VEFATINDAN 25 YIL SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK

 


https://archive.org/details/cok-sessiz-bir-olum-seyhleri-de-vururlar

 

ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM

(ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

 


 

KAN UYUMAZ!

 

(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti.

Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?

Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.

Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.

 

(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., 

İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)



İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5

SUİKAST VE KISAS 6

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT 8

LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11

28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18

“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31

AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66

“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72

BİR ÖLÜM… VE S. G. 79

BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97

“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101

ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ MÜNAFIĞININ YALANI 106

“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER 121

KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125

 “SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM”

 

 (Kütüb-ü Sitte’den)

 

4924 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor:

"Bir erkek çocuk, hile (suikast) suretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer radıyallahu anh:

‘Bunun öldürülmesine San'a ahalisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi yüzünden bütün San'a ahalisini öldürürdüm!’ dedi."

4925 - Bir başka rivayet: "Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü. Hz. Ömer dedi ki.." diye başlar, yukarıdaki gibi devam eder.

Buharî, Diyat 21; Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 

4926 - İmam Mâlik anlatıyor:

"Hz. Ömer radıyallahu anh, tek bir kişi için beş veya yedi kişiyi öldürttü. Bunlar hile ile birini öldürmüşlerdi. Hz. Ömer talimatında şunu da ilave etmişti: "Bu tek kişinin öldürülmesine bütün San'a halkı katılmış olsaydı, hepsinin öldürülmesine hükmederdim."

Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 *

SUİKAST VE KISAS

 

Prof. Dr. M. Tâhir bin Âşûr

 

İslam hukukunun hadleri, kısası, ta’zîri ve cinayet erşlerini (diyetlerini) düzenlemesinde gözetmiş olduğu gayeler başlıca üç kısımdır: 1) Caninin uslandırılması (te’dibi), 2) Mağduru razı etme, 3) Suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırma. (…)

Ukûbat (ceza hukuku) alanında hukukun ikinci gayesi, mağduru razı etmektir. Çünkü insan tabiatında, kendisine kasden tecavüzde bulunan kişiye karşı aşırı bir kin, hata yolu ile tecavüzde bulunana karşı da bir öfke duygusu vardır. Bu duygu, kendisini intikam almaya sürükler. (…) Mağdur ya da taraftarları intikam almaya fırsat ve güç bulduklarında, derhal harekete geçer ve öçlerini alırlar. Fırsat ve güç bulamadıkları zaman da kin ve öfkelerini içlerine gömerler ve buldukları ilk fırsatta intikam almaya koşarlar. (…) Bu durumda, hukukun gözettiği gayelerden biri de, mağduru razı etmeyi bizzat kendisinin üstlenmesi ve süregelen kin ve intikam duygularının ortadan kaldırılması için bir had getirmiş olmasıdır. Hz. Peygamber s.a.s. Veda Hutbesi’nde “Cahiliye dönemi kan davaları kaldırılmıştır” buyurmuştur.

Adaletin gerçekleşmesiyle birlikte, mağdurun da razı edilmesi gayesi, insan tabiatında bulunan intikam duygularının yatıştırılmasına yöneliktir. Bu yüzden hukuk, kısasta, hâkim karar verdikten sonra, kâtili, maktûlün velilerine (yakınlarına) teslim ederek, bu cezanın infazı yetkisini onlara vermiştir. Veliler, hâkimin gözeteminde, kâtilin elindeki bir iple onu kısas cezasının uygulanacağı yere çekerler (ki buna “kaved” denilir); böylece Cahiliye döneminde yaptıkları şekilden oldukça uzak, gayet nezih bir şekilde, fakat zahiren de ona benzer bir hava vermek suretiyle içlerini kemiren kin duyguları teskin edilmiş olacaktır. Hukuk nazarında bu mana, yani mağdurun teskin edilmesi gayesi, caninin uslandırılması, terbiye edilmesi gayesinden daha önemlidir. Bu yüzden, her iki gayeyi de gerçekleştirmenin sözkonusu olamayacağı durumlarda, mağdurun razı edilmesi gayesi tercih edilir. Bu durum, kısasta sözkonusudur. (…)

Bütün bu hükümler, eşkiyâlık (hırâbe) anındaki öldürme ile tuzak kurarak öldürme (gayle) dışındaki cinayet hadiselerinde geçerlidir. (…)

Üçüncü gaye ise, suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırmadır. (…)

