PAŞAMA DİZBAĞI NİŞANI DA NE GÜZEL YARAŞIR!

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 8



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e soru niyetine söylenen bir söz şöyle:

Hocam, bir kitapta okumuştum ve bir arkadaş da dedesinden nakletmişti. İnönü Muharebelerinde komutan olan İsmet Paşa'yı, bizzat tavuk kümesinden çıkarmışlar. 
(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 163.)

Prof. Özergin buna karşılık şöyle diyor:

[Sakarya Savaşı'ndan önceki, İsmet İnönü'nün komuta ettiği] Eskişehir bozgununu bir aralık TV'de Celal Bayar ağzında geveledi ama söyleyemedi. Eskişehir Muharebesi'nde, İsmet Paşa'nın orduyu son derece yanlış mevzilendirmesi yüzünden tam bir strateji hatası olarak ordu bozulmuştur. Dediğin gibi, tavuk kümesine kaçmıştır, sinmiştir. Ondan sonra [Ankara'dan gelişmeleri takip eden] M. Kemal onu çadır hapsine atmıştır. Ve çadır hapsinde, bunu kurşuna dizdirmek için Divan-ı Harb'e vermeye [askerî mahkemede yargılatmaya] karar vermiştir. Fevzi [Çakmak] Paşa büyük ısrar ve rica ile M. Kemal'i bundan vazgeçirmiştir. 

Bunu nerden biliyorum? Bunu bana Fethi Doğançay anlattı. Fethi Doğançay, Atatürk'ün manevî kızı Ülkü'nün kocasıydı, sonra ayrıldı. Benim çok samimi arkadaşımdı. 

Mareşal [Fevzi Çakmak] tekaüt (emekli) olunca --İsmet Paşa zamanında tekaüt oldu-- İsmet Paşa'ya çok gücendi. ... (s. 163-4)

... Paşa [Mareşal Fevzi Çakmak] prostat ameliyatı oldu. Ülkü ile Fethi Doğançay da geçmiş olsun ziyaretine gittiler ve orada Mareşal çok üzgün ve aynen bunu anlatmış ve bunu da Doğançay anlattı, tamamen nakletmiştir. Yalan söylemesine de bir sebep yok. Mareşal demiş ki: "Ben bu İsmet'i ölümden kurtardım. M. Kemal bunu çadır hapsine sokup da, 'Ben bu adamı Divan-ı Harb'e verip kurşuna dizdireceğim' diye basbas bağırırken M. Kemal'e ben bin rica minnetle bu fikrini değiştirdim. Bu İsmet benim çizmelerimi öptü" demiş aynen.... (s. 166-7) 

*

Röportajın devamında İstiklal Mahkemeleri konusuna da değiniliyor.

Bir soru, "Nerede isyan olduysa mahkeme oraya taşındı galiba?" şeklinde. (s. 164)

Cevap şöyle: 

Bu İstiklal Mahkemesi'ne esasında hukukçu ve hakim değil, doğrudan doğruya Meclis'in mebuslarından [milletvekillerinden] oluşan [üç kişilik] bir grup gönderildi [onlar hakim yapıldılar]. Dolayısıyla bu İstiklal Mahkemesi bir yere gider, o üç kişilik heyet devlet yetkisine, sonsuz yetkiye sahipti, istediğini tevkif eder [tutuklar], istediğini alır, istediğine para öder. Böyleydi. Bunlar Bolu, Düzce isyanlarının bastırılmasında rol oynadılar. ... getirir getirir asıverirlerdi ve çok adam asarlardı. 

Zafer kazanıldı, bitti, İstiklal Mahkemesi kaldırılmadı, durdu. Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizlik ve Hareketsizliğin Yerleştirilmesi Yasası] çıkartılarak, sulhten [barıştan] sonra da [hukuksuz, hukukçusuz, sonsuz yetkili] İstiklal Mahkemeleri'nin faaliyet görmesi yetkisi verildi. ...

