İSMETÇİLİKLE GÖREVLENDİRİLMİŞ (SAHTE İSİMLE YAZAN) BİR "KADROLU" KISMETSİZE YILLAR ÖNCE VERİLMİŞ CEVAP

 




İlk mesajımda, düşüncelerinizi seviyeli bir şekilde ifade etmiş olmanızdan duyduğum memnuniyeti belirtmiştim. Şimdi ortaya çıkan seviyesizlik, doğal olarak, memnuniyetimi ortadan kaldırmış bulunuyor.

Son mesajım oldukça kısa ve netti. Dua, davet (çağrı) ve dava kelimelerinin aynı kökten geldiğini belirtmiş ve sadece bir ayet-i kerime meali aktarmıştım.

Öyle anlaşılıyor ki, ayet-i kerime canınızı sıktı.. Biraz daha canınız sıkılacak ama, şunu söyleyeyim, ancak Allah’a çağıranların yanında yer almak isterim. “Müstakim Türklük” diye uyduruk ve batıl bir davanın peşine düşmekten ise, Allah’a sığınırım.

Ne diyordu Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye: “Bizim davamız, Allah’ın sözünü yüceltme (ila-yı kelimetullah) davasıdır; kuru cihangirlik kavgası değildir.”

Bu müstakim Türklük vs. davalarının iki açıklaması olabilir: Birincisi, böylesi iddiaları ortaya atanlar, neyi savunduklarını bilmeyen kafası karışık insanlardır. İkincisi, bu sahte davalar, sahih İslâmî düşünce hareketlerini, statükonun ve resmî ideolojinin değirmenine dolaylı olarak su taşıyan sulandırılmış hareketler haline getirmek için planlanmış birer toplum mühendisliği projeleridir.

Müstakim Türklük davası yaygaralarının hangi kategoriye girdiğini ...

*

Şimdi gelelim ifadelerinize. ...

Devam ediyorsunuz:

“Günümüzden 16. sene önce(1994. yılında) yayınlatmaya muvaffak olamadığınız -bu kadar İsmet Özel düşmanının arz-ı endam ettiği bir vasatta yayınlatamama iddianızda da bir gariplik olsa gerektir!- yazınızı "bil vesile" takdim etmeye kalkışmanızın sebeb-i hikmeti nedir?”

Sebeb-i hikmeti, İsmet Özel’in de nedense Türklük davası ile ortaya çıkmış olmasıdır. Nasıl yayınlanmadığını söyledim. Aslını öğrenmek gayet kolay; Kenan Çamurcu’ya sorabilirsiniz. Bunu bile düşünemediniz mi?! 

Daha sonra iki başka dergiye daha gönderdim, onlar da yayınlamadı. Sebep aslında aynı.. Fakat aslında şunu sormanız gerekirdi: Neden İsmet Özel, yazımı Kenan Çamurcu kendisine gösterdiğinde tepki koydu, yayınlanmasına engel oldu? 

Şayet düşüncelerine güveniyorduysa, eleştirimizin yayınlanmasına engel olmaz, karşılık olarak bir cevap yazardı. Neden bunu yap(a)madı da, yazımınız yayınlanmasına engel oldu?

Sence bunda bir gariplik yok, değil mi?..

*

Devam ediyorsunuz:

“Üstat "Kalın Türk" kitabının son kısmında der ki; "Kişinin İmanı da, Türklüğü de GEVREYEBİLİR, bu halin güçlendirilmesi matluptur, iyidir." Görünen o ki; Üstat bu zaman zarfında "İmanını ve Türklüğünü" geliştirip, güçlendirmiş. Maalesef sizde "matlup olmayan" bir ruh hali üzre yerinde saymışsınız.”

Başkalarının ruh hali üzerinde yorum yapmak, aslında, daha önceki mesajlarımda dile getirdiğim şekilde, cevap verme noktasında ortaya çıkan aczin sonucudur. Ben de senin ruh halin hakkında bir sürü şey söyleyebilirim, fakat bunu çirkin buluyorum. Çirkinleşmede sana ortak olmak istemiyor, seni çirkin üslubunla başbaşa bırakıyorum.