Bu üçüncü gaye, bütün ümmetin ıslâhıyla ilgilidir. (…) Ancak toplumun caydırılması, âdil olmayan bir yolla sağlanamaz. (…) Bazı hallerde mağdurun suçluyu affetmesi [kısas yerine diyete razı olması] nadiren olacağından, cezanın uygulanmasının caydırıcı fonksiyonunu ortadan kaldırmış olmaz. Bu, cinayet işlemek isteyen kimsenin aklına, düşündüğü cinayeti irtikap fikri geldiği zaman, “Nasıl olsa beni de affederler” gerekçesine dayanmasını da ortadan kaldırır. Bu yüzdendir ki hukukun, hırsızlık, sarhoşluk ve zina suçlarında olduğu gibi, belirli kişilerin hakkı sözkonusu olmayan suçlarda, affı kabul etmediğini görüyoruz. Çünkü, af sözkonusu olmayan bu tür suçların irtikabında, kamu düzeninin ihlali, bizzat hukuk düzenini ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim vardır. Hırâbe (eşkiyâlık) da böyledir. Tuzak kurarak öldürme suçunda ise, maktûlün velilerinden affın kabul edilmemesi [diyetin sözkonusu olmaması, mutlaka kısas yapılması], cinayetin alçakça işlenmiş olmasından dolayıdır. Hırâbede eşkiyanın ele geçmeden önce tevbe etmesi durumunda, tevbesinin kabul edilmesi, güvenliğin sağlanması için aşırı bir çaba gösterilmesinin, emsallerinin onu örnek almalarını ve böylece teslim olmalarını teşvik etmenin bir sonucudur.


(M. Tâhir bin Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, çev. Vecdi Akyüz ve Mehmet Erdoğan, İstanbul: İklim Y., 1988, s. 326-329.)


ŞEYTAN'IN EN BÜYÜK HİLESİ İNSANLARI KENDİSİNİN VAROLMADIĞINA İNANDIRMASIDIR DERLER.. BELKİ DE DAHA BÜYÜĞÜ, KENDİSİNİ MELEK GİBİ GÖSTERMESİDİR

 



Eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Pekin: Türkiye’deki derin devlet Amerikan derin devletinin uzantılarıdır

Pekin "Türkiye'de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi'nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara'da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi." dedi.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında Didem Arslan Yılmaz’ın konuğu oldu.

Derin devlet tartışmalarına değinen Pekin “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye’nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül’ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz’u yaşamazdık” dedi.

“Türkiye’de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi kamuoyunu uyarmaya çalışan değerlerin ortadan kaldırılmasında bu yapının rolü vardır. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.

Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.

Biz devletin ele geçirilmiş olduğunu son 20 yıldır defalarca gündeme getirdik ama gerçekleri komplo teorisi diye gösteren gazeteciler de bu yapının elemanıydı

Devletin omurgası ele geçirilmişse, siyasi yapı bu işin dışında tutulabilir miydi? Siyaset de ele geçirilmiş olduğu için Türkiye 1952’den beri savrulmaktadır.

Biz bu konuyu yakın tarihte şöyle yansıtmıştık:

FETÖ’nün darbe girişimi ile ilgili değerlendirmelerin hiçbiri meselenin esasına girmiyor. Bir defa 1960 darbesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde ağını kurmuş bir örgütten, Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Genelkurmay Başkanlarının ve MİT Müsteşarlarının haberdar olmaması mümkün değildir! Soru şudur: Devlet bunu neden yaptı? Bülent Ecevit, ilk başbakanlığı sırasında, “kontrgerilla”nın varlığından tesadüfen haberi olduğunu söylemişti. Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu ise kendisine teminat vermiş, devletin siyasi partiler içinde de örgütlenme yaptığını, hatta çeşitli partilerden birçok milletvekilinin bu yapının üyesi olduğunu söylemişti.

Fethullah Gülen ve Müslüm Gündüz ise daha askerlik çağında iken 1960-61’de keşfedildiler. İskenderun’da birlikte askerlik yaparken, eğitime alındılar. Fethullah Gülen, askerlikten sonra da kendisi gibi bir “görevli” olan ve tahsili yeterli olmadığı halde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na getirilen Yaşar Tunagür’ün açtığı yolda ilerledi. Türk Cumhuriyetleri’nde okullar açmak için ilgili ülkelerin devlet başkanlarına tavsiye mektuplarını Turgut Özal ve Süleyman Demirel yazdı. Abdullah Gül de Dışişleri teşkilâtına cemaate yardımcı olmaları için talimat verdi. Devleti yönetenler, bu işleri, kendi akıllarıyla yapmadı. Devleti yönetenler, NATO’nun Gladio yapısı ile birlikte Türkiye’nin bütün istihbaratını avucunun içine almış olan ABD’nin taleplerini yerine getirdi! Devlet, Abdullah Öcalan’ı nasıl kontrolden kaçırıp Türkiye’nin başına belâ ettiyse Fetullah Gülen’in de aynı şekilde bir bumerang gibi dönüp devleti vurmasına yol açtı!”


