MÜSLÜMANLAR'I BEDEVÎLEŞTİRME OPERASYONUNUN KOÇBAŞISI İSMET'İN MEDENÎ YELDEĞİRMENLERİYLE "ZOR" SAVAŞI

 






WALDO, SEN NEDEN ORMANDA DEĞİLSİN? 

(KURNAZ OPERATÖR İSMET’İN SAHTE MEDENİYETSİZLİĞİ)

 

İsmet Özel, “Üç Mesele” adlı zırvalar koleksiyonunda medeniyetin üç özelliği bulunduğunu öne sürer:

1. Medeniyet sınıflaşmayı ve insanın insanı sömürmesini öngörür ve sınıflaşma ve sömürü medeniyeti doğurur.

2. Medeniyet insanların madde karşısındaki zaaflarının ve maddi gelişmeye mahkum olmalarının somutlaşmış halidir.

3. Medeniyet toplum yapısını ve insan kişiliğini karşılıklı olarak bozar, kokuşturur. (İsmet Özel, Üç Mesele, İstanbul 1988, 3. b., s. 113-115.)

İlk iki madde Marksistlerden araklanmıştır, üçüncüsü ise Rousseau’dan. 

(Yozlaşma bahsi İbn Haldun’da vardır fakat İsmet onu bilmez. Daha doğrusu İsmet müslüman alim ve düşünürlerden hiç kimseyi bilmez.)

İsmet’in medeniyete atfettiği bu özellikleri ispat etmesi beklenirdi, fakat bunu yap(a)mamıştır.

Bu iddialarını birer aksiyom imişler gibi dile getirmekle yetindi.

Sözkonusu özellikleri, doğrulukları ispata muhtaç olmayan gerçekler olarak kabul eden okurların, o özellikler üzerine temellendirilen yorumları tartışmaları elbette beklenemezdi.

*

Medeniyete bu gözle bakan Özel’in, İslam’ın toplumsal tezahürlerini medeniyet boyutuyla görmesi olacak şey değildi. O nedenle şu saçmalıkları yazmıştır:

“Müslümanların bir bölümü medeniyete muhafazakâr bir tepki göstererek Batı’ya karşı direndiler. Bu direniş bazı zihinlerde Batı’nın sunduğu medeniyet anlayışının karşısına başka bir medeniyet, İslam medeniyeti anlayışını çıkarma düşüncesini doğurdu. Böylece Batı’ya karşı direniş bir anlamda devrimci bir kimliğe bürünüyordu ama medeniyete medeniyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğu da açıklık kazanmış olmuyordu.”

Gerçekte medeniyete medeniyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğuna açıklık getirmek gerekmiyor.

Çünkü Batı’ya direnmek ve cevap vermek için bir medeniyet üretilmez; doğru olan tam tersidir, farklı bir medeniyetin mensupları olunduğu için direniş gösterilmekte ve cevap verilmektedir.

Düşüncesiz düşünürlük işte tam da böyle birşeydir, nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmak, ayıramamak.

Sorun şurada ki, ("derin" destekli, derin pazarlamayla şişirilen) İsmet gibi operasyon çocukları bunu kafasızlıklarından değil, kafaları derin gazla aşırı kurnaz çalıştığı için yapıyorlar.

*

İsmet, sözünü ettiği sözde “hata”yı bugün “Türklük” konusunda bizzat kendisi yapmaktadır.

Durumu kendi laflarıyla izah edelim: 

“Müslümanların bir bölümü ırkçı Batı’ya karşı direndiler. Bu direniş bazı zihinlerde Batı’nın milliyetçiliğine karşı başka bir milliyet, Türk milliyeti anlayışını çıkarma düşüncesi doğurdu. Böylece Batı’ya karşı direniş bir anlamda devrimci bir kimliğe bürünüyordu ama milliyete milliyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğu da açıklık kazanmış olmuyordu.”

Ancak, Cumhuriyet Türkiyesi’nin yüzer gezer derin gevezesi İsmet için mantıksız konuşmak, çelişki sergilemek, bir söylediği diğer söylediğini tutmayan bir zırvamatik makinası haline gelmek önemli değildir.

Önemli olan şudur: İslam’ın Batı karşısında (ümmeti temsil eden) bir medeniyeti olmasın, fakat laik (siyasal dinsiz) devlete özgü Türkçülüğün (İslam'ı istismar ederek tepe tepe kullanan) bir ırkçılığı olsun.

*

Özel, medeniyetle ilgili olarak şunu söyler: “Medeniyet ancak, kendi teknolojisiyle ayakta durabiliyor.” (A.g.e., s. 14.)

Ayrıca ona göre, “teknolojiyi hesaba katmadan hayatın idamesinin bile mümkün olmadığı bir dünyanın insanlarıyız”. (A.y.)

Burada cevap aranması gereken soru şudur:

Günümüz teknolojisi" Batı medeniyetinin teknolojisi olduğuna göre, teknolojiyi hesaba katmadan hayatın idamesinin bile mümkün olmadığı bir dünyada yaşıyorsak, bu doğruysa, Batı medeniyetini hesaba katmadan yaşayamayan insanlar durumunda olduğumuz ortaya çıkmaz mı?!

Eğer öyleyse, medeniyete medeniyetle (kendi teknolojisi olan bir medeniyetle) cevap vermemek; hayatımızı idame ettirmekten vazgeçmek, yok oluşu seçmek olmaz mı?!

Bunlar "zor" sorular.. Ve de İsmet'in dar, dargın, karanlık ve çirkin havsalası bu soruların cevabını taşıyacak güce sahip değil.

Onun sanatı, zor zamanda koşarak meydandan kaçmak ve boş konuşmak. Zor zamanda sıvışmak.

O yüzden, imtihan kâğıdındaki zor sorulara şu şekilde anlamsız, saçma ve ilgisiz cevaplar veriyor olmasını anlayışla karşılamalıyız:

“... bugün yürüttüğümüz yahut gündeme getirmeye gayret ettiğimiz islamî mücadelenin bir İslam medeniyetine varacağını istemek abestir.” (A.g.e., s. 89.)

“.... Öyleyse ‘medeniyet’ gibi tamamen tarihi ve toplumsal şartların çerçevesinde anlaşılabilen bir kavram müslümanın davranışında belirleyici bir öge (unsur) olma imkan ve imtiyazına sahib olamaz.” (A.g.e., s. 104.)

E, ne yapalım, medeniyet kavramını lugatlardan silelim mi?

Sanki bu memlekette medeniyet kavramı etrafında gürültü koparan vardı.. 

Medeniyet kavramı etrafında gürültü koparan tek kişi şu anda, iyi niyetli fakat kafası karışık Yusuf Kaplan. 

İsmet'in mücadelesi İslamî mücadele değildir, hiçbir zaman da olmadı.. Onun mücadelesi derin devletin Türkiye'de yaşayan bütün müslümanları laik (siyasal dinsiz) devletin gelir hanesine yazılacak şekilde Türkleştirme mücadelesidir.

Türk devleti Osmanlı zamanında olduğu gibi misyonu îlâ-yı kelimetillah davası olan bir devlet olsa, Şeriat'ın Şeriat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ve Şer'-i Şerîf (Serefli, Saygın Şeriat) denilerek tebcil edildiği bir devlet olarak falan putlaştırılmış şahıs için değil Şeriat için koruma kanunu yapsa, kimseye (sırf vatandaşlık bağından dolayı) Türk olduğunu söyleme dayatması yapılmasa, isteyenin kendisini (sırf kendisi istediği için) Türk olarak tanıtabildiği bir siyasal iklim oluşturulmuş bulunsa, ve gâvurlar Türk devletine baktığı zaman onda İslam'ı görse, işte o zaman, birilerinin çıkıp "Türk demek müslüman demektir" diye konuşması anlaşılır birşey kabul edilebilir.

