GAYRIDAN ÜMMÎDİ KES





Hakk'dan özge nesne yokdur gayrıdan ümmîdi kes
Aç gözün merdâne bak Allah bes bâkî heves

Kande akl-ı kâsırın kande hayâl-i vasl-ı dost
Hiç Ankâ'yı şikâr etmek ola mı bir meges

Mâye-i ömrü yeter ednâya harc ettiğin zamân 
Matlab-ı a'lâyı bulmak kasdın eyle her nefes

Ey hevâ-yı nefse düşmüş gaflet ehli derd-mend
Tut elin bir kâmilin bulmak dilersen dest-res

Bahr-ı irfânda yedi deryâ değil bir katraca 
Kande kaldı ey Hüdâyî Nil ü Ceyhûn u Ares



Lugatçe

Özge : Başka, diğer, ayrı
Merdâne : Erkekçe, merdçe, yiğitçe
Allah bes bâkî heves : Allah yeter gerisi boş
Kande : Nerede
Akl-ı kâsır : Yetersiz akıl
Hayâl-i vasl-ı dost : Dost ile buluşma hayâli (burada "Dost"dan kasd edilen Allah'dır)
Şikâr etmek : Avlamak
Meges : Sinek
Mâye-i Ömr : Ömür cevheri
Ednâya harcetmek : Dünyevî ve nefsâni şeylere harcamak
Matlab-ı a'lâ : Yüce hedef (burada "Allah'a vuslat" ma'nâsındadır)
Hevâ-yı nefs : Nefsin arzuları
Gaflet ehli : Hak ve hakîkatleri göremeyenler
Derd-mend : Derdli, gamlı (burada ma'nevî hastalıklara mübtelâ olan ma'nâsınadır)
Kâmil : Noksansız, tam, (burada hakîkî mürşid ve insân-ı kâmil ma'nâsınadır)
Dest-res : Ermiş, eren, Hakk'a vâsıl olan bir zât
Bahr-i irfân : Ma'rifet denizi (burada "irfan" dan kasdedilen "ma'rifetullah" dır, sôfîler "ma'rifetullah"ı hududsuz bir denize benzetirler)
Katraca : Damlacık

(https://defter-i-ussak.blogspot.com/2016/05/hakkdan-ozge-nesne-yokdur-gayridan-ummidi-kes.html)

E-KİTAP: RU’YET-İ HİLAL RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/93355146/Ruyet_i_Hilal_Risalesi


RU’YET-İ HİLAL

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DİYANET İLMİHALİ’NİN YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 3

RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ  19

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 22

AKLA ZİYAN BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 31

AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 40

BAYRAM GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 59

KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ VE BAYRAM” HURAFESİ 64

ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE BAYRAM TAKINTISI 70

MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM) BİRLİĞİ HURAFESİ 76

*

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? 

(RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK)

 

Yeni Şafak gazetesinde yazan Prof. Faruk Beşer, kamerî aylar konusundaki hatasını sürdürmeye yıllarca devam etti.

Eski(miş) bir yazısından alıntılar yapacağız, fakat önce, nerede hata yaptığını söyleyelim: Elma ile armutu topluyor, iki ayrı takvimi birbiriyle karıştırıyor.

Ramazan ayı, Güneş takvimine göre belirlenen bir ay değildir. O yüzden, onu, Güneş takvimine göre belirlenen günlere uydurmaya çalışmak, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek işe başlamaktır.

Kamerî takvime ait bir günün (ki gün, “doğal” bir olayla, Güneş’in batışıyla başlayıp biter), Güneş takvimine göre belirlenen bir günle (ki kafadan atılıp belirlenmiş bir “gece yarısı saat 24:00” ile bitip başlar) örtüşmesini beklemek de, istemek de, düşüncesizliğin daniskasıdır.

Değil bu iki ayrı takvime ait günlerin birbiriyle örtüşmesi, Dünya’nın farklı kıtalarının günlerinin bile, aynı takvim çerçevesinde, birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir.

