat hocaların da öğrenememiş..

Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının efsun ve masallarını ezberlemeye çalışmaktan Kur'an ve Sünnet'e sıra geliyor mu ki?!

Baştan ayağa çelişki ve som ahmaklıksınız, fakat haberiniz yok.

Cümle renk körleri ve şaşılar toplanmış bir araya gelmişler ve insanları görme yetileri konusunda sorguluyorlar.

Bunlarınki örgütlü çelişki, kurumsal ve kronik tenakuz.

*

Geçelim..

Angutumuz sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Ayrıca Hz. Peygamberin hastalığı sırasında Hz. Ebû Bekir’i namaz kıldırmak için görevlendirmesi ile ilgili rivayetleri de halife tayini ile ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber daha önceleri Hz. Ali’yi Tebûk Gazvesi’nde, Ummu Mektûm’u Hendek Gazvesi’nde ve Hz. Osman’ı da Zâtu’r-Rıka Gazvesi’nde yerine vekil olarak bıraktğı için aynı şeyi onlar için de düşünmek mümkündür. Bu husustaki rivayetler, daha sonraki nesil tarafından Hz. Peygamberin Hz. Ebû Bekir’i hilâfete işareti olarak yorumlanmış olup, yapılan senet ve metin tetkîki sonucunda bunun zorlama bir yorum olduğu belirlenmiştir." (s. 241)

Açık bir belirlemeden söz edilemez, fakat işaret ya da ima bulunmadığı da söylenemez.

"Senet ve metin tetkiki sonucunda bunun zorlama bir yorum olduğu belirlenmiştir"miş.

Ahmak, Hz. Peygamber s.a.s. Ümmü Mektum'u (Mektum'un anasını) yerine ne zaman vekil bıraktı?!

Sen daha İbni Ümmü Mektum ile Ümmü Mektum arasındaki farkı bile anlayamıyorsun, bu kafayla nasıl metin tenkidi yapacaksın?

*

Diğer ashabın Hz. Peygamber s.a.s.'in (savaş dolayısıyla) yokluğunda vekil olarak Medine'de kalmaları ile, hastalığı sırasında Hz. Ebubekir'in Medine'de kendisinin yerine imamlık yapması da aynı şey değildir.

Mesela bir devlet kurumunu (hastane, itfaiye, garnizon vs.) düşünelim, cumartesi ve pazar günleri orada nöbetçi bir yetkili bulunur. Fakat hafta içinde o kurumun amiri, yardımcılarından önde gelen birine "Toplantılara benim yerime sen başkanlık et!" dediğinde, bu, onu ikinci adam olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, açıkça söylenmese de "işareten" ortaya konulmuş olur. Personel bu "işaret"i anlar ve ona göre davranırlar. 

Bu "işaret"ten anlamayıp o yardımcıya "Havaya girme lo, ben de geçen hafta sonu burada nöbetçi yetkiliydim" diyen angutlara da ne desen azdır!

Bak hele sen, bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam!

*

Senet ve metin tenkidi edebiyatı yapan bu zavallı, zorlama tezinde konu edindiği hadîsler sağdan say beşi, soldan say beşi geçmediği halde bunların senetlerini hafızasına alamamışken, onbinlerce hadîsi hem metinleri hem de ravîleriyle ezberleyen, her bir ravînin güvenilirlik derecesini de bilen geçmişin Himalayalar heybetindeki muazzam ve muhteşem âlimlerini beğenmiyor da onlara dil uzatıyor.

Metin tenkidi edebiyatı ile onlara not vermeye, yalancı ilan etmeye kalkışıyor.

Konu edindiği hadîslerden biri, önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, "iki halife" konulu.

Hadîsin farklı rivayetleri dört ayrı sahabîye dayanıyor.

Bu müthiş zekâ, farklı rivayetlerin bir şemasını da hazırlamış (s. 151).

Şemaya bakıyorsunuz, dört sahabîden biri, Abdurrahman b. Abd Rabbu'l-Kâ'be görünüyor. Hadîsi Peygamber Efendimiz s.a.s.'den dinlemiş.

Gerçekteyse Abdurrahman, hadîsi bizzat Hz. Peygamber s.a.s.'den duymuş değil.. Abdullah bin Ömer'den (Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan) almış.