Ancak, kitabının adına bakılırsa, İsmet Özel de bir “kalın Türk”.. Onun görüşleriyle ilgili yazılarımı “bütünüyle” okursanız, onun gerçekten kalın (kafa dahil her bakımdan kalın) bir Türk olduğunun ispatlandığını görürsünüz.

Senin üstadının, Türklüğünü geliştirip güçlendirmesine gelince... Bir Kürt de, Kürtlüğünü geliştirip güçlendirmeye çalışınca ortaya neler çıktığını işte görüyoruz..

*

Gelelim İsmet Özel’in “iftiharla sunduğun” yazısına...

Özel şöyle diyor:

“1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. Bir yeni dönemden, Türkiye'nin sistem içinde az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. Bilhassa o tarihten sonra ülkemizde "az gelişmiş ülke aydınları" zuhur etti. Onlara "münevver" denirdi. Münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden Türkiye "az gelişmiş aydınlar ülkesi" haline geldi. Okur yazarların omuzları üzerinde Türkiye'ye dünya sistemi içinde yer açan "uhuvvet" reformları yükseldi. Enverland'a Enver İmlâsı geldi. Neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. "Taraflar vardı; tarafların birbiri arasında Türkiye'yle irtibatları bakımından fark yoktu." "Benden sonra tufan" anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. Hayır, öyle yapmadılar. Hepsi, "batan geminin mallarına müşteri bulmakla" meşgul oldu. Anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 Eylül 1980 askerî darbesi Türkiye'de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi.”

Yukarıdaki ifadeler, bir İsmet Özel klasiği.. İsmet Özel’i İsmail Kara, en özgün İslamcı düşünür ilan etmişti.. Hayır, İsmet Özel, Türkiye’deki İslamcılık olarak adlandırılan düşünce akımının en büyük şarlatanıdır. 

*

Aslında, daha önce gönderdiğim yazılarda, fikir olarak boş olduğunu, Allah’ın izniyle, matematiksel bir kesinlikle göstermiştim.

Fakat İsmet Özel, bundan daha fazla birşeydir.. Hiçbir zaman risk almaz.. Yazıp söyledikleriyle bir yandan üst perdeden atıp tutar, fakat tehkileli sulardan acaip bir kurnazlık ve ustalıkla uzak durur..

Kurnazca Enver’den bahsediyor.. Peki Mustafa Kemal nerede?.. Bu kurnaz, Mustafa Kemal hakkında ne düşünüyor?... Bugün ortada Enver imlası yok ki... Enver’e Mustafa Kemal de karşıydı, hatta en büyük rakibiydi...

Vatandaş, 1908’de başlayan Meşrutiyet’i diline doluyor, oradan ustaca 1980’e atlıyor.. Daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, İsmet Özel, aptalların sayıca çok olduğunu düşünüyor. Nasıl olsa, sayıca çok olan bu aptallar, onun kurnazlığının farkına varmayacaktır.

Kaldı ki, 1908 gerçekte bir başlangıç değil, bir sonuçtur.. Adam, bunu da bilmiyor veya bilmezden geliyor..

*

Özel’in aşağıdaki ifadeleri ise, kendisinin aynadaki görüntüsünden ibaret. Aslında kendisini anlatıyor:

“Çeyrek asır var ki Türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü "Lumpen Intelligentsia"(batı özentisi güruh) yakıtıyla sağlanabiliyor. Sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak "yetiştirdiği" bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, "samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil." Okur-yazar takımı "kendi etti, kendi buldu," derseniz, yanıldınız. "Ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun?" Aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. Bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. Çünkü değişim için gerekli gizli güç takipçilerdedir. "İbreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi." Tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi "söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi.”

Evet, takipçilerin sultası...

İsmet Özel, yaptığı şeyin farkında olduğu için, durumunu çok güzel anlatıyor:

Türkiye'de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz." Yerküre üzerinde; "Türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir." Normal olmayan bir tarzda ilerlemesine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. "Başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, Türkiye'de muvafakat açar." Bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa Türkiye'nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. Söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için Türkiye'de gerçekler "malı götürenlerin" işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür.”

