BEN NE DİYORUM, TANBURAM NE ÇALIYOR!







Yeni Şafak gazetesinin kıdemli ve tecrübeli Erdoğan yağcısı yazarı Prof. Hayrettin Karaman'ın son yazısı (ve de o yazıdan aldığı ilhamla heyecana kapılıp yağın dozunu kaçıran Ömer Lekesiz'in zırvaları) olmasaydı, şimdi bu satırları, bu yazıyı okumuyor olacaktınız.

Bu beyzadeler, (Erdoğan'ın tabiriyle) "şahsım" gibilerin Erdoğan eleştirisini yanlış anlıyor ya da yanlış anlıyor görünerek çarpıtıyorlar.

Erdoğan'a "Türkiye'ye Şeriat getir" dediğimiz yok. Onun Türkiye siyasetinde bugünkü konumuna hangi iç ve dış çevrelerle ne tür görüş alışverişleri yaparak geldiğini biliyoruz.

Ona diyoruz ki, Türkiye'nin laikliğini tutup Mısır ve Tunus'a ihraç etmeye, onları da Şeriat'ten vazgeçirmeye çalışma!

Siz nasıl kalem erbabısınız ki bu kadar açık ve net birşeyi anlayamıyorsunuz?

Ya da şöyle mi demek lazım: Siz nasıl utanmaz adamlarsınız ki bu kadar akla ziyan çarpıtmalar yapabiliyorsunuz.

*

Bu beyler böyle yazılar yazdıkça bizim gibilerin de Erdoğan konusunda bazı hatırlatmalar yapması gerekiyor.

Yapmazsak vebalde kalırız diye düşünüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devirdiği o kadar çok çam var ki, hangi birini düzeltesin..

Neredeyse bütün ölçülerle oynuyor, altüst ediyor.

Bir misal: Zamanında iktidar için papaz elbisesi bile giymeyi savunabilmişti..

Şeriat getir demiyoruz, papaz elbisesi giyme diyoruz.

Papaz elbisesi giymek nedir?.. Papaz gibi yaşamak, papaz gibi davranmaktır.

Konuyla ilgili haber şöyleydi:

Recep Tayyip Erdoğan’dan yeni kaset:

Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim

İSTANBUL Milliyet

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kaseti daha ortaya çıktı. Erdoğan, 1995’teki konuşmasında, verdikleri mücadelenin iktidara gelmesi uğruna papaz elbisesi bile giyebileceğini söylüyor.
Star TV’de yayınlanan kasette Erdoğan, kurallarını kendi inancı dışındaki yapının koyduğu bir toplumda yaşadıklarını belirterek, “O kuralları değiştirip kendi nizamımızı getirmenin mücadelesini veriyoruz” diyor. Ardından Erdoğan mücadelenin yöntemini şöyle açıklıyor: “Biz bu toplumun içinde yeni bir nizamı hakim kılmanın mücadelesi içindeyiz. Neydi o mücadele? Zamana ve zemine göre değişmeyen doğrunun iktidar olmasıdır. Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.”
Erdoğan yine aynı dönemde bir başka kasette de laikliği “Dinsiz bir zihniyetin zulmüdür, bu ülkede müslümanlara yapılanlar” sözleriyle yorumluyor.

(http://www.milliyet.com.tr/2002/05/30/siyaset/siy07.html)

“Zamana ve zemine göre değişmeyen doğru”nun, zamana ve zemine göre değişmeyen bir usulü de vardır.

Beyefendi, kafasından usul icat ediyor.

“Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki” diyor.

Tabiri caizse, kafadan atıyor..

“Bu mücadele”, eğer bizim bildiğimiz “o mücadele” ise, onun usulü içinde papaz elbisesi giyme yoktur.

“Bu mücadele”, Mısır ve Tunus'tan Şeriat'i silip atma ve yerine laikliği (siyasal dinsizliği) oturtma ise, onda gerçekten de papaz elbisesi de vardır, "şapka devrimi" de, frak da, smokin de..