Bu kanunlardan yararlanarak muhalifleri ortadan kaldırmaya kalktılar. (s. 164-5)

*

Röportajda yer alan bir başka soru şöyle:

Hocam, düşmanların bizi fikrî yönden zayıflatacağını, yok edeceğini Kazım Karabekir Paşa söylüyor. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler isimli kitabında bunu belirtmişti. İstiklal Harbi'nin hem Osmanlı Sarayı'nda, hem Anadolu'daki hareketin dış güçlerin (İngiliz) yönettiği hususunda görüşleri var. Bu konuda bilgi rica etsek? (s. 170)

Sorunun ikinci ve üçüncü cümlesinde şu denilmek isteniyor: "İstiklal Harbi sırasında hem Osmanlı Sarayı'nın, hem de Anadolu'daki (Ankara'daki) hareketin politikasını perde arkasından İngilizler belirliyordu."

İngilizler'in, Osmanlı Sarayı'nı Ankara'ya karşı harekete geçmeye zorlayarak resmen "hain" pozisyonuna düşürdüğünü biliyoruz. 

İşin Ankara ayağına gelince, sadece Kadir Mısıroğlu'na göre değil, o günleri yaşamış "Atatürk muhalifleri"ne göre de (Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi), çok güvendiği yaveri Mustafa Kemal'i Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderen Padişah Vahideddin, onunla İngilizler'e oyun oynamak istemiş, fakat İngilizler Mustafa Kemal'le Vahideddin'i oyuna getirmişlerdi.

Röportajdaki soruya dönersek, Prof Özergin şöyle diyor:

O kadar çok söyleyecek şey var ki... Kadir Mısıroğlu Sebil gazetesinde yazdı. Tek o yazdı, üstü kapalı şekilde. İsmet Paşa soruyor, M. Kemal Paşa'ya: "Paşam" diyor, "İngilizler size 'Dizbağı Nişanı' vermiş. (Dizbağı Nişanı İngilizler'in en yüksek nişanıdır, kimseye vermezler.) Bu nasıl oldu, benim haberim yok" diyor. O da geçiştiriyor. M. Kemal Paşa diyor ki: "İngilizler beni sever de onun için" diyor.

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. (s. 170)

Bunlar Atatürk'ün kendi beyanlarıyla ve arkadaşlarının ifadeleriyle de sabit. Mustafa Kemal'in olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesi sırasında Hükümet, Padişah Vahideddin'in bu yöndeki talimatlarına itiraz etmedi, çünkü başlarından bir belayı def etmiş olacaklarını düşünüyorlardı. 

Prof. Özgergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

[Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı. (s. 170)

O kadar sıkı temastaydı ki, İngiliz Gizli Servisi'nin (İstihbarat Teşkilatı'nın) İstanbul şefi Rahip Frew ile yalnız olarak başbaşa (Nutuk'taki ifadesine göre) "bir iki" defa görüşmüştü. (Tabiî Nutuk'ta onun bir ajan olduğunu söylemiyor. Maceraperest önemsiz bir adam olarak geçiştiriyor. Bu maceracı tiple niçin görüşmüştü, maceralarını mı dinliyordu, yoksa din dersi mi alıyordu, ayrıntıya girmediği için bilmiyoruz.)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.


ULU ÖNDERLERİNİN YAMAÇ PARAŞÜTÜ SÜNNETİ

 



Cumhurun başkanı Erdoğan'ın Konya'da bir genç kızla olan diyaloğunu (muhaveresini) okuyunca henüz 20 yaşına basmadığım lise yıllarıma gittim.

Cin fikirli solcu coğrafya öğretmenimiz uyanıklık sporu şampiyonu Abdullah Kayapınar'ı hatırladım.

Neden mi?

Nedenine gelmeden önce, Erdoğan ile "başörtülü sporcu" genç kızın "ulu önder"li diyaloğu üzerinde duralım.

Bir internet sitesi olayı şöyle aktarmış:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Konya'da katıldığı toplu açılıştan sonra gençlerle sohbet etti.

AKP'li bir genç kız ve AKP'li Cumhurbaşkanı arasında geçen 'yamaç paraşütü' diyaloğu sosyal medyada gündem oldu.

Genç kız yamaş paraşütü için Konya'ya pist istedi. AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan ise "Kızım o çok tehlikeli" dedi. Genç kız "Atatürk istikbal göklerdedir demişti" deyince AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kızım o paraşütle uçmayı söylemedi ki" yanıtını verdi.

