TÜRK MÜSLÜMANLIĞI MI, TÜRK HARİCÎLİĞİ Mİ?

 




TÜRK HARİCÎLİĞİ

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıcında şunlar söyleniyor:

“… bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

… Millet iradesinin mutlak üstünlüğüegemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ….”

Anayasa’nın başlangıcına göre, “egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine ait”..

Egemenlik kelimesi sonradan baş tacı edildi, önceden hakimiyet diyorlardı: “Hakimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.

Hakimiyet, hükmetmek, hüküm sahibi olmak, hükümet konumunda olmak demek oluyor.

Yani “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir” sözü, başka bir hüküm sahibi tanımama bakımından, Hz. Ali dönemi Haricîlerinin “Hüküm ancak Allah’ındır” sloganına karşılık geliyor.

Türk Anayasası ve de bilumum Türk milliyetçileri, Atatürkçüler ve demokratlar, “Hüküm ancak milletindir” diyorlar.

*

Onlara göre, hüküm, Allahu Teala’nın olamazmış.

İlla da, millet ne derse o olmalıymış.

Peki ya millet, “Bizim hükmümüz, Allahu Teala’nın hükmüyle aynı” derse?

Eğer akıl ve mantık diye birşeye sahipseniz, “millet iradesinin mutlak (mukayyet değil, yani kayıtlı-şartlı değil) üstünlüğü” Anayasa’da açıkça vurgulandığına göre, varacağınız sonuç şudur: Millet, “Bizim hükmümüz, Allahu Teala’nın hükmüyle aynı” derse, Anayasa‘ya göre, memlekette Şeriat hükümferma olur.

Üstelik, bu mutlaklık (kayıtsız-şartsız olma), “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir” denilerek ikinci kez vurgulanmış.

Kuş kadar bir beyni olan, zekâ denilen nimetten “yapay zekâ”nın en ilkel örneği kadar olsun nasibi bulunan kişinin varacağı netice budur.

*

Gel gör ki, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, akıl ve mantık değil, ideolojik saplantı (daha açıkçası Atatürkçü putperestlik) çerçevesinde yazılmış olduğu için, izan ve idrakin “i”sinden bile nasipsiz.

Çünkü, Anayasa’ya “devletin din kurallarına uydurulmaması” anlamına gelen laiklik/dinsizlik hükmünü koymanın yanı sıra, bir de, bu laiklik/dinsizlik “kaydı” için, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kaydını/şartını koyarak, kendi kendilerini yalanlamış durumdalar.

Eğer millet iradesinin “mutlak üstünlüğü“nden, milletin egemenliğinin “kayıtsız-şartsızlığı“ndan söz ediyorsanız, artık, hiçbir hüküm için, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kaydını/şartını getiremezsiniz.

Tabiî, Afrika’daki maymunlardan bile geri zekâlı değilseniz.

Şu işe bakın, bir taraftan milletin egemenliğinin kayıtsız-şartsızlığından söz ediliyor, diğer taraftan da, egemenlik, laikliğe (yani dinsizliğe, dinler arasında tarafsızlığa) teslim olma kaydı ve şartıyla milletin..

Sözde hakimiyet milletin; fakat millet, laikliği/dinsizliği bırakın değiştirmeyi, değiştirilmesini teklif dahi edemiyor.

İşte, dinsiz-imansız bir anayasa ancak bu kadar tutarlı olabilir. Akıl ve mantık nimetinden ancak bu kadar hissedar olabilir.

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, akıllarını kullanmayanları (iman nimetinden mahrum edip) murdar kılar.” (Yunus, 10/100)

*

Milletin “efendi”leri, “Kızı kendi haline bırakırsan ya imama gider ya müezzine, illa da davulcu ya da zurnacı olmalı” hesabı, “Bu milleti başıboş bırakmaya da gelmez” diye düşünmüşler.

Yani millete “Arif olan anlar” babından şunu diyorlar: “Bak oğlum, hakimiyet sizindir dediysek o kadar da değil! Hemen gaza gelme! Asıl hakimiyet dinsizliğin, yani bizim.”