(https://yurtsever.org.tr/2024/eski-genelkurmay-istihbarat-daire-baskani-pekin-turkiyedeki-derin-devlet-amerikan-derin-devletinin-uzantilaridir-534309/)


"ETKİ AJANI" MI, "ARTİZLİK" MERAKLISI BİR KENDİNİ BİLMEZ KİFAYETSİZ MUHTERİS Mİ? HANGİSİ, SİZ KARAR VERİN

 











WALDO İSMET, NEDEN AKLIN BAŞINDA DEĞİL?

 

Birileri bize şu iki yaklaşımı “benimsetmeye” çalışıyorlar:

Birincisi şu anlayış: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak zorundasınız.

Bunu (zamanında Türk Genelkurmayı tarafından da misafir edilip ağırlanmış olan Almanya'da mukim) anti-İslamcı Prof. Bassam Tibi şöyle ifade ediyor:

“Köktendinciler, modernizmin teknik-bilimsel yönünü, laik kültürel projesinden ayırmak istiyorlar ve seçici davranarak sadece işlevsel yönünü almak istiyorlar.”

Tibi’nin bu sözleri, 7 Mayıs 1997 tarihinde, tam da 28 Şubat Süreci yaşanırken Milliyet gazetesinde yayınlanmış olan "İslamcılar yarı-modernist" başlıklı röportajında yer alıyor.

Aynı röportajında şöyle bir cümlesi de var: 

“Köktenciler modernitenin teknoloji yanını kabul ediyor, ama kültürel yanını, yani demokrasiyi, insan haklarını, akılcılığı, din-devlet ayrımını ve insan yaratıcılığını reddediyor.”

*

Türkiye’deki Batıcılar (Atatürkistler), Prof. İlter Turan’a göre, tam da Tibi’nin istediği şeyi yapıyorlardı:

Batı yanlısı düşünce tarzını benimseyenler, uygarlığın bileşik bir bütün olduğunu, teknoloji ve kültür gibi iki bileşkeye ayrılamayacağını öne sürüyorlar. Değişim, modern teknolojinin benimsenmesiyle sınırlı kalamazdı. Eğer imparatorluk parçalanmaktan ve yıkılmaktan kurtarılacaksa, değişim kültürel dönüşümü de içermek zorundaydı.”

(İlter Turan, “Türkiye’de Din ve Siyasal Kültür”, Çağdaş Türkiye’de İslam, ed. Richard Tapper, çev. Özden Arıkan, İstanbul 1993, s. 42-43.)

Turan’ın ifadelerinde eksik olan, önceliğin teknolojiye değil kültüre verilmiş olması ve teknolojiye bir türlü sıra gelmemiş olmasıydı.

Ortada bir teknoloji bulunmadığı için, teknolojinin (“Batı kültürünün taklitçisi” boş kafa İsmet’in Heidegger ve Sombart gibi isimlerden arakladığı) mevhum özüne ve manevi yanına teslim olmuş insanlar da bulunmuyordu, ama bir başka kültüre teslim oluş vakıası herşeye rağmen yaşanıyordu.

*

Görüldüğü gibi, düşüncesiz düşünür müsveddesi “artiz” İsmet, tam da (Prof. İlter Turan’ın görüşlerini özetlediği) Batıcılar (Kemalistler/Atatürkistler) gibi düşünüyor.

Uygarlığın (medeniyetin) bileşik bir bütün olduğunu, teknoloji (teknik) ile kültürün birbirinden ayrılamayacağını savunuyor. (İsmet kalpazanıyla ilgili diğer yazılarda bu anlama gelen ifadelerini aktardık.)

Sıkı bir Atatürkist gibi akıl yürütüyor.

Ancak, Atatürkistlerden daha hin ve daha kurnaz..

*

Atatürkistler ve de (Prof. Bassam Tibi gibi Türk olmadığı için Atatürkist olmayan fakat Batıcılıkta onlardan geri kalmayan) diğer anti-İslamcılar gibi Müslümanlar’a doğrudan saldırmıyor, “beşinci kol” faaliyeti yaparak cepheyi içeriden çökertmeye çalışıyor.

Sömürgecilerin canını çok sıkan ve başını ağrıtan, Bassam’ın da onlar hesabına şikayetçi olduğu bir dertten Batılı efendilerin kurtulması için suret-i haktan gelerek şeytanî bir görevi ifa ediyor.

Müslümanlar’a, “Batılılar’ın canını sıkmayalım, teknolojiye sırt çevirelim, hatta o kadar sırt çevirelim ki, teknolojiyi hatırlattığı için medeniyet kavramına bile düşman olalım. Bugünkü teknoloji gâvur malıdır, onun bir ‘öz’ü, dini imanı vardır, ondan tümden uzak duralım, traktör çikletsiz olmaz lo!” diyor.