Diyalog şöyle gelişti:

Genç kız: Ben Konya yamaç paraşütü sporcularındanım. Şu anda kalkış yaptığımız yerler hep taş toprak. Bu bizim spor yaparken güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Güzel Konyamıza bir kalkış ve iniş pisti yapabilir miyiz? 

Erdoğan: Çok tehlikeli bir spor o... Böyle güzel bir kızımızı niye tehlikeye atalım?

Genç kız: Başkanım bütün güvenlik önlemlerimizi alıyoruz. 

Erdoğan: Sen bence bunu bir daha gözden geçir ya... 

Genç kız: Başkanım ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözü var 'İstikbal göklerdedir 'diye... 

Erdoğan: Kızım o paraşütle uçmayı söylemedi. 

*

Böylece, çok usturuplu bir biçimde "ulu önder"lerini yad etmiş oluyorlar.

Akparti olarak..

"Başörtülü" olarak..

Gelelim bizim coğrafya öğretmenine..

Lisemizin müdürlüğünü de yapmış bir öğretmenimizdi.

Bütün öğrenciler ondan çekinir, korkardı.

İki yıl mı, üç yıl mı ondan ders okudum, bir defa bile ders anlattığını hatırlamıyorum.

Belki anlatmıştır da ben hatırlamıyorumdur, emin değilim.

Ders işleme yöntemi şöyleydi, sınıfa "Derse kim çalıştı?" diye sorardı. 

Bir iki kişinin parmağı havada olurdu.

Onlardan birini kaldırır, dersi anlattırırdı, bu da beş altı dakikayı geçmezdi. 

Öğrencinin laflarına birkaç cümleyle ilavede bulunurdu.

Sonra da, "Açın kitaplarınızı diğer derslerinize çalışın!" der, sandalyesine oturup pencereden dışarıdaki kavak ağaçlarının rüzgârda sallanan dallarını ya da düşen solmuş yaprakları seyrederdi.

*

Ders anlattığı da olurdu tabiî..

Müfettişler okulumuzu şereflendirdiği zaman.

Bir gün derste şöyle dedi: "Okula müfettiş geliyor, içinizden bazılarına sorular vereceğim, onları ezberleyecek, müfettiş sınıfa geldiğinde o soruları bana soracaksınız."

Üç dört öğrenciye bu şekilde soru kâğıdı verdi.

Çocuklar soruları ezberlediler.

Fakat müfettiş derse gelmedi.

Gelseydi, öğretmenimizin sular seller gibi ders anlattığına, öğrencilerin derse katılımının süper olduğuna, coğrafyacının da sorulara mükemmel bir surette cevap verdiğine şahit olacaktı.

*

Cumhurun ulu başkanı ile Akpartili başörtülü arasındaki (Atatürk İlke ve İnkılapları dersi kıvamında gerçekleşen) soru-cevap seremonisini okuyunca, hafızam beni bu şekilde lise yıllarıma götürdü.

O uyanık öğretmenim Atatürk İlke ve İnkılapları dersine girseydi acaba öğrencilerden birine "içinden ulu önder geçen bir soru" verir miydi diye düşündüm.

Şimdi Münker-Nekir ile arasındaki soru cevap faslının ardından ilçemizin mezarlığında İsrafil'in sûrunu beklemekte olan öğretmenim yaşasa ve bu diyaloğa şahit olsaydı acaba ne düşünürdü diye kendime sordum.

Bir cevap bulamadım.


E-KİTAP: HARAMİLERCE YAĞMALANAN TASAVVUF

 

https://www.academia.edu/91770233/Haramilerce_Ya%C4%9Fmalanan_Tasavvuf


 

HARAMİLERCE

YAĞMALANAN TASAVVUF

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: TASAVVUFU ANLAMAK

TASAVVUF NEDİR? 6

TASAVVUF MU, İHSAN MI? 10

GAZZALÎLERİN TASAVVUFU 13

EL-BÛTÎ’YE GÖRE TASAVVUF 19

İHLAS 22

ŞEYH-MÜRİD İLİŞKİSİ VE HIZIR KISSASI 25

İLM-LEDÜN, HIZIR KISSASI VE ŞEYH-MÜRİT İLİŞKİLERİ 27

TASAVVUF VE TARİKATA DAİR SORULAR 31

ŞER’Î DELİL KARŞISINDA KEŞF VE İLHAM İDDİASI GEÇERSİZDİR 35 

ŞEYHLERİN HER İŞ VE SÖZÜNDE HİKMET Mİ ARANMALIDIR? 42

ZAMANIMIZDA TASAVVUFUN NEREDEYSE SADECE ADI KALDI 45

 HACI BEKTAŞ-I VELÎ’Yİ ANLAMAK 48

İCAZET MESELESİ 59

 