Fakat bu, laik (siyasal dinsiz) ve Atatürkist (Selanikli zamparanın putlaştırıldığı), İngiliz ilke ve inkılaplarının Şeriat'e üstün tutulduğu Türkçü (Anayasa'sında İslam'ı hiç anmazken Türklüğü bayraklaştıran) bir devlette yapılıyorsa, ancak, devletin derin bir operasyonu olarak kabul edilebilir.

Gerçek budur.. İsmet, suret-i haktan gelen bir operasyon çocuğudur.

Acı da olsa gerçeği söylemek zorundayız.

*

"Mesele"nin (bedevi İsmet'in anlayamadığı ya da anlamaz göründüğü) aslı şu: 

Türkiye'de Batılılaşma "Batıcılık" etiketi altında başlamadı.. Batılılaşma yanlıları sözde "medeniyet" (terakki/ilerleme) taraftarıydılar. Onlara göre İslam medeniyeti ölmüş, bitmişti.. Hatta böyle bir medeniyet hiç olmamıştı.. Millî bekamız, istikbal ve ikbalimiz, hatta istiklalimiz medenîleşmeye bağlıydı. 

Öyle ki, Selanikli Mustafa Atatürk şunları diyebilmiştir (https://www.ktb.gov.tr/TR-96462/medeniyet.html):

"Millet açıkça bilmelidir, medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeniyet ailesinde lâyık olduğumuz yeri bulacak ve onu koruyacak ve yükselteceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır."

"Medenî dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek, o medeniyet dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz. Bütün boş ve temelsiz sözleri ortadan kaldırmak lâzımdır. Şapka giyelim mi, giymeyelim mi gibi sözler mânasızdır. Şapka da giyeceğiz, Batının her türlü medenî eserlerini de alacağız. Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları altında kalmağa maruzdurlar."

Selanikli böylece, Batılı emperyalistlerin (sömürü ve işgallerini meşrulaştırmak için) kullandıkları söylemin propagandisti olarak arz-ı endam etmiş oluyordu.

Çünkü, sömürgeci İngiltere ve Fransa, işgal etikleri beldelere "medeniyet (uygarlık)" götürme iddiasındaydılar.

Tıpkı ABD'nin yakın zamanlarda çöreklendiği Afganistan ve Irak gibi beldelere "insan hakları ve demokrasi" götürme iddiiasında bulunmuş olması gibi.

*

İslamî duyarlılığı olan insanlar buna karşı "Medeniyet demek bugünkü Batı uygarlığı demek değildir, bizim de bir medeniyetimiz var" dediler. 

Demek zorunda kaldılar. 

Ayrıca Batı'nın "medeniyet" iddiasının arkasında sömürü ve vahşetin yattığını göstermek istediler. Mehmed Akif'in "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" derken anlatmak istediği buydu.

Türkiye'de Osmanlı'nın son döneminde öyle bir düşünce ortamı oluştu ki, İslamî duyarlılığı olan insanlar İslam'ın toplumsal hayattaki tezahürlerini savunmak için "Bunlar bizim medeniyetimizin yapı taşları" demek zorunda kaldılar. Cumhuriyet'in zorba devrimbazlık yıllarında ise ellerinde sadece "İslam medeniyeti" tabiri kalmıştı. 

Selanikli zorbaya ne diyeceklerdi, "Biz Şeriat istiyoruz" mu diyeceklerdi?! "Bizim de bir medeniyetimiz var, onun kurumlarına ve tezahürlerine ilişilmesin" dediler. Ancak bu kadarını diyebildiler.

İşte bahtsız bedevi İsmet'in 1970'li yıllarda yazmış olduğu zırvalarla yaptığı şey, Müslümanlar'ın elindeki kırık dökük son silahları da ellerinden almaya çalışma aptallığı (ya da "derin" kurnazlığı) idi. 

Selanikli zorbanın "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözünü parlatmak için başlı başına bir kitap yazmış olan bu sahtekâr, sanki medeniyet kavramını terk edip doğrudan "Şeriat" kavramını mı kullanıyordu? Hayır! Tek yaptığı bozgunculuktu.

*

Bu (kendinden ve ağzından çıkanlardan habersiz) ahmak bedevi, Müslümanların medenî olduğu ve olmadığı zamanlardan da söz eder:

“İslam toplumları da zaman zaman medeni olmuşlardır. Fakat ne devr-i saadet, ne dört halife devri, ne de Osmanlı Devleti’nin ilk ikiyüz yılı medeni zamanlar değildir.” (A.g.e., s. 89.)

Medenî değil de neydi?.. 

Peki, bizim şimdi "medenî" olmamak için ne yapmamız gerekiyor?.

Şahsen, aptal bedevi İsmet'in "medeni olmamak" için ne yaptığını merak ediyorum.. Medeni olmamak onun boş kafasında neye karşılık geliyor?.. Mesela otomobile, uçağa filan binmemeye mi? Telefon kullanmamaya mı? Kışın doğal gazla ısınmamaya mı? Elektriksizliğe mi?

Gel gör ki şunları yazan da bir başkası değil, aynı İsmet’tir:

“İnsanın zihnî gelişmesi elbet onun çeşitli düşünce ürünleriyle karşılaşması, hesaplaşması, çeşitli düşünce usulleri hakkında bilgilenmesi yoluyla olur. Gelişmiş bir zihnin İslam’ı kavrayışı da elbet yüksek bir seviyede gerçekleşecektir. Bu açıdan bakılınca mü’minin farklı kültür iklimlerinde gelişmiş düşüncelerle teması adeta bir görev olarak üzerindedir. Çünkü kavrayışı ne kadar üstün olursa İslam’a olan vukufu da o derece derin olabilme imkanını kazanabilecektir.” (A.g.e., s. 41.)

Ne var ki Özel, bu yaklaşımını (iflah olmaz tutarsızlığıyla) “esaslı bir haddini bilmezlik” olarak nitelendirerek, esaslı bir ahmaklık ya da düşüncesizlik sergiler:

“İmanı kendi kaynakları dışında aramak benim görüşüme göre esaslı bir haddini bilmezliktir.” (A.g.e., s. 123.)

Dahası, İslam’a olan vukufun çeşitli kültürlerle temas sonucu yüksek bir seviyede gerçekleşeceğini düşünürsek, Sahabe’nin İslam’a olan vukufunun yüksek seviyede olmadığı sonucuna varmamız kaçınılmazdır.

Ayrıca, değişik kültürlerle temas neticesinde İslam’a olan vukufun seviyesi yükseliyorsa, Müslümanların Yunan felsefesiyle tanıştığı “medeniyetli” dönemin İslam’ın anlaşılması bakımından en parlak dönem olması, Asr-ı Saadet'i geçmiş bulunması gerekirdi.

Günümüz Batı medeniyeti karşısındaki İslam dünyası için de bu sözkonusu olurdu.

Oysa Özel, müslümanların Yunan felsefesiyle tanıştığı dönemi “medeniyet” olarak adlandırarak reddeder.

Bütün bu laflarıyla İsmet, zımnen, kendisinin düşünürlük taslayan bir zırvamatik olduğunu ispatlamaya çalışmaktan başka ne yapıyor olabilir?

*

Öte yandan, bu zırvaları ciddiye alırsak şunu söylememiz gerekir:

“Gelişmiş bir zihnin İslam’ı kavrayışının yüksek bir seviyede gerçekleşeceğini” söylemek mümkünse de, bundan hareketle “mü’minin farklı kültür iklimlerinde gelişmiş düşüncelerle temasını adeta bir görev olarak” görmek yanlış olur.

Böyle birşey “görev” olarak gösterilemez.

Üstelik böylesi bir temas, İslam’ın yanlış kavranılması sonucunu da verebilir. Özel’in kendisi bunun canlı örneğidir.

En temel İslamî kavram olan “ihlas” hakkında yazdıkları bunu açık biçimde ispatlamaktadır.

Şöyle diyor:

“Nerede ve ne zaman gerçek düşüncelerin gerçek insanları ifade ettiği izlenimi doğmuşsa orada ve o zaman düşünceler önemlerini kazanıyorlar, orada ve o zaman düşünceler hayatın ayrılmaz parçası haline geliyorlar. Buna İslamî ıstılah ‘ihlas’ karşılığını veriyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları II, İstanbul 1990, 2. b., s. 132.)

