LAİK REJİMİN KOMÜNİST VE IRKÇI SABOTÖRÜ ATATÜRKİST İSMET ÖZEL, ERBAKANCILARI NASIL ALDATTI









İsmail Kara gibi dirayet yoksunu rivayetçi isimlerin İsmet Özel gibi filozofik ve edebî balonlardan öğrendikleri “Teknoloji (ideolojik anlamda) kültür getirir” lafı doğru değildir, fakat kurumlar beraberlerinde ideolojik anlamda kültür getirebilir.

Müslümanlar Dört Halife döneminde İran ve Bizans topraklarını fethettiklerinde teknolojik bakımdan onlardan geriydiler ve onların tekniğini aldılar. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de yaşandı. Mesela göçebe Türkler yerleşik hayata geçince mimarî ve gemicilik gibi alanlarda Hristiyanlar’dan yararlandılar. Türk hamamı denilen şey Roma hamamının bir devamıdır. Camilerin kubbesi de Türk icadı değildir, Ayasofya’dan kalmadır.. Merhum Barboros, “Batılıların ganimet aldığımız gemileri ve topları bize göre değil, bunlarla birlikte Batı’nın kültürü de gelir” demiyordu.

Faydalı teknolojiyi nerede bulursan bul almak zorundasındır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki Medine teknolojisi ile hayatımızı sürdürmemiz gerekmiyor.

Osmanlı’da Batı kültürüne özenti teknoloji merakı ile başlamış değildir. Lale Devri ile başlamıştıır. Vikipedi’nin “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” maddesinde şu cümle yer alıyor:

Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.”

Yani bu topraklara Batı’nın cikleti, şiirsiz şair İsmet’in iddiasının aksine, traktörü gelmeden de gelebiliyor.

*

Teknolojiyle değil fakat birtakım kurumlarla birlikte ideolojik mahiyette kültür gelebilir.

Bu husus yapısal-işlevselcilik kuramı çerçevesinde tartışılmıştır. Buna göre bir toplumdaki yapılar ile onların işlevleri kendi içinde uyumlu bir sistemi ifade eder. Yapılar değiştiğinde işlevler de değişecektir. Mesela üniversite denilen yapı ile medrese adı verilen yapı işlev bakımından farklıdır. Üniversite ile medrese hiçbir zaman aynı işlevi görmez. Tekke ve zaviyelerin işlevi başka, Batı’daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan derneklerin işlevi daha başkadır.

Durum buyken, bu ülkede geçmişte “İslamcı düşünür” diye reklamı yapılmış bir şiirsiz şairin “Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma” adlı masal kitabındaki hurafeler, İslamcılığa dair en İslamî nitelikte değerlendirmeler gibi gösterilebilmiştir.

Tekniğin kültür getirmesinden yakınan adama bakın ki, diline pelesenk ettiği temel kavram Marx’tan alınma: Yabancılaşma (Entäußerung).

Bu topraklara Batı’nın kültürünün akıp gelmesi için traktörünün gelmesine gerek yok, zaten bir traktörden daha akıllı olmayan sen, onun kültürünü, Entäußerung’unu, Entfremdung’unu, alienation kavramını, onun düşünce kalıplarını, zihniyetini bir traktör römorkundan farksız olan boş kafanla taşıyıp getiriyorsun.

Adamın tekniğe ilişkin görüşleri Sombart’ın laflarının tekrarı, medeniyet anlayışı ise Rousseau’dan çalınma.. Ve bu haliyle Batı’nın kültürünün alınma tehlikesinden söz ediyor.

Senden âlâ ithal kültür mü olur!

Fakat sana ithal kültür bile denilemez. Sen ancak ithal kültürsüzlük olabilirsin.

*

İşte bu İsmet, şiirsiz şairliğin kurucusu, Müslümanlar’a sabah akşam gericiler lafıyla hakaret edilen ve Erbakan gibi siyasetçilerin de ağır sanayi hamlesinden söz ederek mini etek ilericilerini utandırdığı bir dönemde Üç Mesele adlı masalıyla meydana fırladı ve “Olmaz lo, traktör cikletsiz olmaz, traktör, teknik, medeniyet bizi bozar. Teknoloji olarak ok ve yay nemize yetmiyor, biz Müslümanlar’a bedevîlik yaraşır” demek anlamına gelen “şiirsel entel şatahat”ı ile ortalığı velveleye verdi.