*

Mesela, yıllar önce şöyle bir haber okumuştum (Milliyet):

2018'de kalkan bir uçak 2017'de indi

01.01.2018 - 16:13 | Son Güncellenme: 

Yeni Zelanda'dan havalanan bir yolcu uçağı, Hawaii'ye indiğinde halen 2017 yaşanıyordu. Sosyal medyada büyük ilgi gören olay, zaman içinde yolculuk esprilerini getirdi.

Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinden 2018'in ilk dakikalarında kalkan bir uçak, ABD'nin Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya 2017'de indi.

Gazeteci Sam Sweeney olayı farketti ve bu ilginç durumu Twitter'dan paylaştı. "Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş 2018'de başladı ve uçak 2017'de inecek" ifadesini, #zamanayolculuk etiketiyle paylaştı.

Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş, Auckland Havaalanı'ndan 1 Ocak 2018'de yerel saatle 00:05'te kalktı ve Honolulu'ya 31 Aralık 2017'de 10:16'da vardı.

Auckland, Honolulu'nun 23 saat ilerisinde.

Twitter paylaşımının altına ilginç yorumlar da yapıldı.

Bir Twitter kullanıcısı "Yani, zaman içinde yolculuk yapabiliyoruz ama hâlâ uçan arabalarımız yok" dedi.

Bir başka kullanıcı ise, "Yani teoride yolcular yeni yılı kutlayıp, 24 saat içinde ikinci kez kutlama şansı yakalayacaklar" dedi.

Kaynak: BBC Türkçe

(https://www.milliyet.com.tr/dunya/2018de-kalkan-bir-ucak-2017de-indi-2583262)

*

Dünya işte böyle bir yer.

Herkesin günü kendisi içindir.

Güneş takvimi çerçevesinde de durum böyle.

Mesela, senenin 1 Ocak gününü alalım..

Türkiye’nin 1 Ocak günü ile Japonya’nın ve ABD’nin 1 Ocak günü birbiriyle örtüşmüyor.

Japonya 1 Ocak’ı yaşarken ABD 31 Aralık’ta oyalanmakta olabiliyor.

Yani belirli bir anda sadece gün değil, ay ve yıl da farklı olabiliyor.

Ve gece 24:00’ten bir dakika sonra biz Türkiye olarak 1 Ocak’a ve yeni yıla geçtiğimizde ABD hâlâ 31 Aralık’ı yaşamaya devam ediyor

Hani takvim birliği?

*

Evet, bir birlik var.. Fakat bu, itibarî.. Gerçek bir birlik değil.

Zaman dilimleri farklı.. Fakat sadece isimde birlik var.. Farklı zaman dilimlerine aynı ismi (mesela 1 Ocak ismini) veriyor, meseleyi kâğıt üstünde çözmüş oluyorsunuz.

O yüzden, yukarıya aldığımız haberde anlatıldığı gibi, 2018 yılının ilk dakikalarında Yeni Zelanda’dan havalanan bir uçak, yolcularını (güya) zamanda geriye götürüp, bir yıl öncesinde, yani 2017’de Havai’de yere bırakabiliyor.

Gün değil, yıl bile farklılık gösterebiliyor. Geçmişe (uydurma bir geçmişe) yolculuk yapabiliyorsunuz.

Kimse de buna, Güneş takvimini kullanan ülkelerin perişanlığı demiyor.

*

Gelelim Faruk Beşer‘in yazısına:

Yine Ramazan’ın tespiti, yine Müslümanların perişanlığı” başlığını taşıyor.