Bu bilmecemsi boş laf salatasını yenilir yutulur hale getirmek için, Özel’in “gerçek”e, bir başka kitabında (yani zırvalar koleksiyonunda) Hegelci çizgide, “yürürlükte olan, güncel olan, hükmünü yürüten” anlamını verdiğini hatırlamak gerekiyor (İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, İstanbul 1986, 3. b., s. 55).

Nitekim, bir başka kitabında da “.... gerçek düşünceler, gerçek, müşahhas, hayatta etkinliği devam eden insanlar anlamına gelir” şeklinde boş bir cümle kurmuş bulunuyor (Özel, Cuma Mektupları II, s. 132).

Kısacası gerçek düşünceden “gerçekleştirilmiş” olan düşünceyi, gerçek insandan da “hükmünü yürüten”i anlamaktadır.

Demek oluyor ki Özel’e göre “ihlas”, gerçek (yürürlükte olan) düşüncelerin gerçek (hayatta etkinliği olan) insanları ifade etmesi, böylece “düşüncelerin önem kazanması ve hayatın ayrılmaz parçası haline gelmesidir”.

Buna göre, Lut aleyhisselam “ihlas”sızdı.. Onu azarlayıp paylayan, ona konuşma yasağı getiren sapık toplum ise ihlaslıydı.

Şaşkın ördek aptal İsmet’in ihlas anlayışı..

İsmet mi daha aptal, yoksa onu düşünür zanneden budalalar mı, onu da bilmiyorum.

*

Aptal İsmet’in söyledikleri, “reel olanın real olan, real olanın de reel olan” olduğunu öne süren Hegel’in felsefesi çerçevesinde belki bir anlam taşıyabilir, ama bunun İslamî ıstılah olarak “ihlas”la hiçbir ilgisi yoktur.

"Hırhız" İsmet'in yaptığı, entel artistlik sergilemek için Hegel'in zırvasını çalmaktan, müslüman mahallesinde çalınmış mal satan dükkan açmaktan ibaret.. Kötü olan şu ki, domuz etinin üstüne "helal kesim kuzu eti" etiketi yapıştırıyor.

[Hegel’in Hukuk Felsefesinin Temel İlkeleri adlı kitabının önsözünde şu ifade yer alıyor:

Ne ki makuldür (aklîdir, akla uygundur), o gerçektir; ve ne ki gerçektir, o makuldür (“Was vernünftig ist das ist wirklich und was wirklich ist das ist vernünftig.”

İngilizce’ye farklı ifadelerle aktaranlar var: “What is rational is actual; what is actual is rational.” "What is real is rational, and what is rational is real." “The rational is real, and the real is rational,”)

Böylece gerçek, gerçek olmaktan, makul de makul olmaktan çıkıyor.. İnsan için dünyada ölümsüzlük de makul bir durumdur, fakat gerçek midir?! Fiilen var olan, vaki olan (gerçek olan) herşey makul karşılanabilir mi?!. Bugün çok tartışılan kadın ve bebek cinayetleri, Epstein tarzı sapıklıklar ‘gerçek’ bir olgu olmaları itibariyle makul görülebilir mi?!

Kısacası, bir sözün yaldızlı, parlak ve çarpıcı olması, makul olması için yetmiyor.]

İslam’a göre ihlâs, insanın hayatta etkin olması ve düşüncelerini pratiğe aktarabilme becerisi göstermesi değildir; etkinliklerin (her etkinlik de değil, Şeriat’e uygun etkinliklerin Sünnet çerçevesinde) salt Allah’ın rızası gözetilerek yapılmasıdır.

İşte bütün bunlar, kelime oyunlarıyla artistlik yapan bir dikkat çekme meraklısı cahilin zırvaları..

Ancak, işinin hakkını veren, yaptığı işi temiz yapan bir adam olduğunu kabul etmek gerekiyor.

İllüzyonistliğin ve kafa karıştırıcılığın hakkını veriyor, düşünürlük kalpazanlığını ustaca icra ediyor. Başarılı.

*

Evet bu şaşkın ördek, İslam medeniyetine nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda birbirini tutmayan şeyler yazmış durumda.

Bir yandan şunu savunur:

“.... İslam devleti geçmişte nasıl medenileşmiş bunu iyice anlayıp, böyle bir medenileşmeyi önleyici tedbirleri alma gayreti içinde bir İslam toplumuna gitmemiz esastır. Çünkü medenileşmek yetim hakkını gaspa yönelmek demektir.” (Özel, Üç Mesele, s. 119.)

Öte yandan da böylesi bir toptancı yaklaşımı “kesin ve gerekçesi zayıf bir tavır” olarak nitelendirir.

Böylece “Ben ne yazdığını bilmeyen bir aptalım, benim sesi gür çıkan boş bir davul olduğumu anlamayan okurlarım ise benden de aptal” demiş oluyor:

İslam medeniyetlerini kesin ve gerekçesi zayıf bir tavırla bütünüyle kabul veya reddetmek yerine onları tanımak, öğelerini ayrıştırmak ve elde ettikleri sonuçlar hakkında bilgi sahibi olmak bugün bir İslam savaşçısının en uygun tavrı olacaktır sanırım.”

Breh breh breh, İslam savaşçısı!.. Gel de gülme.. Kendisini İslam’ın Don Kişot’u zanneden yerli milli Don Kişot.

*

Baş döndürücü zikzaklar, adamda omurga bırakmayan kıvraklık ve kaypaklıklar, fırıldak gibi dönüşler bitti mi?..

Hayır!

Bakanlar ve Görenlerin yazarı İsmet Özel, Üç Meselede sergilediği bu çelişkili tavrı terk eder ve tercihini medeniyetten yana yapar.

Hatta medeniyet, dine bağlı olmanın bir belirtisi halini alır:

“Batının medeniyettir diye icat ettiği şeylerin bir bakıma tekabül ettiği şey müslümanlar için dine bağlı olmanın dikkat çekmeyen bir belirtisinden başka bir şey değildi.” (A.g.e., s. 89.)

Burası sözün bittiği yer..

İsmet, neye niyet, neye kısmet!


"MODERN BİLİM" YERÇEKİMİ GİBİ "YASA" ADLI TAHMİNLER İÇİN NE DİYOR (İKİ YÜZYIL ÖNCESİNİN "BİLİM"İNDE KALMIŞ ÇAĞDAŞ CAHİLLER MERAK ETMESİNLER, İLKOKUL EZBERLERİ YETERR)

 



PROF. RICHARD FEYNMANN KİM?


Richard Phillips Feynman (11 Mayıs 1918 - 15 Şubat 1988), 

... çalışmaları ile 1965'te, Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş Amerikalı teorik fizikçidir.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Feynman)




İSMET’İN “ÜÇ MASAL”I YA DA ÜÇ ZIRVASI (YENİ İSMET, ESKİ İSMET'İ KÖR BIÇAKLA NASIL DOĞRADI?)

 




Hürriyet’in 29 Ocak 2006 tarihli sayısında Sefa Kaplan’ın İsmet Özel’le yaptığı bir röportajda şiirsiz şairimiz şöyle diyordu:

“Bariz olarak dillendirilmedi ama ben yazdıklarım dolayısıyla yön tayin edici olan birisiyim. Yazdıklarımın bazı çevrelerde satır satır, kelime kelime okunduğunu gayet iyi biliyorum. Bu toplum Ömer Seyfettin’in veya Mehmet Âkif’in kıymetini bilmedi ama İsmet Özel’in kıymetini bildi.”

Evet, İsmet Özel’in “yön tayin edici” birisi olduğunu kabul etmek gerekir.

Fakat, sadece, gidecekleri yönün tayinini ona bırakmış olanlar için.. Bu toplumun İsmet Özel’in kıymetini bilmesine gelince, bana kalırsa bu toplum, İsmet Özel’e hak ettiğinden daha fazla değer verdi.

