Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
GAYRIDAN ÜMMÎDİ KES
E-KİTAP: RU’YET-İ HİLAL RİSALESİ
https://www.academia.edu/93355146/Ruyet_i_Hilal_Risalesi
RU’YET-İ HİLAL
RİSALESİ
Dr.
Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
DİYANET İLMİHALİ’NİN
YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 3
RÜ’YET-İ HİLAL
MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ 19
UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI,
TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 22
AKLA ZİYAN
BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 31
AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 40
BAYRAM
GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 59
KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ
VE BAYRAM” HURAFESİ 64
ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE
BAYRAM TAKINTISI 70
MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM)
BİRLİĞİ HURAFESİ 76
UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ?
(RAMAZANIN BAŞLANGICI,
TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK)
Yeni Şafak gazetesinde yazan Prof. Faruk Beşer, kamerî aylar konusundaki
hatasını sürdürmeye yıllarca devam etti.
Eski(miş) bir yazısından
alıntılar yapacağız, fakat önce, nerede hata yaptığını söyleyelim: Elma ile
armutu topluyor, iki ayrı takvimi birbiriyle karıştırıyor.
Ramazan ayı, Güneş takvimine göre belirlenen bir ay değildir. O
yüzden, onu, Güneş takvimine göre belirlenen günlere uydurmaya çalışmak, ilk
düğmeyi yanlış ilikleyerek işe başlamaktır.
Kamerî takvime ait bir günün (ki gün, “doğal” bir olayla, Güneş’in batışıyla başlayıp
biter), Güneş takvimine göre belirlenen bir günle (ki kafadan atılıp belirlenmiş
bir “gece yarısı saat 24:00” ile bitip başlar) örtüşmesini beklemek
de, istemek de, düşüncesizliğin daniskasıdır.
Değil bu iki ayrı takvime ait
günlerin birbiriyle örtüşmesi, Dünya’nın farklı kıtalarının günlerinin bile,
aynı takvim çerçevesinde, birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir.
*
Mesela, yıllar önce şöyle bir haber
okumuştum (Milliyet):
2018'de kalkan bir uçak
2017'de indi
01.01.2018 - 16:13 | Son Güncellenme:
Yeni
Zelanda'dan havalanan bir yolcu uçağı, Hawaii'ye indiğinde halen 2017
yaşanıyordu. Sosyal medyada büyük ilgi gören olay, zaman içinde yolculuk
esprilerini getirdi.
Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinden 2018'in ilk dakikalarında
kalkan bir uçak, ABD'nin Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya 2017'de indi.
Gazeteci Sam
Sweeney olayı farketti ve bu ilginç durumu Twitter'dan paylaştı. "Hawaiian
Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş 2018'de başladı ve uçak 2017'de
inecek" ifadesini, #zamanayolculuk etiketiyle paylaştı.
Hawaiian
Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş, Auckland Havaalanı'ndan 1 Ocak 2018'de
yerel saatle 00:05'te kalktı ve Honolulu'ya 31 Aralık 2017'de 10:16'da vardı.
Auckland,
Honolulu'nun 23 saat ilerisinde.
Twitter
paylaşımının altına ilginç yorumlar da yapıldı.
Bir Twitter
kullanıcısı "Yani, zaman içinde yolculuk yapabiliyoruz ama hâlâ uçan
arabalarımız yok" dedi.
Bir başka
kullanıcı ise, "Yani teoride yolcular yeni yılı kutlayıp, 24 saat içinde
ikinci kez kutlama şansı yakalayacaklar" dedi.
Kaynak: BBC
Türkçe
(https://www.milliyet.com.tr/dunya/2018de-kalkan-bir-ucak-2017de-indi-2583262)
*
Dünya işte böyle bir yer.
Herkesin günü kendisi içindir.
Güneş takvimi çerçevesinde de
durum böyle.
Mesela, senenin 1 Ocak gününü
alalım..
Türkiye’nin 1 Ocak
günü ile Japonya’nın ve
ABD’nin 1 Ocak günü birbiriyle örtüşmüyor.
Japonya 1 Ocak’ı yaşarken ABD
31 Aralık’ta oyalanmakta olabiliyor.
Yani belirli bir anda sadece
gün değil, ay ve yıl da farklı olabiliyor.