Kısacası İsmet, Bassam’ın hin ve daha hain versiyonu.. 

Kelek karpuza benzer şekilde içi Bassam gibi kırmızı, dışı ise yeşil.. (Daha doğrusu dışı da kırmızı, fakat Müslümanlar’ı aldatmak için yeşile boyanmış.)

*

Fırıldak İsmet bu zırvaları ne zaman seslendiriyor?

Tam da Erbakan’ın ortaya çıkıp Müslümanlar adına ağır sanayiden, teknolojiden söz ettiği, Batıcı Atatürkistlere “Batı’nın kültürünü bütün rezaletleriyle birlikte aldınız, teknolojisinden ise uzak durdunuz, biz tam tersini yapacağız, kendi kültürümüze sahip çıkarken Batı’nın teknolojisini alıp onları bu alanda da geçeceğiz” dediği sırada..

Ve tam bu esnada eskinin sıradan solcusu komünist İsmet birden bire hidayete eriyor, Amentü diye bir şiirimsi laf kalabalığı karalayarak, “derin” mirahorların altına çektiği beyaz ata binip İslamcı şair prens pozlarıyla meydana fırlıyor.

Avaz avaz bağırıyor: “Durun lo, herşey ben yaşarken oldu, teknoloji ve medeniyet Müslüman’ın nesine gerek.. Biz Batılılar karşısında, toplu tüfekli İngiliz askerlerine mızrakla hücum ederek telef olan Afrika Hotantoları gibi medeniyetsiz ve teknolojisiz olmalıyız.”

Merhum Necip Fazıl “Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap” diyor, hokkabazlığın küçüğünden yakınıyordu.

İsmet'inki büyük hokkabazlık.. Çevirdiği dolap da şaşaalı..

*

Yazıya başlarken şunu dedik: Birileri bize şu iki yaklaşımı “benimsetmeye” çalışıyorlar:

Birincisi şöyle: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak zorundasınız.

Sorun şurada ki, Müslümanlar bunu kabul etmiyor, bunların ayrı şeyler olduğunu söylüyorlar.

Bu da, Prof. Bassam gibilerin dile getirdiği gibi, Batılı sömürgecilerin canını sıkıyor.

Ne yapılması lazım?.. Laikleşmeyen (siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen) Müslümanlar’ın teknolojiden uzak durmalarının sağlanması lâzım.

E, bunu yasaklayarak yapmanız kolay değil.. 

En iyisi, istihbarat (gizli servis) taktiklerini hatırlatır şekilde Müslümanlar’ı aldatıp ikna etmek, onların teknolojiden “sözde” kendi “İslamî duyarlılıkları” gereği uzak durmalarını sağlamak.

Soru şu: 1970’li yıllarda FETÖ’yü, PKK’yı icat eden MİT-CIA konsorsiyumu, Siyasal İslamcı diye bilinen kesim için de İsmet gibileri devreye koymuş mudur, koymamış mıdır?

*

Kabul ettirilmek istenen ilk yaklaşımı söyledik: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de yanında almak zorundasınız.

Gelelim ikinciye..

İkincisi, teknoloji hakkında "yeni bir Amentü" getiriyor, modern fakat lafta anti-modernist bir "metafizik öğreti" icat ediyor.

Buna göre, modern teknoloji öyle bir “öz”e sahiptir ki, onun elinden yakanızı kurtaramazsınız. Ona hükmetmeniz mümkün değildir, o size hükmeder.

O bir tür kontr-tanrıdır.

Şeytan’dan “Eûzü Besmele” ile Allahu Teala’ya sığınıp kurtulmak mümkündür, ama teknik Besmele de tanımaz.

Teknolojiye Besmele’nin gücü yetmez.. Teknolojinin “manevî” gücü Besmele’ninkinden fazladır.. 

E peki çare ne, ne yapmak gerekiyor?.. Tek çare teknolojiden uzak durmak.

İşte bu anlayış, fırıldak İsmet’in üç masalından birini oluşturuyor.

Şiirsiz şair İsmet, Türkiye’nin çapsız bir solcusu iken müslümanlığını ilan edince koyunun olmadığı yerde keçi çelebi olarak arz-ı endam etmiş ve de saçmasapan masallarıyla İslamcı gençlerin zihnini ifsat etmişti.

Hâlâ da ifsat ediyor.. 

Zehiri altın tas içinde ve bal ile sunmak adettendir.. İşte İstiklal Marşı sevdası gibi teatral şovların ardındaki sır bu.

*

Tam da İsmet’in “hidayet”inin yaşandığı sıralarda, dünya çapında şöhreti olan bir Batılı gerçek düşünür müslümanlığını ilan etmişti: Roger Garaudy.