Yani gerçek kıymetini bilmedi.  

Niçin böyle?..  

Şunun için: İsmet Özel, kendisini izleyenleri yanlış yönlendirdi, yönlendiriyor.

Nasıl mı?

"Nasıl"ı bir cümleyle geçiştirilebilecek birşey değil.

*

“Bizler,” der İsmet Özel, “masalımızı yıkma gücüne erişebilirsek, önümüzde açık seçik bir seçme imkânının belirdiğini farkedebileceğiz.” (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, İstanbul 1988, 2. b., s. 98.)

Bu boş ve lüzumsuz lafların işaret ettiği tek bir gerçek var: Ülkemizde gerçekten bir İsmet Özel masalı mevcut(tu).

Ve şiirsiz şairimizin, düşüncesiz düşünürümüzün ömrü, uzun süre ayakta durması mümkün olmayan, bir üfleyişte yıkılması mukadder olan bu zırva masalı inşa etmekle geçti.

Masalından söz edenin, masal anlatanın kendisi, masaldır. 

İmam-ı Rabbanî, 206’ncı mektubunda şöyle bir beyit aktarır: 

“Her kim efsane okur efsanedir; 

"Onda ki keskin nazar var, merdanedir.”

*

Gelelim Özel’in masallarına..

En büyük masalı, Üç Mesele adlı kitabında anlattığı üç masaldı.

Özel, üç “meselesi”nden biri olan “yabancılaşma” konusu üzerinde çok az durmuştur.

Özel, bu yabancılaşma (Entäußerung) masalını Marx’tan almıştı. Onun sözlerini aynen tekrarlamıştır. Burada “Kılavuzu karga olanın…” atasözünü hatırlamak yerinde olur.

Diğer iki masala gelince, onlar da “teknik” ve “medeniyet”. 

Burada sadece “teknik” kavramı etrafında anlattığı masallara değineceğiz. “Medeniyet” masalı ayrı bir yazının konusu.

Düşüncesiz düşünürün “teknik” konusunda yazdıkları hakkında vardığımız hükmü üç maddede sıralayabiliriz:

1. Marx ve Sombart’ın etkisiyle geliştirilmiş düşüncesizliklerdir.

2. Özel’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşünceler iç tutarlılıktan (mantıktan) yoksun ve çelişkilidir.

3. Özel’in yazdıkları olay ve olgularla da çelişmektedir. Yani dış tutarlılıktan da (gerçeklikten de) mahrumdur.

*

Evet, İsmet Özel’in “teknik” konusuna yaklaşımı gerçekte Sombart ve Marx etkisi taşır.

Sombart’a atıfta bulunarak tekniği “manevî mal” olarak nitelendirir, salt bir maddî alet-edevat kabul etmez. (İsmet Özel, Üç Mesele/Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, İstanbul 1988, 3. b., s. 152, 157. )

Özel’in şu cümlesi ise Marxist bir bakış açısını yansıtır:

“Artık tekniğin elde bulundurulması toplumun hayatiyetinin sağlanabilmesi için bir zaruret olarak görülüyor. İyi ama, teknik nasıl ele geçirilir? Traktör çikletsiz olur mu?” (A.g.e., s. 125.)

Bu ifade, Marx’ın Felsefenin Sefaleti adlı kitabında savunduğu görüşlerin bir uzantısıdır:

“Toplumsal ilişkiler; üretici güçlere sıkıca bağlıdır. Yeni üretim güçleri kazandıklarında, insanlar üretim biçimlerini değiştirirler; ve üretim biçimlerini, hayatlarını kazanma biçimini değiştirdiklerinde de tüm toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Kol değirmeni size, derebeyi toplumunu, buhar değirmeni sanayi kapitalizmi toplumunu verecektir.... Nesnel üretkenliğe uygun biçimde toplumsal ilişkiler kuran bu insanlar; bu toplumsal ilişkilerine uygun biçimde de, ilkeler, düşünceler ve kategoriler üreteceklerdir.”

(Aktaran: Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul 1982, s. 376.) 

Marx, Kapital”in birinci cildinde de şunu söyler:

“Teknoloji, ... toplumsal ilişkilerin ve onlardan doğan düşünce ve düşünsel görüşlerin kökenini gün ışığına çıkartır.” (A.y.)

Müslüman mahallesindeki salyangoz bayisi İsmet, bu noktada ustası Marx’ın izindedir:

“Teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyor dedik. Daha doğrusu akla insanın külli varlığından ayrı bir çalışma sahası veriyor, sonra da insan bu cüz’i alanın boyunduruğu altına giriyor.” (Özel, Üç Mesele, s. 130.)

Böylesi soyut ifadeler kulağa hoş gelir fakat "toptancı" olmaları itibariyle her zaman yanlıştırlar. Gemi inşa eden Hz. Nuh aleyhisselam'ın yaptığı şey de sonuçta "teknik"le meşguliyetti. Düşüncesiz İsmet'in kafasına göre, onun tekniğiyle alay eden müşrikler maneviyat ehli, Hz. Nuh ise kendisiyle aklı arasına mesafe koymuş bir "boyunduruk altı" zavallı kabul edilmeli.

Gerçekten de müşrikler maneviyat (metafizik) ehliydiler.. Hayal ve vehim aleminde cevelan ediyorlardı. Hz. Nuh ise teknikle, maddî alemle meşguldü.

Elinde demir yumuşatılmış olan Hz. Davud aleyhisselam da "teknik" adamıydı. Şuursuz İsmet'in yaklaşımına göre, kendisi ile aklı arasına mesafe koyuyordu. Suçu büyüktü, düşüncesiz İsmet gibi saçmasapan zırvaları şiir diye millete yedirmiyordu. 

*

İsmet’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşüncelerin iç tutarlılıktan (mantıklılıktan) yoksun ve çelişkili olduğunu yukarıda belirtmiştik.

Mesela ondan yukarıda yaptığımız son alıntıda savunulan düşünce ile aşağıdaki satırlarda yer alan iddiası arasında açık bir çelişki mevcut: 

Modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırmayı hızlandırırken, bir taraftan da kendini bilen insanların daha kapsamlı düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 13.)

Bozuk saatin kaderin cilvesi olarak günde iki defa doğruyu söylemek zorunda kaldığı anlardan birisi bu.

"Kendini bilen bir insan" böyle bir çelişki sergilemez, fakat İsmet kendisini bilmediği için doğal karşılıyoruz.

Görüldüğü gibi, masalcı baba İsmet’e göre bir yanda “toplum”, diğer yanda da “kendini bilen insanlar” bulunuyor.

Gerçekte kendini bilen insanlar da toplumun bir parçası olduğu için, kendini bilen insanların karşısına toplumu değil, “toplumun kendini bilmeyen fertleri”ni koymak gerekir.

İsmet’in bunun farkına varamaması normal, çünkü kendini bilmeyen insanlardan biri olma onuruna sahip.

Bu ayrımın mantıksızlık ve tutarsızlığı bir yana, modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırıyor, “kendini bilen insanlar” ise daha kapsamlı düşüncelere sahip oluyorlarsa, traktör çikletsiz olabiliyor demektir.

Tabiî bu noktada, “Özel’in söylediği gibi teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyorsa, kendini bilen insanlar nasıl ‘daha kapsamlı düşüncelere’ sahip olabilmektedirler?” şeklindeki bir soruyu sorulmamış farzediyoruz.

*

Özel’in başka ifadeleri, onun, tekniğin insanla akıl arasına mesafe koymasından söz ederken kastettiği şeyin, “insan zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması” (Ne demekse?) olduğunu gösteriyor:

“Teknik teçhizatın elde edilmesi ve toplumun teknolojinin hakimiyeti altında düzenlenmesi bir topluluğa güç kazandırabilir, iktisadi kalkınmasını hızlandırabilir, refahını yükseltebilir. Bu bir ihtimal. Ama bütün bu muhtemel kazançların fiatı bir yanıyla insanın zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması olursa, niçin daha en baştan böyle bir çabaya giriştiğimizin anlamı kalmaz.” (Özel, Üç Mesele, s. 159.)