Ancak bu kadar güzel anlatılabilir.. Türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz.. Siz, tutup adamın laflarının boş olduğunu delilleriyle ispatlarsınız, derginin yayın yönetmeni ise, eleştirilen kişiden izin alma ihtiyacı duyar. 

Neden? 

Çünkü bir tavır olarak başkaldırı yok.. İsmet Özel, takipçi konumunda olanları kafeslemeyi başardığı için, siz, sesinizi duyuramazsınız. İşte bu nedenle, yine Özel’in söylediği gibi, “Türkiye’de gerçekler, ‘malı götürenlerin’ işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür”. 

Malı götüren İsmet Özel, Milli Gazete’de niçin yazdığını açıklarken, mal götürmekle olan ilişkisini samimi bir şekilde itiraf etmişti. Bilenler biliyor...

Devam ediyor İsmet Özel:

“Bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini "üstün nitelikten kaçma" suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur.”

Evet, aynen böyle.. Ne de olsa takipçilik kolay; kafa konforunuzu bozmanız, düşünmeniz, kafa yormanız gerekmiyor.. Üstadınız adına sağa sola hakaret edince, “kalın”lığınızı göstermiş oluyorsunuz.

İsmet Özel’in yukarıdaki sözlerinin hemen ardından sarfettiği laflar ise, sadece ellerinin değil, kafasının da titrediğini, biraz daha titreyip kendisine gelmeye ihtiyacının bulunduğunu ortaya koyuyor:

“Artık onlar "hasm-ı câlî"(sahte düşman) terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. Takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. "Takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir." Böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum.”

Devam ediyor İsmet Özel:

“Artık, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler "boş bir gevezelik" olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur.”

Böylece, Ali Yaşar Altındal gibilerin neden İsmet Özel okudukları da ortaya çıkmış oluyor.

Burada da bırakmıyor Özel:

“Yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. Beteri de gecikmedi: Bir zamanların takipçileri "kendilerine duydukları saygıyı" kaybettiler. Nicedir yazı dünyasına "tribünlere oynamak" tavrı hükmediyor. Bu furya beni de sürüklesin mi? Ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, "Türkiye'nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın" ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim.”

Hiyerarşiden kastettiği, Kenan Çamurcu üzerindeki etkisiyle yaptığı sansür türünden şeyler olmalı.. Tribünlere oynamaya gelince, daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, gerçekte İsmet Özel, “Benim şiirimdeki siyasi terminoloji aptallar içindir” diyebilmiş biridir. Ona göre, aptalların sayısı çok olduğu için onlara prim vermek (tribünlere oynamak) gerekmektedir. Yukarıdaki “Bu furya beni de sürüklesin mi?” ifadesi ise, yalancılık ve gösterişçilikten, sahte dürüstlük gösterisinden başka birşey değil..

Aslında, Özel’in bir sonraki cümlesi, gerçekte tribünlere oynamanın da ötesinde, sansasyon üretmeye uğraştığının itirafı niteliğinde:

“Yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum.”

Bu, Ali Yaşar Altındallara yönelik bir iltifat: Sansasyon düşkünlüğü...

Özel’in son cümleleri ise şöyle:

“Milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi Türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır. (Murat Belge'nin Şahitliği Caiz Değil – yazısından alınmıştır) merdivenşiir dergisi- Eylül-Ekim 2006- Sayı:10”

Bu sözlerin ne anlama geldiği açık.. Milliyetçiliğin iflasını kabul etmemiz istenmiyor.. Bize deniliyor ki; bakma sen böyle olduğuna, aslında bu milliyetçilik değil, milliyetçilik diye yutturulan birşey... Asıl milliyetçilik başka; mukaddes mi mukaddes... Sen milliyetçilikten vazgeçme..

Yutarsanız tabiî.


ŞİİRSİZ ŞAİR, DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, FIRILDAK BİR "ETKİ AJANI", "İSLAMÎ DURUŞ" TAHRİPÇİSİDİR, FİKİR SABOTÖRÜDÜR

(FİKİR NAMINA BOŞTUR, KULAĞA HOŞ GELEN İÇİ BOŞ BİR İKİ PARLAK CÜMLESİ VARDIR.. 


