EHL-İ SÜNNET VE SELEFÎLİK




Said Ramazan el-Bûtî, Selefîlik adı altında ortaya çıkanların yanlış görüşleriyle mücadele için müstakil kitap yazmış bir isim.

Selefiye adlı kitabında Selefîlik konusunu tartışırken, öncelikle, Müslümanlar arasında ortaya çıkan "fırkalara/gruplara bölünme olgusu" çerçevesinde "hak olan fırka"nın özelliğine dikkat çekiyor.

Doğal olarak, bunu yaparken şer’î delile dayanmaya çalışıyor. 

Bu delil ise, hemen herkesin bildiği bir hadîs-i şerîf:

 

“Bizleri davet ettiği şey, aklımızla, gidişatımızla selef’e tabi olmak, [onların] nassları anlama yöntemlerine bağlanmak, Selef’in [tamamının] veya büyük bir kısmının ittifak ettikleri itikad ve ahlâk esaslarına tabi olmak; sapıkların, cahillerin ortaya attığı bid’atlerden yüz çevirmektir. 

Bu husus, Tirmizîİbn Mace ve Ebu Davud’un çeşitli varyantlarla merfu olarak rivayet ettikleri sahih hadîste Resulullah s.a.s.’in bizlere olan vasiyetidir: “İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar; benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka dışında hepsi cehennemliktir.” 

“Ey Allah’ın Resulü, onlar kimlerdir?” dediklerinde, “Benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir buyurdu.’ “

(Selefiye, İstanbul: Ehli Sünnet ve Cemaat Y., 2009, s. 9.)

 

Bu hadîs, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in temel özelliğini de ortaya koymaktadır: Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ve ashabının yolundan gitmek.

Aynı zamanda bu hadîs, gerçek anlamda tabi olunması gereken selefin ashabdan (Peygamber Efendimiz s.a.s.'i görenlerden) ibaret olduğunu da ortaya koymaktadır. 

Tabiîn ve tebe-i tabiîn (ashabı görenler ile onları görenleri görenler) ise, bir başka hadîste “hayırlı” topluluklar olarak nitelendirilmişlerdir. 

Onların hayırlı oluşları da, aslında, ashabı daha iyi tanımaları ve onlara daha iyi tabi olmalarından kaynaklanmaktadır.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve ashabı, yolundan gidilmesi, örnek alınması gereken tek topluluktur; ve onların yolundan gidenler, onlara tabi olanlar fırka-yı naciyedir, yani kurtuluşa eren topluluk. 

İşte bunlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat durumundadır.

*

Bu noktada el-Bûtî, ashabın yolundan gitmenin, ancak onların Kitap ve Sünnet’i anlama yöntemlerine, bir başka deyişle dinî ilimlerin ashab tarafından benimsenmiş olan usûl ilkelerine uymakla mümkün olabileceğine dikkat çekmektedir:

“Onlara tabi olmamızı gerekli ve vacip kılan bu husus, salt Allah’ın Kitabı ve Resulallah’ın (s.a.s.) sünnetine tabi olmakla gerçekleşmez; selef-i salihînin Kitab ve Sünneti anlamak için uyguladıkları metoda uymakla ancak gerçekleşir….

“Selefe uymak, onların her konuştuklarına veya her yaptıklarına harfiyyen uymak değildir. Çünkü onlar kendileri de bunu yapmamışlar. Onlara uyma nasslara getirdikleri yorum ilkelerine, içtihat esaslarına, genel hüküm ve prensiplere uymakla olur.

“Bu kural ve esaslara uymak, onlardan sonra gelen bütün Müslümanlara vaciptir.”

(s. 9-10)

İşte İmam Matüridî ile İmam Eş'arî'yi (rh. a.) Ehl-i Sünnet'in (Sünnet ehlinin) imamları kabul etmemizin nedeni, onların "selefin yöntemini" benimsemiş olmalarıdır.

Selefin ortaya koymuş olduğu yorum ilkelerine, içtihat esaslarına, Şeriat'in genel hüküm ve prensiplerine uymuş olmalarıdır.

*

el-Bûtî, aktardığımız ifadeleri, Selefî olduklarını söyleyenleri uyarmak için yazıyor, ancak, Türkiye’nin şartları dikkate alındığında, bu uyarıları, ülkemizdeki Selefî olduklarını söyleyenlerden ziyade, Kitap ve Sünnet’i doğru dürüst bilmeyen cahil Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat savunucularının dinlemeye ihtiyaçlarının bulunduğu görülüyor.

Çünkü, genelde bunların ne “nasslara getirilen yorum ilkeleri”nden, ne “içtihat esasları”ndan, ne de Şeriat'e ait “genel hüküm ve prensipler”den haberleri var.

el-Bûtî, “Selefe uymak, onların her konuştuklarına ve her yaptıklarına harfiyyen uymak değildir” derken, bunlar için Ehl-i Sünnet’ten olmak, mesela İmam Matüridî'nin eserlerini okumadan birilerinin "Matüridîlik şudur" şeklindeki doğru mu yanlış mı olduğu belli olmayan rivayetlerine körü körüne ve harfiyyen uymaktan ibarettir.

*

Ancak, bunda da samimi, dürüst ve tutarlı davranmıyorlar. 

Çünkü, İmam Matüridî rh. a. gibi âlimlerin yazdıklarını anlama ve anlatma çabası içinde değiller. 

Onların isminin arkasına saklanarak, İslam'ı bugünün müstekbirlerinin (küresel güçler ile yerel müttefiklerinin) heva ve hevesine göre çarpıtma, ve dini onların (Şeriat'e aykırı) dünyevî emellerine hizmet eder hale getirme gayesi güdüyorlar.

Küresel güçler ile, Şeriat'i (Allahu Teala'nın emir ve yasaklarının yürürlükte olmasını) açıkça tehlike ilan ederek küfrünü açıklayan bölgesel güçlerin maskeli ve hilekâr hizmetçileri olarak Ehl-i Sünnet kavramını istismar ediyorlar.

*

Said Ramazan el-Bûtî’nin Selefîlik konusundaki yaklaşımının, ülkemizdeki bazı sözde Ehl-i Sünnet savunucusu zır cahillerin tutumlarının aksine makul ve dengeli olduğu görülmektedir.

Bunun nedeni, el-Bûtî’nin konuyu bilerek, ilmî usûle bağlı kalarak tartışıyor olmasıdır.

Ülkemizdekilerin ise, istisnalar bir yana bırakılırsa, cehalet ve taassuplarını, riya ve inatçılıklarını Ehl-i Sünnet’i savunma maskesi altında sürdürdükleri görülmektedir.

el-Bûtî’nin Selefî olduklarını söyleyenlere yönelik temel eleştirisini, usûl-ü fıkıh çerçevesinde normal kabul edilmesi gereken ictihadî ihtilaflara tahammülsüzlük göstermeleri oluşturmaktadır. 

Şöyle demektedir:

… Zira bu metotta birçok görüş ve yöntemler mevcuttur. Bazı görüşlerde seleften sadır olan ahkâm ve fer’î hükümler üzerinde ittifak edilmiş, bundan bid’at ehli ve sapkın cahiller yüz çevirmiştir. [Selefin ittifak ettiği görüş ve yöntemlerden yüz çevirenler bid'atçidir, yanlış yoldadır.]

Diğer farklı bir görüş olarak muhalefet anlamında ele alındığında ise, [onlar,] üzerinde âlim ve müçtehitlerin ihtilaf ettiği, farklı değerlendirmelerin bulunduğu, kesinlik ifade etmeyen zanna dayalı görüşlerden müteşekkildir. İçeriğinde zan ve ihtimal bulunan bu metodun usul ve kaidelerindeki ihtilaflar olumlu bir ihtilaf çeşidi olup sahiplerini fısk ve dalalete sürüklemez…. [Salih selefin ihtilaf ettiği hususlarda onlardan herhangi bir kesimin görüşünü benimsemek bid'atçilik anlamına gelmez.]

Selefiyye’nin kendisini tarif ettiği ve muhaliflerini ise dalalet ve fasıklıkla nitelediği görüşlerinin tümü veya bir kısmı incelendiğinde şu kanaate varılacaktır: Bütün bu görüşler ictihadî olup, muhalefet içermektedir….[İctihadî olmaları, kesin olmayıp zannî olmaları anlamına gelmektedir. Bu yüzden muhaliflerini kesin biçimde (hakkı terk etme, haktan sapma anlamında) hatalı olmakla suçlayamazlar. Yanlış içtihatta bulunmakla suçlayabilirler.]

Selefiyye’nin perde arkasından kendilerini tek hak ve doğru mezhep olarak ileri sürmelerinin onların bir kuruntusu olduğunu anlamak pek zor değildir….

Bu geniş kapsamlı tefekkürle izah olunan gerçekler, Selefiyyenin önde gelen simalarından birinin de eserinde beyan edip kabullendiği bir düşüncedir. 

(s. 219-220)

Buradan anlaşılabileceği gibi, el-Bûtî’nin Selefî olduklarını söyleyenlere yönelik tepkisi, onların tümden yanlış kanaatlere sahip olduklarını savunmasından ileri gelmiyor, ictihad konusu olan (yani farklı düşünmeye imkân veren) bazı mevzularda muhataplarını dalalet ve bid’atçilik ile suçlamalarından kaynaklanıyor.