İlk paragraf şöyle:

“Meselenin önemli noktalarına tekrar değineceğiz ama uygulama açısından şu kuralı da söylemeliyiz: Resulüllah buyuruyor ki, ‘Oruca herkesin başladığı günde başlanır, bayram herkesin bayram ettiği gündür, kurban da herkesin kurban kestiği gündür’ (Tirmizi). Yani durum ne olursa olsun oruca hep beraber başlanır, hep beraber bayram edilir. Buna göre pazartesi hep beraber oruca başlayacağız, 4 Haziran Salı günü de hep beraber bayram edeceğiz. İşin uygulaması böyledir, başka türlü davranmak doğru olmaz. Bu hadisi şerifin bir işareti de şudur: Tespitte hata olsa bile Müslümanların birlikte hareket etmeleri, yanlış yapmamalarından daha önemlidir. Bu sebeple benim burada söyleyeceklerim kimseyi bağlamaz.”

*

Faruk Beşer’in anlamadığı, aklına getirmediği şu: Tamam, oruca Pazartesi günü başlayacağız da, her ülkenin Pazartesi’si farklı zaman dilimine karşılık geliyor.

Mesela, Japonya’nın Pazartesi’si başladığında biz hâlâ Pazar gününde oluyoruz.

Hele ABD’nin Pazartesi’si ile Japonya’nın Pazartesi’si birbirine hiç uymuyor.

Şimdi sen, Japonya’daki müslüman ile ABD’deki bir müslümanı itibarî Güneş takvimine göre aynı Pazartesi gününde oruca başlatırsan, yanlış yaparsın.

Kamerî takvimi Güneş takvimine uydurmaya çalışma şaşkınlığını ilim zannetmeyi Faruk Beşer gibi işgüzârlar artık bırakmalıdır.

*

Mesele, Müslümanların oruca Güneş takvimine göre belirlenen bir günde başlaması olarak ortaya konulduğunda, düğme yanlış iliklenmeye başladığı için, doğru hareket edilemez.

Yani sen burada kamerî takvimi değil, Güneş takvimini esas alıyorsun.

Halbuki, burada, Güneş takvimine göre belirlenen itibarî ve kıtalara göre değişen bir günün fıkhen hiçbir hükmü yoktur.

Burada ocak, şubat vs. diye bir ay yoktur.. Sadece Ramazan ayı vardır..

Yani, dünya müslümanları 1 Ramazan‘da oruca başladıklarını söyledikleri zaman, mesele hallolmuş, birlik sağlanmış olur.

*

Dünya’nın yuvarlak olması nedeniyle bu 1 Ramazan farklı kıtalarda farklı zaman dilimlerine tekabül eder.

Ayrıca, 1 Ramazan günü, Güneş takviminin tek bir günü ile asla örtüşmez.

Nasıl örtüşsün ki, Güneş takvimine ait bir gün bile dünyanın farklı kıtalarında farklı zaman dilimlerine karşılık geliyor, birbiriyle örtüşmüyorlar. ABD gibi batıdaki bir yerde mesela 6 Mayıs günü yaşanırken Japonya gibi başka bir yerde 7 Mayıs yaşanmaya başlamış olabiliyor.

*

Faruk Beşer’in yazısındaki bir paragraf şöyle:

“Ramazan’ı başlatmak için Hilal’i görmek bizatihi bir ibadet değildir. Önemli olan Ramazan ayını/şehrini doğru tespit etmektir. Bu tespit için Resulüllah (sa) kendi zamanında üç farklı yol göstermiştir: Hilal’i bizzat görmek, bu mümkün değilse Şaban’ı otuza tamamlamak, ya da takdir etmek. Takdir hesap demektir. Bu farklı metotlar da gösteriyor ki, asıl olan rü’yet değil, Ramazan’ın doğru tespitidir. Allah da (cc) Hilal’i gördüğünüzde demiyor da, Ramazan ayına/şehr-i Ramazana ulaştığınızda oruç tutun buyurur.”

İmdi, rü’yeti (görmeyi) bir tarafa bırakır, hesabı esas alırsanız, herşeyi bozmuş olursunuz.