Türkiye’nin düşüncesiz 'artiz' şovmeni İsmet’in zırvalarının aksine Garaudy, Müslümanlar’ın Batı kültürü ve teknolojisi karşısında takınacağı tutumn “seçicilik ve eleştirellik” olması gerektiğini söylüyordu. (Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, İstanbul 1990, s. 93.)

Garaudy’ye göre, Müslümanlar, bilim ve tekniği İslam’ın “amac”ına “araç” olarak bağımlı kılmalı ve “eleştirici ve ayıklayıcı” bir bütünleşmenin mümkün olduğunu göstermelidirler. (Roger Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, çev. A. Zeki Ünal, 2. b., Ankara 1998, s. 274.)

Ahmet Cevdet Paşa’nın teklifi de aşağı yukarı buydu:

“Ahmed Cevdet Paşa’nın dediği gibi, ‘yeni bir medeniyyet yoluna gidilmek’ fikrinin ortaya çıktığı bu dönemde ‘İşin başından başlanmayup kuyruğundan tutulmuş, bu binanın temeline bakılmayup sakfin (tavanın) nakşine özenilmiş; ya’ni Frengistan’da münteşir (yayılmış) olan fünun (fenler) ve sanayiin neşr ü tervicine himmet olunmak lazım gelürken enhar-ı medeniyyetin getürdügi hass ü haşak, israf ü sefahete aldanılmış idi’.”

(Bekir Karlığa, “Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Yeni Bulunan Bir Fizik Kitabı Tercümesi ve Onsekizinci Yüzyılın Başında Osmanlı Düşüncesi”, Bilim-Felsefe-Tarih, Sayı 1, Mayıs 1991, İstanbul: Hikmet Neşriyat, s. 325.)

Cemil Meriç’in ifadesiyle, Paşa şunu söylüyordu:

“(Vaka-i Hayriye’den) Sonra da sırf taklit yoluna gidildi. Bunda da ifrat edildi. Binanın temeline ve duvarlarına bakılmadı, nakşına özenildi.”

(Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi, Ankara 1981, s. 120.)

*

Yani Batıcılarımızda bir seçicilik vardı, fakat bu, yanlış bir seçicilikti ve “eleştirellik”ten yoksundu.

Garaudy’ye göre, Müslümanlar’ın önünde tek değil çifte tuzak mevcuttur: “Batılı büyüme ve kültür modeliyle körükörüne bir bütünleşme” ya da “Ortaçağ geleneği olmayan herşeyin toptan reddi”. (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 274.)

“Gelenekçiler”in, geleneği “Ortaçağ geleneği” olarak adlandırması nedeniyle Garaudy’yi suçlamaları ve Ortaçağ kavramının Batı’nın tarih yorumunun ürünü olduğunu ileri sürmeleri mümkündür.

Fakat bu durumda, “modernlik” kavramının da aynı şekilde Batı’nın tarih yorumunun ürünü olduğunu hatırlamaları ve önce kendilerinin bu kavramı terk etmeleri gerekir.

Üstelik, Garaudy’nin değil fakat kendilerinin tutumu bir çelişki içermektedir; modern olana onun kendi kavramlarıyla karşı çıkarken, “modernlik” eksenli söylemin egemenliğini (“öteki” rolünü gönüllü olarak üstlenerek) ürettiklerini fark edememektedirler.

*

Herşeyden önce, İslam açısından Hz. Peygamber (s.a.s.) sonrası dönemin zamansal olarak bir bütünlük taşıdığını görmek gerekir.

Müslümanlar için “Ortaçağ”, İslam öncesidir. Ahmet Cevdet Paşa’nın, Tezâkir adlı eserinde, Hicret öncesini Kadîm, sonrasını ise Yeni Zamanlar olarak adlandırması tesadüf değildir. (Ş. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet, İstanbul 2000, s. 64, dn. 66.)

Yeni Zamanlar’ın Batı’ya ait kurumlarını (onlar böyle tanımlıyor ve sınıflandırıyor diye) “modern ve geleneksel” olarak ikiye ayırmak zorunda değiliz.

Yaklaşımımız eğer “hak-batıl” ayrımı ekseninde şekillenirse, tekniğe salt teknik olduğu için “batıl” diyemeyeceğimizi görürüz.

Ama “hak ve batıl” ayrımını unutup “modern ve geleneksel” ayrımını benimsersek, yani bir Batılı gibi düşünmeye başlarsak, “geleneksel” olan hesabına “modern” herşeye ve bu arada tekniğe de karşı çıkmamız mümkün olabilir.