ŞİİRİMSİLERİ DE BOŞTUR, SADECE KULAĞA HOŞ GELEN BİR İKİ MISRAI VARDIR, GERİSİ GÜRÜLTÜ VE KARIN GURULTUSUDUR


"BEN DE EDEBİYATTAN ANLARIM LO" MESAJI VERMEK İÇİN ONU BÜYÜK ŞAİR İLAN EDEN ŞUURSUZ HOLİGANLARIN GAZINA GELMEYİN) 




PROJE İSMET VE MÜRİTLERİ

 

Önce, Adnan Berk Okan (Memduh Bayraktaroğlu) tarafından yazılmış şu satırlara göz atalım:

Murat Menteş bir projenin ürünü mü?

Medyada bazı isimlerin “yıldızlaştırılmalarının”, kimilerinin ise “parlayacak yıldızının daha henüz ışıma aşamasındayken söndürülmesi” çalışmalarının belirli bir projenin ürünü olduğunu ilk defa sevgili kardeşim ve dostum Reha Muhtar’dan duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım…

“Bazen parlayan bir yıldızı çıkarlarına aykırı geldiği için itibarsızlaştırır, adının bile anılmasını ya yasaklar ya da engellerler; kimi zaman da hiç ummadığın birinin bir anda yıldızlaştırıldığını görürsün”…

Evet, aynen böyle söylemişti Reha…

“Tabii ki onları İbrahim Karagül kovmadı ama…” başlığı altında yayımlanan analizimden sonra telefon eden dostum ise -ki medyamızın en güvenilir isimlerinden biridir, vicdan sahibidir- selâm ve sevgi/saygı sözcüklerinden sonra Murat Menteş’in kimi çevrelerin ve son romanı Ruhi Mücerret’i basan yayınevinin ortak projesi olduğunu söyledi…

İtiraz eder gibi oldum ama bir yandan da Reha’nın söylediklerini hatırladım…

Telefondaki dostumun bazı kişilerin isimlerini de vererek sıraladığı gerekçeleri ikna ediciydi gerçi ama adı geçenlerin de görüşlerini almam gerektiği için onların isimlerini vermeyeceğim…

Karşıt Görüşe yer verdim…

Bir başka dostum da benzer şeyleri söyledikten sonra;

“Murat’ın özgün hiçbir yanı yoktur… Bir süre İsmet Özel’in tetikçiliğini yaptıktan sonra bir süre de Dücane Cündioğlu’ndan feyiz aldı” deyip devam etti:

 “Veda yazısında yer alan ‘iyiydi be. Ha?’ repliği bile dublaj filmlerden alıntıdır… Son yayımlanan romanındaki betimlemelerin hemen hepsi bir başka romandan alıntılanıp öykünün içine monte edilmiştir”…

Söyledikleri “doğru” mudur yoksa bir kişisel görüşü mü bilemem…

Ama…

Madem Murat Menteş’i koruyan, savunan yazılar yayımladım; karşıt görüşe de yer vermem şarttı…

Şu anda işte o şartı yerine getirdim… (…)

Peki…

Murat Menteş gerçekten de proje mi?..

Enis Berberoğlu–Ahmet Hakan ortaklığında Hürriyet‘e aldırılmak mı isteniliyor?..

Meselâ, Aydın Doğan‘a, “Başbakan’ın Yeni Şafak’ta en sevdiği yazarlardan biri” olarak lanse edildiği ancak Aydın Bey’in kısa bir araştırmadan sonra; “yahu Başbakan’ın bu çocuğun varlığından bile haberi yok ve zaten eski bir yeşil komünistmiş” diyerek Menteş‘in Hürriyet‘e alınmasını kabul etmediği de gelen haberler arasında…

Şimdi pazar eklerinden birinde yazması için fırsat kollandığını söyledi bir dostum…

Tabii ki bütün bu anlatılanların doğru olup olmadığını bilemem…

Ama…

Eğer öyleyse de benim açımdan sakıncası yok…

Nihayet artık roman yazarlığı da sahne sanatçılığı ve hatta bir futbol yıldızlığı gibi endüstrinin unsurlarından biri…

Düşünün ki bütün yayınevleri bir yazarın kitabını “para kazanmak” için basarlar…

Ve para kazanmanın yolu ise çok satmaktan geçer…

Çok satmak için ise belirli köşelerde ve ekranlarda yazarın adından ve kitaplarından söz edilmeli; medyada adı üzerinden tartışmalar yaratılmalıdır.