Ayrıca, bütün Selefîler’in bu hatayı sergilediklerini de iddia etmiyor. “Selefiyyenin önde gelen simalarından birinin” kendisi gibi düşündüğünü belirtiyor.

Buna bağlı olarak el-Bûtî, Selefî olduklarını söyleyenlerin, görüşlerini terk etmelerini de istemiyor. 

*

Şayet bunu yapmış olsaydı, Selefîler’i tenkid ettiği “farklı ictihatlara tahammülsüzlük bağnazlığı” hatasına kendisi de düşmüş olurdu. 

Bizdeki Selefîlik düşmanları ise Selefîlere, değil farklı bir görüşü savunma, yaşama hakkı bile tanımak istemiyorlar.

Nerdeyse "Bunları kıtır kıtır keselim, İstiklal Mahkemeleri kurup asalım" diyecekler.

el-Bûtî şöyle diyor:

Sözün özü, kendi görüş ve içtihatlarıyla ikna olan bu kardeşlerimizin kendi görüşlerini bırakmalarını istemiyoruz

Çünkü buna muktedir de değiliz [Ehl-i Sünnet'in usûlü çerçevesinde buna yetkimiz, böyle bir hakkımız yok]. 

Şayet bu içtihatlarını Şeriat’e uygun görerek [delile dayalı olarak] öne sürmüşlerse [bu konuda vicdanen mutmainseler], onlar dahi bu görüşleri değiştirme istidadına [hakkına] sahip olamazlar

Aksine bu görüşlerine sadık kalıp müdafaa etmek ve karşıt görüşleri reddetmek zorundadırlar.

Ancak onlara şunu hatırlatmak istiyorum. 

İçtihat ettikleri bu görüşlerini hak dinin [doğruluğu kesin] gerçek [tek] tezahürleri olarak öne sürmesinler.[Yani İmam Şafiî rh. a. gibi konuşsunlar: "Bizim görüşümüz/içtihadımız doğrudur, fakat yanlış olması ihtimali var; muhataplarımızın görüşü yanlıştır, fakat doğru olması ihtimali var."]

Bu görüşlerden [ki içtihadî niteliktedir, zanna dayanmaktadır, selefin ittifak ettiği hususlardan değildir] yüz çevirenleri de küfür, şirk ve dalaletle itham etmesinler. 

Çünkü onların bu [kendi] görüşleri [ancak] birer içtihat konusu olarak alındığı gibi, [başka] müslümanların bu ve benzeri konularda onları irşad eden [farklı] içtihatlar yapmalarının da onlar için caiz olduğunu unutmasınlar. 

(s. 222-223)

Bunlar, dengeli ve makul eleştiriler.. 

Ancak, Türkiye’de Selefîler’e yöneltilen eleştirilerin, genelde, tam da el-Bûtî’nin Selefî olduklarını söyleyenlerde gördüğü hataları içerdiği bilinmektedir.

Sözde Ehl-i Sünnet davası güden bu zır cahil tipler, el-Bûtî’nin aksine, Selefîleri, Ehl-i Sünnet şemsiyesi altına gelmesi gereken sapıklar olarak nitelendirebilmektedirler. 

*

Böylece, el-Bûtî’nin Selefîler’de gördüğü hatayı tersinden üretmekte ve eleştirdikleri Selefîler’den daha kötü bir duruma düşmektedirler. 

Bu, farklı fikre/içtihada tahammülsüz, selefin üzerinde ittifak ettiği kesin gerçekler ile zannî doğruları ayırmaktan aciz fanatikler, her ne kadar lafta Ehl-i Sünnet’i savunma davası güdüyor olsalar da, bu tutumlarıyla gerçekte Ehl-i Sünnet anlayışını terk etmektedirler.

Evet, el-Bûtî’nin Selefîler’e (hepsine değil) yönelttiği eleştirilerin esasını, ictihadî çoğulculuğu kabul etmeyip hakkı kendi tekellerinde görmeleri ve muhataplarını ictihadî hususlarda bile dalaletle suçlayabilmeleri oluşturmaktadır. 

Tekrar edelim, Türkiye’de bunu yapanların Selefîler’i aşırı biçimde eleştirenler olduğu görülüyor.

*

Bu yüzden el-Bûtî, eserinde Selefîlerin müşahhas görüşlerini değerlendirme konusu yapmadığını söylemekte, “… o zaman [yazdığım bu kitapta] Selefiyye’nin birçok konuda serdettiği görüşleri kabul etmem ve onların görüşlerini desteklemem söz konusu olacaktı” demektedir (s. 217). 

Böyledir.

Bugün Selefîlerin dile getirdiği kimi gerçekler ile onlara savaş açan sahtekârların zırvalarına baktığımızda, Selefiîlerin birçok sözüne hak vermek zorunda kalıyoruz.

el-Bûtî şu ifadeleri de kullanmaktadır:

… Bu kapıları kapatmanın anlamı bu mezhep mensuplarını ikna oldukları [doğruluğuna kanaat getirdikleri] mezhebî içtihat ve görüşlerinden vazgeçirmek anlamında değil, bilakis onları şeriatın usûl ve kaidelerine göre doğru içtihatlar yapmaya yönlendirmek [usûl çerçevesinde beliren kat'î doğrular ile zannî doğrular arasındaki farkı anlamalarını sağlamak] içindir. 

Ben şahsen bu mezhebin ilme ve delillere dayalı birçok görüşünü alıp, sahip çıkıp müdafaa etmişimdir. [İlme ve delile dayandıkları zaman da görüşleri ya kat'î/kesin doğru olurlar ya da zannî doğru, veya bizim açımızdan, doğru olması ihtimali bulunan bir yanlış.. Kesin doğrular zaten ihtilaf ve muhalefet kabul etmez. Zannî doğru oldukları zaman da, farklı deliller çerçevesinde bizim zannımız farklı olabilir, fakat kendî zannî görüşümüzü onlara dayatma hakkımız olamaz. Bu durumda onların zannî görüşünü benimsemesek bile, onların kendi görüşlerini savunabilme, farklı içtihada tabi olabilme haklarını müdafaa etmek durumundayızdır. Bu onları savunma değildir, Ehl-i Sünnet'in usûlünü savunma ve mezheben Ehl-i Sünnet olmadır.]

(s. 212) 

Bizdeki zır cahiller ya da fanatikler ise, Selefîlik düşmanlığını neredeyse bir iman esası haline getirmiş durumdalar. 

Onlar aleyhindeki iftiraları bile hemen sahiplenebilmektedirler

Çünkü Ehl-i Sünnet'in usûlü değilse de Hegelist "zamanın ruhu" ve küresel küfür güçleri nezdinde akredite ve himayeye mazhar olan yeni trend, Selefîliğin şamar oğlanı kabul edilmesini emrediyor. 

Ve bu emir karşısında "emir kulu" haline gelmenin dünyevî cazibesi, menfaatperestlikten başka ilke tanımayan kişisel ve ulusal çıkar düşkünlerini ayartıyor.

Sahte ve içi boş Ehl-i Sünnet edebiyatı ise, vicdanları üzerinde narkoz etkisi göstererek onun tümden hissiz ve duyarsız hale gelmesine hizmet ediyor.


İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK

 


Ekran "bağımlısı" Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programına katılmış.

Daha doğrusu, merhum Mahmut Efendi'nin yeğeni Sadettin Ustaosmanoğlu tarafından köşeye sıkıştırılan Cübbeli'ye Altaylı can simidi uzatmış.

Ne de olsa eski "kanka"lar.

Programı izlemiş değilim. 

Ancak, odatv.com Cübbeli'nin bazı laflarını aktarmış:

Cübbeli Ahmet, şu anda Siyasal İslam’a karşı uyarılar yaptığını aktararak Akit gazetesi ve çevresinin yanı sıra hem cemaat içerisinde hem de diğer cemaatlerden kendisine yönelik saldırıların olmasının sebebinin bu olduğunu anlattı. 

Daha önce FETÖ’nün “Dinlerarası Diyalog” projerelerine yönelik yaptığı uyarı dönemlerinde benzer saldırılar aldığını hatırlatan Cübbeli Ahmet, şimdi de Vahabilik ve Siyasal İslam uyarısını yapmasının ardından tepkiler gördüğünü anlattı. 

*

Malum, Cübbeli, yeni yetme, sonradan görme Kemalistlerden.

Çiçeği burnunda Atatürkçü.

Acer Kemalistliğiyle Siyasal İslam karşıtlığı birbiriyle uyumlu.. Tutarlı adam.

Sadece tutarlı değil, aynı zamanda kurnaz. 

Hinoğlu hin.

*

Hinoğlu hinliği, hiç alâkası yokken lafı FETÖ'ye getirmesinden belli..

Sadettin Ustaosmanoğlu ve arkadaşları ondan bin misli fazla FETÖ karşıtıydılar.

Kendisinin FETÖ'cülerle "diyaloğu" vardı, onların yoktu.