İsmail Kara gibi kahve dövücünün hınk deyicileri de kenardan gaz veriyorlardı: “Muhteşem.. Şu hikmete bak abi, gözlerimiz kamaştı.. Bu parlak fikirleri kim düşünebilir!.. İşte İslamcılık, işte İslam.. İsmet geldi, rayından çıkan İslamcılığı kurtardı..”

Sanki İslam’ın peygamberi Marx, mezhep kurucu müctehitleri de Rousseau ile Sombart’tı.

Tabloya bak, Türkiye Müslümanları’nın hal-i pür melalini anla.

*

Batı’daki Bassam Tibi gibi İslamcılık düşmanları ise, teknolojinin beraberinde kültür taşıyamıyor olmasından rahatsızlar. İslamcıların en sevmedikleri özellikleri, modern araçları, bilim ve teknolojiyi almayı onaylarken kültürel modernliğe, onun dünya görüşüne ve değerlerine itiraz ediyor olmalarıdır (Bassam Tibi, Islam between Culture and Politics, 2nd ed., New York: Palgrave Macmillan Ltd, 2005, s. x.)

Tibi, İslamcılara yönelik bu eleştirisini başlı başına bir makale konusu olarak ele almış durumda. “The Worldview of Sunni-Arab Fundamentalists: Attitudes towards Modern Science and Technology” (Sünnî-Arap Köktendincilerin Dünya Görüşü: Modern Bilime ve Teknolojiye Karşı Sergilenen Tavır) başlıklı makalesi (Fundamentalisms and Society, Vol. 2Chicago: Chicago University Press, 1993, s. 73-102) Avrasya Dosyası dergisi tarafından “İslam Köktendinciliği” adıyla tercüme edilip yayınlanmış bulunuyor (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995).

Countering Ideological Terrorism” başlıklı makalesinde söz konusu makalesine atıfta bulunarak iddiasını yineleyen Tibi (Defence Against Terrorism ReviewVol. 1, No. 1, Spring 2008, s. 108, dn. 26) bir şikayetini daha dile getiriyor: İslamcıların ve cihadistlerin modern teknolojiyi terörist emeller için kullanıyor olmaları.

*

Kısacası, İsmet Özel gibiler içerden, Bassam Tibi gibiler de dışardan Müslümanlar’a aynı aklı veriyorlar: Modern teknolojiden uzak durun.

Bassam’a göre Müslümanlar (İslamcılar, cihatçılar) modern teknolojiden uzak durmalılar, çünkü modernliğin (yani Batı’nın) dünya görüşünü ve değerlerini almayarak modenliğe ihanet ediyor, onu kötüye kullanıyorlar.

İsmet Özel gibilere göre de modern teknolojiden uzak durulmalı, çünkü beraberinde modernliğin dünya görüşü ve değerleri (ahlâkı ya da ahlâksızlığı) gelir.

Bize de “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” demek kalıyor.

Böylece dönüp dolaşıp, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde vurguladığı bir “hileli tuzağın” kapısına geliyoruz. 

Bakara Suresi’ni tefsir ederken şöyle diyor:

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm'ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır" diyorlar. Bunlar İslâm'ı savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: "Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor" diyorlar. Berikiler de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor" diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem (taarruza değil, sadece) müdafaaya mahsus olduğunu, hem de neshedilmemiş (yeni ayetlerle hükmü kaldırılmamış) bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin beyanı (açıklaması) veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar (bu tür görüşler), İslâm'ın asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini desteklemek demektir.

İşte İsmet ve Bassam gibiler görünüşte farklı şeyler söylüyor gibi görünseler de aslında hizmet ettikleri ince ve derin siyaset aynı.

Bunlardan birincisi içerdeki derinlerin bestelerini yorumlayan bir assolist, ikincisi ise içerdeki derinlerin de akıl hocası konumundaki küresel güçlerin ses sanatçısı..