Hiçbir reklâm; bir yazarın ve romanının medyada tartışma konusu olması veya o yazarla etkin bir gazete ya da ekran yıldızının yaptığı sohbet kadar etkili olmuyor…

Murat Menteş belki proje olduğunun farkında bile olmayabilir…

Senaryoyu filme çekenler; farkında olursa daha çok pay isteyeceğinden korkabilirler…

Ya da Murat Menteş de proje olduğunun farkındadır ve bu oyuna bilerek ve hazırlanarak katılmıştır…

 http://www.gazeteciler.com/kulis/murat-mentes-bir-projenin-urunu-mu-68849h.html 

Murat Menteş’i, 1998 yılında tanıdım.

Aynı gazetede (Sağduyu) kısa bir süre birlikte çalışmıştık.

O sıralarda suya sabuna dokunmayan konularda yazan ve okumadığım bu şahıs muhtemelen zihnimde hiç iz bırakmayacaktı. Fakat, bir yazısının başlığı dikkatimi çekmişti: “Söylesem öldürürler, söylemesem ölürüm.

28 Şubat sürecinin hükümferma olduğu o günlerde topluma sinmiş ruh halinden dolayı bu ifade bana çok etkileyici gelmişti. Bu yüzden, yazısının başlığını beğendiğimi söylediğim Menteş’e sormuştum: “Bu ifadeyi bir yerden mi aldın, yoksa sana mı ait?”

Önce biraz şaşırmış, tereddüt geçirmiş, sonra da, Yunus Emre’nin “Ya ben öleyim mi söylemeyince” mısraından alınma olduğunu ifade etmişti.

Bence zararı yoktu. Çalmışsa da mirî malı çalmış ve üstelik farklı bir formda başarıyla yeniden üretebilmişti.

Yetenekliydi.

*

Yıllar sonra Menteş’in bir başka yazısıyla Gerçek Hayat’ta karşılaşmıştım. Yine boş konularda yazıp çizdiği görülüyordu, fakat kelime oyunlarındaki başarısı dikkat çekiciydi. Bir dil virtüözü (Siz buna laf ebesi de diyebilirsiniz) olma yolunda ilerlediği söylenebilirdi.

Sonra bir gün, Menteş’in İletişim Yayınları’ndan bir kitabının çıkmış olduğunu gördüm.

İletişim Yayınları denince benim aklıma, Kemalizm’in ilk mucitlerinden Kadro ekibinin ağır topları arasında yer alan Burhan Belge’nin oğlu Murat Belge geliyordu.

Burhan Belge, Necip Fazıl’ın lisedeyken okuduğum Bâbıâli adlı kitabında kendisinden çokça söz edildiği için hafızamda yer etmişti. Murat Belge denilince nedense benim aklıma derin devlet düşüyordu.

*

Menteş’in kitabı kadar, kitabı görmemi sağlayan kişi de benim için ilginçti.

Aynı kurumda çalıştığım ve bulunduğum yere birkaç ay önce gelmiş bulunan bir “uzman”, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsettiğini, benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu.

Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk.

İslamcı alevinin elinde, Murat Menteş’in kitabı vardı.

Bana, Kur’an’da evrim teorisinin yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemişti.

İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik.

Benimle samimiyeti ilerletmek isteyen İslamcı alevîyi de, beni onunla tanıştıran iş arkadaşım uzmanı da, sonraki aşamada başımdan savmak epeyce zamanımı almıştı.

*

Sonra, Murat Menteş’in Yeni Şafak’ta yazmaya başladığını görmüştüm. Atatürk’le ilgili bir yazısı dikkatimi çekmişti. 10 Kasımlarda çocuğu için Atatürk şiirleri yazdığını, insanî gerekçelerle Atatürk’ü sevdiğini masumane (aslında kurnazca) bir dille anlatıyordu.