Ve gece 24:00’ten bir dakika
sonra biz Türkiye olarak 1 Ocak’a ve yeni yıla geçtiğimizde ABD hâlâ 31
Aralık’ı yaşamaya devam ediyor
Hani takvim birliği?
*
Evet, bir birlik var.. Fakat
bu, itibarî.. Gerçek bir birlik değil.
Zaman dilimleri farklı.. Fakat
sadece isimde birlik var.. Farklı zaman dilimlerine
aynı ismi (mesela 1 Ocak ismini) veriyor, meseleyi kâğıt üstünde çözmüş oluyorsunuz.
O yüzden, yukarıya aldığımız
haberde anlatıldığı gibi, 2018 yılının ilk dakikalarında Yeni Zelanda’dan
havalanan bir uçak, yolcularını (güya) zamanda geriye götürüp, bir yıl öncesinde, yani 2017’de
Havai’de yere bırakabiliyor.
Gün değil, yıl
bile farklılık gösterebiliyor. Geçmişe
(uydurma bir geçmişe) yolculuk yapabiliyorsunuz.
Kimse de buna, Güneş takvimini
kullanan ülkelerin perişanlığı demiyor.
*
Gelelim Faruk Beşer‘in yazısına:
“Yine Ramazan’ın tespiti, yine Müslümanların
perişanlığı” başlığını taşıyor.
İlk paragraf şöyle:
“Meselenin
önemli noktalarına tekrar değineceğiz ama uygulama açısından şu kuralı da
söylemeliyiz: Resulüllah buyuruyor ki, ‘Oruca herkesin başladığı günde
başlanır, bayram herkesin bayram ettiği gündür, kurban da herkesin kurban
kestiği gündür’ (Tirmizi). Yani durum ne olursa olsun
oruca hep beraber başlanır, hep beraber bayram edilir. Buna göre pazartesi hep
beraber oruca başlayacağız, 4 Haziran Salı günü de hep beraber bayram edeceğiz.
İşin uygulaması böyledir, başka türlü davranmak doğru olmaz. Bu hadisi şerifin
bir işareti de şudur: Tespitte hata olsa bile Müslümanların birlikte hareket
etmeleri, yanlış yapmamalarından daha önemlidir. Bu sebeple benim burada
söyleyeceklerim kimseyi bağlamaz.”
*
Faruk Beşer’in anlamadığı,
aklına getirmediği şu: Tamam, oruca Pazartesi günü başlayacağız da, her ülkenin
Pazartesi’si farklı zaman dilimine karşılık
geliyor.
Mesela, Japonya’nın
Pazartesi’si başladığında biz hâlâ Pazar gününde oluyoruz.
Hele ABD’nin Pazartesi’si ile
Japonya’nın Pazartesi’si birbirine hiç uymuyor.
Şimdi sen, Japonya’daki
müslüman ile ABD’deki bir müslümanı itibarî Güneş
takvimine göre aynı Pazartesi gününde oruca başlatırsan, yanlış yaparsın.
Kamerî takvimi
Güneş takvimine uydurmaya çalışma şaşkınlığını ilim zannetmeyi Faruk Beşer gibi işgüzârlar artık
bırakmalıdır.
*
Mesele, Müslümanların
oruca Güneş takvimine göre belirlenen bir günde başlaması
olarak ortaya konulduğunda, düğme yanlış iliklenmeye başladığı için, doğru
hareket edilemez.
Yani sen burada kamerî
takvimi değil, Güneş takvimini esas alıyorsun.
Halbuki, burada, Güneş
takvimine göre belirlenen itibarî ve kıtalara göre değişen bir günün fıkhen hiçbir hükmü yoktur.
Burada ocak, şubat vs. diye bir ay yoktur.. Sadece Ramazan ayı vardır..
Yani, dünya müslümanları 1 Ramazan‘da oruca başladıklarını söyledikleri zaman,
mesele hallolmuş, birlik sağlanmış olur.
*
Dünya’nın yuvarlak olması
nedeniyle bu 1 Ramazan farklı kıtalarda farklı zaman
dilimlerine tekabül eder.
Ayrıca, 1 Ramazan günü, Güneş
takviminin tek bir günü ile asla örtüşmez.