İkisi de müslüman olduğunu söyleyerek Müslümanlar’a akıl veriyor, fakat ikisinin de verdikleri akıllar müslüman için akla ziyan..

Batılılar için ise ikisi de aydın/entel adamlar.

Gerçekte ise ikisi de belirli odakların kullanışlı araç gereci olmanın ötesinde bir anlama ve değere sahip değiller.

Mesele sadece İsmet’le Bassam olsaydı o kadar önemsemek gerekmezdi. Fakat bunlar, budalalık ağacının sadece birer yaprağı durumundalar.


(İlk yayın tarihi: 9 Ekim 2022)


ŞİİRSİZ ŞAİR, DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET ÖZEL REJİMİN SABOTÖRÜDÜR.. HAKİKATİN HAİNİDİR


 










2010 yılı sonlarıydı.

O zamanlar Rıhle diye bir dergi vardı.

Bu dergiyi çıkaran Daru’l-hikme diye de bir dernek..

Ebubekir Sifil ve Hakan Talha Alp gibi isimler burada ilim taliplerine dersler veriyorlardı.

Bunların bir de e-posta grubu vardı.

İlim ehli insanlardır, bunlardan istifade edebilirim diye üye olmuştum.

Fakat, o grupta yapılan bazı paylaşımlara bakınca, “iyi saatte olsunlar”ın, “üç harfli derin varlıklar”ın burada cirit atmakta olduklarını fark etmiştim.

Bu üç harfli derinlerin söz konusu platformda reklamını yaptıkları isimlerin başında eski komünist yeni Türk ırkçısı İsmet Özel, turfanda Kemalist Dücane Cündioğlu ve felsefeci Prof. Teoman Duralı geliyordu.

*

Söz konusu e-posta grubuna birşeyler öğrenmek, istifade etmek için katılmıştım, fakat orada yapılan paylaşımlara bakınca, kimi paylaşımcıların birşeyler öğrenmesi gereken kişiler oldukları kanaatine varmıştım.

O yüzden, bazı konularda hatırlatmalarda bulunmaya başlamıştım.

Bunun üzerine söz konusu platformda icra-yı sanat eyleyen üç adet “üç harfli”, bana karşı saldırıya geçmişlerdi.

Bunlardan biri, bir paylaşımında, getirdiğim eleştirilere cevap vermek yerine “istihbaratçı” kurnazlığı ve ağzıyla bana karşı şu sözleri sarfetmişti: 

Kendinizi bu işe memur etmenizin "tatminsizlikten" başka bir nedeni var mı? Teoman Duralı,İsmet Özel,Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır?

Bunlar "sistem" için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı,üretken ve "moderniteye meydan okumanın" başını çeken insanlar. Burası aynı karşı duruşun neredeyse merkezi haline gelmiş Daru'l-hikmenin bir paylaşım alanı.

*

Ben insanları ne bir cemaate, ne bir partiye, ne bir gruba, ne de belirli bir siyasal teşkilata ya da harekete çağırıyordum.

Bir izleyici/takipçi kitlesi oluşturmak, taraftar toplamak gibi bir derdim yoktu.

Sadece ilmî doğruları yazmıştım.

Daha doğrusu, insanların üzerine yanlışları boca edenler karşısında susmayı veballi görüp bazı uyarılarda bulunmuş, bunun üzerine saldırıya uğrayınca cevap vermek zorunda kalmıştım ve böylece söz uzamıştı.

Yalan yanlış yazıları mail grubuna sürekli gönderip insanları manipüle edenler aslında kendileriydi.

*

Şu lafları da ilginçti:

“Teoman Duralı, İsmet Özel, Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır? Bunlar ‘sistem’ için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı, üretken ve ‘moderniteye meydan okumanın’ başını çeken insanlar.”

Şunu biliyordum: Bu isimlerin “sistem” ile bir alıp veremedikleri aslında yoktu.

Tam aksine, baştan beri, Müslümanların bir şekilde “sistem”i benimsemesine yarayacak söylemler geliştirmişlerdi.

Mesela, İsmet Özel, “hidayete erince” Müslüman gençleri lüzumsuz konularla meşgul edip durmuş, kendisinde hiçbir zaman “Şeriat” vurgusuna rastlanmamıştı.