*

Öncelikli derdi dünya olan, bunun için dini istismar etmekten kaçınmayan, insanların dinî duygularını kullanmayı "ilm-i siyaset" kabul edenlerin usulünde bunların hepsi bulunuyor olabilir, birşey diyemeyiz.

Ki, Tayyip Erdoğan, yıllar önce, geçmişte dini istismar etmiş olduğunu da itiraf etmişti.

Okuyalım:

“…Recep Tayyip Erdoğan 3 Mart 2004 tarihinde şu sözü söylemiştir, ’Biz din istismarı yaptık, din istismarı hataydı. Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır’ demişti. İstismarın karşılığı sömürmektir. Demek ki Erdoğan, Türk milletinin dini inançlarını sömürerek başbakan oldu. Bunu ben söylemiyorum kendisi diyor.” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4370575_p.asp)

Sonradan AKP milletvekili olarak vatana “hizmet” eden Mehmet Metiner de, 6 Temmuz 2003’te şunları yazmıştı:

“Dünün Erdoğan’ı yok artık. O ‘İslami devlet’ diyen Erdoğan gitmiş, yerine ‘Din devletine karşıyım, dinsel milliyetçiliğe hayır!’ diyen bir Erdoğan gelmiş.” 

(http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2341)

İşte, dediğimiz özetle bu: 

Türkiye'yi İslam devleti yap demiyoruz, fakat din devletine karşı olma, karşı çıkma!.... 

Böyle konuşma! 

Değmez!

*

İktidar olmak için papaz elbisesi bile giymeyi içine sindirebilen, bunun için kafasından usul icat eden birinin geleceği nokta ancak bu olabilir: İktidara gelir, ve gelmesini sağlayan “din” merdivenine tekmeyi vurur, ardından da, “Biz din istismarı yapmıştık, ne kötüydü!” diye pişmanlık sergiler.

Ne yazık ki, Erdoğan, daha sonra da, işine geldiği zaman dini istismar etmeye devam etti.

Ediyor.

Faydaları ve hizmeti de oluyor, inkâr etmiyoruz, fakat üzerine bol kepçe istismar sosu döküyor, karşılığını oy şeklinde tahsil ediyor.

Fakat, asıl söylemek istediğimiz bu değil, kendisi itiraf etmemiş olsa istismar "top"una girmeyi de düşünmezdik. Asıl önemli mesele şu:

Papaz elbisesi, bir küfür simgesidir.. 

Böylesi bir elbiseyi bir müslüman ancak, ölüm (ya da azalara zarar verecek şekilde şiddetli dövme) tehdidi altındayken giymeyi kabul edebilir. 

Giymezse öldürülecekse, kendisini öldürme tehdidinde bulunanlar bunu fiilen gerçekleştirmeye muktedirse (Salt tehdit yetmez), işte bir müslüman ancak o zaman, papaz elbisesi giymeyi kabul edebilir. 

Yoksa, durduk yere aşkla şevkle bunu savunmaz.

Aliya gibi düşünür: "Biz 'bu mücadele'yi öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz." 

Böyle düşünüp papaz elbisesini tehditlere rağmen giymeyi kabul etmez de öldürülürse, yani ruhsat yerine azimeti tercih ederse, şehit olur.

Buna karşılık, dünya nimetlerinden daha fazla yararlanmak için böylesi birşeyi kabul ederse, dünyayı ahirete, küfrü imana tercih etmiş demektir.

O yüzden, Ehl-i Sünnet’in akaid kitaplarında, mesela zünnar (papaz elbisesinin bir parçası, ipe benzeyen kuşak) takmanın küfür olduğu belirtilir. (Bakınız: Bir Vehhabî'nin değil, bir "mutasavvıf müderris"in, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.'in Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabı.)