Şu sıralarda FETÖ düşmanlığı izdihama dönüştüğü, "zamanın ruhu" gereği herkes avaz avaz "Ben de FETÖ'ye düşmandım, hatta 15 yıl önce içimden Fethullah'ın sahtekâr olduğu düşüncesini geçirmiştim" türünden beyanlarda bulunduğu için, bu yükselen dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor. 

"FETÖ karşıtlığım doğru olduğuna göre, Siyasal İslam karşıtlığım da doğrudur" şeklinde mantıken yanlış, fakat duygusal bakımdan etkileyici bir mesajı insanların bilinçaltına gönderiyor.

Aynı zamanda, "FETÖ'cüler nasıl hainseler, Siyasal İslamcılar da aynı potansiyele sahiptir" subliminal mesajını veriyor.

Söylemediği ise şu, kendisinin Siyasal İslam lafını hiç ağzına almadığı yıllarda FETÖ, Siyasal İslam'ın baş düşmanı olarak hizmet veriyordu.

Fethullah ve Cübbeli.. Aynı dağın yeli..

Islandıkları yağmur aynı.

*

Siyasal İslam kavramını açalım.

Siyasetin ta kendisi olan devletin emrine verilmiş İslam (hem de
İslam devleti ya da laik/dinsiz devlet olup olmadığına bakmaksızın verilmiş İslam), Siyasal İslam'dır.

Devletin (rejimin istihbaratının, gizli servisinin, kurumlarının, Siyasal Partiler Kanunu'na göre kurulan partilerinin) emrine girmeyen, referans olarak Kur'an ve Sünnet'i esas alan İslam ise, mücerret/yalın/katışıksız/sahih/has halis İslam'dır.

Ve bu Cübbeli'nin şu anda savunduğu İslam, laik rejimin emrindeki Siyasal İslam'dır.

İstismar edilen, kullanılan İslam.

*

Kişisel ya da kolektif (millî, ırkî, devletsel) siyasî emeller, kaygılar, hedefler söz konusu olmaksızın... 

Sırf Allahu Teala'nın kitabı Kur'an'da emir buyurulduğu için... 

(Siyasal tanımı içine giren) emir ve yasaklar konusunda hassasiyet sergileyen insanların duyarlılıkları, özü itibariyle dinîdir.

Özü bakımından siyasal nitelik taşımaz. 

Mesela sırf Allahu Teala'nın emri olduğu için başını örten bir kadın veya genç kız, siyasal bir tavır sergilemiş olmaz.

Fakat, başkalarının indî ve ben-merkezli siyaset anlayışı çerçevesinde bu, onlara siyasal bir tavır olarak görünebilir.

Bu, başını örtenin değil, başörtüsü karşıtının sorunudur.

Burada başörtüsü özü itibariyle dinî bir konuyken, başörtüsü karşıtlığı hem özü hem de şekli/formu bakımından siyasaldır.

Bu, dine hayat hakkı tanımayan Siyasal Dinsizlik'tir, dinsizlik siyasetidir.

*

Türkiye'de şu anda Siyasal İslam hükümferma durumda.

Daha doğrusu, Siyasal Dinsizlik'le koalisyon kurmuş durumdalar.

Laiklik birleştirici ya, onun istediği türden bir "birlik ve beraberlik" ruhuyla gül gibi geçinip gidiyorlar.

Evet, bugün Siyasal Dinsizlik'le elele vermiş Siyasal İslam'la yönetiliyoruz.

Din istismarıyla..

Çünkü din, laik (yani dinsiz, dini olmayan) siyasetin (siyasî bir kurum olan devletin) emrine sunulmuş durumda. 

Bu yüzden, laik (dinler arasında tarafsız) olan devlet için ölen kişi (inancına, niyetine bakılmaksızın) şehid ilan ediliyor, cenazesinde bol keseden Cennet müjdesi veriliyor.

Fakat aynı kişi, yaşarken "mücahid" olamıyor.

Yaşarken cihaddan, Allah yolunda savaşmaktan, zalim/saldırgan/mütecaviz kâfirlerle mücadeleden söz etse Siyasal İslamcı terörist olarak mahkemelerde sürüm sürüm sürünür, Halis Bayancuk ve Alparslan Kuytul'dan bin beter hale düşer.

*

Evet, İslam, "Biz siyasetmiş, konjonktürmüş, siyasî dengelermiş, şuymuş buymuş bilmeyiz, mevzubahis olan Allahu Teala'nın emri ve Resulü'nün sünneti ise gerisi teferruattır" denilmesini gerektirir.

Hz. Ebubekir r.a. (Allahu Teala bizi onun şefaatine nail eylesin, onunla haşreylesin) böyle diyenlerin ilkiydi. 

En kritik zamanda, "Resulullah s.a.s. vefat etti, belirsizlik var, Üsame komutasındaki orduyu Suriye'ye gönderme, burada tut" diyenlere, "Ben Allah Resulü'nün yola çıkardığı orduyu geri çevirmem" dedi.

"Zekât vermemek için başkaldıranlara şimdilik göz yum, siyasî ve askerî bakımdan muhataralı bir dönemdeyiz" diyenlere, "Ben, Resulullah s.a.s.'e verdikleri bir deve yularını bile vermeyenle savaşırım" diye konuştu.

Siyaset yapmadı, din ne diyorsa onu yaptı. 

Bu da bir siyasetti, fakat niyet, siyasî değildi.

Hz. Ebubekir'in tutumu formu bakımından siyasal olmakla birlikte, özü itibariyle siyasal değildi.

*

Cübbeli'nin katıldığı programla ilgili aynı haberde, “ 'Araştırmalara göre Türkiye'de selefiliğin oranı %3,6'ya kadar yükseldi. 8-10 ilde selefi oranı %10'u buluyor' ifadelerini kullanan Cübbeli Ahmet..." şeklinde bir ifade de yer alıyor.

Bunu ilginç buldum.. Çünkü, Pew Research Center adlı bir Amerikan kuruluşu her yıl İslam ülkelerindeki Şeriat'le yönetilmek isteyenlerin oranına ilişkin kamuoyu araştırması yapıyor.

Afganistan'da oran yüzde 90'larda..

Genelde bütün İslam ülkelerinde yüzde 50'nin altına pek düşmüyor.

Türkiye'de ise oran yüzde 9 civarında..

Ancak, Kur'an'daki (hırsızın elinin kesilmesi gibi) spesifik emirler gündeme geldiğinde oran yüzde 3'e kadar düşüyor.

*

Habere dönelim..

Cübbeli şöyle konuşmuş:

Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz. Bizimkilerin devamlı tavsiyesi, büyütmeyelim, abartmayalım. FETÖ meselesini ilk burada yaptık. Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim. İslami camianın tümü o zaman beni fitne ile suçladı. Bana yapmadıkları kalmadı.

İlk cümleden başlayalım..

"Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz" ise, bugünkü "Aman da AB üyesi olalım, Avrupa'dan (dış güçler tarafından) yönetilelim" diyen devletle nasıl bir diyaloğun olacak?

Lafta Peygamber Ocağı olan TSK, NATO'ya girmekle dış güçler tarafından (Afganistan'da olduğu gibi belli konularda ve kısmen de olsa) yönetilmeyi kabul etmiş..

MİT'in sicil kaydı daha berbat.. Tek Parti döneminin son yıllarından Menderes döneminin son aylarına kadar ve de 27 Mayıs Darbesi'ni izleyen yıllarda, resmen değilse de fiilen CIA'in emrine girmiş..

O kadar girmiş ki, MİT'i (o zamanki adıyla MAH'ı) yöneten, CIA, yani dış güçler; ve de devletin başındaki isim, Menderes, yıllarca bundan haberdar edilmemiş..

Etmez, ne de olsa "milli" bir kurum, yerli ve milli, "milli piyango"da olduğu gibi isminin başında "milli" var.

Demek ki, Cübbeli'ye göre, bu AB heveslisi, "Aman da bizi dış güçler yönetsin" diyen laik devletle müslümanın diyaloğu olmaz.. Olmamalı..

Ama görünüşe göre Cübbeli'nin diyaloğu gayet iyi.. "Devlet sevicisi" olmayı bile başarmış.

*

Fatih Bey onu televizyona çıkarmaya cesaret etmişmiş..

Fatih Bey dediği Fatih Altaylı, MİT'le irtibatlı olduğu MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür tarafından açıklanmış bir isim..

Burada bir ara verip geçmişe gidelim..

1980'li yılların ikinci yarısı..

Vefa Yayıncılık tarafından çıkarılan İslâm, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile ile Gülçocuk dergilerinin yayın kurulu toplantısındayız.

Toplantıyı merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca yönetiyor.

Şöyle birşey demişti:

"Benimle röportaj yapmak istiyorlar, kabul etmiyorum. Çünkü bunlar ya bizi vasıta yapıp tirajlarını (reytinglerini) arttırmak, bizi kullanmak, ya da bizi ihbar etmek (bize karşı birilerini harekete geçirmek) için bunu yapıyorlar."

Soru şu: Fatih Altaylı mı Cübbeli'yi kullanıyor(du), Cübbeli mi Fatih'i?..

(Cevabı iki şıkka hapsetmeyelim, "İkisi de birbirini" şeklinde bir üçüncü şık mevcut).