Doğal olarak bu “Batılı” yürüyüşümüz yine Batılı “üstad”ların izinde devam edecek, tekniğe neden mesafeli durmamız gerektiğini Batı’nın (Heidegger ve Sombart gibi) çağdaş “aziz”lerinden (modern saint) öğreneceğizdir.

Sonra da, kendilerine “gelenekçi” rolü biçtiğimiz köklü İslamî kurumları “geleneğe sırt çevirmekle” suçlayacağızdır.

*

Her halükârda hatırlanması gereken, gelenek ile sanayileşme arasında zorunlu bir karşıtlık ilişkisi kurulamayacağıdır.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji, “olması gereken” değil “olan”la ilgilenir; deskriptiftir, normatif değildir; norm getirmez, “olan”ı açıklamaya çalışır. Bu disiplinler (her ne kadar ideolojiden tümüyle soyutlanamasalar da) metafizik spekülasyonlara itibar etmeme iddiasındadırlar.

Bir sosyal psikolog, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı şöyle der:

“... gelenekler, sanayileşmeye karşın devam edebilir, Japonya’da görüldüğü gibi. Ayrıca, kültürel yayılma ve taklit yoluyla, sanayileşme olmadan da bir toplumda modern kişilik eğilimleri belirebilir. Fransız etkisiyle Tunus’da görüldüğü gibi.”

(Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, 6. b., İstanbul 1985, s. 281.)

Kağıtçıbaşı’nın kullandığı “kültürel yayılma” ve “taklit” kavramları önemlidir.

Meselenin temelinde “teknolojinin özü” diye ifade edilen metafizik “kuruntu”lar değil, “taklid”e yol açan yenilgi psikolojisi yatmaktadır.

Bu noktayı İbn Haldun şöyle açıklar:

“Nefis ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun eğdirmiş olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu da, kendisinin ona boyun eğmesinin tabiî sebeplerden değil, kendisini yenen kimsenin kemal ve fazilet sahibi olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiyetten (toplumsal dayanışmadan), şecaat ve kuvvetten ileri gelmeyip, onun alıştığı adet, mezhep [ideoloji] ve mesleğinden [yolundan] ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı yenilgiye uğrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek [ulaşım araçları], silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet askerinin [bürokrat ve memurlarının] giyim ve kuşamını kendilerine örnek edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerine galebe çalmıştır. Bir kavim diğer bir kavimle komşu olup, o kavim komşusu olan diğer kavimden üstün ise, büyük ölçüde üstün olan kavme benzeme ve o kavmi örnek edinme hali görülür. Bu, çağımızda Endülüs’te de gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar, kendilerine galebe çalmakta olan Galleri kendileri için örnek edinir, giyim ve kuşamları, birçok adet ve halleri itibariyle onlara benzemeye çalışır, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resim ve heykeller çizer ve korlar. Bunları gören, bu hallerin istila belgesi olduğunu hikmet gözü ile görebilir.”

(İbn Haldun, Mukaddime, C. 1, çev. Zakir Kadirî Ugan, İstanbul 1990, s. 375-376.)

*

Tanzimat’ın mimarı İngiliz uşağı Mustafa Reşit soytarısı, “Biz medeniyetsiz hiçbir şey olamayız. O medeniyet de, sadece Avrupa’dan bize gelir” derken (Bilâl Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul 1992, s. 124.), İbn Haldun’u bir kez daha haklı çıkarmaktan başka birşey yapmıyordu.

Mustafa Reşit’in temelini attığı rezaleti kemale erdirme şerefi bir başka Mustafa’ya, Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

Tıpkı zamparanın İngiliz ilke ve inkılapları gibi Tanzimat projesi de bir bilim ve teknoloji veya sanayi hamlesi değildi, kültürel ve sosyal içerikli bir reform paketiydi:

“Tanzimat geniş anlamda bir ‘kültürel değişme’ olayıdır; bir medeniyetten başka bir medeniyete, bir kültürden başka bir kültüre geçme isteğinin ifadesidir.... Bu kültürel değişikliğin ideolojisi ‘Avrupalılaşma’; araçları ise ‘bürokrasi’ ve ‘ekonomi’dir.” (A.g.e., s. 125.)

Les lois d’Imitation (1890, Taklit Yasaları) adlı kitabını yazınca Durkheim’la çatışmak zorunda kalan Gabriel Tarde (Bkz. Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul 1994, s. 128.), insanların kişisel farklılıklarına rağmen nasıl olup da benzer davranışlar göstererek bir sosyal düzen kurabildikleri sorusuna cevap olarak, “Toplum taklittir” diyordu. (G. Tarde, The Laws of Imitation, New York: Henry Holt, 1903, s. 74’ten aktaran Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 16.)