Bunu ben söylemiyorum, Ehl-i Sünnet’in akaid kitapları söylüyor. 

Ehl-i Sünnet konusundaki “derin” hassasiyetleriyle öne çıkanlar, nedense, mevzubahis olan Cumhurbaşkanı olunca, Ehl-i Sünnet’ten olmayı teferruat olarak görüyorlar. 

*

Evet, Ehl-i Sünnet akaidi kitaplarında verilen bilgiler çerçevesinde düşünüldüğünde, Erdoğan’ın “İktidar için papaz elbisesi bile giyerim” sözü, savunulabilir bir söz değildir.

Papaz elbisesini giyerken bir taraftan da Ehl-i Sünnet itikadını terk ediyorsanız bunu da açıkça söyleyin, bilelim.. 

Ehl-i Sünnet hassasiyeti bir tek Suud'u ve İran'ı döverken aklınıza geliyorsa, buna da ancak "Sünnîlik istismarı" denilebilir. 

Şu sözler de Erdoğan'a ait: 

“Çağımızda ideolojik partiler bitmiştir. Dini esaslara dayalı devlet istememiz, müdafaa etmemiz mümkün değildir.” (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=68052)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmemiz mümkün değildir" dese, anlayacağız. Aciz adamdan gücünden fazlası istenmez. (Aciz değil de muktedirse, durum değişir.)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmek için çalışmamız mümkün değildir" dese, yine anlayacağız. 

Allah yolunda cihat "Ben de liderim, hem de dünya lideriyim" diyen her babayiğidin harcı değil. 

Kendi yapamadığımız şeyi başkasından isteyecek halimiz de yok.

Fakat, "dinî esaslara dayalı devleti istemediğini" söylemek zorunda değilsin.

İsteyeceksin, müdafaa da edeceksin, (Hadi müdafaadan vazgeçtik) en azından isteyeceksin, çünkü senin neyi isteyip istemediğine ancak sen karar verebilirsin. 

Neyi isteyeceğine bile sen kendin karar veremiyorsan, sana hür denilebilir mi?!

Bu acizlikten de beter bir durumdur. 

İradesizliktir.

Yoksun ya da hiçsin demektir.

*

Bu tür uyarıları "şahsım" gibiler değil, Karaman'ın yapması gerekirdi.

Niye yapmıyor?

Bunu "şahsım"ın burada sormam önem taşımıyor, fakat ahirette ona elbette sorulacaktır.

*

Bu millet bir Kılıçdaroğlu'nun dinî konulardaki laflarından etkilenmez. "Yolsuzluğu hırsızlığı olmamış diye biliyoruz ama camiye yolu uğramayan Tuncelili bir Alevî" der geçer.

Merhum Özal'ın laflarından da kimse etkilenmiyordu.. Kapitalist Sabancı'nın yanında, Dünya Bankası'nda vs. çalışmış, Semra Hanım'ın eşi olmasıyla dikkat çekmiş bir adamdı. 

Erdoğan ise gençliğinden beri Millî Görüşçü Erbakan "Hoca"nın yanında olmasıyla tanınmış bir imam hatipli.. 

Fırsat buldukça kameraların önünde Kur'an okuyup "hocalığını konuşturan" bir hatip..

Millet onun laflarından etkileniyor. Sözlerini benimsiyor.. Onun gibi düşünmeye başlıyor.. Başladı..

Arap atasözünde haklılık payı var: İnsanlar, hükümdarlarının dini (inancı) üzeredir. 

Öyle ki, "şahsım" gibi kıyıda köşede kalmış birkaç kişi tutup Erdoğan'ın sözlerindeki hatalara dikkat çektiğinde yadırganıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanlış sözleri değil, o sözleri tenkit edenler yadırganıyor. Erdoğan ne söylese bir yaldızlı kulp takılıyor.

Cumhurbaşkanı kendi vebaliyle beraber kendisine uyanlarınkini de üzerinde taşımakta.. 