*

Medyatik Cübbeli, hocasından izin almışmış..

"Ben bu konuda icazetliyim, her zaman çıkar konuşurum" demeye getiriyor:

Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim. 

Cesaret edemezdi, o kesin..

Fakat, bence Mahmut Efendi ona izin vermekle iyi yapmamış.

(Mahmut Efendi'nin ilminin bulunduğundan, önemli hizmetler yaptığından şüphe yok.. Ancak, masum bir peygamber, hatadan masun bir kul değildir. Bundan 10-11 yıl önce onunla ilgili bir rüya görmüş ve bu rüyadan hareketle onun siyasî konulardaki tutumuna itibar etmemek gerektiği sonucuna varmıştım. Tabiî ki bu rüya delil olmaz, benden başkasi için de bağlayıcılığı yoktur. Şunu da belirtelim, değil Mahmut Efendi gibi zatlar, peygamberler bile eksik bilgi ile yanlış kararlar alabilirler. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.s. ayet-i kerime ile "Bir fasık bir haber getirdiğinde araştırın" ikazına muhatap olmasına yol açan bir karar almıştı. [Peygamberlerin hataları mutlaka düzeltilir, aksi takdirde başka eylem ve söylemleri de "yanlışlığı muhtemel" hale gelirdi. Ulemanın ise böyle bir garantisi yok.] Mahmut Efendi'nin izin vermesi Cübbeli'nin yaptığı işin mutlaka doğru olması anlamına gelmeyeceği gibi sonuçlarının hayırlı olacağını düşünmek için de yeterli değildir.)

*

Cübbeli'nin ilgili haberdeki ifadelerine dönelim:

FETÖ meselesi... Şimdi hükümetçi olan adamlar [benim uyarılar yaptığım zaman], "Saptırıyor" diye telefonla [konuştuğum televizyon programına] bağlandı. "Bu adamlar din hainidir, devlet sevicisi olamaz" diyordum. 

Din haini..

Devlet sevicisi..

Vehbi'nin kerrakesi böylece ortaya çıkmış oluyor.

Adamın kıstası/ölçütü/mihengi/mi'yarı bu: Devlet sevicisi olmak..

Sonra da Siyasal İslam'dan bahsediyor.

Siyasal İslam bundan başka birşey midir, a kabak kafa?!

Seni sevici seni!..

Seni devlet sevicisi seni!..

Devletini de al git, İslam'dan elini ve dilini çek!

Git başka yerde, Siyasal Dinsizlik bahçesinde ve Kemalizm balosunda sev devletini!..

*

Cübbeli'nin başka zırvaları da var:

Diyanet'in DEAŞ raporu var. Ondan sonra Türkiye'de Selefiliğin durumunu Hilmi Demir Hoca, ben sizin kanalda dinledim. 2020'de Selefiliğin nüfusa oranının 3.6'ya kadar yükseldiğini söylüyor. Bazı vilayetlerde yüzde 8-10. Bu vilayetlerdeki durum... Orada hangi hocanın da dinlendiği söyleniyor. Diyelim AK Parti'nin fazla olduğu yerde Nihat Hatipoğlu. Ben Türkiye ikinciliğini kaybetmemişim. Konya, Adıyaman... 10 vilayet ismi veriliyor bu raporda. Yüzde 8-10 ne demek biliyor musunuz? Ben burada sokağa çıktığım zaman yüz kişiden 8'i, 10'u benim kanımı, canımı, karımı helal sayıyor. yani beni gavur sayıyor. Bundan büyük nasıl tehdit olacak? Orada kim fazla dinleniliyor, misal Nurettin Yıldız.

Nurettin Yıldız'ı ihbar ediyor.

DEAŞ, CIA'in aparatıydı, kullandı attılar. 

Selefîliğe gelince.. Selefîler, tıpkı (İmam Matüridî'yi okumadan) Matüridîyiz diyenler gibi, yekpare bir grup değil..

Selefî olmak, özü itibariyle yanlış birşey değildir, gereklidir, şarttır. Matüridî ve Eş'arîler de özü itibariyle selefîdir, selefin (Allah Resulü'nün ashabının) yolunda gitme iddiasında ve arayışındadır.

Bu anlamda selefî olduğunu (Matüridî ve Eş'arî olmadığını, onların sonradan tartıştıkları konulara girmeyip salt selefin söyledikleriyle yetindiklerini) söyleyen sufîler de mevcuttur.

Mesela Halid-i Bağdadî rh.a...

Türkiye'deki bütün Nakşîlerin tarikat silsilesi Mevlana Halid rh. a.'e dayanır.

Bediüzzaman Said-i Nursî'nin belirttiği gibi, yaşadığı asrın müceddididir.

Osmanlı coğrafyasında İslamî duyarlılığı ayağa kaldırmıştır.

Bugün yapılan hizmetlerin büyük çoğunluğu onun toprağa attığı tohumların yeşermesinin ürünüdür.

O, (Türkçe tercümesi yayınlanmış olan) Mektubat'ında yer alan bir mektubunda açıkladığı gibi itikaden selefiîliği benimsemişti. 

Bunu, (mektuplarını derleyen) yeğeni Şeyh Esad Sahib de belirtiyor, itikaden selefî olduğunu söylüyor.

*

Sanırım Sadettin Ustaosmanoğlu Cübbeli için "Kezzabî" (çok yalan söyleme tutkunu) olduğunu söylerken abartmıyor.

Çünkü, selefî olmak, kâfirlerin mutlak olarak canlarının, kanlarının, karılarının helal sayılmasını gerektirmez.

Halid-i Bağdadî rh. a. bunu mu savunuyordu?!..

Mesela şu anda Türkiye Cumhuriyeti, bazı PKK'lıların kanlarını ve canlarını "helal" sayıyor. 

Ama her PKK'lının değil.. Silahı eline alıp fiilen savaşan, asker öldüren PKK'lının..

Ayrıca, böylesi PKK'lının kanı ve canı herkes için de "helal" değildir, bunun için "yasal yetkili" güvenlik görevlisi olmak gerekir.

Mesela Cübbeli, katil bir PKK'lıyı sokakta görüp teşhis etse, yapabileceğinin en fazlası devlete ihbardır, kendisi öldüremez ya da hapsedemez.

*

Mutlak (kayıtsız şartsız) olarak her kâfirin kanı ve canı müslümana helal olmaz.. 

Şeriat'e göre eşyada mübahlık, insanda ise (her konuda) haramlık esastır. 

Eşyanın haram olması belirli şartların varlığıyla ortaya çıkar, insanın canı ve kanının helal olması da bunun gibidir. (Mesela, haksız yere cinayet işleyen kişi kısas olunur. Ya da İslam devletinde, evet laik devlette değil İslam devletinde, bir müslüman, baştan beri kâfir olan değil bir müslüman, küfrünü ilan eder, sonra da tevbeye davet edildiği halde küfrünü ilan etmekte ısrar ederse, aklî melekeleri yerindeyse mahkeme kararıyla ve yasal/resmî görevliler eliyle idamla cezalandırılır. Bu, laik devletteki "vatan hainliği" suçunun muadilidir. Vatan denilen taş toprak nerde, o vatanın, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala nerde!.. Bu ülkede İstiklal Harbi yıllarında Atatürk'e biat etmeyi kabul etmeyip Osmanlı Devleti'ne sadakatini sürdürdüğü için "vatana ihanet" suçuyla az adam asılmadı. Atatürk nerde, onu Ali Rıza ile Zübeyde'nin çocuğu olarak yaratan Allahu Teala nerde!)

Hiçbir selefî böyle aptalca, Şeriat'e açıkça aykırı birşeyi savunmaz, savunamaz. (Selefî olduklarını söyleyenlerin de ciddî hatalarına ve cahilliklerine rastlanıyor, fakat bu, onlardan değil.)

Ha, selefîliği içeriden bozmak ya da imajını yerle bir etmek için aralarına sızmış ajanlar böyle şeyler söyleyemez mi?.. 

Söyleyebilirler.

Ancak, Cübbeli gibi iftiracı ve kışkırtıcı yaygaracıların bulunduğu yerde böylesi ajanlara ihtiyaç da kalmaz, o da ayrı mesele..



"MEVZUBAHİS OLAN VATANSA ATATÜRK DE TEFERRUATTIR"




ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 8


Dr. Seyfi Say


"Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı milli hareketin başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne sadık kalarak Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa da o zaman ordudan istifa etti."

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 51.)

Böyle diyor Halide Edib.

Karabekir, Atatürk'ü niye "millî hareketin başı" kabul etmişti?

Nedeni, Mustafa Kemal'in Padişah ve İstanbul Hükümeti tarafından müfettiş etiketli Anadolu genel valisi atanmış, ve de kendisine Vahideddin tarafından "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" denilmiş olmasıydı.

*

Vahideddin'in Atatürk'e böyle bir (işgalci İngilizler ile müttefiklerinin korkusundan "resmen" ilan edemediği) "gizli (örtülü) görev" vermiş olduğunu nereden biliyoruz?

Bizzat Mustafa Kemal'in Falih Rıfkı'ya anlatmış ve onun da Çankaya adlı kitabına yazmış olmasından dolayı. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173)

Herhalde Atatürk, Falih Rıfkı'ya anlatıncaya kadar bunu "sır" olarak saklamış değildi.