Nasıl örtüşsün ki, Güneş
takvimine ait bir gün bile dünyanın farklı kıtalarında farklı zaman dilimlerine
karşılık geliyor, birbiriyle örtüşmüyorlar. ABD gibi batıdaki bir yerde mesela
6 Mayıs günü yaşanırken Japonya gibi başka bir yerde 7 Mayıs yaşanmaya başlamış
olabiliyor.
*
Faruk Beşer’in yazısındaki bir
paragraf şöyle:
“Ramazan’ı
başlatmak için Hilal’i görmek bizatihi bir ibadet değildir. Önemli olan Ramazan
ayını/şehrini doğru tespit etmektir. Bu tespit için Resulüllah (sa) kendi zamanında üç farklı yol göstermiştir:
Hilal’i bizzat görmek, bu mümkün değilse Şaban’ı otuza tamamlamak, ya da takdir
etmek. Takdir hesap demektir. Bu farklı metotlar da gösteriyor ki, asıl olan
rü’yet değil, Ramazan’ın doğru tespitidir. Allah da (cc) Hilal’i gördüğünüzde
demiyor da, Ramazan ayına/şehr-i Ramazana ulaştığınızda oruç tutun buyurur.”
İmdi, rü’yeti (görmeyi) bir tarafa bırakır, hesabı esas alırsanız, herşeyi bozmuş olursunuz.
Mesela, Güneş’in sabahleyin
doğuşu, hesaba göre, rü’yetinden/görülmesinden yaklaşık 8 dakika kadar önce
gerçekleşir. Güneş’in ışıkları bize 8 küsur dakika içinde ulaştığı için,
Güneş’in doğuşunun farkına biz geç varırız. İşte burada, “Önemli olan Güneş’in doğuşudur, görülmesi değildir” denilemez.
Yani, biz, Güneş’in doğuşunu görmedikçe, sabah namazını kılabiliriz.
Ramazan ayının başlaması da
böyledir. Hesap doğru olabilir, fakat ibadet, salt
hesaba göre yapılamaz.
Hesap, rü’yeti de
dikkate alıyorsa, o başka..
*
Faruk Beşer’in diğer bir
paragrafı şöyle:
“Tarihte
Müslümanlar ibadetlerini doğru zamanlarda ve doğru mekânlarda yapabilmek için
özellikle astronomi bilimini geliştirmişler ve meseleyi doğru anladıkları
zamanlarda bu bilimden sonuna kadar yararlanmışlar. Hatta Hicri V. Asır’da
yaşayan Subkî, ‘eğer bir gün hesap bize çok kesin sonuç
verirse o zaman rü’yete değil hesaba bakarız. Çünkü önemli olan Ramazan’ı en
doğru şekilde tespittir’ demiş. Müslümanlar varlığı anlamaktan
uzaklaştıkça İslam’dan da uzaklaşmışlar.”
Rü’yetin ne zaman
gerçekleşebileceğini hesapla belirleyebiliyorsan, belki rü’yete gerek kalmayabilir. Fakat rü’yet şartını tümden devre dışı bırakamazsın.
*
Beşer’in bir başka cümlesi,
düşünmeden yazıp çizdiğini gösteriyor:
“Yeni ayın
başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre
farklılık arz etmez. Bu da
güneşin, ayın ve dünyanın fezada aynı düzlemde buluşmaları anıdır, bu durum
ayda bir kez gerçekleşir ve yeni kameri ay da bu kavuşum/içtima ile başlar. Bu
sene Ramazan ayının başlangıcı olan kavuşum yarın (4 Mayıs cumartesi) Greenwich
saatiyle 22.46, yani Türkiye saatiyle 20.46’dır. Bunun anlamı şudur: Yarın
akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş
olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar. Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın
doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi,
Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”
Bay Beşer, “Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir
ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez” diye
birşey yoktur.
Mesela Güneş’in doğup gündüzün başlaması da kozmolojik bir ayettir
ve dünyanın her yerine göre farklılık gösterir.
Yeni ayın başlangıcı da aynı
şekilde beldeye göre farklılık gösterebilir.
Farklılık göstermeyen şudur:
Mesela Güneş’in İstanbul’daki doğuş saati, İstanbul’da veya Tokyo’da yaşamanıza
göre değişmez. Fakat Güneş’in doğuş saati/zamanı İstanbul’da ve Tokyo’da
farklıdır.