Ve Karaman gibiler de aynı vebale ortak oluyorlar.

Hayrettin Bey'e diyeceğimiz şudur: 89 yaşındasın, ölüm var, ölüm var, ölüm var! Hesap var!


İLM-İ SİYASET ÜFÜRÜKÇÜLÜĞÜ: İLKESİZLİK, EYYAMCILIK, KONFORMİZM, FIRSATÇILIK, ÇIKARCILIK, TAKİYYE VE "ZAMAN VE ZEMİNE GÖRE KIBLE DEĞİŞTİRME"YE SİYASET ADINI VERME KURNAZLIĞI

 



Haber7.com yazarlarından Hasan Öztürk yağdanlığı (Kambersiz düğün olmazmış, bir ara Yeni Şafak balosunda sanatını icra etmişti), Erdoğan'ın göreve başlama töreni sırasında yaptığı konuşmayı konu edinen bir yazı kaleme almış.

Yazısının başlığı şöyle: 'Göreve Başlama Töreni konuşması ya da "Gelin canlar bir olalım" '

Son dönemin modası Alevîlik.. "Sünnî kodlar" bekleyebilir.. Zaten Sünnî hassasiyet bu laik (siyasal dinsiz) rejime uymuyor, onun üzerinde eğreti duruyor.

Bu Öztürk adlı yoz Türk'ün yazısı şöyle başlıyor:

Erdoğan’ı “takip edenler” açısından her şey olması gerektiği gibi oluyor!

Ama, Erdoğan’ın ilmi siyasetini göz ucuyla bile takip etmeyi kendilerine zül addedenler olup biteni elbette anlamakta güçlük çekiyor!

(https://www.haber7.com/yazarlar/hasan-ozturk/3330060-goreve-baslama-toreni-konusmasi-ya-da-gelin-canlar-bir-olalim)

*

Bu "ilm-i siyaset" lafı, yaşananları çok güzel özetliyor.

Gençler bilmezler, bu laf ile kastedilen, gerçek anlamda "siyaset ilmi" değildir.

Kastedilen, sözde dostluk sergileyerek düşmanlık yapmak, yüze gülüp kuyu kazmaktır.

Ankara'daki siyaset esnafı ve bürokratlar taifesinin bir kesimi bu alanda uzmanlaşmış ve maharet kesbetmiş oldukları için, bu lafı pek severler ve kendi karaktersizliklerini "ilm-i siyaset" ustalığı olarak göstermeyi ihmal etmezler.

Hasan Öztürk yoz Türk'ü, bu lafı Erdoğan için "övme" maksadıyla söylüyor, fakat aslında baltayı taşa vurmuş.

Bir bakıma "Kral çıplak" demiş oluyor, fakat bunu "Kralıma çıplak da siyaset ne güzel yaraşır" makamında bir besteyle kulağa hoş gelecek şekilde söylüyor.

Söylediğini zannediyor.

*

Kral çıplak..

En "akredite" yağdanlıklarına göre bile siyaseti, "ilm-i siyaset"..

Bilmemek ayıp değildir derler, bilmeyenler için anlatalım.. 

Bu "ilm-i siyaset" lafını kullananlar, şöyle bir hikâye (daha doğrusu masal) anlatırlar (Ki bunların en akıllısı bile böyle konularda ayet ve hadîsleri hatırlamazlar, nerde bir hurafe varsa onu arar bulurlar):

Bir ilim talibi, meşhur bir hocadan gidip dinî ilimleri öğrenmiş. Fakat hocası, "İlm-i diyaneti öğrendin, sana ilm-i siyaseti de öğreteyim" demiş.

O da "Gerek yok" deyip köyüne dönmüş.

Bakmış ki köyün hocası camide vaaz sırasında saçmalıyor. Hocaya "Söylediklerinin hepsi yanlış, hurafe, uydurma.. Doğrusu şudur" demiş.