Vatandaşın üzerinde çalıştığı hadîs sayısı beşi geçmiyor.. Doktora tezi diye aylarca, senelerce uğraşmış, ve hafızasına bu kadar alabilmiş.

Ve bu zavallı hafıza, perişan zekâ, yerlerde sürünen dikkat ve ciddiyet ile kalkmış hadîs imamlarını yargılıyor.

Fakat mesele salt onun şahsıyla da ilgili değil.. Bu ve benzeri rezaletlerden tez danışmanı ile tez jürisinin de haberi yok.

Körler sağırlar bu Ekol sofrasında birbirlerini gayet iyi ağırlar.

*

Gelecek yazıda inşaallah "sonuç" başlıklı zırvaların devamını da görecek ve bu dosyayı kapatacağız.


SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ







Ezbere böyle çizdiklerine bakmayın, İmam Nevevî 43 yaşında vefat etti.



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 17


Evet, konumuz Defolu Ankara Ekolü..

"Örnek olay"ımız ise Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisi..

Bir önceki yazıda bu şahsın, (Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanından feyz aldıkları için kendilerini "ilahiyat alanının keramet sahibi ermiş"leri kabul eden) hocalarının verdiği "gaz"la akılsız başını, İbn Hazm kayalığına vurup (bir daha düzelmeyecek şekilde) "mecrûh" hale getirmiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, metin tenkidi oryantalist dansına kendisini fazla kaptırıp İbn Hazm kayalığına toslayınca aldığı darbenin etkisiyle başı dönen ve dengesini iyice yitiren bu şaşkın şahsın, topaç gibi dönerek bir başka kayaya daha kafasını vurduğunu görüyoruz: İmam Nevevî'ye..

Sözleri şöyle:

Nevevî  eserinde, aynı zamanda iki halifenin olabileceğini savunan kimseleri eleştirmekte ve  “onların ileri sürmüş oldukları bu görüşler fasittir ve aynı zamanda hadislere de aykırıdır” değerlendirmesini yapmaktadır. Ancak, Nevevî ve onun gibi düşünen kimselerin göz ardı ettiği bir gerçek var ki acaba bu anlayışı, Hz. Peygambere isnad edilen rivayetler mi oluşturdu? yoksa hadisler böyle bir anlayışın daha sonraları formüle edilmiş şekli midir? gibi sorular zihinleri meşgul etmektedir. (s. 157)

Mantığı görüyor musunuz?..

Böyle "zihnini meşgul eden" sorularla yola çıkarsa, onun elinden yakasını hangi hadîs kurtarabilir?!

Bir hadîsin sübutunun (sabit oluşunun, varlığının) ölçütü özürlü ve engelli zihnindeki sorular (daha doğrusu önyargıların) ise, seninle "bilimsel yöntem" çerçevesinde bir uzlaşmaya varmak mümkün olabilir mi?

Azgelişmiş zekâ ürünü salakça sorular ne zamandan beri "kanıt" katına yükseldi?

*

Belirli bir dönemin yaygın anlayışına dinî kılıf giydirmek için hadîs uydurulduğunu öne sürenlerin, bu uydurmaları kimlerin hangi yöntemlerle yaptıkları konusuna da açıklık getirmeleri gerekir.

Bunu yapamıyorlarsa, kendilerinin "hadîs uydurulması" uydurması ile insanları aldatmaya çalıştıklarını kabul etmek icab eder.

Çağımızda yalan söz ve haber üretimi gri ve kara propaganda gibi kavramlar çerçevesinde ele alınıyor.

Gerçeklerle uydurmaları mezceden haberler gri, tümden yalan olan sözler ise kara propaganda olarak adlandırılıyor.

Bazen, tümüyle gerçek haberlere yönelik olarak "Bunlar kara propaganda ürünü uydurmalar, algı operasyonu" denildiği de oluyor.

Ve insanlar inanabiliyorlar.

Kara propagandadan etkilenmeme adına kara propagandaya teslim olduklarını anlayamayabiliyorlar.

*

Uydurma hadîsler meselesi de böyle..

Evet, tarihte hadîs uyduran münafıklar, cahiller, sahtekârlar, İslam düşmanları olmuş.