Mesela, Güneş’in sabahleyin doğuşu, hesaba göre, rü’yetinden/görülmesinden yaklaşık 8 dakika kadar önce gerçekleşir. Güneş’in ışıkları bize 8 küsur dakika içinde ulaştığı için, Güneş’in doğuşunun farkına biz geç varırız. İşte burada, “Önemli olan Güneş’in doğuşudur, görülmesi değildir” denilemez. Yani, biz, Güneş’in doğuşunu görmedikçe, sabah namazını kılabiliriz.

Ramazan ayının başlaması da böyledir. Hesap doğru olabilir, fakat ibadet, salt hesaba göre yapılamaz.

Hesap, rü’yeti de dikkate alıyorsa, o başka..

*

Faruk Beşer’in diğer bir paragrafı şöyle:

“Tarihte Müslümanlar ibadetlerini doğru zamanlarda ve doğru mekânlarda yapabilmek için özellikle astronomi bilimini geliştirmişler ve meseleyi doğru anladıkları zamanlarda bu bilimden sonuna kadar yararlanmışlar. Hatta Hicri V. Asır’da yaşayan Subkî, ‘eğer bir gün hesap bize çok kesin sonuç verirse o zaman rü’yete değil hesaba bakarız. Çünkü önemli olan Ramazan’ı en doğru şekilde tespittir’ demiş. Müslümanlar varlığı anlamaktan uzaklaştıkça İslam’dan da uzaklaşmışlar.”

Rü’yetin ne zaman gerçekleşebileceğini hesapla belirleyebiliyorsan, belki rü’yete gerek kalmayabilir. Fakat rü’yet şartını tümden devre dışı bırakamazsın.

*

Beşer’in bir başka cümlesi, düşünmeden yazıp çizdiğini gösteriyor:

“Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez. Bu da güneşin, ayın ve dünyanın fezada aynı düzlemde buluşmaları anıdır, bu durum ayda bir kez gerçekleşir ve yeni kameri ay da bu kavuşum/içtima ile başlar. Bu sene Ramazan ayının başlangıcı olan kavuşum yarın (4 Mayıs cumartesi) Greenwich saatiyle 22.46, yani Türkiye saatiyle 20.46’dır. Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar. Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Bay Beşer, Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez diye birşey yoktur.

Mesela Güneş’in doğup gündüzün başlaması da kozmolojik bir ayettir ve dünyanın her yerine göre farklılık gösterir.

Yeni ayın başlangıcı da aynı şekilde beldeye göre farklılık gösterebilir.

Farklılık göstermeyen şudur: Mesela Güneş’in İstanbul’daki doğuş saati, İstanbul’da veya Tokyo’da yaşamanıza göre değişmez. Fakat Güneş’in doğuş saati/zamanı İstanbul’da ve Tokyo’da farklıdır.

Aynı şekilde, Ay’ın Dünya’ya göre belirli andaki konumu da, yaşadığımız bölgeye göre değişmez, fakat bu, kamerî ayın Dünya’nın her yerinde aynı anda başlayacak olması anlamına gelmez.

Faruk Beşer’in sözünü ettiği kavuşum, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bu yüzden (Güneş’ten ışık yansıtamadığı için) görülememesidir.

Faruk Beşer’in 2019 yılına ait bu yazısından öğrendiğimize göre, o yıl kavuşum vakti, Türkiye’de, 4 Mayıs Cumartesi günü saat 20.46’ya denk geliyor (Bu sırada Japonya 5 Mayıs gününü yaşıyor).

Şimdi, Faruk efendinin cümlesine bakalım:

“Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar.”

Görüldüğü gibi Bay Beşer “rü’yet” şartını kaldırıyor, yerine “sahurun bitmemesi” şartını getiriyor.

Bu durumda, “Bütün dünya için Ramazan girmiştir” lafı saçmalık oluyor. Kendi yaklaşımı çerçevesinde şöyle demesi gerekirdi“Kavuşum, Ramazan’ın girmesi için tek başına yeterli değildir. Her ülke, kendi günü çerçevesinde o günün ilk sahur vaktiyle birlikte Ramazan’a girmiş sayılır.”