Bunun üzerine hocanın kışkırttığı cemaat bunu bir güzel dövmüşler.

Bu da kalkıp tekrar hocasının yanına gitmiş, "ilm-i siyaset"i öğrenmiş.

Tekrar köyüne gelmiş, aynı hocanın vaazını dinlemiş, sonra da cemaate şöyle seslenmiş: 

"Aziz cemaat, bu hoca efendi derin ilim sahibidir, hikmet ve irfan deryasıdır, her sözü birer incidir, kendisi de pek mübarektir. Onun saçından veya sakalından bir kılı hatıra olarak saklayan cennetliktir." 

Bunun üzerine cemaat hocanın üzerine üşüşmüşler, ne saç kalmış ne baş, ne kaş kalmış ne sakal.. Yüz göz kan içinde..

*

Bu hikâyeye göre, sözde "ilm-i siyaset" öğrenen ilim talibi, hurafeci hocanın hakkından gelmiş oluyor.

Halbuki kendisi hurafeci hoca haline gelmiş durumda.

Hoca hakkında söylediklerinin hepsi yanlış, uydurma ve hurafe..

Eğer sen ilm-i siyaset adına kötülüğün kendisi haline geliyorsan, neyin mücadelesini veriyorsun?

Yolunan, hurafeci hocanın saçı sakalı değil, senin şahsiyetin, haysiyetin, şerefin, karakterin.. 

Kan revan içinde kalan, hocanın yüzü gözü değil, senin ahlâk ve seciyen..

Düşmanınla birlikte senin haysiyet, şeref, insanlık ve karakterin de ölüyorsa, bu, bir zafer midir?

*

Demek ki"Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz" diyen Aliya'nın ilm-i siyaseti ile Türkiye'deki ilm-i siyaset farklı.

Demek ki diyanet fakiri metin yazarlarının temcit pilavını ısıtıp yemekten ibaret olan "prompter hatipliği" ile ilgisi bulunmayan, entelektüel donanımı ile göz dolduran, gerçek bir dava adamı olma vasfını kendisinde taşıyan, bazılarının "bilge kral" olarak adlandırdığı Aliya, ilm-i siyaseti öğrenememiş.

İlm-i diyanetle kalmış. 

Diyanetini ve şahsiyetini muhafazadan başka ilm-i siyaset tanımamış.

Türkiye'deki ilm-i diyanet bakımından tam takır kuru bakır tipler ise, ilm-i siyaseti çok iyi öğrenmişler.

Öyle öğrenmişler ki, düşmanlarından bir farkları kalmamış..

Dışardan bakan birinin bunları düşmanlarından ayırması mümkün değil.. Hatta düşmanlarında biraz olsun şahsiyet ve "olduğu gibi görünme" derdi var, bunlarda o da yok.

Çünkü "fena fil ilmi siyaset" olmuşlar. 

Yanlışın ve hurafenin sözcülüğünde düşmanlarını geçmişler, böylece düşmanlarını emekli etmişler, onların postlarına kurulmuşlar.

*

İlm-i siyaset tarikatının pîri, Abdullah ibni Übeyy'dir.

Medine'deki iki kabileden birinin, Hazrec'in lideriydi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye hicret etmeseydi bu şehrin kralı ilan edilecekti.

"İlm-i siyaset" icabı müslüman olmuş göründü, fakat imanı yoktu, münafıktı.

Medine'deki liderliğini, "münafıkların lideri" olarak sürdürdü.

Sözü dinlenen ve saygı gören bir adam olma özelliğini muhafaza için her yerde "rol kapmaya" çalışır, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hutbe irad ettiğinde hemen arkasından kalkıp "ilm-i siyaset" yapar, "Rasulullah şöyle güzel konuştu, böyle güzel konuştu, sözleri hikmet ve hidayet bahri vs." türünden laflar eder, nutuk atardı.