1908 yılında ilk defa “Sosyal Psikoloji” adı altında bir ders kitabı yayınlayan Amerikalı sosyolog E. A. Ross, Tarde’ın etkisiyle, taklidin sosyal davranışın anahtarı olduğunu öne sürmüştür. (Kağıtçıbaşı, s. 16.)

Taklit, amaçsız bir çaba değildir elbette. Kağıtçıbaşı’nın ifadesiyle:

“... sevilen, beğenilen iletişim kaynağı, ... aynı zamanda taklit edilebilecek ya da özdeşleşilebilecek bir kişi olarak belirebilir. Örneğin, güzel bir sinema yıldızının bir sabun reklamını seyreden 16 yaşındaki Ayşe, o yıldıza benzeyebilmek ya da onunla özdeşleşebilmek için o sabunu kullanmaya başlayabilir”. (A.g.e., s. 173.)

Leon Mann’a göre de, “Özdeşlemenin ödülü veya ondan beklenen sonuç; statü, tanınma, desteklenme ve kabul edilmedir.” (Leon Mann, Social Psychology, Brisbane: John Willey and Sons, 13rd ed., 1984, s. 127.)

Ve “insanlar, kendi saygınlıklarını yükseltmek için hep kendilerinden daha saygın kimselerle beraber görünmek, ilişkiler kurmak isterler”. (Kağıtçıbaşı, s. 143.)

(O yüzden “entel” olma meraklıları kimi zaman, “entel” olarak ün yapmış kişileri körükörüne destekler, onların yanında yer alırlar.

Statü açısından gelecek vaat etmediğini düşündükleri mekan ve şahıslardan ise bucak bucak kaçarlar.

“Derinler” İsmet gibi boş beleş adamlarını geniş eleman ağı, araç ve personel desteği ile parlatırlar, saygınlık budalası aptal sinekler de bu zehirli bal tabağına üşüşürler.

Sonunda derinler bile kendi uydurdukları yalana inanmaya başlar, kendi diktikleri kumdan şatoya hayanlık duyarlar.)

*

Tarih bir tekerrürse eğer, bunun en çok “taklit” olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

Bizanslılar’ın Trakya üzerinden Hun saldırılarına maruz kaldıkları sıralarda, kılık-kıyafet ve saç-sakal traşı alanında da “Hun modası” ülkeyi kasıp kavurmuştu. (Bkz. Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, 3. b., İstanbul 1999, s. 49-50.)

Meşhur Romalı tarihçi Tacitus da, Romalılar tarafından işgal edilen İngiltere’de Roma’nın (“dil”den giyim kuşama kadar) her alanda taklit edildiğini anlatır.

Garaudy, Cezayirli bir alimin, Şeyh İbrahimî’nin şöyle dediğini nakleder:

“Batılı kültürü benimseyenlerin en kötü kusuru, İslam’ın gerçeklerinden bütünüyle bir habersizlik ve İslamî kültürü en iyi bilenler olarak kendilerini gösterenlerin en kötü kusuru, çağımızın problemleri ve gereklerinden bütünüyle bir habersizliktir.” (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 271.)

Günümüz Türkiyesi sözkonusu olduğunda, “çağımızın problemleri ve gereklerinden bütünüyle (veya kısmen) bir habersizlik”, İslamî kültürü en iyi bilenler olarak kendilerini gösterenlerin elbette bir kusurudur, ama en kötü kusuru değildir. Onların kahir ekseriyetinin en kötü kusuru, İslam’dan da (Kur’an, Sünnet ve deyim yerindeyse “gerçek gelenek”) pek fazla haberdar olmayışlarıdır.

Bunun bir sonucu olarak Türkiye’de tarih bir kez daha tekerrür ediyor, Batı’nın tekniğine duyulan hayranlıktan hareketle onun kültür ve medeniyetini, siyasal kurumlarını ve laik dünya görüşünü ithal etme geleneği bugün de kendi mecrasında emin adımlarla ilerliyor.

Müslümanlar bir kez daha Batı’nın “laik kültürel projesi”ni savunan Batıcılar haline geliyorlar.

Onların ürettikleri kavramların alıcısı haline geliyor, o kavramları “tüketiyorlar”.

Batı’yla (ırkçılığı ve ulus-devleti putlaştırıcı söylemlerle) sözde hesaplaşınca, onların laikliklerinin (siyasal dinsizliklerinin) “tüketen”i ve ortağı olmak onlar için onur kırıcı olmaktan çıkıyor. 