Komünizm tehlikesine karşı İslâm’ın Batı tarafından bir dereceye kadar hoşgörüyle karşılandığı Soğuk Savaş döneminde aniden İslâm’ı keşfetmiş ve “particilik” yapmaya başlamıştı.

İslâm’ın bir medeniyet olarak savunulması çabalarını sabote etmek için de “Üç Mesele”si (daha doğrusu Üç Masal’ı) ile medeniyet aleyhtarlığı yapmıştı.

Nedense bu vatandaşın “İslâmî” kelimesine karşı bir alerjisi vardı. İslâmî edebiyat konusunda düzenlenen bir sempozyumda, “İslâmî edebiyat olmaz” diyebilmişti.

Ne zaman ki Soğuk Savaş bitmiş, “dünya sistemi” yeni tehdit olarak İslâm’ı seçmişti, bu defa bu şahıs “zamanın ruhu”na uygun olarak, Erbakan’ın Millî Görüş çizgisinden Türkçülüğe yatay geçiş yapmıştı.

Eleştiriyor göründüğü Akparti’ye karşı da, “İslâmî” kelimesine alerjisi olduğu için, Şeriatçılığı ve ümmetin birliğini değil, Türkçülüğü savunmuş, bu şekilde adres şaşırtmaya uğraşmıştı.

*

Birileri İsmet Özel’i nasıl gündemde tutacaklarını da iyi biliyorlardı. Mesela birisi, “İsmet Özel’in anakronik Türklük yaklaşımına bir eleştiri” başlıklı bir yazı kaleme almış, eleştiriyormuş gibi yapıp allayıp pullamıştı.

İsmet Özel’in hurafelerinin, İslâm’ı benimsemeyen Batıcı ve ateist Türkler nezdinde zaten bir kıymeti yoktu, fakat onun “düşünce dünyalarını tahrip etmek istediği” kesim esasen bunlar değildi.

Özel’in amacı, müslümanlardaki Kur’an ve Sünnet” merkezli müslümanlık anlayışını Türklük kavramıyla ekseninden kaydırıp “devletçi” hale getirmekti.

Önce, “Türk eşittir müslüman” tekerleme ya da safsataıanı tekrarlayıp duracak, zamanla, zaten yanlış olan “Türklük eşittir müslüman” hurafesini de unutacaktık. Böylece aklımızda sadece Türklük kalacaktı.

O arada, bu sinsi oyunun bir sonucu olarak Müslümanlık kavramı “gümbürtüye gidecekti”..

Bir de bakacaktınız ki, sırat-ı müstekîmden, istikametten, Şeriat’ten, İslâm’dan, ümmet-i Muhammed’den (s.a.s.) söz eden insanlar gitmiş, yerlerine Türkçülük yapanlar gelmiş..

Şeriat konusundaki hassasiyetiyle bilinen Nakşbendî tarikatı şeyhi Prof. Dr. M. Esad Coşan hocanın varislerinin çok kısa bir sürede “Bozkurtlara oy ver, yol ver” diye Türk musikisi eşliğinde halay çekmeye başladıkları görülmemiş miydi?!..

*

İsmet Özel’in akademik versiyonu gibi yazıp çizen Teoman Duralı ise, Özel’den daha bilgili olmakla birlikte daha etkisizdi.

Felsefeci olması onun Özel kadar kolay saçmalamasına engel teşkil ediyordu.

Zihnindeki felsefî prangalar, cesurca mantık hatası sergilemesine mani oluyordu. Fakat onun da derdi son tahlilde İslâm değildi. Devletçi bir çizgisi vardı.

Dücane ise, bu iki isme göre daha kalitesiz olmakla birlikte, Müslüman gençlere daha büyük zarar vermiş bulunuyordu.

Her şeyden önce, İbn Arabî, vahdet-i vücud, aşk, meşk derken işe şehevî bir boyut katmış bulunuyordu.

İslâm’ı da, tasavvufu da, İslâmî ilimleri de ha bire sulandırıyor, şirazesinden çıkarıyordu.