*

Faruk Beşer’in yaklaşımına göre, 5 Mayıs günü Hindistan’ın batısında kalan ülkelerin müslümanları oruç tutmalıdır. Onlar için Ramazan ayı girmiştir.

Fakat Japonya, Çin, Avustralya vs. gibi daha doğudaki ülkelerde yaşayan müslümanlar, 5 Mayıs günü oruç tutmayacaktır. Çünkü onlar için Ramazan ayı girmemiştir (veya Faruk Beşer kafa karışıklığına göre “tüm dünya” ile birlikte onlar için de girmiştir, fakat sahur vakti geçtiği için oruçtan muaflar).

Böylece Faruk Beşer, bu senenin 1 Ramazan‘ının Güneş takvimine göre, Hindistan’ın doğusundaki ülkeler için 6 Mayıs‘a, batısındaki ülkeler içinse 5 Mayıs‘a tekabül ettiğini kabul etmiş oluyor.

Faruk Beşer şunu da diyor:

“Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Diyanet’in kararı yanlış değil, doğrudur.

Çünkü, hesabı da, rü’yet şartını da dikkate alıyor.


SENİNLE KALMAYAN


 

BÜTÜN PARTİ RENKLERİ AYNI HIZLA CHP'LİLEŞİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZ OLANA, AK PARTİ'YE VERDİLER

 








Mesele sadece ülkenin İslamî düzene göre yönetilmemesi değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?

Asıl mesele İslamî düzenin artık "dindar" bilinenlerce de öcü olarak gösteriliyor olması arkadaş.. 

Buradaki “arkadaş”ı ismen de zikredelim: Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman.

Ama “arkadaş”tan kastımız aslında sadece o da değil, onun şahsında belirli bir kitle..

O, “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana” kabilinden bir Hasan.. Öne çıkıp sivrilmiş, sembol haline gelmiş bir Hasan..

*

Evet, Karaman, “Hidayet mi istismar mı?” başlığını taşıyan 26 Ocak 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

AK Parti baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz….

Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve eksikli de olsa inancına uygun bir hayat yaşamak isteyenlerin sayısının da az olmadığı bir ülkede yönetimin düzeni demokratik ise, yönetimin, din hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, herkesin inancına göre yaşamasını kolaylaştırması ve bunun için her türlü tedbiri alması, düzenlemeyi yapması tabiidir.

*

Biz de, yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Diyoruz ki, Akparti, “laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” siyaset yapan, “din siyaseti” (yani İslamî siyaset) yapmayacağını açıklamış bir partidir.

Laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapması ise, peşine taktığı kitleyi “laikleştirmesi” anlamına geliyor ne yazık ki.

Dine hizmet gibi görünen icraatı varsa da, bunlar, görünüşe göre, “din siyaseti” izlemesinden kaynaklanyor. Bunlar, Karaman gibilere inanacak olursak, onun ya "dinsiz siyaset"inin ya da "siyasetsiz din"inin ürünü.

Bunları yapmak zorunda olduğunu,  yapmaması durumunda, “muhafazakâr” tabanı kaybedeceğini, iktidarda kalamayacağını ileri sürenler de çıkabilir.

Kısacası, söz konusu olanın din siyaseti değil, dindarların desteğini almayı sağlayan pragmatik ve çıkarcı bir “laik demokratik siyaset” olduğunu savunanlar, tezlerini desteklemek için Karaman'ın yukarıya aldığımız ifadelerini delil olarak ileri sürebilirler.

*

CHP'nin yeni söylemlerine gelince.. 

Akparti'yi taklit etmeye başladığını düşünenler olabilir, fakat belki de "kökleri"ne dönüyor.. 1923 öncesi köklere.. "Derin strateji"ye..

Kemalizm'in bu derin şişeye hapsedilmiş kadîm "ruh"u, gevşeyen kapaktan dışarıya sızmaya başlamış olabilir.. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün 1922'ye kadarki nutuklarına bakarsanız Şeriatçılık, hilafetçilik ve İslamcılık konularında Taliban'a nal toplatmakta olduğunu görürsünüz.