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki ifadenin Haricîler’in sloganından farkı, Allahu Teala’nın konumunu (lafta) Türk milletine veriyor olmasından ibaret.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasası gereği “dinsiz” (dini olmayan, laik) bir devlet olduğu için, Allahu Teala’ya bir gıdımcık bile hükmetme hakkı tanımıyor.

Haricîler’in sözü, esas itibariyle doğruydu, o yüzden Hz. Ali, Hak bir sözle batılı kast ediyorlar” demişti. (Burada, günümüz “Haricîlik edebiyatçıları“nın şeytanî yüzü de ortaya çıkıyor. Onlar da, Hz. Ali’nin hak sözü ile batılı kast ediyor, onun hak olan sözünü batıl bir maksatla istismar ediyorlar. Hak sözü söyleyen herkesin onunla batılı kast etmesi gerekmez, yani “Hüküm ancak Allah’ındır” diyen herkes Haricîler gibi düşünecek, onlar gibi bu hak sözle batılı kast edecek diye birşey yok.)

Anayasa’daki “Hüküm ancak milletindir” anlamına gelen ifadelere gelince, o ifadeler, Hz. Ali’nin yaklaşımı (daha doğrusu İslam dini) açısından bakıldığında, “Batıl bir sözle batılın kast edilmesi” demek oluyor.

Anayasa’nın millet iradesi/egemenliği vurgusu, İslam açısından küfür ve şirkten ibarettir.

(İslam açısından diyorum vatandaş, müslüman değilsen, çağdaşsan ve ilericiysen seni ilgilendirmiyor. İslam’ın hükümleri, senin anayasandaki maddeler ile birebir örtüşseydi “Devlet, din kurallarına uydurulamaz” demenize gerek kalmazdı.)

*

Haricîler, (kimisi kötü niyetinden, kimisi geri zekâlılığından) hak sözü yanlış yorumluyorlardı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ise, bu hükmetme yetkisini Allahu Azîmüşşan’a bile vermiyor, nerde kaldı ki Laz’a, Çerkez’e, Kürd’e vs. versin.. (Aslında, “Şeriatçı” olması durumunda Türk’e de vermiyor ya, neyse..)

Ve, içimizdeki “sınırlı sorumlu iman sahibi” birtakım sefih sapıkların ve münafıkların, buna karşı seslerini yükseltip, “Nedir bu modern Haricîlik, nedir bu Haricî rejimi?” dediklerine şahit olmuyoruz.

Onlar, Haricîler’i sadece Arabistan’daki Vehhabîler ve Selefîler arasında aramamızı istiyorlar.

İçinde yaşadıkları “küfür ve şirk Haricîliği rejimi”yle bir dertleri yok.. (Tabiî İslam açısından böyle, Türk milliyetçiliği açısından bu, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak anlamına geliyor.)

Asıl dehşetli haricîler burunlarının dibinde, fakat onları görmüyorlar.

Görmemek bir tarafa, bunlara “yağ” çekmek, Atatürk’ün İslam’a hizmetlerini sayıp dökmek için sıraya girmiş durumdalar. Hatta, sırada öne geçmek için birbirleriyle çekişiyorlar.

Tabiî Recep Tayyip Erdoğan da “Aziz Atatürk”ünün izinde.. İslam’a (Atatürk’ün “sünnet”ine göre) hizmetin sadece Türkiye ile sınırlı kalmasına gönlü razı olmadığı için gidip Mısır ve Tunus’a “Şeriat yerine laiklik” tavsiyesinde bulunuyor.

Ve de, aşırı sivri zekâya ve bizim bilmediğimiz türden bir mantık bağından kurtulmuş akla sahipler ya, bu “küfür ve şirk Haricîliği rejimi” için cephede savaşıp ölenleri, Cennet’i dünden hak etmiş hakiki şehitler ilan ediyor, bizim de buna inanmamızı bekliyorlar.