Dücane’nin sürekli “gelenek” kavramına vurguda bulunması, “modernizm” aleyhtarlığı yapması ve “tasavvuf” edebiyatı paralaması, insanların ondaki “virüs”ler karşısında savunma mekanizmalarını çalıştırmalarına engel oluyordu.

Bu yüzden de, verdiği zarar, o yıllarda, önceki iki isme göre daha fazla oluyordu.

İşte bana saldıran üç harflilere göre, bu isimler “manuplasyona kapalı” idiler.

Peki hangi manipülasyona?..

*

Cevap belliydi..

Mesela İsmet Özel’i hiç kimse Şeriat yönünde manipüle edemiyordu, “Türklük” davasını kazık gibi savunmaktan onu hiç kimse alıkoyamıyordu.

Dücane de, İbn Arabî’de iyi bir “damar” yakalamış bulunuyordu.

Bazı mutasavvıflar, her ne kadar bu söyledikleri de lüzumsuz olsa bile, mecazî aşktan ilâhî aşka doğru gidişten söz ederken, Dücane gibiler tam tersini yapıyor, ilâhî aşkla söze başlayıp sonra mecazî aşka yelken açıyordu.

Evet, aslında Dücane gibi isimler, tasavvuf adı altında gerçek tasavvufu katlediyor, aşk edebiyatı maskesi altında laubaliliği yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.

Feyz aldıkları kaynak onlar açısından “sağlam”dı: İbn Arabî.. Adamda herşey vardı. Firavun imanı bile..

Havuz başı hocası Adnan Oktar da ondan feyz almış, kitaplarındaki saçmalıkları alıntılamak suretiyle “maddenin gerçekte mevcut olmadığına” dair bir kitap yazmış, diğer kitaplarına da bu saçmalığı serpiştirmişti.

Cündioğlu ve Oktar gibi adamlara Cüneyd-i Bağdadî ya da Haris-i Muhasibî tasavvufu yaramıyordu..

Bunların tasavvuftan anladığı sadece İbn Arabî lafazanlığıydı. İşlerine bu geliyordu.

Durum buyken bir üç harfli bana Teoman Duralı, İsmet Özel, Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır? Bunlar ‘sistem’ için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı, üretken ve ‘moderniteye meydan okumanın’ başını çeken insanlar” diye soruyordu.

Böylece, Darulhikme’nin mail grubuna üye olan insanları manipüle etmeye uğraşıyordu.

*

Bunlar, “sistem”, “modernite” vs. diyerek icat ettikleri yel değirmenleriyle müslümanları yıllarca uğraştırıp durmuş, ümmetin gerçek sorunları üzerinde kafa yormalarına fırsat vermemeye çalışmışlardı.

İsmet Özel, sosyalist Wallerstein’dan çaldığı “dünya sistemi” kavramıyla kafa karıştırıp durmuş, onun alternatifi olarak da “Türklüğü” sunmuştu. 

Müslümanlığın bile adını Türklük olarak değiştirme hokkabazlığını sergileyebilmişti. Ona göre, müslümanın cihad edenine Türk deniliyordu.

Ayet-i kerimede geçtiği gibi “Ben müslümanlardanım” dediğiniz zaman, İsmet Özel’e göre cihad kaçkını hale gelmiş oluyordunuz. “Elhamdülillah Türküm” demeliydiniz.

Böylece, İslâm tahrif edilmiş oluyordu.

Göz göre göre hem de..

Bunu yapan kişi, aklını yitirmiş bir zavallı değildi, milleti akılsız yerine koyan bir abrakadabracıydı..

Ne paranoyaktı, ne de paranoid şizofren.. Cin fikirliydi..

*

Aynı isimler eliyle ne idüğü belirsiz bir “moderniteye meydan okuma” icat edilmiş, müslümanlar doğru dürüst tarif bile edemedikleri modernite ile savaş için tonlarca mürekkep israf etmişler, uzun nutuklar atmışlar, onların önüne bu kavramları “yem” olarak atanlar da bu zavallı komedyayı kenardan izleyip kıs kıs gülmüşlerdi.

Şimdi de aynı şeyi Darulhikme’nin e-posta grubunda yapıyorlar, benim basit bir müdahalemi bile gürültü ve patırtı ile geri püskürtmeye çalışıyorlardı.