Fakat ulema bunları inceden inceye tenkit süzgecinden geçirmiş, ravîlerinin güvenilirlik durumunu ortaya koymuş, uydurma olduğunu anladıkları rivayetleri terk edip hiç yazmamış, bazen de başka birileri duyup da aldanmasın diye yazıp, "Bu rivayet uydurmadır, aslı yoktur" notunu düşmüşler.

Sadece bütün ravîleri dürüst ve güvenilir olan hadîsler için "sahih" demişler.

Ravîlerde bir sorun varsa ya da içlerinden birinin nasıl bir kimse olduğu hakkında bilgileri yoksa bunu belirtmiş, rivayetin zayıf olduğuna dikkat çekmişler.

*

Günümüzün gri ve kara propaganda ve algı operasyonlarına gelelim..

Bunlarda haberlerin kaynağı açık olarak verilmez.

Haberlerin diline baktığınızda şu türden ifadeler görürsünüz: 

"Şöyle olduğu iddia edildi, bu olay şöyle yorumlanıyor, hâdise şu şekilde değerlendiriliyor, şöyle şöyle olacağı ileri sürülüyor, kulislerde şunlar dile getiriliyor, isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili şöyle dedi, vs. vs."

İmdi, mesela "Erdoğan filan şahsa şöyle demiş, o da bunu filana anlatmış, o da falana söylemiş, o falan da bize bildirdi" şeklinde bir "rivayet senedi"ne rastlayamazsınız.

Buna rağmen insanlar bu haberlere inanıyor, onlara göre kanaat oluşturuyorlar.

Bir kimse bu tür kaynağı belirsiz dedikodular için, "Bunlar uydurma olabilir, olması ihtimali çok yüksek" derse, bu şekilde şüpheci yaklaşmasından dolayı suçlanamaz. 

Çünkü haberi aktaranlar kaynak gösteremiyorlar, "Biz söylüyoruz ya işte, bize inanacaksınız, kaynağından size ne?" demiş oluyorlar.

Eğer haberi aktaran ravîler eksiksiz biçimde bildirilirse, haberi getiren isimlere göre bir değerlendirme yapmak mümkün olur. 

*

Günümüzde mahkemelerin çalışma tarzına baktığımız zaman da aynı "ravîlerin güvenilirliği" meselesi önümüze çıkıyor.

Mesela "gizli tanık" diye birşey icat etmişler.. 

Adam kimdir, nedir, hırlı mıdır, hırsız mıdır (Hır gür çıkarmadan soygun yapan mıdır), dürüst müdür, yalancı sahtekâr mıdır, bir kuyruk acısının öcünü almak için fırsat kollayan bir iftiracı mıdır, belli değil.. 

Meçhul..

Durum buyken mahkemeler böylesi adı var kendi "resmen" yok adamların şahitliğiyle hüküm veriyor.

Aynı şekilde belirli insanlar hakkında istihbarat raporlarına göre hüküm verilebiliyor. Haberin kaynağı nedir kimdir, belli değil.. MİT'teki beyefendiler "biliyor" ya, senin bilmen gerekmiyor. 

Güvenlik soruşturmalarında da aynı durum geçerli.. Hakkınızda bilgi almak için başvurdukları kişilerin size karşı bir husumeti, çekememezliği, hasedi, kıskançlığı, kini vs. varsa yandı gülüm keten helva..

Bir bunlara bakın, bir de hadîs usûlünün sahihlik kriterlerine..

Arada uçurum var..

Bin 400 yıllık bir uçurum değil.. Dünya ve ahiret arası kadar geniş bir uçurum.

*

Eğer Ankara Ekolü zihniyetsel sorunlular bimarhanesi sakinlerinde “sorularla meşgul” bir zihin bulunsaydı, bunları da düşünürlerdi.

Fakat onlar düşünmezler, onlar ancak, çıfıt Goldziher sansarı ile kaltaban Schacht tilkisi gibi "metodda mezhep imamları"nın "Kafanızda şöyle sorular bulunsun" şeklindeki talimatlarını ezberlerler.