Uhud Savaşı sırasında bin kişilik İslam ordusunun önemli bir bölümünün savaş başlamadan harp meydanını terk etmesini sağlamıştı. Kendisine tabi 300 kişiyle yarı yoldan geri dönmüştü. 

Durum böyleyken, savaştan sonra Mescid-i Nebevî'de Peygamber Efendimiz'in hemen ardından ayağa kalkıp nutuk atmaya kalkışmış, bunun üzerine onun kabilesinden olan Ebu Eyyub el-Ensarî r. a. onu azarlayıp konuşmaktan men etmiş, ilm-i siyasetin çanına ot tıkamış, sesini kesmişti. (Geniş bilgi için Asım Köksal Hoca'nın "İslam Tarihi"ne bakılabilir.)

O günden sonra bir daha Peygamber Efendimiz s.a.s.'in meclislerinde "ilm-i siyaset" tarzı nutuklar atamamıştı.

*

Yoz Türklerin sözünü ettiği "ilm-i siyaset" kaypaklığı, Abdullah ibni Übeyy'lerin sanatıdır. 

Karakter abidesi Ebû Eyyub el-Ensarî'lerin, Aliya'ların şerefli yolu farklı.


E-KİTAP: TÜRKİYE TARİKATLARININ KİMLİK KRİZİ: İSKENDERPAŞA ÖRNEĞİ

 

https://archive.org/details/turkiye-tarikatlarinin-kimlik-krizi-iskenderpasa-ornegi



TÜRKİYE TARİKATLARININ

KİMLİK KRİZİ:

İSKENDERPAŞA ÖRNEĞİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İFRAT İLE TEFRİT ARASINDAKİ BAŞDÖNDÜRÜCÜ ZİKZAKLAR

BÜYÜKELÇİ'NİN AHLÂKÇISINA AHLÂK VE HUKUK DERSİ 4

 “İSYANKÂR, GAFİL, ŞAŞKIN VE KIYMET BİLMEZ” CEMAAT 16

MASLOW’UN ÇİVİSİ VE “İNSAN KULLANIM EL KİTABI” 20

GECİKMİŞ MEALCİLİKTEKİ ARIZALAR 23

ÇOK ÖZEL PROJE MERAKI 36

“ZAMANIN İMAMLIĞI” HÜSN-Ü KURUNTUSU 40

 

İKİNCİ BÖLÜM: BABALAR VE OĞULLAR: SAVURGAN MİRASYEDİLİĞİN “ONTOLOJİK VE EPİSTEMOLOJİK” BUNALIMI

“ŞEYHLİK KESMEDİ, DOĞAL LİDERLİK İSTEREM” 44

DERİN ŞEHİR TİYATROLARI TARİKATLAR MASASI SAHNESİ İFTİHARLA SUNAR: İCAZETLİ ŞEYH HALİT YAŞAR, İCAZETSİZ NURETTİN’E KARŞI 60

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AÇ “DOĞAL LİDER”İN OY AMBARI SANARAK KURDUĞU PARTİ: SAĞDUYU

“İBRAHİM’İN MİLLETİ”NDEN YÜZ ÇEVİREN PARTİ 68

KIBLESİZLİĞİ BAĞIMSIZLIK, KONFORMİZM VE EYYAMCILIĞI SAĞDUYU ZANNETMEK 87

SOLUN BAYAT SLOGANLARININ MÜŞTERİSİ OLACAK KADAR SAVRULMAK 98

AKL-I SELİM ÖZDEN MAHRUM SAĞDUYU AMBALAJI 104


"KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ" Mİ?

 











“Beni tefe koyarlar ama, keşke Yunan galip gelseydi. Ne Hilafet yıkılırdı,  ne Şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı. 