E-KİTAP: LAİK DÜZEN TEKFİRCİLİĞİ

 

https://www.academia.edu/92164976/LA%C4%B0K_D%C3%9CZEN_TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0%C4%9E%C4%B0



LAİK DÜZEN

TEKFİRCİLİĞİ


 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: TSE DAMGALI LAİK DÜZEN TEKFİRCİLİĞİ

SELEFÎYE TALKIN VERENLER, KENDİ SALKIM YUTANLAR 6

DAEŞ’İN (IŞİD’İN) “PAÇAVRA BAYRAĞI”YMIŞ 22

TEKDİR DEĞİL TEKFİR: FETÖ 33

CUMHURİYETÇİ VE LAİK HARİCÎ TEKFİRCİLER 43

TEKFİRCİLİK LAİK’E SERBEST 54

DEVLET BAHÇELİ TEKFİRCİLİĞİ 60

ERDOĞAN VE ULUHİYET/TANRILIK DAVASI 66

RÜYA YOK AMA KEHANET BOL 72

KIZDIRAN BENZETME 77

SELEFÎ TEKFİRCİLİĞE HAYIR, OBAMACI TEKFİRCİLİĞE EVET 81

KULLUK EDEBİ 86

TEKFİR ETMEYELİM, EBU LEHEB DİYELİM 90

SELEFÎLİK BİLGİÇLERİNE TEKFİR KONULU EV ÖDEVİ 96

DEVLET BAHÇELİ’YE FURKANCILARI TEKFİR ETMEK SERBEST 100

KÜFÜR BAYRAMLARI, FETÖ VE FETÖMETRE 115

TÜRK HARİCÎLİĞİ 121

FETÖ, SELEFÎLER VE TEKFİRCİLİK 126

EHL-İ SÜNNET MESELA BUDİSTİ DE TEKFİR ETMEZ Mİ? 132

 

İKİNCİ BÖLÜM: TEKFİR: NEREDE VE NE ZAMAN?

TEKFİR MESELESİ: YA DA KİMLERE KÂFİR DENİLEBİLİR? 149

ŞERİAT'E KARŞI ÇIKAN YA DA ONU BEĞENMEYEN DÜPEDÜZ KÂFİRDİR 156

LAİKLİĞİ SAVUNMAK KÜFÜRDÜR, KÂFİRLİKTİR 158

KÜFRÜN OLDUĞU YERDE TEKFİR DE OLUR 164

TEKFİR ETMEYECEKSİN DE NE YAPACAKSIN PEKİ! 167

İMAM-I AZAM VE İMAM MATÜRİDÎ’DE TEKFİR 175

HZ. EBUBEKİR, “TAMAM, MÜSLÜMANIZ, AMA ZEKÂT VERMEYİZ” DİYENLERE “DİNDEN DÖNMÜŞ” MUAMELESİ YAPMIŞTI 180

LAİK DEVLET VE ŞİRK 183

KÜFÜR SÖZÜ İNANMADAN SÖYLEMEK 188

LAİKLİĞİ BENİMSEYİP SAVUNMANIN DİNÎ HÜKMÜ 190

KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI... 198

HEM ŞERİAT DÜŞMANI OL, HEM MÜSLÜMAN KAL, YOK ÖYLE 25 KURUŞA SİMİT! 203

KÜFÜR SÖZ SÖYLEMENİN HÜKMÜ 207

CAHİLANE BİR YORUMA CEVAP 211

MİLLETVEKİLİ YEMİNİ 214

TEKFİR (KÜFÜRLE SUÇLAMAK) 226

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TEKFİRDE “DÜZEN”BAZ ÇİFTE STANDART

EHL-İ SÜNNET EDEBİYATI YAPAN TEKFİRCİ SAPIK 232

ORKESTRADA BİR SEN EKSİKTİN 233

PEKİ MÜNAFIKLIĞIN BELİRTİSİ NEDİR? 239

OKUMUŞ CAHİL (CAHİLLİĞİNDEN HABERSİZ CEHL-İ MÜREKKEP) MÜSLÜMANLIĞI 244

HOCALAR DA KAYAR 250

KARAMAN’IN MAHMUT’UNUN TUHAF OYUNU 264

HOCA CEHALETİ 269

MAHMUT TOPTAŞ: SAFLIK MI, KURNAZLIK MI? 276

TEKFİRİN PERDE ARKASI 284

TEKFİRCİ EHLÎ SÜNNETÇİ’LER 292

LAÇİNER, DİNÎ KONULARI TARTIŞMANIN AZAMİ CİDDİYET       GEREKTİRDİĞİNİ ANLAMALIDIR 299

*

*

KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...