Doğal olarak, Anadolu'da karşılaştığı her komutana Vahideddin'le olan bu görüşmesini iftiharla sunuyor, ve de kendisinin Anadolu'ya devleti (vatanı ve milleti) kurtarmak için gönderildiğini söylüyordu. 

*

Böylece, Karabekir gibi isimler tarafından (hem resmen "müfettiş" etiketli Anadolu genel valisi atanmasından, hem de Padişah'ın verdiği --işgalci ketenperesinden "devleti kurtarma"-- "gizli görevi" dolayısıyla) "millî hareketin başı" kabul edilmişti.

Ancak, Atatürk'ün kafasındaki "gizli gündem" farklıydı, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit gibi adamlarına kimseye söylenmemesi kaydıyla açıkladığı gibi, Padişah'ın devletini (Osmanlı Devleti'ni) kurtarmayı değil, tarihe gömmeyi kafasına koymuştu.

Sadece bu da değil, "programı"nda tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldırma, millete şapka giydirme, Kur'an harflerini kaldırıp Avrupa harflerine geçme gibi İngilizler'in hoşuna gideceği kesin olan devrimler (devirmeler) de vardı. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, 3. b., AnkaraTürk Tarih Kurumu, 1988, s. 130-2.)

Bundan, İstanbul'dayken bir iki defa görüştüğünü Nutuk'ta açıkladığı Rahip Frew'un da (ki İngiliz İstihbaratı'nın / gizli servisinin İstanbul'daki şefiydi) memnun olacağını düşünmememiz için bir neden yok.

*

Halide Edib'in yukarıya aldığımız cümlelerine dönelim.

Karabekir'in sözüne sadık kalmasından kastedilen şu:

Atatürk'ün Samsun'a gitmesi için önüne vize kırmızı halısı döşeyen İngilizler, onun (genel valilik anlamına gelen yetkiler cebinde olarak) Anadolu'ya kapağı atmasından sonra mızıkçılık yapmaya başlıyorlar.

İlla da bu adamı geri çağırın diye tepiniyorlar. 

Yunan'a İzmir dağlarında bekleme emri veren General Milne, Osmanlı Hükümeti'ne resmen nota veriyor. 

Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Şevket Turgut Paşa, "Ama Anadolu'ya böyle birini göndermemizi isteyen bizzat sizdiniz. Böyle müfettiş mi olur, bizimle dalga mı geçiyorsunuz diyorsanız, ona da vereceğimiz cevap şu, barış/ateşkes sürecinden dolayı komutan değil müfettiş sıfatını kullanmak zorunda kaldık" anlamına gelen bir cevap veriyor. (Ahmet Şekerci, "Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki Çalışmaları", Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt 121, Sayı 238, Ocak-Şubat 2019, s. 100-101.)

*

Görünüşe göre, İngilizler "görevlendirmeden" değil de, (akıllarının başlarına geç gelmesi gibi bir huyları varmış gibi) Mustafa Kemal'in "şahsından" rahatsızdırlar.

Böylece, İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde İngiliz subaylarıyla aynı masada kahve "höpürdeten", İngiliz ajanı Rahip Robert Frew'la mahrem/gizli görüşmeler yapan Atatürk'ün Anadolu'daki kurtarıcı kahraman imajının son rötuşları yapılmış olur: "İngilizler'in istemediği, kendisinden korktuğu asker". 

Fakat, bu arada Osmanlı Hükümeti, "Madem Mustafa Kemal isminden rahatsızlar, ismi değiştirelim, yeni isim Kâzım Karabekir olsun" diyor. 

Şöyle düşünüyorlar: "Mevzubahis olan vatansa Mustafa Kemal de teferruattır."

Kâzım Karabekir'in Atatürk'den daha az vatansever olmadığını çok iyi biliyorlar.

*

Fakat bunu, Kâzım Karabekir kabul etmiyor.

Çünkü Karabekir, sadece vatansever değil; aynı zamanda karakter bakımından kaya gibi sağlam.

Kitabında gizli gündem, takiyye, fırsatçılık, ayak kaydırma, kumpas kurma, ayak altındaki halıyı çekme vs. alavere dalevereleri yok.

Büyüklüğü, kendisi için, kapkaranlık bir iç dünyasını simgelercesine kara yüzlü azmanımsı ucube heykeller diktirme müsrifliğinde, putperestçe şiirler yazdırma tutkusunda, meddahlara methiyeler düzdürme merakında, artistik pozlar verip fotoğraf çektirme hevesinde değil, verilen söze sadık kalmakta gören bir karakter Himalayası.

Entrikalar okyanusunda eğilip bükülmeden boğulmayı, alçakça sürünerek tırmanılan zirvelere tercih eden mert bir asker.

Fırsatçı bir fırıldaklığı kendisine yakıştıramayan bir şahsiyet abidesi.

Halide Edib'in sözlerine dönelim:

Kongre esnasında Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı], Kâzım Karabekir'e, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Rauf Bey'i tevkif [tutuklama] için emir verdi. Aynı zamanda da Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu Anadolu'daki bütün askeri kuvvetlerin müfettişi (yani Mustafa Kemal Paşa yerine) nasbediyor ve Kongreyi derhal kapatmasını emrediyordu. Kâzım Karabekir bu emre itaat etmedi. Mustafa Kemal Paşa'nın yerine bir müfettiş tayinini gayri meşru sayıyordu. Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı milli hareketin başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne sadık kalarak Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa da o zaman ordudan istifa etti.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 49-51.)

Atatürk, askerlikten ne zaman istifa etmiş?

Karabekir (Ki Halide Edib'in ifadesine göre emri altında "büyük bir ordu" vardır), İstanbul Hükümeti tarafından azledilmiş olsa bile, verdiği söz gereğince emrinde olduğunu ifade edince..

*


Atatürk'ün 8 Temmuz 1919 günü (Ki Erzurum'daki ikametinin ikinci günüdür) Padişah’a gönderdiği “Kulları Mustafa Kemal” imzalı istifa mektubu şöyle:

MABEYN-İ HÜMAYUN CENAB-I MÜLUKÂNE BAŞKİTABET-İ CELİLESİ VASITASIYLA ATABE-İ ULYA-YI HAZRET-İ PADİŞAHÎ’YE 

(SARAY BAŞKATİPLİĞİ VASITASIYLA PADİŞAHIN YÜKSEK MAKAMINA)

Şimdiye kadar gerek Zat-ı Akdes-i Hümayunlarına (kutsal zatlarına) ve gerek Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) vaki olan maruzatımda (sunumlarımda) vatan ve milletin ve makam-ı mualla-yı Hilafetin (yüce Hilafet makamının) maruz ve giriftar olduğu avakib-i elîme ve buna karşı mütehassıl alâm ve evza-ı milliyeyi tekmil safahat ve hakikatiyle (uğradığı acı durumları ve buna karşı duyulan elemleri ve milletin aldığı vaziyeti, bütün safhaları ile gerçek olarak) arzettim. 

Bunu ifa etmekle mukaddesatımın (kutsal inançlarımın) nefs-i acizaneme tahmil eylediği (aciz şahsıma yüklediği) en yüksek ve en vicdani vazifelerden birini yapmış oldum.

Âmâl ve teşebbüsat-ı abidanemin (kölece amellerimin ve girişimlerimin) İngilizlerce müdafaa-i vataniyye (vatan savunması) suretinde değil, şekl-i âharda telakki olunmasından naşi (başka şekilde anlaşılmasından dolayı) Hükümet-i Seniyyelerinin müşkil bir vaz-ı tazyik altında kaldığı (altından kalkılması zor bir baskı altına konulduğu) irade ve ifham buyruluyor. Hükümet-i seniyyelerinin ve payitaht-ı saltanat-ı hümayunlarının (yüce hükümetlerinin ve saltanat merkezinin) zaten ne gibi tazyik (baskı) ve şerait-i elîme-i inhisar (acı verici koşullar sınırlaması) altında bulunduğu gerek çâkerlerince (kulunuz kölenizce) ve gerek bütün millet-i necibelerince tamamen malum ve âyan olduğu cihetle, bu tazyik ve inhisarın daha ziyade tevessüüne (genişlemesine) ve bahusus pek büyük revabıt-ı sıdk u ubudiyetle (sadakat ve kulluk bağlarıyla) merbut (bağlı) bulunduğum kalb ü âmâl-i müfşika-i hümayunlarının (majestelerinin şefkatli kalb ve tasarılarının) düçar-ı kelal olmasına (eziyet görmesine) hiçbir vechile razı olmayacağım cihetle yalnız memuriyet-i acizaneme değil, tekmil mübahatını (bütün övünçlerini), vatan ve milletimin ve makam-ı akdes-i hümayunlarının nur-u feyiz ve necatından (kutsal makamlarının feyz ve kurtuluş nurundan) alan pek çok sevdiğim mübarek hayat-ı askeriyeme de veda suretiyle arz-ı fedakâri eylerim (askerlik yaşamıma veda suretiyle özveride bulunduğumu arzederim). 