Evet, bu tartışmanın ardından Darulhikme’nin grup üyeliğinden ayrılmış, meydanı üç harflilere bırakmıştım.

Onların istediği de buydu..

Ne ilk ne de son sürgünümdü bu.


(İlk yayın tarihi: 8 Aralık 2022)

*

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI)

 






Batı cephesinde İslamcılık bahsine dair yeni birşey yoksa, Türkiye'deki İslamcılık tartışmalarında da yeni birşeye rastlanamıyor.

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını tekrarlıyorlar.

Bu olgunun iki vechesi var.

Birincisini, aydın (sosyal bilimci, düşünce adamı vs.) geçinen, öyle görünmeye çalışan birilerinin Batılıların kavramlarını, yaklaşımlarını ve düşüncelerini benimsemeleri oluşturuyor.

Bunlar da iki gruba ayrılıyorlar.

Birinci grupta has halis Batıcılar yer alıyor.

İkinci grubu ise, Batıcı olmadıklarını söyleyen, fakat onların kavram ve kelimelerini kullanarak örtük biçimde "Bakın biz de sizin gibi aydınız, kültürlüyüz, bilgiliyiz" mesajını vermeye çalışan aşağılık kompleksiyle malul "kendinden habersiz, ne yaptığını bilmez" "entel"lik meraklısı boş kafalılar oluşturuyor.

Bunlar mesela akıllarınca modernlikle savaştadırlar, fakat kullandıkları dil, benimsedikleri tartışma konuları, düşünüş biçimleri, yaklaşımları ve tavırlarıyla modern bir görüntü vermek için kırk takla atarlar.

İşte bunların İslamcılık konusunda söylediklerine bakıldığında, Batılı akademisyen ve araştırmacıların söylediklerini aynen tekrarlamakta oldukları görülüyor. 

Tipik misal İsmail Kara..

Bir de İsmail Kara gibilerin nazarında "bulunmaz Hint kumaşından mamul İslamcı" olan taife var. Bunların da İslamcılıkmış gibi gösterilmeye çalışılan ithal ve çalınıp çırpılmış laflarına bakıldığında, yine Batılılara ait düşünce ve iddiaların zayıf ve biçare bir taklidi olduğu görülüyor. 

Tipik misal İsmet Özel.

Sözünü ettiğimiz olgunun ikinci vechesine gelince.. Onu ilk vecheyi tartıştıktan sonra ele alacağız.

*

İddiada bulunup geçmek olmaz. İlk vecheye dair delillerimizi ortaya koymak gerekiyor.

İsmail Kara, Türkiye'de İslamcılık mevzuu tartışılırken ilk akla gelen isimlerden biriKonuyla ilgili bir doktora tezi hazırladı, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi diye derlemeler filan yaptı, ilgili pekçok çalışmaya katkıda bulundu.

İslamcılık uzmanı bilinen bu şahsın ideal İslamcısı ise İsmet Özel.

İsmet balonunu şişirmek için az çaba sarfetmedi. 

Bunun için bir tanker dolusu ter döktü. Yoruldu.

Ancak, "İsmet Özel'i şişirme platformu" tek kişiden oluşmuyor. Hayli kalabalıklar(dı).

Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitap da (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) bu şişirme ameliyesinden payını almış.

Ercan Yıldırım adlı bir boşboğazın "Körler sağırlar birbirini ağırlar" babından İsmet ağası için yazdığı "güzelleme" de bu kitapta kendisine bir yer bulmuş. 

Vatandaşın tebliğ diye sunduğu "Sen neymişsin be abi!" kıvamındaki yıkama yağlama metninin başlığı şöyle: "İslâmcılığa Muhalif Bir İslâmcı: İsmet Özel".

Adamın İslamcılığa karşı olduğunun farkında, fakat onu yine de bir İslamcıymış gibi pazarlamak için mantık denilen Allah vergisinin bütün devrelerini acımadan yakıyor.

Bize de, "Balık baştan, mantıksızın yazısı da başlıktan kokar" demek düşüyor.

*

Eskiler "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" diyorlardı.