"Kitap yüklü eşek" olmadıkları için sırtlarında kitap taşımayan, fakat çalışma masalarının arkasını ve yanlarını kitap dolu raflarla süsleyerek objektife poz verip "Benim işim gücüm kitap okumak lo" diye "kitap fonlu" mesaj veren, gerçekteyse hiçbir kitabı başından sonuna okumayan, şurasına burasına göz atmakla yetinen, jüri üyesi olarak hakkında hüküm verdikleri tezlere bile göz ucuyla bakan bu tipler, her biri birer dev olan hadîs imamlarımızın binbir emekle toplayıp kitaplarına aldıkları rivayetlere "dönemin siyasî anlayışının formülleştirilmesi" yaftasıyla çamur atarken, Çıfıtiye mezhebinin imamları Goldziher ve Schacht gibi iblislerin şeytanî iftiralarının "Yahudi ve hristiyanların İslam düşmanlığı anlayışının formülleştirilmesi" olduğunu görmezden gelirler.

Akıl hocaları durumundaki iblislere imanları ve güvenleri tamdır. 

“Beyin ölümü gerçekleşmiş olmakla birlikte bitkisel bir hayatı sürdüren akademik zombiler” oldukları için, oryantalist keferenin vesvese mikroplarını çoğaltıp yayma dışında bir performans onlardan beklenemez.

*

Nitekim bunlardan İlyas zihinseli, doktora tezinde şunu diyor:

"Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup, mevcut siyasî yapıda, merkezî otoriteye muhalif hareket eden siyasî rakiplerin etkisiz hâle getirilmesiyle ilgili görünmektedir. Dönemin siyasî yapılanması göz önünde bulundurulduğunda, genelde dünyanın her tarafında tek bir şahısa dayalı yönetim anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu nedenle siyasî rakiplerin ortadan kaldırılma meselesi dinî olmaktan ziyade siyasidir."

"Dönemin siyasî yapılanması"ndan sanki haberi var da!..

Evet, bu "zihni meşgul" angutların ezberlerinden biri böyle: “Bu mesele dinî değil siyasîdir, şu mesele hukukî (fıkhî) değil politiktir.”

Bunların kafasındaki (daha doğrusu derin yerlerden esen rüzgârların etkisiyle imal, inşa ve "formüle" etmeye çalıştıkları) din, böyle bir şey.. 

Siyasete karışmayan, karışmamış bir din.. Siyasalsız İslam..

Din, mevcut rejimin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hatırına siyasete karışmamalıdır, dolayısıyla otantik/sahih dinin siyasete karışmamış olduğu gösterilmeli, böyle bir "sahih/gerçek" din masalı üretilmelidir.

İlahiyat fakültelerinin gerçek misyonu, rejimin onlardan beklediği bu.. 

Fakat, her ilacın yan tesirinin, her sanayileşme atılımının istenmeyen yan etkilerinin bulunması gibi, bunların da rejim açısından zararlı (Şeriatçılık, Siyasal İslamcılık gibi) bazı yan ürünleri elbette olacaktır, fakat "hayr-ı kesîr için şerr-i kalîle" tahammül etmek gerekmektedir.

Medreselerin kapatılması, Yüksek İslam Enstitülerine bile müsaade edilmemesi, yerlerine ilahiyat fakültesi adlı "körler sağırlar birbirini ağırlar" caz(gıriye) orkestralarının kurulmasının ardındaki "vizyon" bu.

Eğer birileri "Din, siyaseti de belirler" şeklindeki bir anlayışı savunuyorlarsa, o anlayışın aslında "din"den olmadığı, tarihin belirli bir döneminde "formüle" edilip dine yamandığı ilahiyatçılar tarafından anlatmalıdırlar.

Devlet onlara boşuna mı dr., doç., prof. filan türünden unvanlar veriyor, maaşa bağlıyor, besleyip semirtiyor?!

Ekmeğini laik (siyasal dinsiz) rejim verecek ve sen Şeriatçılık-İslamcılık yapacaksın, olabilir mi?!

*

Cehaletin ilacı var da, böylesi bir satılmışlığın ve ihanetin devası yok.

İlyas zihinselinin sözünü ettiği tek adamlık, İslam devletinde (ümmetin geneline ait hilafet devletinde) adına halife denilen tek bir liderin bulunmasıyla ilgili..

İmam Nevevî’nin yaşadığı devirde ise, (Dört Halife ve Emevîler dönemindeki gibi) bir siyasal birlik mevcut değildi.. 

Parçalanmışlık, bölünmüşlük ve çok başlılık vardı, ve de herkes halinden memnundu.

İmam Nevevî de, Sultan Baybars’ın hüküm sürdüğü Memlukler Devleti’nin tebaasındandı. 