Aynı şekilde, Ay’ın Dünya’ya göre belirli andaki konumu da,
yaşadığımız bölgeye göre değişmez, fakat bu, kamerî ayın Dünya’nın her yerinde
aynı anda başlayacak olması anlamına gelmez.
Faruk Beşer’in sözünü ettiği
kavuşum, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bu yüzden (Güneş’ten ışık
yansıtamadığı için) görülememesidir.
Faruk Beşer’in 2019 yılına ait
bu yazısından öğrendiğimize göre, o yıl kavuşum vakti,
Türkiye’de, 4 Mayıs Cumartesi günü saat 20.46’ya denk
geliyor (Bu sırada Japonya 5 Mayıs gününü
yaşıyor).
Şimdi, Faruk efendinin
cümlesine bakalım:
“Bunun
anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve
henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar.”
Görüldüğü gibi Bay Beşer “rü’yet” şartını kaldırıyor, yerine “sahurun bitmemesi” şartını getiriyor.
Bu durumda, “Bütün dünya için
Ramazan girmiştir” lafı saçmalık oluyor. Kendi yaklaşımı çerçevesinde şöyle demesi gerekirdi: “Kavuşum,
Ramazan’ın girmesi için tek başına yeterli değildir. Her ülke, kendi günü
çerçevesinde o günün ilk sahur vaktiyle birlikte Ramazan’a
girmiş sayılır.”
*
Faruk Beşer’in yaklaşımına
göre, 5 Mayıs günü Hindistan’ın batısında kalan
ülkelerin müslümanları oruç tutmalıdır.
Onlar için Ramazan ayı girmiştir.
Fakat Japonya, Çin, Avustralya
vs. gibi daha doğudaki ülkelerde yaşayan müslümanlar, 5 Mayıs günü oruç tutmayacaktır. Çünkü onlar için
Ramazan ayı girmemiştir (veya Faruk Beşer kafa karışıklığına göre “tüm dünya”
ile birlikte onlar için de girmiştir, fakat sahur vakti geçtiği için oruçtan muaflar).
Böylece Faruk Beşer, bu
senenin 1 Ramazan‘ının Güneş takvimine göre, Hindistan’ın
doğusundaki ülkeler için 6 Mayıs‘a,
batısındaki ülkeler içinse 5 Mayıs‘a tekabül
ettiğini kabul etmiş oluyor.
Faruk Beşer şunu da diyor:
“Bu
başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet
gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı
pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”
Diyanet’in kararı yanlış
değil, doğrudur.
Çünkü, hesabı da, rü’yet
şartını da dikkate alıyor.
BÜTÜN PARTİ RENKLERİ AYNI HIZLA CHP'LİLEŞİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZ OLANA, AK PARTİ'YE VERDİLER
Mesele sadece ülkenin İslamî düzene göre yönetilmemesi değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?
Asıl mesele İslamî düzenin artık "dindar" bilinenlerce de öcü olarak gösteriliyor olması arkadaş..
Buradaki “arkadaş”ı ismen de zikredelim: Yeni
Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin
Karaman.
Ama “arkadaş”tan kastımız aslında sadece o da değil,
onun şahsında belirli bir kitle..
O, “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana”
kabilinden bir Hasan.. Öne çıkıp sivrilmiş, sembol haline gelmiş bir Hasan..
*
Evet, Karaman, “Hidayet
mi istismar mı?” başlığını taşıyan 26 Ocak 2017 tarihli yazısında şöyle
diyordu:
AK Parti
baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine
göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple
mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre
yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz….
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman
olan ve eksikli de olsa inancına uygun bir hayat yaşamak isteyenlerin sayısının
da az olmadığı bir ülkede yönetimin düzeni demokratik ise, yönetimin, din
hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, herkesin inancına göre yaşamasını
kolaylaştırması ve bunun için her türlü tedbiri alması, düzenlemeyi yapması
tabiidir.
*
Biz de, yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.
Diyoruz ki, Akparti, “laik ve demokratik cumhuriyet
ilkelerine göre” siyaset yapan, “din siyaseti” (yani İslamî siyaset) yapmayacağını açıklamış bir partidir.
Laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapması ise, peşine taktığı kitleyi “laikleştirmesi” anlamına
geliyor ne yazık ki.