İKİNCİ BÖLÜM: TASAVVUF TARTIŞMALARI

TASAVVUFÎ HÂL, MAKAM, MERTEBE NEDİR; KİM VE NERESİ İÇİNDİR? 65

İMAM-I RABBANÎ’Yİ DİLİNE DOLAYAN CAHİL NADAN (DENSİZ) 73

METAFİZİĞİ DEĞİL, KENDİ İDRAKİNİ YENİLE, ONAR! 82

YATAK ODALARINI TAKİP ŞEYHLİĞİN DEĞİL, MİT’ÇİLERİN MESLEĞİNİN PARÇASI 86

YUNUS EMRE VEHHABÎ MİYDİ? 89

İMAN, ŞİRK VE TASAVVUF 97

          “YENİDEN DÜŞÜNMEK” DÜŞÜNCESİZLİĞİ 100

ŞEYHLER,  MÜRİTLER VE SİYASET 129

MODERN BATILI TASAVVUF 138

DÜCANE’NİN AVANGARD SUFÎLİĞİ 148

KOLTUĞA KURUM KURUM KURULMUŞ ARTİST CEHALET 155

TARİHSELCİLİĞİ ÖYLE ELEŞTİRMEK, TASAVVUFU DA BÖYLE SAVUNMAK, YANLIŞTIR 159

EBU HUREYRE’NİN (R. A.) İBN ARABÎ İÇİN İSTİSMAR EDİLEN RİVAYETİ 167

TARİKAT ŞEYHLERİNE İNTİSAP/BİAT VE İLM-İ LEDÜN 172

“HAKİKAT EHLİ”NE GÖRE KERBELA… 179

KATOLİK PAPAZ TASAVVUFU 189

GELENEK ADI VERİLEN GELENEKSİZLİK 198

GÜNAHÇI TASAVVUF YA DA DÜCANE’NİN AŞKI 205

İBN ARABÎCİ TASAVVUFÇUNUN LAİKLEŞTİRİLMİŞ ŞERİATSIZ TASAVVUFU  213

MEVLÂNÂ, CUHA VE MOĞOLLAR 217

CAHİLLERİN TASAVVUFU 226

DERDİ TASAVVUF ÜZÜMÜ YEMEK DEĞİL, ŞERİAT BAĞCISINI DÖVMEK 230

İLAHİYAT’TAKİ KÖR KILIÇ 240

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  SAHTE TASAVVUFUN AHLÂK İSTİSMARCILIĞI

AHLÂK İSTİSMARI 247

AHLÂK EDEBİYATI VE GERÇEK AHLÂK 251

HUKUKSUZ AHLAK, ŞERİATSİZ TASAVVUF OLMAZ 257

HUKUK VE AHLÂK FELSEFELERİ AÇISINDAN HUKUK-AHLÂK YA DA ŞERİAT-AHLÂK İLİŞKİSİ 262

BİR AHLÂKA ÇATTIK Kİ, AHLÂKA KURMUŞ PUSU! 273

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İBN ARABÎCİ EFSANE VE SAFSATALAR

İBN ARABÎCİ SAPIKLIĞA GÖRE ALLAH 279

TASAVVUF, TEVHİD VE ŞİRK 289

CEHALETİN ZİRVESİNDE BİR İBN ARABÎ MÜDAFAASI 294

CÜBBELİ CEHALET’İN İBN ARABÎ UÇURTMASI 307

BİR MEZHEPSİZ MASONUN İBN ARABΠSEVDASI 314

*

*

TASAVVUFÎ HÂL, MAKAM, MERTEBE NEDİR; KİM VE NERESİ İÇİNDİR?

 

Yukarıdaki ‘havalı’ başlık, Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısının başlığı..