Aynı Özel, “kendini bilen insanlar” için böyle bir şartlanma ihtimalinin bulunmadığını söylemektedir.

Yani sorun, aslında teknik değil, “kendini bilme”dir.

Özel, “İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’ye atıfta bulunuyorsa, bunu niçin açıkça söylemiyor?

Gerçi onu anlayabiliyoruz, çorbasına Sombart, Marx vs. baharatları eklemese memleketimizin alafranga yemek düşkünü aydınımsıları ve sözde Batı karşıtı özde Batı hayranı dindar ve muhafazakârları onu adam yerine koymazlardı.

Masalını inşa etmesi mümkün olmazdı. 

Malum, bu memlekette “Waldo”suz maldosuz masal artık tutmuyor, pazarda müşteri bulamıyor.

*

Üç Mesele”nin son cümleleri şöyle:

“Üç meselenin çözümünü bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak.” (A.g.e., s. 165.)

Bu durumda teknik, mesele olmaktan çıkmış olur.

Çözüm neredeyse mesele de oradadır ve eğer çözüm itikatta ise, mesele de itikatta demektir.

“Çözümü itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum” derken Özel, “kendini bilen insanlar”dan neyin anlaşılması gerektiğini de (farkında olmadan) ortaya koymuş oluyor.

Söylediği doğru fakat burada da yine "hinlik" yapıyor, Hz. Ali'nin tabiriyle "hak söz ile batılı kastediyor". Teferruatına girmeyeceğiz. 

*

Özel, “Üç Mesele”nin ikinci baskısı için yazdığı önsözde şöyle der:

“Üç Mesele’yi yazmamı mümkün kılan kavrayış tarzını geride bırakmıştım, ama bu durum kitapta sergilediğim düşüncelerin artık geçersiz olduğu anlamına gelmiyordu.”

Gerçek şu ki, Özel’in “Üç Mesele”deki kimi görüşlerini geçersiz saymazsak, sonradan yazdığı birçok şeyi geçersiz saymak zorunda kalırız.

Yani ortada, gözden gelinemeyecek açık çelişki ve tutarsızlıklar var.

İsmet bunu göremiyor olabilir, ne de olsa kendini bilmeyen biri, fakat durum bu.

Üç Mesele”deki kavrayış tarzına göre, traktör tekniği, çiklet de modern yaşam biçimi simgelemekteydi ve traktör çikletsiz olamazdı. “Taşları Yemek Yasak”ı yazan Özel’in kavrayış biçimi ise farklıydı (İstanbul 1986, 3. b., s. 100):

“Yani insanlar traktör yerine karasaban kullanırlarsa geleneksel değerlerine daha çok sahip çıkarlar sanmak yanlıştır.”

Bunu anlaması için uzun yıllar geçmesi gerekmiş ama olsun.. 

Bozuk saatin doğruyu söylediği ikinci mutlu an burası..

Özel’in şu ifadeleri daha açıktır ve “rasyonalizmin kuru alanı”ndan söz eden kavrayışın ölüsü için Fatiha okumaktadır:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.” (A.g.e., s. 101)

Özel aslında bu sözleriyle kendisinden başkasına cevap vermemektedir.

Kazmasını kendi masalını yıkmak için sallıyor.

Gerçekten, Yeni İsmet, hançerini Eski İsmet'in tam da ciğerine saplamış. Bütün gaddarlığıyla.

*

Toplumsal konular, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz. İbn Haldun Mukaddimesinde, üstün zekâlı insanların toplumsal konularda bazen daha çok hata yaptıklarını, çünkü sıradan insanların aksine aşırı genelleme yaptıklarını söyler.

Salt düşünmekle matematiğe katkıda bulunmak mümkün olabilir, ama sadece düşünerek sosyal olay ve olguları anlamak ve açıklamak imkânsızdır. Öncelikle veri toplamak gerekir.

Sosyal konularda sınırlı sayıdaki veriler bile bir olayı kavramak için yetmez; tekdüze bir mantıkla kurulacak sebep-sonuç ilişkisi insanı kolayca yanıltabilir.

Sosyoloji alanında bu noktaya Batı’da ilk dikkat çeken isim Durkheim olmuştur. Sosyal konularda sezgisel bir analiz, değişken sayısı dört ya da beşten yüksek olduğu andan itibaren güçleşir.

Teknolojinin beraberinde kültür getirdiği tezi, kültür değişmesi konusunu tek bir değişkene bağlamaktadır: Teknoloji (ve dolayısıyla ekonomik ilişkiler).

Oysa bunun yanlışlığını Engels bile kabul ediyordu. Nitekim şöyle demiştir:

“Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gereğinden fazla ağırlık vermelerinin sorumluluğu kısmen Marx’a ve bana aittir. Hasımlarımıza karşı onların inkar ettiği temel ilkeyi vurgulamak zorunda kaldığımızdan, karşılıklı olan bir etkileşmeye giren diğer faktörlere [değişkenlere] gereken yeri vermek için ne zaman, ne yer, ne de olanak bulamadık.” (Duverger, a.g.e., s. 381.)

Engels, Etudes Philosophiquesda şunları da yazmıştır:

“Tarihin materyalist telakkisine göre, tarihte tayin edici faktör, gerçek hayatın kazanılması ve devam ettirilmesidir. Ne Marx, ne de ben bundan daha fazlasını söylemedik. Eğer sonradan biri çıkıp da ekonomik faktörün biricik faktör olduğunu söyleyecek kadar bunun manasını değiştirirse, bu hükmü mücerret, manasız ve saçma bir şekle sokmuş olur. Ekonomik durum temeldir. Fakat, üst-yapı’nın diğer kısımları da tarihî mücadelenin akışı üzerinde kendi tesirlerini gösterirler. Ve birçok halde, ağır basan bir şekilde bu mücadelenin şeklini tayin ederler. Bütün bu faktörler arasında karşılıklı aksiyon ve reaksiyon vardır. Ekonomik hareket, bunların bağrında, güçlü bir şey olarak tesadüflerin sonsuz kalabalığı arasında kendi yolunu açmaktadır.”

(Aktaran: İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İstanbul 1984, ss. 47-48.)

*

Evet, İsmet Özel, bir İslamcı yazar olarak, Marx’tan daha Marxistçe bir yaklaşımı savundu ve yönlendirilmeye açık pekçok genç, bu düşüncelerin Marksizm’le olan ilgisinin farkında bile olmadan, teknoloji düşmanlığı yapageldiler.

Üstelik, etkilenenler sadece gençler de olmadı, Ali Bulaç ve Rasim Özdenören de aynı kervana katıldılar, böylece teknoloji karşıtı bir söylem geliştirildi.

Fakat bu teknoloji karşıtlığı çevre sorunları gibi konulardaki hassasiyetlerle sınırlanan bir karşıtlık değildi, mutlak bir karşıtlıktı.

İşin ilginç tarafı, çokları, İsmet’in daha sonra bu görüşlerinden rücu ettiğinin farkına bile varmadılar. Sadece, İsmet’in her söylediğinde hikmet arayan fanatik hayranlar olarak kaldılar.

Bu yönlendirilmeye açık kitle, Özel’i değil kendilerini sorguladılar, İsmet’in anlaşılamadığına veya kendilerinin anlayamadığına inandılar.

*

Kültür ithali konusunu İbn Haldun’un yaklaşımının daha iyi açıkladığını söylemek mümkündür: Mağluplar galiplere hayranlık duymakta ve taklit etmektedirler.

Türkiye tarihi de bu tespiti doğrulamaktadır. Viyana bozgununu izleyen savaşlar silsilesinin ardından Karlofça Antlaşması'nın imzalandığı 1699 yılı, Osmanlı’nın yenilgisinin tescil edildiği tarihtir. Kültür ithali ise, bunun ardından Lâle Devri ile başlamıştır; yani teknoloji ithalinden önce gerçekleşmiştir.