Aynı dönemde Anadolu’da, İran’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, Irak’ta ve Kuzey Afrika’nın batısında başka İslam devletleri mevcuttu..

Dolayısıyla, sözü edilen “ümmetin yönetiminde tek adamlık” zaten ortadan kalkmış bulunuyordu. Fiilen "çok adamlılık" (devlet başkanı enflasyonu) yaşanıyordu. 

Modernist/tarihselci ilahiyatçılık angutluğunun bu harika çocuğu ise, doktora diye karaladığı zırvalarda Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup…” diyor.

O "tek adam" anlayışı sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinde vardı, sonrasında ise yoktu.

Abbasî hanedanının başa geçmesiyle birlikte bölünme başladı, Endülüs Emevî Devleti kuruldu.

Daha sonra iş, tümden çığırından çıktı.

*

İmam Nevevî'nin savunduğu anlayış ne, dönem ne, dönemin gerçeği ne; İlyas adlı süper cahilin hiçbirinden haberi yok.

Mehmet Sait Hatipoğlu gibi "şeyh"lerinden "ezber"lediği basmakalıp hurafelerle İmam Nevevî gibi ulemayı kesip biçmekle meşgul.. (Ki o "şeyh" konumundaki duayen angutlar da söz konusu klişe palavraları oryantalistlerin şeytanlarından öğreniyorlar) 

Sanki İmam Nevevî, Sultan Baybars’a alternatif olabilecek (veya olan) birileri aleyhine, dönemin “tek adam anlayışı”nın propagandasını yaparak Baybars’ın gözüne girmeye çalışıyor da, onun “siyasî rakiplerini etkisiz hale” getirmek için “anlayış” üretiyor.

Gerçekte ise, Baybars İmam Nevevî’yi, kendisinin arzusu doğrultusunda fetva vermediği için sürgün etmişti.

Böyle, dönemin “anlayış”ına göre hadîs uydurmak, “anlayış” üretmek; sürgünü hatta idamı göze alarak hakkı söyleyen İmam Nevevî gibi salih alimlerin değil, günümüzün (bir maaş zammı ya da bir üst makam uğruna dinini imanını satmaya dünden razı) modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinin, laik (siyasal dinsiz) rejim dalkavukluğu ruhlarına sinmiş soytarıların yoludur.

Fakat bu çağdaş soytarılar, mevcut rejime göre hadîs uydurma imkânından mahrumlar. 

Bu yüzden, İslam düşmanı azgın ve sapık oryantalist akıl hocalarının rehberliğinde, “içinde yaşadıkları laik (siyasal dinsiz) dönemin anlayışına ters düşen” hadîsleri, “O hadîsler, geçmiş dönemlerin anlayışına geçerlilik kazandırmak için uydurulmuştur” diyerek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Anlattıkları kendi hikâyeleri, fakat hikâyenin kahramanları olarak İmam Nevevî gibi doğruluk, zühd ve takva abidesi âlimleri görmemizi istiyorlar.

*

İmam Nevevî rh.a.'in İslam dünyasının birliğini ve başında tek bir liderin (halifenin) bulunması gerektiğini savunması, dönemin "yükselen trend" durumundaki anlayışına sırt çevirmesi anlamına geliyordu.

O, konjonktüre ve dönemin anlayışına aykırı olduğu halde İslam'ın doğrularını savunmuş durumda.

O dönemde Abbasî Devleti güç kaybetmiş, can çekişmeye başlamış, hükmü sadece Bağdat şehri ile yakın çevresinde geçer hale gelmişti.

Bir tür bugünkü Papalığa, Vatikan devletine dönüşmüştü.. Sureta bir saygı görüyorsa da "takan" yoktu.

Fakat olay bununla da kalmadı, 1258 yılında Moğollar Bağdat'ı işgal edip halifeyi öldürdüler.

Ortada halife ve hilafet diye birşey kalmadı. Abbasî Devleti son nefesini vermiş oldu.

İki yıl sonra Moğollar'ı Aynicâlût’ta yenen Memlukler (Kölemenler), Bağdat'ın işgali sırasında canını kurtarıp Şam'a gitmiş olan (Abbasî hanedanından) Ahmed’i Kahire’ye götürüp halife ilan ettiler (9 Haziran 1261). 