Dine hizmet gibi görünen icraatı varsa da, bunlar, görünüşe göre, “din siyaseti” izlemesinden kaynaklanmıyor. Bunlar, Karaman gibilere inanacak olursak, onun ya "dinsiz siyaset"inin ya da "siyasetsiz din"inin ürünü.
Bunları yapmak zorunda olduğunu, yapmaması durumunda, “muhafazakâr” tabanı kaybedeceğini, iktidarda
kalamayacağını ileri sürenler de çıkabilir.
Kısacası, söz konusu olanın din siyaseti değil,
dindarların desteğini almayı sağlayan pragmatik
ve çıkarcı bir “laik demokratik siyaset” olduğunu savunanlar, tezlerini desteklemek için Karaman'ın yukarıya aldığımız ifadelerini delil olarak ileri sürebilirler.
*
CHP'nin yeni söylemlerine gelince..
Akparti'yi taklit etmeye başladığını düşünenler olabilir, fakat belki de "kökleri"ne dönüyor.. 1923 öncesi köklere.. "Derin strateji"ye..
Kemalizm'in bu derin şişeye hapsedilmiş kadîm "ruh"u, gevşeyen kapaktan dışarıya sızmaya başlamış olabilir..
Mustafa Kemal Atatürk'ün 1922'ye kadarki nutuklarına bakarsanız Şeriatçılık, hilafetçilik ve İslamcılık konularında Taliban'a nal toplatmakta olduğunu görürsünüz.
1922 yılında ölseydi, şimdilerde "Hilafet ve Şeriat yolunda mücadele ederken" hayatını kaybetmiş bir "İslam mücahidi" olarak anılıyor olacaktı. Rıza Nur gibilerin hatıratları da yazılmayacağı için belki "evliya" bile yapılacaktı. Bir Selanikli Şeyh Şamil ya da Osman Batur olabilecekti.
Bu ülkede şehit olmak, şehit sayılmak da, mücahit olmak da kolay.. Çünkü burası Afganistan değil.
Görüyorsunuz, Saadetçiler laik Kılıçdaroğlu'nu mücahit ilan etmekten kaçınmadılar, CHP cenahı da buna itiraz etmedi..
Adamın mücahit olup olmadığına karar vermek için seçilmesini bile bekleyemeyen sabırsızlığa Türkiye'de "siyaset" adı veriliyor.
*
Hayrettin bey, Akparti mensuplarına “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?”
sorusunun sorulamayacağını söylüyor.
Biz de zaten sormuyoruz.
Böyle bir dertlerinin olmadığını yandaş yazarlar (Karaman'lar, Özdenören'ler ve bir sürü lüzumsuz boş beleş ıvır zıvır kalemşor) kafasına vura vura öğrettiler bu millete.
Evet, kendi haddimizi de, Akparti'nin haddini de biliyor ve onlara “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” gibi lüzumsuz ve yersiz bir soruyu yöneltmiyoruz.
Fakat, “Niçin
İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsunuz?” diye sormaya da mı hakkımız yok?!
Evet, bizim açımızdan mesele, Akparti’nin ülkeyi İslamî düzene göre
yönetmiyor oluşu değil.. Bunu ondan beklemiyoruz.. Meşe ağacından ceviz devşirilemez.
Sorun, İslamî düzen aleyhinde konuşuyor
olmaları.
Onlardan, İslamî düzeni savunmalarını bile beklemiyoruz.
Aleyhinde konuşmasınlar yeter.
*
Fakat, konuşuyorlar.
Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip, Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etti.
Din milliyetçiliğinden de söz ederek, her türlü
milliyetçiliğin ayaklarının altında olduğunu
söyleyen de oydu.
Din devletinin, dinî siyasetin miadını
doldurmuş olduğunu ileri sürmüş olan, o.
Erdoğan’a, “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre
yönetmiyorsun?” diye sormuyoruz.
“Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsun?” diyoruz.
"Niçin laikliği Atatürk'ten bile daha hararetli biçimde savunuyorsunuz?" diye soruyoruz.
Atatürk hiç değilse İslam ile laikliğin uyuşmayacağını kabul ediyordu, siz ise İslam'ı laikleştiriyorsunuz.