"Buna inanmayan, Yunanistan‘da bir şeriat mahkemesi var, orda Yunan’ın esiri olan müslümanlar için… 

"Sizin içinizden birisi desin ki ‘Ahval-i şahsiyyeye (kişisel hallere) müteallik (ilişkin) mesail (sorunlar) için hiç olmazsa ihtiyarî (isteğe bağlı), talebe bağlı, isteyen şeriat mahkemesine gitsin’, diyebilir misin? 

"‘Anayasa’ya laiklik konmasın’ diyen adamı [dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ı] nasıl boykot ettiler, nasıl hakaretlerde bulundular, görüyorsunuz. 

"Bizim gâvur, elin gâvurundan daha şiddetli.”

*

Ekim 2016’da merhum Kadir Mısıroğlu‘nun bu sözleri medyaya yansımıştı..

Tabiî laik kesim hemen üzerine atladı.

İçten içe memnundular, rahmetlinin Mustafa Kemal eleştirilerine cevap veremedikleri için akıllarınca bir açığını yakalamışlardı.

*

Merhumun sözlerinin önemli bir kısmı doğru olmakla birlikte, abartılı konuştuğu açıktı..

Yunan galip gelip İstanbul’u da ele geçirseydi, hilafet kaldırılmazdı diye birşey yok.

Hilafetin ne izi ne tozu kalırdı.

Çünkü küfrün hâkimiyeti altındaki bir halife müsveddesi, tanım gereği, halife değildir.

Şeriat de sadece ahval-şahsiyyeden ibaret değildir. Onun siyaseti ve ekonomiyi de içeren bir toplumsal yanı vardır.

Şeriat sadece evlilik, boşanma, miras vs. konularını düzenlemiyor, onun ayrıca bir de ceza hukuku boyutu var.

Diyelim ki bir müslüman Türk ile hristiyan Rum arasında cinayetle biten bir kavga oldu, bunu hangi ceza hukukuna göre çözeceksiniz? Yine İslam Şeriati mi geçerli olacak?

Tabiî ki olmayacak.

Dolayısıyla, merhum Mısıroğlu’nun “Yunanistan’da Şeriat mahkemesi var” sözü o kadar da doğru değil.

*

Yunan galip gelseydi, bugünkü İstiklal Marşı’n olmazdı.

Bayrağında hilal olmazdı.

Ezanlar bu kadar serbestçe okunmazdı. (Gerçi bir ara Ezan da yasaklandı, Allah Menderes'e rahmet etsin!)

Ancak bunlar, Mustafa Kemal’in bu millete beleşten bağışladığı, elde yokken kazandırdığı birer karşılıksız lütuf değildir.

Tam aksine bu millet, Mustafa Kemal’in ve kurduğu "laik (siyasal dinsiz) düzen"in elinden ancak bu kadarını kurtarabildi.

Batı Trakya’daki Türkler de Yunan’ın elinden başka bazı şeyleri kurtardılar.

*

Bununla birlikte, “Keşke Yunan galip gelseydi” demenin de bir anlamı yok.

Yunan galip gelseydi, ve bu arada Mustafa Kemal’i savaş esiri olarak alıp götürselerdi, şimdi onun için ağıt yakıyor olurdun.

Şöyle derdin: 

“Bakmayın siz Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin namaz vs. kılmadığına.. O savaş gailesi içinde namazına abdestine çok dikkat edemedi, ama kalbi çok temizdi, yüreği imanla doluydu. Padişah onu boş yere seçmemişti. Emri altındaki İslam ordusu galip gelseydi, cihad zaferle sonuçlansaydı, Osmanlı yıkılmazdı. Ne Hilafet yıkılırdı, ne Şeriat kaldırılırdı, ne medreseler lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Said-i Nursî gibi basiretsiz hocalar ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa gibi sadık bir komutanı anlayamadılar. Düşman ajanlarının iftiralarına aldanıp Paşa hakkında suizanda bulundular, Paşa’nın dış dünyaya karşı siyaset icabı söylediği bazı lafları kafaya taktılar. Hatta Said-i Nursî tuttu önce bir namaz beyannamesi yayınladı, sonra da savaşın ortasında Ankara’yı terk edip gitti. Şimdi siz söyleyin, Padişah emrettiği için Yunan’a karşı cihat eden, savaşıp esir düşen Mustafa Kemal Paşa hazretleri mi daha dindardır, yoksa ‘Bunlardan bir cacık olmaz’ diyerek savaşın ortasında Ankara’dan çekip giden Said-i Nursî mi? Bu millet bu basiretsiz, kifayetsiz, firasetsiz, hayalperest, yaşadığı çağı anlayamayan, dünyayı bin 400 yıl öncesi gibi zanneden hocalardan az çekmedi!”