Şimdilerde uçup kaçan şeyhlerden pek söz edilmiyor, onların yerini düşüncesiz düşünürler, edebiyattan nasipsiz edebiyatçılar, şiirsiz şairler, bilgisiz bilgiçler aldı.

Ercan Yıldırım'a bakılırsa, uçup kaçan şeyhler "uçmayan uçar"lığı ya da "uçan uçamaz"lığı icat edemezken, İsmet ağası "İslamcılığa muhalif İslamcı" olmayı başarmış.

Ancak, yazara göre, İsmet Özel'in muhalif olmadığı şeyler de var: "Hâlbuki İsmet Özel ne dünya sistemine ne de Türkiye’deki sisteme muhaliftir."(s. 307)

Demek ki, adam bir tek İslamcılığa muhalifmiş.. Muhalif olmak için bula bula bir tek İslamcılığı bulmuş.

Ancak yazar, yazısına attığı başlığı çöpe atma pahasına bir sonraki cümleyi şöyle kurmuş: "Hatta İslâmcı paradigmanın kendisine de muhalif değildir."

Bunu izleyen cümlesi ise, yazarın "mantık devreleri"ni ikinci kez yakması anlamına geliyor: "Bunların karşısında, onların yerine yeni teklifler getirecek denli kökten ayrı düşünür."

Şuna "kökten muhalif" dese sanki olmaz.

Adam İslamcı paradigmanın kökünü kazımaya, köküne kibrit suyu dökmeye çalışıyor, fakat ona muhalif değilmiş. 

*

Evet, İsmet bunu yaptı.

İslamcı/İslamî düşüncenin yerine ırkçılığı (Türkçülüğü), ırkçı paradigmayı oturtmaya çalıştı.

Ercan Yıldırım bunu "Türklük fikriyatı" diye adlandırıyor.

Türk-çülüğün adı ne zamandan beri Türk-lük olduysa..

İslamcılığa mesela İslamlık fikriyatı demezler, fakat sıra Türkçülüğe gelince, "Aman ci cı olmasın" diyerek Türkçülük yerine Türklük derler.

Söz buraya gelmişken Nuh Yılmaz gibi ontolojik bir soru soralım: Türklüğün fikriyatı olabilir mi? 

Tamam, insanın Türk olmaktan kaynaklanan, Türkler'e özgü kabul edilen bir göz rengi, ten rengi, saç rengi, iskelet yapısı, bir zamanlar ölçülmeye çalışılan kafatası genişliği, uzunluğu gibi özellikleri belki olabilir, fakat Türk olmaktan kaynaklanan ayrı bir fikri olabilir mi?

Olsa olsa Türkçülükten, yani kendi kendine hayran olup kendini ideal haline getirme denilen hatadan söz edilebilir. 

Ve bu, fikriyata değil fikirsizliğe karşılık gelir.

Martin Buber'in kulakları çınlasın, bireysel düzeydeki narsisizm kişilik bozukluğu olarak görülürken, kolektif düzeyde yapıldığında adı nasıl "fikriyat" olabilir?!

*

İsmet Özel'in savunmaya başladığı "Türklük fikriyatı"na fikir denilebilir mi?!

Bu fikirsiz adam, düşüncesizce "Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir!" diyerek "müslüman" kavramını dolaylı olarak aşağılamıştı.

Ve, İslamcılık kelimesinden rahatsız olan, "İslamcı değil müslümanım, Kur'an'da İslamcı tabiri yok!" diyen, böylece part-time Kur'an müslümanlığı sergileyen aşırı hassas, duyarlı, çıtkırıldım, kırılgan "müslüman" kardeşlerimiz, nedense İsmet'in bu hezeyanları karşısında zevkten dört köşe oldular.

"Kur'an'da sadece müslüman tabiri var, Türk diye birşey yok. Senin lafına göre iki ayrı müslümanlık var, biri sade suya tirit müslümanlık, öbürü ise Türklük. Sen ya ne konuştuğunu bilmeyen bir ahmaksın, ya da dini tahrif etmeye çalışan kötü niyetli bir bid'atçisin! Ananı da, atanı da, Türk'ünü de al git!" demediler.