 

Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:

… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)

… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.

(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)

Bu ifadelerden ne anlıyoruz?

Şunu:

Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.

Evet, tekfir etmişler..

Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..

*

İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.

Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. (Adam cahil ve dil bilmez değil, fakat insan herşeyi bilecek diye bir kural yok.)

Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..

İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.

Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.

Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.

*

Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.

Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).

Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.

Böylesini tekfir edemezsiniz..

*

Adam da vardır ki, şöyle diyordur: 

Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!

Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.

*

Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.

Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.

Kayıtsız şartsız.

Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor. 

Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.

Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.

Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!

*

Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.

Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.

Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.

Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.

Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.

*

Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”

Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.

Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.


PAŞAMA DİZBAĞI NİŞANI DA NE GÜZEL YARAŞIR!

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 8



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e soru niyetine söylenen bir söz şöyle:

Hocam, bir kitapta okumuştum ve bir arkadaş da dedesinden nakletmişti. İnönü Muharebelerinde komutan olan İsmet Paşa'yı, bizzat tavuk kümesinden çıkarmışlar. 
(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 163.)

Prof. Özergin buna karşılık şöyle diyor:

[Sakarya Savaşı'ndan önceki, İsmet İnönü'nün komuta ettiği] Eskişehir bozgununu bir aralık TV'de Celal Bayar ağzında geveledi ama söyleyemedi. Eskişehir Muharebesi'nde, İsmet Paşa'nın orduyu son derece yanlış mevzilendirmesi yüzünden tam bir strateji hatası olarak ordu bozulmuştur. Dediğin gibi, tavuk kümesine kaçmıştır, sinmiştir. Ondan sonra [Ankara'dan gelişmeleri takip eden] M. Kemal onu çadır hapsine atmıştır. Ve çadır hapsinde, bunu kurşuna dizdirmek için Divan-ı Harb'e vermeye [askerî mahkemede yargılatmaya] karar vermiştir. Fevzi [Çakmak] Paşa büyük ısrar ve rica ile M. Kemal'i bundan vazgeçirmiştir. 

Bunu nerden biliyorum? Bunu bana Fethi Doğançay anlattı. Fethi Doğançay, Atatürk'ün manevî kızı Ülkü'nün kocasıydı, sonra ayrıldı. Benim çok samimi arkadaşımdı. 

Mareşal [Fevzi Çakmak] tekaüt (emekli) olunca --İsmet Paşa zamanında tekaüt oldu-- İsmet Paşa'ya çok gücendi. ... (s. 163-4)

... Paşa [Mareşal Fevzi Çakmak] prostat ameliyatı oldu. Ülkü ile Fethi Doğançay da geçmiş olsun ziyaretine gittiler ve orada Mareşal çok üzgün ve aynen bunu anlatmış ve bunu da Doğançay anlattı, tamamen nakletmiştir. Yalan söylemesine de bir sebep yok. Mareşal demiş ki: "Ben bu İsmet'i ölümden kurtardım. M. Kemal bunu çadır hapsine sokup da, 'Ben bu adamı Divan-ı Harb'e verip kurşuna dizdireceğim' diye basbas bağırırken M. Kemal'e ben bin rica minnetle bu fikrini değiştirdim. Bu İsmet benim çizmelerimi öptü" demiş aynen.... (s. 166-7) 

*

Röportajın devamında İstiklal Mahkemeleri konusuna da değiniliyor.

Bir soru, "Nerede isyan olduysa mahkeme oraya taşındı galiba?" şeklinde. (s. 164)

Cevap şöyle: 

Bu İstiklal Mahkemesi'ne esasında hukukçu ve hakim değil, doğrudan doğruya Meclis'in mebuslarından [milletvekillerinden] oluşan [üç kişilik] bir grup gönderildi [onlar hakim yapıldılar]. Dolayısıyla bu İstiklal Mahkemesi bir yere gider, o üç kişilik heyet devlet yetkisine, sonsuz yetkiye sahipti, istediğini tevkif eder [tutuklar], istediğini alır, istediğine para öder. Böyleydi. Bunlar Bolu, Düzce isyanlarının bastırılmasında rol oynadılar. ... getirir getirir asıverirlerdi ve çok adam asarlardı. 