Abdülkerim Hâiri, Osmanlı’nın Batılılaşma Çabaları ve Batı’nın İki Yüzü (çev. Hasan Büyükcengiz, İstanbul 1993) adlı çalışmasında bunu ayrıntılı biçimde göstermektedir.

Kültür ve teknoloji ithali konusu, düşüncesiz İsmet'in sığ yazılarında anlattığı kadar basit bir konu değil.. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar İran ve Bizans'la yüzleşince hem teknoloji hem de kültür ithal etme durumunda kaldılar.. İthal edilen kültürün bir kısmı zararlı olmakla birlikte faydalı unsurlar da vardı.. İslam medeniyeti diye adlandırılan dünya hali böyle ortaya çıktı.


MÜRTED DÜCANE VE FIRILDAK İSMET








"Seyfi Say’ın yazısını okudum geçen gün: Çok sevdiğimiz bir İslâmcı yazar, başka bir İslâmcı yazara söz söylerken tarikata, tasavvufa çatmış. Tarikat, tasavvuf bizim tarihimizin, iliğimizin içinde... Ta Orta Asya’dan başlıyor... Yâni bizi biz yapan, ayrı bir üstün, zarif, merhametli medeniyetin ruhu, esrârı tasavvuf... Tasavvufu sanki yabancılar gibi kötüleyici cümleler kullanmış. Seyfi Say da ona —Allah razı olsun, ağzına sağlık— bir cevap vermiş. 

"Üzüldüm. Yâni, müslüman müslümanla uğraşıyor; radikal, tasavvufla uğraşıyor. Bilmem neci, bilmem neciyle uğraşıyor. Atı alan da Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor, oradan da öteye gitmeye başlamış oluyor. Berikiler burada birbirleriyle uğraşırken. 

"Bizim ilkokulda bir kitabımız vardı, okuma kitabı. Orada, “İki keçi bir gün pek dar, bir köprüde buluştular, vuruştular...” filân diye böyle şiir şeklinde anlatılıyordu. “’Önce ben geçeceğim, önce sen geçeceksin...’ filân diye birbirleriyle toslaşmaya başladılar. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular.” diyor. Bu gafletin alâmetidir."

Yukarıdaki ifadeler, İskenderpaşa Cemaati'nin merhum şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya ait..

Avustralya'da AKRA FM üzerinden yaptığı 4 Mayıs 1999 tarihli tefsir dersinde yer alıyor (M. Es'ad Coşan, Tefsir Sohbetleri 2, haz. Metin Erkaya, s. 74; https://esadcosankulliyati.com/arsiv/kitap/tefsir/tefsir2.pdf).

*

Söz konusu yazım, İskenderpaşa Cemaati'nin çıkarmakta olduğu Sağduyu gazetesinde yayınlanmıştı. 

Esad Efendi'nin çok sevdiğini söylediği İslamcı yazar, Dücane Cündioğlu'ydu.. Yeni Şafak'ın gözde yazarıydı. Onun "söz söylediği" "başka bir İslamcı yazar" ise İsmet Özel'di.. Millî Gazete'nin şımartılmış gevezesiydi.

Dücane ile ilk karşılaşmam böyle oldu.. 

İkinci karşılaşmamız dört yıl sonra, 2003'te yaşandı. O sırada, düzenli bir işi olmayan, yapayalnız, unutulmuş bir "looser"dım.. Dücane'nin ise altın yıllarıydı.. Kanal 7'nin "yıldız"ı Ahmet Hakan, sunduğu İskele Sancak programının jeneriğinde "büyük düşünür" Dücane'nin görüntüsüne yer veriyordu. Programı seyretmek isteyenler her hafta önce "otorite alim" Dücane'nin suratını görmek durumundaydılar.

Dücane, 2003 yılı ortalarında, "çok evlilik" konulu eski iki yazısını, üstün zekâsı ve derin tefsir bilgisinin verdiği özgüvene dayanarak, tekrar yayınladı.. Ona göre, erkeklere evlilik konusunda dört eş sınırlaması getirilemezdi, Kur'an'dan bunu anlamak mümkün değildi. Erkek için sayı sınırı yoktu, artık Allah ne verdiyse..

E-posta aracılığıyla Dücane'ye, zırvalamakta olduğunu matematiksel bir kesinlikle gösterdim. Mesajlarımı Yeni Şafak'ın diğer yazarlarına da gönderiyordum. 

(Çoğu, Dücane'nin şahsında kendilerinin de aşağılanmış olduğunu düşündüler ve yazılarında bana ima ile "çakmaya" başladılar. Onlarla da e-posta üzerinden muhtelif konularda tartışmak zorunda kaldım. Bu tartışmalarımız yaklaşık bir yıl sürdü. O sırada hepsi de değişik derecelerde Erdoğancı ve AK Parti yanlısıydı. En çirkin tepkiyi "derin" düşünceli Rasim Özdenören vermişti. Dücane'yle bir sorunu yoktu, benimle vardı.)

*

Sağduyu gazetesindeki Dücane'yle ilgili yazıma dönelim..

Esad Efendi rahmetullahi aleyh her ne kadar beni hayır dua ile anmış bulunuyorduysa da, Dücane'ye de "çok sevdiğimiz bir İslamcı yazar" diyerek "rüşvet" vermiş durumdaydı.

Sağduyu'nun genel yayın yönetmeni Coşkun Yılmaz'dı. (Bu Coşkun, şu anda Türkiye Yazma Eserler Kurumu başkanı olan eski İstanbul İl Kültür Müdürü Coşkun..) Ben de yazı işleri müdürüydüm. Gazetenin dizgicileri bana, Coşkun'un, dizilip Esad Efendi'ye fakslanmasını istediği uzun bir mesajını getirdiler. (Sanırım Coşkun, kendisi yapmayıp işi onlara havale ederek bütün gazete personelinin de olaydan haberdar olmasını sağlamak istemişti.) 

Buna göre Coşkun, Dücane ile görüşmüştü ve onun Esad Efendi ile ilgili olumlu ifadelerini işitme bahtiyarlığına erişmişti. Mesela, Esad Efendi'nin (1981 yılında olmalı) Mavera dergisinde yayınlanan tasavvuf konulu röportajını zamanında Dücane'nin kültürlü babası okumuş ve oğluna "Meseleyi anlamış" gibisinden birşey demiş bulunuyordu.

*

Coşkun'un bu işgüzarlığı bana, Dücane'ye verdiğim cevapla ilgili olarak Esad Efendi'ye şikayet edilmiş olduğumu düşündürmüştü. 

Gerçekten de, böyle bir şikayet söz konusu olmasaydı Esad Efendi meseleyi tefsir dersine taşımaz ve Dücane'ye sevgilerini (ve bir bakıma saygılarını) sunmazdı.

Aslında bunu yapmasına hiç gerek yoktu.. Maalesef "dolmuşa bindiriliyordu".

[İskenderpaşa Cemaati, Esad Efendi'nin vefatından sonra tamamen derinlerin güdümüne girdi. 

Esad Efendi'nin (kendisini "doğal lider" zanneden, başkalarının da tarikat şeyhi zannettiği) oğlu Nureddin, Sağduyu Partisi adıyla bir parti kurarak "laik (siyasal dinsiz)" bir siyaset anlayışını savunmaya başladı. 

Partinin sitesinde yazılanlar ortada. "Kişi ikrarıyla muaheze olunur" ve de "itiraf"ın olduğu yerde başka delil ve şahit aranmaz. 

Nureddin'e (açıkça, açıkça olmasa bile hiç değilse "özel" kanallardan) "Saçmalıyorsun" demeyen ve onun "müridi" görüntüsü veren herkese, bir ahiret hayatının ve sorgu sual gününün bulunduğunu hatırlamaları tavsiye olunur.]