Lafa şöyle başlamış:

İbnü’l-Arabî, tasavvufi hâl, makam ve mertebeyi, anlamlarındaki nüansları da yer yer belirleyerek, biribirlerinin içinden geçebilen (biri diğerlerinde yerleşebilen) kelimeler olarak kullanılır.

Örneğin, makamı mekân’a bağlarken, nitelik anlamında mekânı da mertebe’ye bağlar ve der ki: “Yüce mertebeler, mertebe oluşları yönünden varlığa sahip değildir, onlar kendilerine bakan kimsenin varlığıyla mevcuttur. Bu kısma örnek olarak, makamları verebiliriz. Makamlar yerleşenin varlığıyla mevcuttur. Bir yerde makam yoksa, orada yerleşen kimse yok demektir.” (Tercüman’dan nakleden, Suad el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü)

Bunlar, soyut biçimde dile getirildikleri için yüce hikmetler gibi görünen basit düşünceler.

Müşahhas hale getirildiklerinde, (Weber’den esinlenerek söylersek) “büyüleri bozulur”.

Soyut laflar, bir insanın, x‘e nasıl bir değer verdiğini söylemeden mesela 3 + x = 5 şeklindeki bir denklem hakkında felsefe yapmasına benzer.

X’e hangi değeri verdiğini bildirmediği sürece, onun akıl yürütüşünün doğru mu, yanlış mı olduğu konusunda birşey söyleyemezsiniz.

Ama, x’in mesela 4 olduğunu ileri sürmesi durumunda, onun aslında matematikten anlamayan bir zır cahil olduğu ortaya çıkar.

İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki lafına dönersek, mesela hal, makam ya da mertebe olarak cömertlik kavramını alalım.

Cömertlik, İbnü’l-Arabî gibi konuşursak, “cömert insanın varlığıyla mevcuttur”. Cömertlik, dış dünyada kendi başına varlığı olan birşey değildir.

Birileri bu tür basit düşünceleri soyut hale getiriyor, eşsiz hikmetler gibi yazıyor, aslında boş gevezelik yapıyor, başka birileri de, onları anlamadan tekrarlıyor.

*

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Hâl ve makamlar hakkında, sûfî müelliflerin sayısal bakımdan farklı tasniflere gittiklerini örnekleriyle birlikte zikreden Abdurrezzak Tek de, el-Herevî’nin Yüz Basamak’ından (Menâzilü’s-sâirîn’den) hareketle, zikrettiğimiz üçlü üzerinden: “… hâl ve makamlar açısından mürîdin tasavvufî terbiye ve manevî yükselişindeki temel unsur, zâhirî ve bedenî ameller: sâlikin bâtınî ve kalbî ameller; ârifin de söz konusu amelleri yerine getirmekle birlikte bunlara takılıp kalmayarak sadece Allah’a yönelmesi ve O’nda fani olmasıdır” sonucuna ulaşır.

Bunlar da, aslında herkesin bildiği basit düşünceler..

Klasik kitaplarımızda ilim, hal ve amel ayrımı yapılır. (Makamdan bahsedenler, halin devamlılığını kast etmektedirler. Mesela cimri bir adam, o sıralarda okuduğu ya da dinlediği şeylerin etkisiyle bir anda cömertçe bir ruh hali içine girebilir, bağışta bulunabilir, fakat ertesi gün, yaptığı cömertlikten pişmanlık duyabilir, vaatte bulunmuşsa vaadinden dönebilir. Cömertlik makamında olan kişi ise daima cömerttir.)

Bu ilim, amel ve hal ayrımı, günümüzde sosyal psikoloji kitaplarında “tutumun öğeleri” olarak ele alınmaktadır: Bilişsel öğeduygusal (duyuşsal) öğe, davranışsal öğe.

Mesela tevazu (alçakgönüllülük) bahsini ele alalım.

İnsanın tevazu sahibi olabilmesi için, öncelikle bu haslete ilişkin bir ilminin, bir bilişsel farkındalığının oluşması gerekir.

Kendisinin asil bir ırktan, soydan veya aileden geldiğini, yaratılıştan bir üstünlüğünün bulunduğunu, veya başka tür haslet ve yetenekleriyle olağanüstü bir insan olduğunu düşünen, ve “İnsanlara karşı mütevazı davranma, senin gerçekten değersiz olduğunu düşünürler, değerinin farkında ol” şeklindeki ön kabullere göre yaşayan birinin mütevazı olması imkânsızdır. Çünkü, ilim, yani bilişsel öğe, işin temelidir.