Böylece Memlukler'de görünüşte iki başlılık ortaya çıkmış oluyordu. Bir yanda Moğollar'ı yenmiş olan kahraman Sultan Baybars, diğer yanda sığıntı halife Ahmed.

*

Bu iki başlılık hutbe ve sikkelere de yansımıştı, sultan ile halifenin isimleri birlikte geçiyordu. 

Gerçekteyse iki başlılık yoktu, Baybars kanatları altına bir halife almak suretiyle İslam dünyasındaki itibarını artırmış oluyordu.

Halife, Osmanlı'nın şeyhülislamını ve Cumhuriyet'in diyanet işleri başkanını akla getiren "sınırlı yetkili ve sorumlu" bir konumdaydı. 

Abdülmecit'in Mustafa Kemal'in emri altındaki tiyatrovari halifeliği gibi bir halifelik yani..

Güç, kuvvet, makam, mevki, servet, dünyalık vs. Memluk sultanının elinde..

Böyle bir dönemin "anlayış"ı ne olur, tahmin etmek zor değil..

Eğer İmam Nevevî laik rejimin zevk ü sefa düşkünü Ankara Oryantalist Dans Ekolü hanende ve sazendeleri gibi "dönemin anlayışı"nın peşinden giden bir fırıldak olsaydı, İlyas gibi akademik fiyaskoların zırvalarının benzerlerini yazardı.

*

Kamu yönetimi, siyaset bilim, işletme, siyaset sosyolojisi ve sosyal psikoloji gibi bilim dallarına vakıf olanlar bilirler ki, hiyerarşik bir yapılanmada bir astın tek bir üste bağlı olması ve karar mercîinin tek bir kişi veya birim olması önemlidir.

Bu, örgütlü/teşkilatlı faaliyetler için olmazsa olmaz bir şarttır.

Kararları bir kurul bile alsa, o kurulda son sözü söyleyecek, o kurulu yönetecek bir tek başkanın, tek adamın mutlaka bulunması gerekir.

Dolayısıyla "düzen" demek, "tek başlılık" demektir.

Askerlikte de böyledir.. Bir orduda tek bir "başkomutan" olur. Eşit yetki ve sorumluluğa sahip iki komutanın bulunduğu bir ordu, ordu değil başıbozuklar kalabalığıdır.

Demokratik diye bilinen rejimlerde (mesela krallı-kraliçeli İngiliz demokrasisinde) birtakım yetkilerin bir başbakana vs. aktarılmış olması "çok başlılık" anlamına gelmez. 

Böylesi bir yetki devri her kurum, organizasyon ve teşkilatta olan birşeydir. 

Diktatörlüklerde bile böyledir. Diktatörler de bazı yetkilerini alt kademelere devrederler, herşeyi kendileri kararlaştırıp yapmazlar. 

Buradan anlaşılabileceği gibi, geçmiş dönemlerin geçmişte kalmış "tek adam" anlayışından söz eden ilahiyatçı dangalaklar sadece cahil değiller, aynı zamanda ahmaklığın dibini bulmuşlar.

*

Bu "kitap pozlu" akademikimsilere göre, Kur'an'da bu konulara dair birşey yok.

Ahmak ya da zihinsel özürlü olursan ve günümüz sosyal bilimlerinin terimlerini motamot Kur'an'da ararsan tabiî ki bulamazsın!

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Allah (hükmünde/hakimiyetinde hiçbir ortağı olmadığına dâir), üzerinde (hak sâhibi oldukları için) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile, sâdece bir kişiye âit olan bir adamı (bir köleyi) misâl getirdi. (Bu ikisi) misâlce bir olurlar mı? Bütün övgü, Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 39/29)

"Tek adamlığın" bulunmadığı, "çok başlılığın" yaşandığı yerde mutlaka güç çatışması ortaya çıkar. 

Bu da "düzen"sizlik (düzen yokluğu, anarşi, fesat) demektir.

"Düzen", tek başlılığı gerekli kılar, çok başlılığa izin vermez.

Nitekim Allahu Teala şöyle buyuruyor: 

"Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi fesâda uğrardı (düzeni yok olmuş hale gelirdi). İşte, arşın Rabbi olan Allah, onların isnâd etmekte oldukları (ortağının bulunması gibi) vasıflardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."