Zafer kazanıldı, bitti, İstiklal Mahkemesi kaldırılmadı, durdu. Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizlik ve Hareketsizliğin Yerleştirilmesi Yasası] çıkartılarak, sulhten [barıştan] sonra da [hukuksuz, hukukçusuz, sonsuz yetkili] İstiklal Mahkemeleri'nin faaliyet görmesi yetkisi verildi. ...

Bu kanunlardan yararlanarak muhalifleri ortadan kaldırmaya kalktılar. (s. 164-5)

*

Röportajda yer alan bir başka soru şöyle:

Hocam, düşmanların bizi fikrî yönden zayıflatacağını, yok edeceğini Kazım Karabekir Paşa söylüyor. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler isimli kitabında bunu belirtmişti. İstiklal Harbi'nin hem Osmanlı Sarayı'nda, hem Anadolu'daki hareketin dış güçlerin (İngiliz) yönettiği hususunda görüşleri var. Bu konuda bilgi rica etsek? (s. 170)

Sorunun ikinci ve üçüncü cümlesinde şu denilmek isteniyor: "İstiklal Harbi sırasında hem Osmanlı Sarayı'nın, hem de Anadolu'daki (Ankara'daki) hareketin politikasını perde arkasından İngilizler belirliyordu."

İngilizler'in, Osmanlı Sarayı'nı Ankara'ya karşı harekete geçmeye zorlayarak resmen "hain" pozisyonuna düşürdüğünü biliyoruz. 

İşin Ankara ayağına gelince, sadece Kadir Mısıroğlu'na göre değil, o günleri yaşamış "Atatürk muhalifleri"ne göre de (Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi), çok güvendiği yaveri Mustafa Kemal'i Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderen Padişah Vahideddin, onunla İngilizler'e oyun oynamak istemiş, fakat İngilizler Mustafa Kemal'le Vahideddin'i oyuna getirmişlerdi.

Röportajdaki soruya dönersek, Prof Özergin şöyle diyor:

O kadar çok söyleyecek şey var ki... Kadir Mısıroğlu Sebil gazetesinde yazdı. Tek o yazdı, üstü kapalı şekilde. İsmet Paşa soruyor, M. Kemal Paşa'ya: "Paşam" diyor, "İngilizler size 'Dizbağı Nişanı' vermiş. (Dizbağı Nişanı İngilizler'in en yüksek nişanıdır, kimseye vermezler.) Bu nasıl oldu, benim haberim yok" diyor. O da geçiştiriyor. M. Kemal Paşa diyor ki: "İngilizler beni sever de onun için" diyor.

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. (s. 170)

Bunlar Atatürk'ün kendi beyanlarıyla ve arkadaşlarının ifadeleriyle de sabit. Mustafa Kemal'in olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesi sırasında Hükümet, Padişah Vahideddin'in bu yöndeki talimatlarına itiraz etmedi, çünkü başlarından bir belayı def etmiş olacaklarını düşünüyorlardı. 

Prof. Özgergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

[Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı. (s. 170)

O kadar sıkı temastaydı ki, İngiliz Gizli Servisi'nin (İstihbarat Teşkilatı'nın) İstanbul şefi Rahip Frew ile yalnız olarak başbaşa (Nutuk'taki ifadesine göre) "bir iki" defa görüşmüştü. (Tabiî Nutuk'ta onun bir ajan olduğunu söylemiyor. Maceraperest önemsiz bir adam olarak geçiştiriyor. Bu maceracı tiple niçin görüşmüştü, maceralarını mı dinliyordu, yoksa din dersi mi alıyordu, ayrıntıya girmediği için bilmiyoruz.)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.


ULU ÖNDERLERİNİN YAMAÇ PARAŞÜTÜ SÜNNETİ

 



Cumhurun başkanı Erdoğan'ın Konya'da bir genç kızla olan diyaloğunu (muhaveresini) okuyunca henüz 20 yaşına basmadığım lise yıllarıma gittim.

Cin fikirli solcu coğrafya öğretmenimiz uyanıklık sporu şampiyonu Abdullah Kayapınar'ı hatırladım.

Neden mi?