Bununla birlikte, işin ilim tarafı halledilse bile, yine de o haslet, bir hal olarak ortaya çıkamayabilir. Bir duyguya/duyuşa dönüşemeyebilir.

Bunun çaresi olarak, kişinin kendisini amele (davranışa) zorlaması (tekellüf) gösterilir. Mesela insan cömertlik yapa yapa sonunda o haslete sahip bir hale gelir. Mütevazı davrana davrana mütevazı bir insana dönüşür, kalbindeki kibir duygusu yok olur. (Beden/vücut dili kitapları da insandaki bu özelliğe dikkat çeker.. Kibirli insan, başını dikerek duracağı, insanlara tepeden bakacağı gibi, böyle davranmak, kasılarak yürümek de, bir süre sonra insanın bu davranışına paralel bir ruh hali içine girmesine yol açar.)

*

el-Herevî’nin sözünü ettiği batınî ve kalbî amele gelince..

Bir insanda bir hal yerleşince, artık amelden ziyade, o halin gereğini niyet ve kalp düzeyinde takip etmek önemli hale gelir.

Mesela, Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya‘sında, meşhur sûfîlerden birinin bir diğerini birlikte hacca gitmeye davet etmesi olayı aktarılır. Davet edilen, teklifi kabul etmez, gerekçe olarak da şöyle der: “Bende henüz niyet oluşmadı.” Yani, haccı, arkadaşı teklif ettiği için değil, sırf Allah c. c. için niyetlenmiş olarak yapmak istemektedir.

Yine aynı kitapta, meşhur sûfîlerden birinin, şeyhinin sohbetindelerken gelip birşeyler isteyen bir fakire verdiği sadakayla ilgili hatırası anlatılmaktadır. Hemen hırkasını çıkarıp fakire vermiş, bunun üzerine şeyhi ona, “Halinde yalancısın,” demiştir, “önce, bir başkasının verip o sevabı kazanmasını bekleyecektin, kimse vermezse verecektin“.

*

“Ârifin söz konusu amelleri yerine getirmekle birlikte bunlara takılıp kalmayarak sadece Allah’a yönelmesi ve O’nda fani olması” ise, kişinin, bir edebiyat paralama olarak değil, bir duyuş, bir hissediş olarak, amellerini önemsememesi, bunun Allahu Teala’nın kendisi üzerinde tecelli eden bir kaza ve kaderi olduğunu anlamasıdır. Bunun bir lütuf olabileceği gibi, bir imtihan da olabileceğini fark etmesi, ve daima bir korku hali üzere olmasıdır.

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Gerek İbnü’l-Arabî’nin gerekse el-Herevî’nin son tahlilde hâl, makam ve mertebe ile fizikî değil idrakî bir mekân tutmayı ve bu mekânı da sonuçta Allah’ın mekansızlığında eritmeyi kastettiklerini düşünebiliriz. Diğer bir ifade ile tasavvufî mertebelerin hâl idrakiyle makamsal bir mekânda (ya da mekânsal bir makamda) toplandığını söyleyebiliriz.

Bunlar boş ve gereksiz laflar.

Ve bu boş lafları, onlardan da boş olan şu saçma sapan laflar izliyor:

Ancak, bunlara bağlı olarak, Hz. Ebubekir’den nakledilen “İdrak, idrakteki acziyeti idrak etmektir” deyişince hâl, makam ve mertebenin içinden, “bunlar nedir” sorusuna bir cevap verebildiğimizi var saysak da, “bunlar kim ve neresi içindir” sorusundan kurtulamayacağımız gibi, “tasavvuf hâl bilgisidir, idraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki genel kanaate teslimiyet ile, soru üretmekte mahir merakımızı da gidermiş olmuyoruz.

Bir defa, Hz. Ebubekir’in sözü bu haliyle eksik..

Aktarılan ifade, sadece marifetullah bahsi için geçerlidir.

Diğer pekçok hususta idrakte acziyet diye birşey söz konusu olmayabilir. Adamına göre değişir.

“Tasavvuf hâl bilgisidir, idraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki söz de yanlış.