Bunu da söyleyemeyeceksek, Akparti’nin “laik ve
demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” izlediği siyasetin, Hayrettin Karaman’ın
iddiasının aksine, “din hürriyeti”
manası taşımadığı anlaşılır.
*
Evet, Tayyip Erdoğan ve Akparti, laik demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapıyor.
Ve evet, onlara, “Niçin ülkeyi İslamî düzene göre
yönetmiyorsunuz?” diye sorma hakkımız da, bu şartlarda yok.
Fakat, onların da, bizim gibilere, “Niçin Erdoğan’ın 'laik demokratik' söylemlerini onaylamıyorsunuz, niçin eleştiriyorsunuz? Niçin din anlayışınızı Erdoğan’ın söylem ve icraatına
endekslemiyorsunuz?” diye sorma hakkı olamaz.
Eğer din
hürriyetine sahipsek, bu böyledir.
Aksi şunu demek olur: Size din hürriyeti getirdik, o yüzden bu hizmetimizin karşılığı olarak din hürriyetinizden vazgeçeceksiniz, laik düzeni benimseyeceksiniz.
TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK
Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman “Diyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017
tarihli yazısında şöyle diyordu:
Üzerine
yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan
yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları)
kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan
düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın
ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple
“adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara
yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.
Eh, ilgili olunca ne yapsın,
Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.
Ancak, Diyanet’in
vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik
devletimizin bu siyasetin vesayeti
altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.
Palavracılığın
cılkını çıkarmış.
*
Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi
bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm.
Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.
Okutamadı.
Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme
bu mudur?
Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam
dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne
olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.
Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.
Devletin en tepesindeki şahıstı..
Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.
O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.
Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.
Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.
*
Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..
Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna
ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey
midir?!
“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir
ne hale gelir? Getirilir?
Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?
*
Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de
vardır.
Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına
söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.
Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.
Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..
*
Devam ediyor Hayrettin efendi:
“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında
oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din
hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir
kurumlar olduğunu düşünüyorum.”
Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en
sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..
Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.
Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil.
(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı
ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist
ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)
*
İşin
aslına gelince..
Türkiye’de
din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut
olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde
mümkün değildir.
Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.
*
Hayrettin
efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık
getirmeye çalışıyor:
Niçin?
Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep
üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek
adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var,
açıklık-şeffaflık var, seçim var…
Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın
yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.
Böylece
bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!
Bihakkın
yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!
Değilse nedir?
Altın
tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.
Diyanet’e
atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri
de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.
Vatandaş
ne yazdığının farkında bile değil..
*
O
“resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve
meziyetleri bitti mi?
Hayır!
Hayrettin
efendi saymaya devam ediyor:
“Bu kurumlar tekelci değil, müspet
manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.”
Aslında
tekelci..
Devlet,
Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.
Mesela
bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.
Aynı
şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.
Kendi
kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî
bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.
*
Hayrettin
efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:
“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din
eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini
toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet
kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra
öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”
Aksi zaten
mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.
Bunun
bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.
Devam
ediyor Hayrettin efendi:
“Devlete, millete, dine, diyanete
hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık
yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”
Devlete ihanetmiş..
Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..
“Devlet”e
ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?
Mesela
28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?
O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?
28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü.
Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz.
Fakat mahkemede görülen 28
Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme
gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.
*
Karaman
sözlerini şöyle sürdürüyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan
başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma
ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda
daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve
yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.
Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı
açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir
alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal
farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir.
Bu,
doğru olabilir.
Ancak,
Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor
oluşudur:
"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka
insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı.
Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler.
Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)
*
Karaman şunu da diyor:
“Kendilerini müftü ve din âlimi
yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan
bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek
ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış
olur.”
Bu
doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.
Ancak
bu, Diyanet için de geçerlidir.
Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.
*
Karaman şunu da söylüyor:
“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi
yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri
ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”
Karaman’ın
bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına
gelmektedir.
Ama
farkında değil.
Tek
adamlara bağımlı olmaya gelince..
Kelin
köre diyeceği birşey olamaz..
Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına..
Özerk bir kurum
değildir.
*
Siyasetçiler,
dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine
batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.
Diyanet’ten
ise tık yok.
Neden?
Çünkü
bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.
Özerk değil.
E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ
https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ Dr. Seyfi SAY İÇİNDEKİLE...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...