Makam-ı Uzma-yı Saltanat ve Hilafetin ve millet-i necibelerinin hayatımın son noktasına kadar daima hâris (koruyucu) ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı kemal-i ubudiyetle (tam bir kullukla) arz ve temin eylerim. Silk-i celil-i askerîden (askerlik mesleğinden) istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne arz ettim. 

Sıhhat ü afiyet-i Cenab-ı Mülûkaneye (Padişah cenaplarının sıhhıt ve afiyetine) dua ve her türlü afattan masun (belalardan korunmuş) buyurmalarını Cenab-ı Kibriya’dan (Allahu Teala’dan) niyaz eylediğim muhat-ı ilm-i âlî buyruldukta (yüce bilgilerinizin kuşatıcılığına arz ü) ferman.

Kulları

Mustafa Kemal.

Fî 8 Temmuz Sene 1335, Saat 11.40 Gece.

Bu telgraf metnini Atatürk, 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı TBMM açılış konuşmasında milletvekillerinin huzurunda okumuş durumda.

Yani milletvekillerinin şahsında bütün milletin huzurunda.

*

Söz konusu telgrafın TBMM’nin sitesinde yer alan sadeleştirilmiş şekli şöyle:

7 Temnıuz 1919 Erzurum [TBMM sitesindeki orijinal/sadeleştirilmemiş metindeki tarih: 9.7/VII.1335)

Padişah hazretlerinin devletli mabeyni yüce başkâtipliği eliyle Padişah hazretlerinin yüce katına.

Şimdiye kadar gerek padişahlık yüce makamına ve gerek Harbiye Nazareti’ne yazdığımı yazılarda vatan ve milletin ve yüce hilafet makamının karşılaştığı üzücü olayları ve buna karşı ortaya çıkan tepkileri ve milli durumu bütün safhaları ve açığı ile ile arz ettim.

Böyle davranmakla kutsal varlığımın bana yüklediği en yüksek ve en vicdani görevlerden birini yapmış oldum. 

Bendenizin çalışına ve faaliyetlerinin İngilizlerce vatan savunması olarak değil, başka bir şekilde yorumlanması nedeniyle yüce hükümetlerinin ağır baskı altında tutulduğu yazılıyor ve bildiriliyor. Yüce Hükümetiniz ve yüce Saltanat başkentinizin ne gibi baskı ve üzücü şartlar altında bulunduğu gerek benim tarafımdan ve gerekse bütün asil milletimizce tam anlamıyla ve her yönüyle bilinmekte olup bu baskı ve denetimin giderek daha da artması durumunda özellikle büyük sadaketle ve aşırı derecede bağlı bulunduğum müşfik ve yüce amaçlar taşıyan yüreğinizin sıkıntıya düşmesine hiçbir şekilde razı olamayacağım için, yalnız memuriyetime değil, bütün şan ve şerefini, vatan ve milletimin ve kutsal yüce makamınızın feyiz ve asalet nurundan alan ve pek çok sevdiğim kutsal askerlik yaşamıma da veda ederek özveride bulunduğumu arz etmek isterim. 

Yüce saltanat ve hilâfet makamınızın ve asil milletimizin sonuna kadar daima koruyucusu ve sadık bir kulu olarak kalacağımı içten gelen duygularımla arz ve temin ederim. Yüksek askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Onurlu padişaha sıhhat ve esenlikler diler ve her türlü kötülükten korumasını Cenabı Hak’tan dilerim. Yüce bilgilerinize sunarım.

Kulları

Mustafa KEMAL

Görüldüğü gibi, sadece bir kere değil, iki kere değil, tam beş defa Padişah’ın kulu ve kölesi olduğunu ifade ediyor.

Fakat aynı adam, bundan dokuz ay önce, evet dokuz ay önce, kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e, Osmanlı Devleti'ni tarihe gömeceğini, cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını, ve cumhurbaşkanı olunca da), sanki memleketin bütün derdi buymuş gibi, tesettürü (İslamî örtünmeyi) ve Kur'an harflerini kaldıracağını, Avrupa harflerini alacağını ve millete şapka giydireceğini söylemiş bulunuyor.

*

Soru şu: 

Karabekir "Seni bir defa millî mücadelenin başı kabul etmiş bulundum, sözümden dönmek bana yakışmaz, emrindeyim" demeseydi, Atatürk askerlikten yine de istifa eder miydi?

"Ederdi, etmezdi" diye cevap vermeden önce, bu soruya ışık tutacak bir mektuba bakmakta fayda var..

Mektup, Atatürk'ün anasına yazmış olduğu şu meşhur mektup.. (Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık  2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Ağustos 1919'da yazılmış.. 

Götüren, Atatürk'ün yaveri Salih Bozok..

Atatürkçülerin/Kemalistlerin (mesela odatv'cilerin) çok sevdiği bu mektuba, İpek Çalışlar'ın Mustafa Kemal Atatürk - Mücadelesi ve Özel Hayatı adlı kitabının tanıtım ifadelerinde de atıfta bulunuluyor.

O mektubunda Atatürk şöyle diyor:

“Muhterem Valideciğim,

... Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı. 

Demek ki yabancı devletler, devleti (Osmanlı Devleti'ni) fevkalade, yani normalin üstünde sıkıştırmışlar.

"Millete hizmet edebilecek" ne kadar "adam" varsa ya hapsetmişler, ya da Malta'ya esir olarak sürmüşler.

Ortada millete hizmet edecek "adam" bırakmamışlar.

*

Mektubu okumaya devam edelim:

Bana nasılsa ilişememişlerdi.
İlişmemişlerdi değil, ilişememişlerdi diyor.

Neden ilişememişlerdi?

"Nasılsa" dediğine göre bunu kendisi de bilmiyor olmalı.

Acaba Atatürk'ü "adam"dan saymamışlar mıydı?

Onu "millete hizmet edebilecek" bir adam kabul etmemişler miydi?

Bunu bilmiyoruz. 

Mektuba dönelim:

Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler. 

Şimdi o "nasılsa" anlaşıldı.

Demek ki Atatürk, İngilizler'in kendisinden şüphelenmediği biriymiş.

Acaba bunu neye borçluydu?

Samsun'a ayak basar basmaz şüpheleniyorlar da, Samsun'a gitmek ister istemez neden şüphelenmemişlerdi?

*

İngilizler, Atatürk karşısında sergiledikleri tavrı Vahideddin'den esirgeyeceklerdi. 

Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı ayrıntılı araştırmasında aktardığına göre, “Padişah ve Halife” Vahideddin, Mustafa Kemal’in Osmanlı Devleti’ne ihanet ettiğini fark ettiği için, Anadolu’ya gitme ve direniş hareketini bizzat yönetme kararı almış bulunuyordu.

Ancak, İngilizler buna müsade etmemişlerdi.

Okuyalım:

Sakarya’dan [10 Eylül 1921] bir buçuk – iki ay önceydi [10 Temmuz 1921 – 24 Temmuz 1921 arasında yaşanan Kütahya-Eskişehir Muharebeleri bozgunu sonrası, Temmuz sonları]. Sultan Vahideddin’in ablası Mediha Sultan’ın oğlu Sami Bey Baltalimanı’ndaki [Sarıyer] sarayda bir gece saat 10 sularında haremini ve çocuklarını topladı. Oğullarına “Sabah erkenden dayıbabayla [Sultan Vahideddin’le] Anadolu’ya geçiyoruz dedi. “Söğüt yatıyla gidiyoruz. Ben dayıbabanın yaverliğini yapacağım. Annelerinize iyi bakın. Tabancalarınız var, Rum gelirse vurun.”

Sami Bey bunları söylerken kızı Hatice ağlıyordu.

Yol hazırlıkları hemen başladı. Bavulların yapılması sabahın dördüne doğru tam tamamlanmıştı ki, hizmetkârlar bir ziyaretçinin geldiğini söylediler.

Misafir, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold‘du [Sir Horace Rumbold].

Habersiz, üstelik de böyle bir vakitte [sabahın 4’ünde] gelişinden dolayı sadece birkaç kelimeyle özür diledi ve derhal Yıldız’a çıkıp Vahideddin’le görüşmek istediğini söyledi. Kendisi hükümdarı o saatte rahatsız edemezdi ama Sami Bey’le beraber gidebilirlerdi…

Saraya vardıklarında güneş yeni doğuyordu. Yüksek Komiser, yol hazırlığını belli etmemeye çalışan hükümdara hitaben kısa konuştu: “Siz giderseniz, biz de [İngilizler de] gideriz” dedi. “İstanbul’da tek bir İngiliz neferi bile kalmaz. [Büyükçekmece’ye 20 km mesafede bulunan] Çatalca’nın ilerisinde 5 bin Yunan askeri hazır bekliyor. Biz gideriz, onlar gelir. Karar sizin.” 

Sonra “Majesteleri” dedi, hafif şekilde öne eğildi, emperyal bir selam verip salondan çıktı.

Yıldız ve Baltalimanı’nın hizmetkârları hazırlanmış bavulları sabahın erken saatlerinde boşaltmaya başladılar. Elbiseler ve üniformalar çıkartıldıkları gardroplara yeniden yerleştirildi…

Rumbold’un teşebbüsten hangi vasıtayla haberdar olduğu, seyahat hazırlıklarını İngilizler’in kulağına Vahideddin’i kararından vazgeçirmeye çalışanların mı yoksa başka çevrelerin mi fısıldadığı hiç öğrenilemedi.

(Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2006, s. 219.)

Gerçekte, “resmî tarih”in gözlüğüyle bakıldığında, İngilizler’in işbirlikçileri “hain” Vahideddin’i Ankara’ya gitmesi için cesaretlendirmeleri, teşvik etmeleri, hatta zorlamaları gerekirdi.

*

Gitseydi ne olurdu?

Ortada henüz bir başarı yoktu. 

Yunanlılar Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde İsmet İnönü komutasındaki 70 bin kişilik orduyu darmadağın etmişlerdi.

Ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmıştı. 

40 bin kişi kayıptı.

Ve, Atatürk, kalan 30 bin kişiyi de Ankara’nın ve Kızılırmak’ın doğusuna çekme kararı almış durumdaydı.

Ayrıca, TBMM’nin de bir hafta içinde (yedi gün içinde) Kayseri’ye taşınması kararlaştırılmıştı. 

Atatürk'ün Yunus Nadi gibi adamları rüzgâr gibi bu şehre gidip sonradan Kayseri Lisesi olan binayı meclis için derhal hazırlamaya başlamışlardı.

Yani Ankara, Yunan’a altın tepsi içinde sunulacaktı.

 Atatürk ve etrafındakiler bir hafta içinde Kayseri'ye kaçacaklardı, pardon çekileceklerdi.

Ancak, TBMM’deki “muhalif milletvekilleri (hainler)” buna izin vermeyecekler, Sakarya Meydan Muharebesi’nin yapılmasını sağlayacaklardı.

Atatürk'ü, istemediği halde savaşa zorlayacak, onu (ilk defa olmak üzere) cepheye gitmek zorunda bırakacaklardı.

*

Evet, Vahideddin’in Ankara’ya gitmesi, Mustafa Kemal’in Vahideddin’e biat tazelemesinden, tekrar "kulluk" arzetmesinden başka bir sonuç veremezdi.

Ancak Vahideddin, Mustafa Kemal kadar şanslı değildi. İngilizler, onun Samsun’a gidişini engellememişler, istediği “vize”yi vermişler, İstanbul’dan göndermişlerdi.

Hem de kalabalık bir heyetle birlikte..

Vahideddin’in Anadolu’ya geçme teşebbüsünü ise, daha fikir aşamasındayken engellemişler, ve istihbaratlarının hiç de fena olmadığını, gizli servislerinin gayet iyi çalıştığını göstermişlerdi.

Aynı istihbarat (gizli servis), Mustafa Kemal’in Samsun’a hareketi sırasında ise “nal toplamıştı”.

Keloğlan masalları formatındaki “resmî tarih”e göre, durum buydu.

*

Atatürk'ün anasına yazdığı mektuba dönelim: 

[İngilizler] Hükümete benim [Anadolu'ya] sebeb-i izamımı [gönderilme nedenimi] sordular. 

Buna edebiyatta "tecahül-ü arifane" deniliyor. Bilip de bilmezlikten gelmek.. Şarkı ve türkülerde bolca rastlanan "Bilmem ki neden şöyle oldu, bilmem ki niye böyle yaptın?" türünden "salağa yatma" numarası yani..

Niçin gönderildiğini en iyi İngilizler biliyorlar, çünkü böyle birinin Anadolu'ya gönderilmesini isteyenler kendileri..

Nitekim, Millî Savunma Bakanı Şevket Turgut Paşa bunu onlara hatırlatıyor.

Neyse, biz tekrar mektuba bakalım:

Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler. 

İşte dananın kuyruğu burada kopuyor, zurna zırt diyor..  

İngilizler herkesi tutuklar ya da Malta'ya sürerken, "nasılsa" Atatürk'e dokunmuyorlar.

Ondan hiç şüphelenmiyorlar.

Dokunmamak bir yana, Samsun'a gitmesi için vize veriyorlar.

Sonra da, İstanbul Hükümeti'nin verdiği olağanüstü yetkileri cebine koyup Anadolu'ya kapağı atınca "nasılsa" ansızın pireleniyorlar.

*

Mektuba dönelim:

Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürüp aldatarak) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi. 

Peki onu daha önce niçin göndermişlerdi?

Niçin müfettiş etiketli Anadolu genel valisi yapmışlardı?

Başka birini gönderemezler miydi?

Ya da, daha baştan Karabekir'e bir yazı gönderip, "Sana müfettişlik adı altında olağanüstü yetkiler veriyoruz" diyemezler miydi?

Niçin dememişlerdi?

Biz yine mektuba bakalım:

Bunun derhal farkına vardım. 

Yani Hükümet'in kendisini iğfal etmek istediğinin derhal farkına varmış.

Adamın başkalarından farkı, sözlerine bakılırsa, işte bu.. 

O, herşeyin derhal farkına varıyor. 

Üzerinde Güneş batmayan imparatorluk olduğu söylenen İngiltere ise, o kadar diplomatına, siyasetçisine, stratejistine, kurmayına, tarihçisine, bilim adamına, komutanına, istihbaratçısına rağmen, farkına varamıyor, ayakta uyuyor, uyanmak için adamın Samsun'a ayak basmasını bekliyor.

*

Tekrar mektuba dönelim:

Ve bittabiî kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım. Ve gelemeyeceğimi arz ettim. Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti (hak verdi). 

Ancak, sonrası var:

Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı). 

Yani "Padişahımız'ı, Zat-ı Şahane'yi" İngilizler zorluyor ve sıkıştırıyorlar..

Fazlasıyla..

Böylece Vahideddin, "devleti kurtarmak" için gönderdiği adamla İngilizler'in keyfi için uğraşan hain pozisyonuna düşürülüyor.

İngilizler bunu niçin yapmış olabilirler acaba?

İsmet İnönü'nün 54 yıl sonra gelecek olan itirafı bir cevap olabilir mi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Atatürk, asıl mücadelesini, Yunan'a ve (Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e daha Erzurum'dayken açıkladığı gibi) Vahideddin'in başında bulunduğu Osmanlı Devleti'ne karşı vermişti.

İngilizler, Atatürk'ün başarısı için ne tür katkılarda bulunmuşlardı?

*

Mektuba dönelim:

Nihayet o da [Padişah da] İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler. 

Tabiî ki Atatürk, anasına yazdıklarını o günlerde millete de söylüyor, Zat-ı Şahane'nin, Padişahımız'ın İngiliz zorlaması ve baskısı yüzünden kendisini mecburen çağırdığını, aslında bunu istemediğini açıklıyordu. 

Vahideddin öldükten sonra ise meşhur Nutuk'unda onu "sefil, adi mahluk, hain, alçak, aciz, kıymetsiz, duygu ve düşünceden yoksun, şahsî vaziyet ve hayatından başka birşey düşünmeyen pespaye" gibi sıfatlarla, atalarından miras kalmış olması gereken anane ve geleneklere göre yâd edecekti. 

*

Atatürk'ün anasına yazdıklarını okumaya devam edelim:

Filhakika (hakikaten) vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi (düşünülemezdi). Binaenaleyh (bundan dolayı) ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.

O sırada başarılı olduğu şey, vatan savunması değil..

Çünkü o günlerde (aylarda, bir yılı aşkın süre) toplantı yapıp nutuk atma dışında yaptığı birşey yok.

Din istismarı alanında da eşsiz bir performans sergiliyor. Millete kendisini kabul ettiriyor.

Böylece kendi "şahsî vaziyeti" bakımından başarılı olma fırsatını yakalıyor.

O anki derdi, ne yapıp edip "milletin başına geçmek".

*

Askerliği bırakması, "emir almayı bırakması" anlamına geliyor. "Milletin başına geçilmesi" için bu adımın atılması şart.

"Hareket-i milliyeyi kullanma" işinde mesafe almak için "milletin başına geçmek" lazım.

Ve Atatürk bunda muvaffak da oluyor.

Böylece, denklemden Padişah ve İstanbul Hükümeti düşmüş, gelecekte bir üflemeyle yıkılacak hale getirilmiş oluyor.

Kim sayesinde?

İngilizler sayesinde.. Filhakika İsmet İnönü ne söylediğini bilerek konuşuyor.

İngilizler Padişah'ı (istemeyerek, görünüşte de olsa) Atatürk'e muhalefet ediyor konuma düşürmeseler, ileride Atatürk Padişah'ın sırtına tekme indiremeyecek, ona hain diyemeyecek, "sefil, adi mahluk, alçak, aciz, kıymetsiz, duygu ve düşünceden yoksun, şahsî vaziyet ve hayatından başka birşey düşünmeyen pespaye" diye saydıramayacak..

Dahası, millete şapka giydiremeyecek..

İngiliz alfabesini zorla dayatamayacak..

Tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıramayacak..

*

Mektuba dönelim:

Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar. 

Demek ki İngilizler'le irtibatı devam etmiş..

Siyaset icabı politika değiştirmeyi..

Böylesine keskin ve kıvrak manevralar yapmayı..

İnsanları "kazanma"yı çok iyi bildikleri anlaşılan İngilizler, Atatürk'ü daha İstanbul'dayken kazanmaya çalışmış olabilirler miydi?