Dücane Cündioğlu ile aynı frekansta yer alıyordu. O da, “Simurg grubu” gibi bir başlıkla yayın yapan blog sitesinde Atatürk’ü “sevdirme” gibi oldukça ilginç bir misyon çerçevesinde yazılar kaleme almış durumdaydı.

Ancak, Murat Menteş ile Dücane Cündioğlu arasındaki “Kemalist tüzük kardeşliği”ni, ancak Adnan Berk Okan’ın yazısıyla öğrendiğimi belirtmeliyim.

İsmet Özel’le olan “düşünce akrabalığı”na da hiç şaşırmadım.

*

Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin” (Bakara, 2/42) anlamına gelen ayetin mücessem tefsiri gibi ortalığa seçme saçmalar saçan İsmet Özel, bile bile “kafası karışık” rolü oynaması ve olmayacak sentezler üretmesi ile bir türlü gündemden düşmüyordu.

Hakkı gizlemenin en kolay yolunun, ona doğrudan cephe almak yerine, onu sulandırmak, başka bir renge boyamak olduğunu çok iyi biliyordu.

Irkçılığını ve ümmet ruhuna olan düşmanlığını “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” şeklindeki kafa karıştırıcı bir ifadeyle dile getirme başarısını 1400 yıldır ilk defa bu şahıs göstermişti.

Mesela bir Afgan mücahidi müslüman, Türk olduğunu söylemiyorsa, aslında kâfirle çatışmayı göze almamış demekti. İsterse şehit olsun, canını versin..

Bizim “kaset mücahidi” milliyetçilerimiz de, Türk olduklarını gururla söylediklerinde, kâfirle çatışmayı göze almış saygıdeğer müslümanlar olduklarını ilan etmiş bulunuyorlardı.

*

İsmet Özel’e, şunun bunun projesi demek gerekmiyordu, adam başlı başına bir proje makinesiydi. İşi gücü proje üretmek, proje olmaktı.

Onun “hidayete erdiği” yıllarda Türkiye için birinci tehdit komünist devrimciliğiydi.

Hatta 12 Eylül darbesi öncesi eski cumhurbaşkanı Celal BayarBu kış Türkiye’ye komünizm gelebilir” diye konuşabilmişti.

Solcu İsmet’in hidayete erip İslamcılaşması, Amentü başlıklı bir şiir yazıp iman ettiğini açıklaması o günlerde İslamcı kesimi etkilemişti.

Üç Mesele adlı kitabı, solcular karşısında aşağılık duygusuna kapılan sorunlu İslamcı gençleri mestetmişti. O kitaptaki boş lafları kutsal hurafeler olarak ezberlemeye başlamışlardı.

Ardından İsmet’e Millî Gazete’nin küçük kardeşi Yeni Devir’de köşe tahsis edilmişti. Sonraki yıllarda Millî’ye transfer olacaktı.

Filmin bu aşamasında kadraja İsmail Kara girecek, İsmet Özel’i yüzyılan en büyük, en önemli, en özgün İslamcı düşünürü ilan edecekti.

Böylece projenin eksik ayağı tamamlanmış oluyordu.

Düşüncesiz düşünürün iki darbe (12 Eylül – 28 Şubat) arasında hükmünü yürütecek olan altın çağı başlamış bulunuyordu.

2000’lere gelindiğinde artık dünya değişmiş durumdaydı.

1990’da Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağılmış, düşmanını kaybeden NATO yeni tehdit olarak İslamcılığı seçmiş bulunuyordu.

NATO’nun müttefiki yerli-milliler için de İslam artık öncelikli tehditti. İsmini irtica (ve de Siyasal İslam) koymuşlardı.

Eski komünistler Batıcı liberalizmi ve ulusalcı Kemalizmi keşfederken eski İslamcıların da Türkçüleşmesi, yerli-milli hale gelmesi, İslamcılığı taşlaması gerekiyordu.

İlk taşı atmak için öne fırlayanlardan biri proje İsmet’ti.. Türklüğün faziletlerini keşfetmişti.