*

Türkiye'de "radikal"in tasavvufla uğraştığı doğruydu.. Fakat Dücane radikal değildi, sadece malum odağın yetenekli bulup önünü açtığı bir isimdi.. Düzenin (kadrolu değilse bile kollanan) adamıydı.. Kurnazdı, hedefine, kollanmasını sağlayacak manevralar yaparak yürüme becerisi gösteriyordu. 

(Ki radikal geçinenlerden "aşırı" tasavvuf karşıtlığı yapanların önemli bir bölümü derinlerin adamıdır.. Onlar, düzenin sağ gösterip sol vuran Vehhabîsidir, Suud'un Vehhabîsi değildir. Selefî geçinenlerin birçoğu böyledir.)

Ve Dücane'nin söz konusu yazısı, "bir başka İslamcı yazar"a cevap ya da sataşma değildi.. Aralarında 'düzen'baz tüzük kardeşliği vardı.

1990'ların sonlarının, 2000'lerin başlarının parlak yıldızı Dücane'nin sonraki yıllarda yaldızları dökülmeye başladı.. Eskisi kadar ilgi görmüyordu. Ve o da, "İslamcı düşünür" olarak bilinmenin rantının tükendiğini fark ettiğinden olsa gerek, açıktan heva ve hevesine göre yaşamasına engel olan bu yükten kurtulma yönünde adımlar attı.

*

Kökleri daha "derin" olan İsmet kalpazanı ise düşüncesiz düşünürlük sirkinde yeni numaralar sergilemeye başladı.. 12 Eylül döneminde karaladığı, zoru görünce minderden kaçma anlamına gelen lüzumsuz yazılarını Zor Zamanda Konuşmak adıyla kitaplaştırmıştı. 28 Şubat Süreci'nde tümden arazi olmuş fakat o dönemde yazdığı zırvaları Zor Zamanda Sıvışmak gibi bir adla kitaplaştırmaktan kaçınmıştı. 

İsmet sıradan bir sıvışkan "artiz" değildi, bu işin kurdu bir tiyatrocuydu.. Savaşmayıp sıvışanların çoğunun sıvışmış olduğu hemen farkedilirken o hiç farkettirmeden sıvışmayı, fırtına dindikten sonra da sığındığı delikten kafasını hin bir gülüşle dışarıya çıkarıp etrafı koklamayı, "keklenecek" saftirik avlar aramayı biliyordu. (Buna karşılık Esad Efendi, Muhsin Yazıcıoğlu ve Hasan Celal Güzel o süreçte "savaştılar".)

Fırıldak İsmet'in, İslamcı olarak bilinmenin rantının 28 Şubat'la birlikte bittiğini farkedince bir kurt sinsiliğiyle kurtçuluk deryasına yelken açtığını düşünenler olabilir. Fakat mesele daha "derin".. Küresel İslam karşıtlığı okyanusundaki dalgalar üzerinde sörf yaparak Türkiye'de İslamcılığı bitirmek için ellerinden geleni yapan işbirlikçi odaklar, İslamcıları "ulus devlet"in "ulus"una kanalize etmek için kurda kuzu postu giydirme tezgâhı kurmuş durumdaydılar. 

Geçmişte Türkçe Kur'an mealini Kur'an yerine, Ezan'ın tercümesini de Ezan'ın aslının yerine ikame etmeye çalışmış olan (Protestanlık patentli) reformist laik (siyasal dinsiz) kafanın yeni sürümü, bugün, suret-i haktan gelerek, müslümana müslüman değil Türk olduğunu söyleme aklı veriyor. 

"Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir" zırvası seslendirildiği için herhangi bir Türk'ün kâfirle çarpışmayı göze alması mevzubahis değil, fakat kâfirle çarpışmayı gerçekten göze alabilecek saftirik müslümanlara dolaylı olarak "Müslüman olduğunu söylemek, kâfirle çarpışmayı göze almamak demektir, Türk olduğunu söyle" mesajı veriliyor.

İsmet, bu zırvasından hareketle "Türk, teröristtir" demiyor, fakat "Müslüman teröristtir" diye konuşuyor.. Böylece müslümanlıkla ilgili olumsuz bilinçaltı mesaj veriyor. 

Müslüman terörist değildir, fakat İsmet, has halis bir teröristtir.. Zihniyet ve fikir teröristi.


İSMETÇİLİKLE GÖREVLENDİRİLMİŞ (SAHTE İSİMLE YAZAN) BİR "KADROLU" KISMETSİZE YILLAR ÖNCE VERİLMİŞ CEVAP

 




İlk mesajımda, düşüncelerinizi seviyeli bir şekilde ifade etmiş olmanızdan duyduğum memnuniyeti belirtmiştim. Şimdi ortaya çıkan seviyesizlik, doğal olarak, memnuniyetimi ortadan kaldırmış bulunuyor.

Son mesajım oldukça kısa ve netti. Dua, davet (çağrı) ve dava kelimelerinin aynı kökten geldiğini belirtmiş ve sadece bir ayet-i kerime meali aktarmıştım.

Öyle anlaşılıyor ki, ayet-i kerime canınızı sıktı.. Biraz daha canınız sıkılacak ama, şunu söyleyeyim, ancak Allah’a çağıranların yanında yer almak isterim. “Müstakim Türklük” diye uyduruk ve batıl bir davanın peşine düşmekten ise, Allah’a sığınırım.

Ne diyordu Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye: “Bizim davamız, Allah’ın sözünü yüceltme (ila-yı kelimetullah) davasıdır; kuru cihangirlik kavgası değildir.”

Bu müstakim Türklük vs. davalarının iki açıklaması olabilir: Birincisi, böylesi iddiaları ortaya atanlar, neyi savunduklarını bilmeyen kafası karışık insanlardır. İkincisi, bu sahte davalar, sahih İslâmî düşünce hareketlerini, statükonun ve resmî ideolojinin değirmenine dolaylı olarak su taşıyan sulandırılmış hareketler haline getirmek için planlanmış birer toplum mühendisliği projeleridir.

Müstakim Türklük davası yaygaralarının hangi kategoriye girdiğini ...

*

Şimdi gelelim ifadelerinize. ...

Devam ediyorsunuz:

“Günümüzden 16. sene önce(1994. yılında) yayınlatmaya muvaffak olamadığınız -bu kadar İsmet Özel düşmanının arz-ı endam ettiği bir vasatta yayınlatamama iddianızda da bir gariplik olsa gerektir!- yazınızı "bil vesile" takdim etmeye kalkışmanızın sebeb-i hikmeti nedir?”

Sebeb-i hikmeti, İsmet Özel’in de nedense Türklük davası ile ortaya çıkmış olmasıdır. Nasıl yayınlanmadığını söyledim. Aslını öğrenmek gayet kolay; Kenan Çamurcu’ya sorabilirsiniz. Bunu bile düşünemediniz mi?! 

Daha sonra iki başka dergiye daha gönderdim, onlar da yayınlamadı. Sebep aslında aynı.. Fakat aslında şunu sormanız gerekirdi: Neden İsmet Özel, yazımı Kenan Çamurcu kendisine gösterdiğinde tepki koydu, yayınlanmasına engel oldu? 

Şayet düşüncelerine güveniyorduysa, eleştirimizin yayınlanmasına engel olmaz, karşılık olarak bir cevap yazardı. Neden bunu yap(a)madı da, yazımınız yayınlanmasına engel oldu?

Sence bunda bir gariplik yok, değil mi?..

*

Devam ediyorsunuz:

“Üstat "Kalın Türk" kitabının son kısmında der ki; "Kişinin İmanı da, Türklüğü de GEVREYEBİLİR, bu halin güçlendirilmesi matluptur, iyidir." Görünen o ki; Üstat bu zaman zarfında "İmanını ve Türklüğünü" geliştirip, güçlendirmiş. Maalesef sizde "matlup olmayan" bir ruh hali üzre yerinde saymışsınız.”

Başkalarının ruh hali üzerinde yorum yapmak, aslında, daha önceki mesajlarımda dile getirdiğim şekilde, cevap verme noktasında ortaya çıkan aczin sonucudur. Ben de senin ruh halin hakkında bir sürü şey söyleyebilirim, fakat bunu çirkin buluyorum. Çirkinleşmede sana ortak olmak istemiyor, seni çirkin üslubunla başbaşa bırakıyorum.