İSLAMÎ HAREKETİ DEMOKRATİK PARTİCİLİĞE İNDİRGEYİP ERBAKAN'A YILLARCA YAĞ ÇEKEN YANAR DÖNER FIRILDAK İSMET YEMEK YEDİĞİ KABI NASIL KİRLETTİ

 

(EN İYİ BİLDİĞİ ŞEY, "ATA"SI GİBİ ÖZENE BEZENE POZ VEREREK FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK

BİR DE, O FOTOLARIN ARDINA, CELLAT ADINI VERDİĞİ GOYGOYCULARI İÇİN ARTİSTİK BOŞ MISRALAR YAZMAK

SİNSİ "ETKİ AJANI" SANKİ DAVA ADAMI SEYYİD KUTUB GİBİ YA DA ŞEYH SAİD VEYA İSKİLİPLİ ATIF HOCA GİBİ YARGILANMIŞ, ASILARAK İDAM EDİLMESİ HÜKME BAĞLANMIŞ DA "CELLADINA GÜLÜMSERKEN FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK"TEN SÖZ EDİYOR

ADAM ÖYLE BÖYLE DEĞİL, BÜYÜK DAVA DOLANDIRICISI)




Goygoycusu aptallara gülümserken






"ARTİZ" İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ


Türkiye’de kavramlar etrafında koparılan gürültüler “cumhuriyet”le sınırlı olsaydı, pek fazla dert etmek gerekmeyebilirdi. Ama ülkemizde neredeyse her kavram bir kavga konusu. Gelenek, modernlik, çağdaşlık, uygarlık, teknoloji, doğallık-yapaylık vs. bunların başında geliyor.

Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile (hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar. 

Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının Türkiye’deki öncü ismi İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri itibariyle) rastlanmaz.  

O, şöyle der:

“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek gerekse toplumun kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için girişeceği mücadele araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi değil, araçları aşma (siyaset) mücadelesidir.”

(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b., İstanbul 1988, s. 119.)

Ona göre, teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat evrenin merkezi haline gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek bireysel (kültür) gerekse toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e., 106.)

Özel, teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:

Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura uğratan İslam dışı kurumların ilgasını öngörür, müslümanı ‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere harekete sevkeder.” (A.g.e., s. 119.)

Bu siyaset bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi “devlet”e götürecektir.

Peki bu medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı sömürgeciler’ karşısında nasıl ayakta kalacaktır?

İsmet’te bunun da cevabı vardır:

“İslam devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”a sahip olacaktır.

*

Nasıl olacaksa?..

Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”.

Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.

Doğal olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:

“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti veya herhangi bir İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)

Böylece İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan üstadı) Heidegger’den ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde başkadır (Nasıl oluyorsa?).

*

Düşüncesiz düşünür fırıldakr İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî özü”ne açıklık getirmek yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla “medeniyet”e dönüş yapmayı yeğledi:

“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”

(İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)

Fakat aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:

“Türkiye’de İslamî hareket bir düşüncenin toplum içinde müşahhas belirtileriyle dışa vurması biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği olarak, kendiliğinden bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 129.)

Yine Özel’e göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl oluyorsa?) bu hareket, 1970’lerden önce yoktu:

“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine göre, çok daha yenidir. 70’lerden sonra başlamıştır.” (Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 145.)

Yine Özel’e göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini seçmiş insanların .... bir siyasî partiyle dalga dalga merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi olsa gerektir”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990, s. 168.)

*

Evet İsmet, siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği önemsediğini söylerken, kendisiyle çelişiyor.

Fakat çelişkiler bununla sınırlı değil,

Özel (esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.

Bir an için siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu kabul edelim; siyasal parti bir araç değil midir?

Ve Özel’in savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?

Buna cevap olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı söylenebilir.

Fakat bu, daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal parti” Batı medeniyetine ait bir kurumdur ve Batılı siyasal kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.

Böylece Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip “siyaset”i çözüm olarak gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri olduğu için farkında olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını yapmaktadır.

Bununla birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz eden Lenin’den (yine farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği de meraka değer bir konudur.

*

Evet, “Waldo”, “sosyal” alanda pek fazla bulunmamıştı.

Bununla birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan “sosyal” ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.”

(İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, 3. b., İstanbul 1986, s. 101.)

Gerçekte, teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.

Bu ancak, yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek birşeydir.

Vasıtaya binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk verebilir, ama mecbur kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.

Bu bir yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır, elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji ürünü olmaması çabası içine girmezler.

Değil bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak durduklarını bile söylemek zordur.

*

Evet, teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’ sözkonusu olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz. 

Yapana tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından” değil, başka etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten, ‘günah’tan kaçınana rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı teknolojik ürünlerden uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin “özü”nden ve ‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.

Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş bir kafanın icaıt ettiği hurafedir.

Türkiye gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin açgözlü, görgüsüz ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz etkisi görülmediği halde, teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü imkânsız hale getirmeye ya da zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.

‘Sömürgeci’ kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!) söylemi takdir ve minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...