Proje, “zamanın ruhu” ile aynı folklor ekibinde halaya durmuştu.

*

Demokrasilerde çare, yerlilik millilikte proje tükenmezdi.

Murat Menteş’in de proje olduğunun söylenmiş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Bunun söylendiği sıralarda Ahmet Kekeç’in Star’da Gezi Parkı yüzünden Murat Menteş’i hedef alan ya da hedef gösteren bir yazı kaleme almış olması dikkatimi çekmişti.

Bunun, “tartışarak gündeme getirme” manevrası olabileceğini düşünmüştüm.

Çünkü, gördüğüm kadarıyla, Ahmet Kekeç ile Murat Menteş arasında “hassasiyetler” bakımından önemli bir fark yoktu.

Hüsnüzanda bulunalım, muhtemelen Ahmet Kekeç Murat Menteş’e salt kişisel nedenlerle veya Akparti sevgisi yüzünden cephe almıştır diyerek şu notu düşelim:

Bir tiyatro oyunu projesinde rol dağılımı yapıldığında, kimisi iyi, kimisi kötü adam rolünü üstlenmek zorunda kalabilir. Ya da, iyi-kötü ayrımı olmadan, “düşman” kardeşlerin dramı da sergilenebilir. Ancak, tiyatro oyunu bittiğinde oyuncular el ele sizi selamlar.

Bunu, birisi (Hakan Fidan) şöyle ifade etmişti: “Satranç oyunu bittiğinde bütün taşlar aynı kutuya konur.”

Ancak, oyun sürdükçe, giden değil kalan taşlara (Ki bazen giden taşa karşı sergiledikleri muhalif duruşla da kendilerini kamufle edebilirler) dikkat etmek asıl hünerdir.

Kimin yanında yer aldığınız kadar, kimin yanında neyi savunduğunuz da önemlidir. Pirincin içindeki beyaz taş daha tehlikelidir, diş kırar.

Neyi savunuyorsun, niçin savunuyorsun, ne zaman ve nasıl savunuyorsun… İşte bütün mesele..

*

Buraya kadar yazdıklarımızdan bir şey anlamayanlar, eski MİT’çi Yılmaz Tekin’in şu sözleri üzerinde düşünmek isteyebilirler:

Aktüel: Peki o zamanki MİT’le organik bir ilişkisi var mıydı Kutay’ın?

Yılmaz Tekin:  Hayır. Bildiğim kadarıyla, belge ve doküman açısından MİT tarafından desteklenen biriydi. Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde.

Aktüel: Nasıl bir işlem?

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur

(Aktüel, Sayı: 36, 29 Aralık 2004 / 4 Ocak 2005)

*

Bunlardan da bir şey anlamadıysanız, Nihat Genç’in odatv.com’da yayınlanan şu satırlarını, metinde geçen CIA kısaltmasının yerine bir başka istihbarat teşkilatının ismini yazarak okuyabilirsiniz:

Bir de biz ajan majan deyince dünyadan habersiz gibi şaşkınlık göstermelerine ifrit oluyor insan, be mübarekler, Frances Stonor Saunders’in ‘Parayı Verdi Düdüğü Çaldı’ kitabını büyük bir gaflette bulundu Doğan Kitap bastı, sonra kitabına dahi sahiplenmedi. Kitabı basan da sizsiniz kitaptan habersiz olan da.

Kitap, Soğuk Savaş Döneminde CIA’nın edebiyat sanat kültür işlerine nasıl odaklandığını 450 sayfa anlatır, dünyanın en büyük yazar kuruluşlarına CIA’nın nasıl sızdığını ve dünyanın en ünlü edebiyat ve sanat dergilerini CIA’nın eleman yerleştirip fonlayarak sanat dünyasına nasıl hakim olup yön verdiklerini anlatır, bizleri aptal yerine koymayın, habersizim ayağına yatmayın.