Ancak, kitabının adına bakılırsa, İsmet Özel de bir “kalın Türk”.. Onun görüşleriyle ilgili yazılarımı “bütünüyle” okursanız, onun gerçekten kalın (kafa dahil her bakımdan kalın) bir Türk olduğunun ispatlandığını görürsünüz.

Senin üstadının, Türklüğünü geliştirip güçlendirmesine gelince... Bir Kürt de, Kürtlüğünü geliştirip güçlendirmeye çalışınca ortaya neler çıktığını işte görüyoruz..

*

Gelelim İsmet Özel’in “iftiharla sunduğun” yazısına...

Özel şöyle diyor:

“1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. Bir yeni dönemden, Türkiye'nin sistem içinde az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. Bilhassa o tarihten sonra ülkemizde "az gelişmiş ülke aydınları" zuhur etti. Onlara "münevver" denirdi. Münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden Türkiye "az gelişmiş aydınlar ülkesi" haline geldi. Okur yazarların omuzları üzerinde Türkiye'ye dünya sistemi içinde yer açan "uhuvvet" reformları yükseldi. Enverland'a Enver İmlâsı geldi. Neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. "Taraflar vardı; tarafların birbiri arasında Türkiye'yle irtibatları bakımından fark yoktu." "Benden sonra tufan" anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. Hayır, öyle yapmadılar. Hepsi, "batan geminin mallarına müşteri bulmakla" meşgul oldu. Anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 Eylül 1980 askerî darbesi Türkiye'de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi.”

Yukarıdaki ifadeler, bir İsmet Özel klasiği.. İsmet Özel’i İsmail Kara, en özgün İslamcı düşünür ilan etmişti.. Hayır, İsmet Özel, Türkiye’deki İslamcılık olarak adlandırılan düşünce akımının en büyük şarlatanıdır. 

*

Aslında, daha önce gönderdiğim yazılarda, fikir olarak boş olduğunu, Allah’ın izniyle, matematiksel bir kesinlikle göstermiştim.

Fakat İsmet Özel, bundan daha fazla birşeydir.. Hiçbir zaman risk almaz.. Yazıp söyledikleriyle bir yandan üst perdeden atıp tutar, fakat tehkileli sulardan acaip bir kurnazlık ve ustalıkla uzak durur..

Kurnazca Enver’den bahsediyor.. Peki Mustafa Kemal nerede?.. Bu kurnaz, Mustafa Kemal hakkında ne düşünüyor?... Bugün ortada Enver imlası yok ki... Enver’e Mustafa Kemal de karşıydı, hatta en büyük rakibiydi...

Vatandaş, 1908’de başlayan Meşrutiyet’i diline doluyor, oradan ustaca 1980’e atlıyor.. Daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, İsmet Özel, aptalların sayıca çok olduğunu düşünüyor. Nasıl olsa, sayıca çok olan bu aptallar, onun kurnazlığının farkına varmayacaktır.

Kaldı ki, 1908 gerçekte bir başlangıç değil, bir sonuçtur.. Adam, bunu da bilmiyor veya bilmezden geliyor..

*

Özel’in aşağıdaki ifadeleri ise, kendisinin aynadaki görüntüsünden ibaret. Aslında kendisini anlatıyor:

“Çeyrek asır var ki Türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü "Lumpen Intelligentsia"(batı özentisi güruh) yakıtıyla sağlanabiliyor. Sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak "yetiştirdiği" bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, "samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil." Okur-yazar takımı "kendi etti, kendi buldu," derseniz, yanıldınız. "Ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun?" Aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. Bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. Çünkü değişim için gerekli gizli güç takipçilerdedir. "İbreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi." Tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi "söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi.”

Evet, takipçilerin sultası...

İsmet Özel, yaptığı şeyin farkında olduğu için, durumunu çok güzel anlatıyor:

Türkiye'de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz." Yerküre üzerinde; "Türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir." Normal olmayan bir tarzda ilerlemesine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. "Başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, Türkiye'de muvafakat açar." Bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa Türkiye'nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. Söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için Türkiye'de gerçekler "malı götürenlerin" işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür.”

Ancak bu kadar güzel anlatılabilir.. Türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz.. Siz, tutup adamın laflarının boş olduğunu delilleriyle ispatlarsınız, derginin yayın yönetmeni ise, eleştirilen kişiden izin alma ihtiyacı duyar. 

Neden? 

Çünkü bir tavır olarak başkaldırı yok.. İsmet Özel, takipçi konumunda olanları kafeslemeyi başardığı için, siz, sesinizi duyuramazsınız. İşte bu nedenle, yine Özel’in söylediği gibi, “Türkiye’de gerçekler, ‘malı götürenlerin’ işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür”. 

Malı götüren İsmet Özel, Milli Gazete’de niçin yazdığını açıklarken, mal götürmekle olan ilişkisini samimi bir şekilde itiraf etmişti. Bilenler biliyor...

Devam ediyor İsmet Özel:

“Bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini "üstün nitelikten kaçma" suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur.”

Evet, aynen böyle.. Ne de olsa takipçilik kolay; kafa konforunuzu bozmanız, düşünmeniz, kafa yormanız gerekmiyor.. Üstadınız adına sağa sola hakaret edince, “kalın”lığınızı göstermiş oluyorsunuz.

İsmet Özel’in yukarıdaki sözlerinin hemen ardından sarfettiği laflar ise, sadece ellerinin değil, kafasının da titrediğini, biraz daha titreyip kendisine gelmeye ihtiyacının bulunduğunu ortaya koyuyor:

“Artık onlar "hasm-ı câlî"(sahte düşman) terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. Takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. "Takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir." Böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum.”

Devam ediyor İsmet Özel:

“Artık, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler "boş bir gevezelik" olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur.”

Böylece, Ali Yaşar Altındal gibilerin neden İsmet Özel okudukları da ortaya çıkmış oluyor.

Burada da bırakmıyor Özel:

“Yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. Beteri de gecikmedi: Bir zamanların takipçileri "kendilerine duydukları saygıyı" kaybettiler. Nicedir yazı dünyasına "tribünlere oynamak" tavrı hükmediyor. Bu furya beni de sürüklesin mi? Ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, "Türkiye'nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın" ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim.”

Hiyerarşiden kastettiği, Kenan Çamurcu üzerindeki etkisiyle yaptığı sansür türünden şeyler olmalı.. Tribünlere oynamaya gelince, daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, gerçekte İsmet Özel, “Benim şiirimdeki siyasi terminoloji aptallar içindir” diyebilmiş biridir. Ona göre, aptalların sayısı çok olduğu için onlara prim vermek (tribünlere oynamak) gerekmektedir. Yukarıdaki “Bu furya beni de sürüklesin mi?” ifadesi ise, yalancılık ve gösterişçilikten, sahte dürüstlük gösterisinden başka birşey değil..

Aslında, Özel’in bir sonraki cümlesi, gerçekte tribünlere oynamanın da ötesinde, sansasyon üretmeye uğraştığının itirafı niteliğinde:

“Yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum.”

Bu, Ali Yaşar Altındallara yönelik bir iltifat: Sansasyon düşkünlüğü...

Özel’in son cümleleri ise şöyle:

“Milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi Türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır. (Murat Belge'nin Şahitliği Caiz Değil – yazısından alınmıştır) merdivenşiir dergisi- Eylül-Ekim 2006- Sayı:10”

Bu sözlerin ne anlama geldiği açık.. Milliyetçiliğin iflasını kabul etmemiz istenmiyor.. Bize deniliyor ki; bakma sen böyle olduğuna, aslında bu milliyetçilik değil, milliyetçilik diye yutturulan birşey... Asıl milliyetçilik başka; mukaddes mi mukaddes... Sen milliyetçilikten vazgeçme..

Yutarsanız tabiî.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...