Ya da olamazlar mıydı?

Ancak, kazanamadıkları ya da kazanmaya gerek görmedikleri birçok kişiyi tutukladıkları veya Malta'ya sürdükleri malum..

Atatürk'e ise "nasılsa" ilişememişlerdi..

*

Mektubu okumaya devam edelim:

Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez. 

Peki bunu İngilizler neden akıl etmemişlerdi?

Bunu anlayacak akıl bir tek Atatürk'te mi vardı?

Hükümet'in Atatürk'le uğraşmaya kuvvetinin elverişli olmadığını İngilizler neden anlayamamışlardı?

Hiçbir şeyi anlayamama konusundaki bu olağanüstü ve sıradışı kabiliyet ve becerilerinin ardındaki sır neydi?

*

Biz yine mektuba dönelim:

Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. 

Öncelikli mesele vatanın kurtarılması değil..

Cephede savaşmak, düşmana mermi yağdırmak hiç değil..

Kahramanımız "Anadolu içinde çalışmakla" meşgul.. 

"Mevzubahis olan başına benim geçeceğim meclis ise, vatan da teferruattır" modunda.

Milletin başına geçecek ya, bir meclise ihtiyacı var.. 

O meclise dayanarak bir hükümet kuracak, "iktidar konumu"nu ele geçirecek..

Böylece, vatanı değilse de Anadolu'daki "şahsî vaziyet"ini kurtarmış olacak.

Vatan savunması bekleyebilir..

Nasıl olsa İngiliz, Yunan'a Milne Hattı talimatıyla İzmir dağlarında ot yolduruyor, çiçek toplatıyor..

*

Bu arada İngilizler bir Milne Hattı da İstanbul'da kuracaklardır.

Ankara'da toplanacak olan meclise oyun alanı açılsın, nevzuhur meclis mevcut meşru rakibinden kurtulsun, millî irade gaspçısı gibi görünmesin diye İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı (Milletvekilleri Meclisi'ni) kapatacaklardır.

Ayrıca Osmanlı Erkân-ı Harbiye'sini de (Genelkurmay Başkanlığı'nı) basacak, işgal edeceklerdir.

Böylece, Anadolu'daki bütün askerî birimler "boşluğa düşecek", ister istemez, ayakta kalmış tek mercî olarak Ankara'yla temas kurmak zorunda kalacaklardır. 

Filhakika, İsmet İnönü'nün buyurduğu gibi, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

*

İstanbul'daki bütün bu İngiliz baskısının, tutuklamaların, Malta'ya sürülmelerin, Meclis-i Mebusan'ın kapatılmasının pratikteki sonucu budur:

Ankara'da toplanacak Meclis'e varlık gerekçesi ve zemini oluşturmak, yeni bir hükümete alan açmak.

İngilizler'in siyaset satrancındaki hamlelerinin sonucu bu olduğuna göre, İngiliz "devlet aklı" ya da "üst akıl"ı, herşeyi bu sonucu gerçekleştirmek için mi yapmıştı?

Yoksa onlar, ne yaptıklarını bilmeyen bir akılsızlar kumpanyası olarak mı icra-yı faaliyette bulunuyorlardı?

Taşı gediğine koyma işi İsmet İnönü'ye düşüyor: 

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Tekrar mektuba bakalım:

Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim. 

İstanbul'a gitmesi ihtimalini vatanın kurtarılması ve İngilizler'le savaşılıp onların mağlup edilmesi "ihtimal"ine bağlamıyor.

Kendisinin "Anadolu'da çalışıp (savaşması değil)" yeni bir meclis toplaması ve yeni bir hükümet kurması şartına bağlıyor.

Bu kadarını, elini kolunu sallayarak İstanbul'a dönmesi "ihtimal"i için yeterli görüyor.

Adamda "İngilizler beni terörist diye tutuklar Malta'ya sürer, Osmanlı Hükümeti de isyancı diye tutar yargılar" gibisinden bir endişe yok.

Kafasının İngilizler yönünden rahat olduğu anlaşılıyor.

Padişah ve Osmanlı Hükümeti de İngilizler tarafından balmumu gibi yoğurulup felç hale getirilmiş olduğu için onlardan yana korkusu hiç yok.

Karışık bir denklem gibi görünüyor, değil mi?.. Üzülmeyin, İsmet İnönü'nün vecizesi bütün soruları cevaplıyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Mektuba dönelim:

... Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. 

Mektup Sivas'ta (Sivas Kongresi öncesinde) yazılmış.

Atatürk'ün "Her işittiğinize önem vermeyiniz" vecizesi, herhalde Atatürkçülerden ilkokuldan itibaren dinlemek zorunda kaldığımız masallar için de geçerli olmalıdır.

Evet, Atatürk, mektubunun devamında anasına şunu da söylüyor ve böylece filmin kopmasına, kafamızdaki sigortaların atmasına neden oluyor:

Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım

Ancak, söz konusu neticeyi İngilizler de görmüş olabilirler miydi diye düşünmeden edemiyoruz.

İngilizler de "kendilerinin ne yaptığını biliyor" olabilirler miydi?

Mustafa Kemal Atatürk'e Samsun vizesi verirken bunda bir netice görmüşler miydi?

*

Bunlar zurnanın sadece zırt dediği noktalar.. Zart zurt dediği yere gelince..

Bize öğretilen "en güzel Türk masalları" formatındaki "ilkokul düzeyindeki Atatürk bilgisi"ne göre, heykelimsi Atatürk'ün, sonunda netice görmeyince vatan için mücadele etmekten kaçınması söz konusu olabilemez.

Kara Murat gibi "Haaayyyyttt" diyerek meydana fırlar, "Mevzubahis olan vatansa Haticeler de, neticeler de teferruattır" der.

Anasına yahudi "Venedik taciri" üslubuyla "Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım" diye mektup yazmaz.

Vatan için savaşmak yerine bir çiftlik edinip İsmet Ağa olma hayalleri kuran İnönü'ye Karabekir'in dediği gibi, "Tek dağ başı mezar oluncaya kadar bu gayeden ayrılmayacağım" diye konuşur. (Bkz. Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 38.)

*

Yukarıda dile getirdiğimiz soruya dönelim: 

Karabekir "Seni bir defa millî mücadelenin başı kabul etmiş bulundum, sözümden dönmek bana yakışmaz, emrindeyim" demeseydi, Atatürk askerlikten yine de istifa eder miydi?

Karabekir, isteseydi, "Artık Anadolu genel valiliği anlamına gelen, Van'dan Ankara'ya kadar hükmü geçen müfettişlik yetkileri bende.. Kemalciğim, ne yaparsın emir kuluyuz, ha sen ha ben, ne fark eder, benim göreve devam etmem senin devam etmen anlamına gelir, aynı hassasiyetleri paylaşıyoruz, İstanbul'a güle güle git, gözün arkada kalmasın. Bu bayrak yarışında senden aldığım meşaleyi yere düşürmeyeceğimden emin olabilirsin" diyebilirdi.

Demedi.

Böylece, ileriki yıllarda önce askerlik görevinden ayrılmaya zorlanmayı, sonra partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın suçlu ilan edilip kapatılmasını, ardından İzmir Suikasti davasında sanık sandalyesine oturtularak ecel terleri dökmeyi, akabinde de olabilecek en düşük aylıkla emekli edilmeyi, dışlanmayı, polis takibiyle toplumdan izole hale getirilmeyi hak etmiş oldu.

Hakkını eksiksiz olarak aldı.

Bir tek gönüllerde yaşayan hatırası ve itibarı kalmıştı.

*

1930'lu yıllarda onu da elinden almak için Milliyet gazetesinde aleyhinde  kampanya başlatıldı. 

İstiklâl Harbi'ne Atatürk'ün zoruyla katılmış bir hain gibi gösterilmeye çalışıldı. 

Sofra beslemesi satılık tetikçiler itibar suikasti için harekete geçmiş, psikolojik savaşın fitilini ateşlemişlerdi.

Karabekir bu kadarına dayanamadı, söz konusu yayınlara cevap vermeye başladı.

Son cevabını yayınlamadılar.

Bunun üzerine kitap yazdı, polisler basımevini basıp nüshaları toplayıp götürdüler, yaktılar.

Evini basıp elindeki belgelere el koydular.

Ve taktik değiştirdiler.

Sokakta serserilerle dalaşıp bıçaklı kavgaya karışmış gibi gösterip tepelemek için ekip hazırlayıp kumpas tasarladılar.

*

Karakter ve şahsiyetten bahsetmişken, insanlık tarihinin gördüğü en muhteşem şahsiyet abidesini sonsuz salât ü selamlarla anmayı da ihmal etmeyelim..

Mutarrif İbnu Abdillah rh. a., babası Abdullah'dan naklediyor:

Beni Amir [kabilesi] heyetiyle Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gitmiştik. 

"Sen bizim efendimizsin!" diye hitap ettik. 

"Efendi, Allah`tır!" buyurdular. 

"Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!" dedik. 

Bize: 

"Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi [mübalağalı medhlerde] koşturmasın" buyurdular.

[Ebu Davud, Edeb 10,(4806)]


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."