*

Bu laikler (siyasal dinsizlikçiler), sözde vatanseverlik edebiyatı yapıyor olsalar da, çoğu, Yunan’ın galip gelmiş olmasını dert edecek adamlar değiller.

Tam aksine, "laik, demokratik ve çağdaş" bir Yunan hakimiyetini yürekten, can u gönülden isterler.

Çünkü bunların hedefi batılılaşmak, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve bu arada Avrupa Birliği‘nin bir parçası haline gelmekten ibaret.

Yunan galip gelseydi, bu hedefler daha çabuk ve kolay yoldan gerçekleşmiş olurdu.

Bu yüzden, bana kalırsa, Yunan’ın galip gelmemiş olmasına Mısıroğlu‘ndan daha fazla üzülüyorlardır.

Ama, bunu yüksek sesle söylemeyecek kadar da işlerini bilirler.

Onlar açısından meselenin can alıcı noktası ise şu: 

Yunan işgali yaşansaydı, kökenini bir şekilde Rumluğa dayandıramayanlara "ikinci sınıf vatandaş" muamelesi yapılır, onlara "keçi çobanlığı" layık görülürdü. 

"Cennet vatanın Kemalist imtiyazlı vatandaşları" Yunan usulü "laik demokrasi"de mağdur olurlardı. 

Canlarını sıkacak tek nokta burası.

*

Yunan galip gelseydi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “milli ve yerli” AB hedefi kolayca gerçekleşebilirdi.

Kalkıp Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat yerine laiklik” tavsiye etmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunan vatandaşı olduğu için, muhtemelen, Şeriatçılıktan yine uzak dururdu.

Belki imam hatip lisesi yerine, eksik gedik bir medrese tahsili yapmış olur, fakat herhalde yine laikliği savunurdu.

Türk milletvekili adayı Temel Karamollaoğlu, “Müslümanım, İslamcı değilim” diyerek, vatandaşı Yunan halkının gönlüne su serperdi.

Bahçeli ve Akşener gibi milliyetçiler (din-ci olmayan milliyet-ciler) “Biz Türkler Yunanistan’ın laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, onun ötesinde bir talebimiz yok, laiklikten taviz verilemez” derlerdi.

Kılıçdaroğlu da muhtemelen “Ben Alevî meşrep samimi bir müslüman olarak sosyal demokrasiye inanmış durumdayım, başka bir davam yok” derdi.

Yunan devleti vatandaşı Mehmet Şevket Eygi“Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcılık sapıklıktır; sapıtmış ve sapıttıran bir fırkadır” diye yazılar döşenir, Yunan makamlarından aferin alırdı. Yılın gazetecisi filan seçilirdi. 

İşbirlikçilik yaptığı İçişleri Bakanı’nın adı Faruk değil, Dimitri filan olurdu.

 “Canım Yunanistan“ı için “Ben devlet taraftarıyım. Düzen ya da rejim bozuk olabilir, rejim başka, devlet başkadır. Devletime bağlıyım. Devletimi en çok ben severim, bu konuda ikinci olmayı bile kabul etmem” şeklinde sevgi dolu yazılar kaleme alırdı.

"Yunanistan sevgisi imandandır" adıyla kitap yazan bile çıkardı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."