Hal ile halin bilgisi farklı şeylerdir. Ve tasavvuf, hal bilgisi değil, halin bilgisiyle birlikte bulunan veya bulunmayan haldir.

İdraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki ifade de yanlış.

İdraki mümkündür, fakat aynı idraki yaşamamış olanlara izah etmek mümkün olmaz.

Mesela ‘sevgi‘yi ele alalım. Hayatında hiç sevgi diye bir duygu yaşamamış olana bunu izah etmek mümkün olmaz. Anlatılanları anladığını zannettiği zaman bile, anladığı başka birşeydir, sevgi değil. Anladığı o farklı şeye hatalı biçimde sevgi adını verir.

Buna karşılık, bir hal olarak sevgi durumunu yaşamış kişi, sevginin ne olduğunu bildiğinin farkındadır. Ona ilişkin edebiyata itibar etmez. Sevgi bilgisi diye birşeyle uğraşmayı anlamsız, gereksiz ve boş görür.

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Sonuçta mesele şurada toplanıyor: Zikrettiğimiz sorular esasında kurtulmamız ve merakımızı yenmemiz, bu zamana kadar sûfî müellifler tarafından ortaya koyulmuş ilgili tasniflerle ve tefsirlerle bugün de yine mümkün olabilir mi?

Anlayışın/idrakin yetersiz olduğundan, senin için mümkün olmayacak gibi görünüyor.

O yüzden, entellik meraklısı Lekesiz’in yazısının şu ifadelerle devam ediyor olmasını doğal karşılıyoruz:

Eğer zorunlu modernler olmasaydık ve Kant, Husserl, Heidegger, Marleau-Ponty vb. idraki fenomenolojik düzeyde deşelemeselerdi bu mümkün olabilirdi. Bunlar yüzünden, en özet söyleyişle ancak insan için, ancak insanda ve ancak insanın mekanı olan yeryüzünde tasavvufi hâl, makam ve mertebe’yi eski kelimelerle konuşmamız şimdi çok zor görünüyor.

İşte buna, “okumuş cehalet” deniyor.

Bunun ardından Lekesiz, “Bu hususu Marleau-Ponty’nin (ki o bir Marksist’tir) Algının Fenomenolojisi adıyla çevrilen idrakin anlaşılmasına dair çalışmasından yapacağım şu alıntıyla resmetmeye çalışayım” diyor ve Marul mu her neyse, ondan gereksiz ve ilgisiz bir alıntı yapıyor.

Ardından da şöyle diyor:

Bu alıntıdan hareketle, aşırı tutuculuk (yobazlık) ve reddiyecilik (münkirlik) ekseninde süren güncel tartışmaları elimizin tersiyle bir kenara iterek tasavvufa baktığımızda, onu kültür düzeyine indirilmesi mümkün olmayan dine (İslâm şeriatına) mahsus yetkin bir kültür formu olarak görebiliyorsak, ona mahsus terminolojiyi, tefsiri yenileme iddiasını yüklenebiliriz, demektir.

Ömer bey, bu işler senin ve senin gibilerin boyunu aşıyor.

Ama, Ömer Lekesiz kendisinden emin:

Zira, bir kere başarılmış olan, bir daha başarılabilir ve dolayısıyla özü elimizin altında olandan yeni zamana mahsus yeni ideal formları üretmek hiç de zor olmasa gerektir.

Bu manada asıl mesele, kimlerin cahillikle, yanılgıyla, reformistlikle, zındıklıkla suçlanmayı daha baştan kabul ederek (sineye çekerek) yola çıkacağıdır.

Serdengeçtilerin ve Müslümanca idraki nedeniyle taşlanmayı göze alanların yokluğu, düşüncenin yokluğudur.

Ne yazık ki (yani ne mutlu ki) “özü”, senin elinin altında değil. Elinin altında sadece, anlamayı başaramadığın sözü var.

Ve bu anlayışsızlık, seni, itiraf ettiğin gibi, ancak cahillik, yanılgı, reformistlik ve zındıklık limanlarına götürebilir.

Çünkü sizde düşünce yok.. Düşünce edebiyatı ve artistliği var.

Ve bu artistlik, ne yazık ki, düşüncesizliğin ta kendisi durumunda.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."