1922 yılında ölseydi, şimdilerde "Hilafet ve Şeriat yolunda mücadele ederken" hayatını kaybetmiş bir "İslam mücahidi" olarak anılıyor olacaktı. Rıza Nur gibilerin hatıratları da yazılmayacağı için belki "evliya" bile yapılacaktı. Bir Selanikli Şeyh Şamil ya da Osman Batur olabilecekti. 

Bu ülkede şehit olmak, şehit sayılmak da, mücahit olmak da kolay.. Çünkü burası Afganistan değil. 

Görüyorsunuz, Saadetçiler laik Kılıçdaroğlu'nu mücahit ilan etmekten kaçınmadılar, CHP cenahı da buna itiraz etmedi..

Adamın mücahit olup olmadığına karar vermek için seçilmesini bile bekleyemeyen sabırsızlığa Türkiye'de "siyaset" adı veriliyor.

*

Hayrettin bey, Akparti mensuplarına “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” sorusunun sorulamayacağını söylüyor.

Biz de zaten sormuyoruz.

Böyle bir dertlerinin olmadığını yandaş yazarlar (Karaman'lar, Özdenören'ler ve bir sürü lüzumsuz boş beleş ıvır zıvır kalemşor) kafasına vura vura öğrettiler bu millete.

Evet, kendi haddimizi de, Akparti'nin haddini de biliyor ve onlara “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” gibi lüzumsuz ve yersiz bir soruyu yöneltmiyoruz.

Fakat, “Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsunuz?” diye sormaya da mı hakkımız yok?!

Evet, bizim açımızdan mesele, Akparti’nin ülkeyi İslamî düzene göre yönetmiyor oluşu değil.. Bunu ondan beklemiyoruz.. Meşe ağacından ceviz devşirilemez.

Sorun, İslamî düzen aleyhinde konuşuyor olmaları.

Onlardan, İslamî düzeni savunmalarını bile beklemiyoruz. 

Aleyhinde konuşmasınlar yeter.

*

Fakat, konuşuyorlar.

Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip, Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etti.

Din milliyetçiliğinden de söz ederek, her türlü milliyetçiliğin ayaklarının altında olduğunu söyleyen de oydu.

Din devletinin, dinî siyasetin miadını doldurmuş olduğunu ileri sürmüş olan, o.

Erdoğan’a, “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsun?” diye sormuyoruz.

“Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsun?” diyoruz.

"Niçin laikliği Atatürk'ten bile daha hararetli biçimde savunuyorsunuz?" diye soruyoruz.

Atatürk hiç değilse İslam ile laikliğin uyuşmayacağını kabul ediyordu, siz ise İslam'ı laikleştiriyorsunuz. 

Bunu da söyleyemeyeceksek, Akparti’nin “laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” izlediği siyasetin, Hayrettin Karaman’ın iddiasının aksine, “din hürriyeti” manası taşımadığı anlaşılır.

*

Evet, Tayyip Erdoğan ve Akparti, laik demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapıyor.

Ve evet, onlara, “Niçin ülkeyi İslamî düzene göre yönetmiyorsunuz?” diye sorma hakkımız da, bu şartlarda yok.

Fakat, onların da, bizim gibilere, “Niçin Erdoğan’ın 'laik demokratik' söylemlerini onaylamıyorsunuz, niçin eleştiriyorsunuz? Niçin din anlayışınızı Erdoğan’ın söylem ve icraatına endekslemiyorsunuz?” diye sorma hakkı olamaz.

Eğer din hürriyetine sahipsek, bu böyledir.

Aksi şunu demek olur: Size din hürriyeti getirdik, o yüzden bu hizmetimizin karşılığı olarak din hürriyetinizden vazgeçeceksiniz, laik düzeni benimseyeceksiniz.


MENBA-I İLM-İ HÜDÂ'SIN...

 



TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK

 









Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin KaramanDiyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...