Nedenine gelmeden önce, Erdoğan ile "başörtülü sporcu" genç kızın "ulu önder"li diyaloğu üzerinde duralım.

Bir internet sitesi olayı şöyle aktarmış:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Konya'da katıldığı toplu açılıştan sonra gençlerle sohbet etti.

AKP'li bir genç kız ve AKP'li Cumhurbaşkanı arasında geçen 'yamaç paraşütü' diyaloğu sosyal medyada gündem oldu.

Genç kız yamaş paraşütü için Konya'ya pist istedi. AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan ise "Kızım o çok tehlikeli" dedi. Genç kız "Atatürk istikbal göklerdedir demişti" deyince AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kızım o paraşütle uçmayı söylemedi ki" yanıtını verdi.

Diyalog şöyle gelişti:

Genç kız: Ben Konya yamaç paraşütü sporcularındanım. Şu anda kalkış yaptığımız yerler hep taş toprak. Bu bizim spor yaparken güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Güzel Konyamıza bir kalkış ve iniş pisti yapabilir miyiz? 

Erdoğan: Çok tehlikeli bir spor o... Böyle güzel bir kızımızı niye tehlikeye atalım?

Genç kız: Başkanım bütün güvenlik önlemlerimizi alıyoruz. 

Erdoğan: Sen bence bunu bir daha gözden geçir ya... 

Genç kız: Başkanım ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözü var 'İstikbal göklerdedir 'diye... 

Erdoğan: Kızım o paraşütle uçmayı söylemedi. 

*

Böylece, çok usturuplu bir biçimde "ulu önder"lerini yad etmiş oluyorlar.

Akparti olarak..

"Başörtülü" olarak..

Gelelim bizim coğrafya öğretmenine..

Lisemizin müdürlüğünü de yapmış bir öğretmenimizdi.

Bütün öğrenciler ondan çekinir, korkardı.

İki yıl mı, üç yıl mı ondan ders okudum, bir defa bile ders anlattığını hatırlamıyorum.

Belki anlatmıştır da ben hatırlamıyorumdur, emin değilim.

Ders işleme yöntemi şöyleydi, sınıfa "Derse kim çalıştı?" diye sorardı. 

Bir iki kişinin parmağı havada olurdu.

Onlardan birini kaldırır, dersi anlattırırdı, bu da beş altı dakikayı geçmezdi. 

Öğrencinin laflarına birkaç cümleyle ilavede bulunurdu.

Sonra da, "Açın kitaplarınızı diğer derslerinize çalışın!" der, sandalyesine oturup pencereden dışarıdaki kavak ağaçlarının rüzgârda sallanan dallarını ya da düşen solmuş yaprakları seyrederdi.

*

Ders anlattığı da olurdu tabiî..

Müfettişler okulumuzu şereflendirdiği zaman.

Bir gün derste şöyle dedi: "Okula müfettiş geliyor, içinizden bazılarına sorular vereceğim, onları ezberleyecek, müfettiş sınıfa geldiğinde o soruları bana soracaksınız."

Üç dört öğrenciye bu şekilde soru kâğıdı verdi.

Çocuklar soruları ezberlediler.

Fakat müfettiş derse gelmedi.

Gelseydi, öğretmenimizin sular seller gibi ders anlattığına, öğrencilerin derse katılımının süper olduğuna, coğrafyacının da sorulara mükemmel bir surette cevap verdiğine şahit olacaktı.

*

Cumhurun ulu başkanı ile Akpartili başörtülü arasındaki (Atatürk İlke ve İnkılapları dersi kıvamında gerçekleşen) soru-cevap seremonisini okuyunca, hafızam beni bu şekilde lise yıllarıma götürdü.

O uyanık öğretmenim Atatürk İlke ve İnkılapları dersine girseydi acaba öğrencilerden birine "içinden ulu önder geçen bir soru" verir miydi diye düşündüm.

Şimdi Münker-Nekir ile arasındaki soru cevap faslının ardından ilçemizin mezarlığında İsrafil'in sûrunu beklemekte olan öğretmenim yaşasa ve bu diyaloğa şahit olsaydı acaba ne düşünürdü diye kendime sordum.

Bir cevap bulamadım.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."