Bu kitabı eşekler gibi hepsi okudu, bugün görmezden bilmezden geliyorlar, paneller toplantılar öne çıkartmalar dergi yönetimlerini ele geçirmeler, Soğuk Savaş’tan beri hep aynı numaralar…

Bu kitaptaki ilişkiler Soğuk Savaş’ta geçiyor, sonrası Yeni Dünya Düzeni’nde neo-liberaller tarafından kaldığı yerden devam ediyor, ünlü romancı Arthur Koestler panelden panele koşan bu yazarları: ‘Uluslararası tele-kızlar’ diye aşağılayarak tasvir eder.

Bir kaç cümleyle bu uzun CIA ilişkilerinin dönemsel tarihini özetleyeyim.

Yeni Dünya Düzeni’yle Soroslar’la TESEV’lerle cemaatlerle vb. başlayan bu ‘ilişkilerde’ eleştirmenlerin ve yazarların en çok diline doladığı konu: Post Modernizm.

Post-modern lafını aklınızda tutun, Türk Edebiyatı’nın ruhu ve omurgasıyla oynayanlar Post Modern lafını harcıalem o kadar bol kullandı ki, post modern deyince içine ruhsuz kalpsiz duygusuz kahramansız vicdansız neyi koysan gidiyor.

Post Modern lafı bir nevi Türk Edebiyatı’nı yıkımın ‘balyozuydu’. (…)

Şimdi bu satırlarda neyi öğrendik, 12 Eylül ve Soğuk Savaş sonrası, Türk Edebiyatı’nı kökünden yıkmak için ‘post modern’ kavramını kullanmış olduklarını.

Sıkı durun, peki Amerika soğuk savaş yıllarında CIA Amerika ve Avrupa sanatını ele geçirmek için hangi ‘kavramı’ kullanıyordu?

‘Soyut Dışavurumculuk!’

Bahsi geçen kitabı okuyun, CIA, soyut dışavurumculuk akımını var etmek ve ele geçirmek için onlarca yıl neler yapmış neler.

CIA’nın çağdaş bir sanat akımı soyut dışavurumculuk’la ne alakası olur demeyin.

Soyut, nesnesiz figürsüz resim demek, sanat ve sergiler ve müze müdürleri ve kültür dergilerine, soyut dışavurumculuk’un imparatorluğunu ilan etmek için yerleştirilen sanatçılar sosyologlar ve CIA’nın yetiştirdiği  yazarlar, okuyun görün, CIA Soyut Dışavurumculuk’la ne yapmak istedi, diye. (…)

İkinci olarak yapmak istedikleri, kafa karıştırmak, sanatı değerlendiren ölçütleri öznel kararlarla yerinden etmek.

Ne demek bu, soyut dışavurumcu bir sanat eserinin değerini hangi sanat eleştirmeni takdir edebilir, çok tartışmalıdır, bu tartışmalı öznel değerlendirme ortamında istediğin adamın CIA’nın sanatçılarını pekala öne çıkartabilirsiniz.

Yani sanatı ele geçirmek için önce öznel değerlendirme alanını örgütleyeceksin, sanat eserinin hakkını değerini okuyucusu değil, jüriler, holdingler, müzeler, küratörler, atanmış ajan bozması adamlar karar verecek.

Son otuz yılda kimleri parlattıkları kimleri öne çıkarttıkları, ortada.

Soyut Dışavurumculuğun ve sonra Post Modern Edebiyat arkasına neden ‘gizli bir örgütü’ aldığı, fonlandığı, aynı Amerikasever yazarlar tarafından aynı başlıklar altında paneller seminerler düzenlendiğini, bir sorun kendinize.

‘İçi boş bir çikolata kutusu’ gibi dergiler ne zaman çıktı, nasıl çıktı? (…)

Oğuz Atay gibi … bir yazarı neden Türk Edebiyatı’na biçtikleri nihai son için kullandılar?

Oğuz Atay’ı Türk Edebiyatı’nı içine döküp ağzını sıkıca kapattıkları bir kör kuyu gibi kullandılar?

Onbinlerce genç yazarı işte böyle körleştirdiler, tutundum tutunamadım kayboldum umutsuzum ben kaçtım edebiyatına mahkum ettiler. (…)

İnsansız edebiyat için insansız hava araçları gibi edebiyat dergilerinin üzerlerinde uçup durdular!


(Kaynak: https://archive.org/details/proje-adam-ve-madamlar

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."