Şöyle birşey de söylemediler: "Türk'ün Türk olmayana, Arab'ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Sana göre ise Türk, en üstün, birinci sınf müslüman. Türk olmayan müslümanlar ise ikinci sınıf. Sen bölücü bir din haramîsi, fikir teröristi, müslümanlık yankesicisi ve gaspçısısın." 

Şunu da demediler: "Sen kelimelerin yerlerini değiştiren bir dil bozguncusu, bir fesat makinesisin."

"Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. Onlar kelimeleri yerlerinden (mevzilerinden, vaz' olunup konuldukları mevâzîden) değiştirirler (tahrife tabi tutarlar: yuharrifûne)...." (Maide, 5/13)

Evet İsmet, bu kafası kalın ve kalbi kaskatı illüzyonist, Türk kelimesini vaz' olunduğu yerden alıyor bir başka yere koyuyor, mücahid kelimesinin mevzîini, batıl ideolojisi Türkçülük için Türklük namına gasp ediyordu.

(İslam düşünce geleneğinde "vaz' ilmi" diye bir ilim vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "vaz'" maddesinde verilen kısa tanım şöyle: "Lafızların belirli bir anlam karşılığında ortaya konulmasını ve lafız-anlam ilişkisini konu edinen bilim dalı." Şeriatin/kanunların da vaz' edilmesi söz konusudur, bu yüzden yasaların bütününe mevzular [konulmuş olanlar] anlamında çoğul bir kelime olarak mevzuat denilir.)

*

İsmet'in uçurmacı müridi Ercan Yıldırım, İslamcıların, bulunmaz Hint kumaşı İsmet'in kadr ü kıymetini bilmemiş olmalarından şikayetçi.

İsmet, solcu bir şair müsveddesiyken hidayete ermiş, müslüman olmuştu, o halde İslamcılar, İsmet'i baş tacı etmeli, ne diyorsa ikiletmemeliydiler:

"Yazmaya başladıktan sonra İslâmcılar, İsmet Özel’in üzerinde durduğu, oluşmasına çabaladığı tüm hassasiyetlerin, birlikteliklerin tam zıddını yaptı." (s. 316)

Bunu gören İsmet de, başını hangi taşa vuracağını bilememiş, yazara göre "Türklük fikri"nde karar kılmış:

"Sistemin çarklarına girmemeleri konusunda uyarılarda bulunan İsmet Özel’in Türklük fikrine ulaşmasında bu ikazların tam zıddının yapılmasının etkisi büyüktür." (A.y.)

Bu zırvaların neresini düzelteceksiniz..

Türklük (doğrusu Türkçülük) fikri denilen ucubenin Batı'da milliyetçiliğin/ırkçılığın ortaya çıkmasıyla icat edildiğini aklına getirmeyen birine neyi nasıl anlatacaksınız?

Mesela Yusuf  Akçura, 1911 yılında Türk Yurdu dergisinde şunları yazmıştır: 

"Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yasayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik. Şu söylediklerim acı ise bile hakikat değil midir?"

Bu aslında İslamî daru'l-İslam kavramından Batılıların seküler (dinle ilgisiz) vatan kavramına geçiş demek oluyordu. Ve "müslüman"ların birliği ideali yerine ırkçılık tefrikasının savunulması.

Akçura'nın söyledikleri acı.. Çünkü özü itibariyle Batı taklitçisi olduklarını ortaya koyuyor. Zihniyetleri "millî" değil, gayrimillî.. Zihniyet alanında öğretmenleri ecnebi kitapların yazarları, ve de "içimizde yaşayan yabancı milletler"..

Kılavuzu karga olanın son durağının neresi olacağı malumdur.. 

*

Burada soru şu: İsmet "Türklük fikri"ni kimden öğrendi ya da tevarüs etti?

Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibilerden mi, yoksa ecnebîlerden mi?

Öğretmenleri kim?

Peşinden gittiği kişiler Akçura ve Gökalp ise durum yine değişmediği için sorunun cevabı aslında tek: İsmet, son tahlilde (her halükârda) ecnebîlerin öğrencisi bir taklitçi.

Şişirilen balonun içyüzü bundan ibaret. 

Böylece, dönüp yazımızın başında vurguladığımız olguya geliyoruz.

Aslında İsmet, Batılıların söylediklerinden farklı birşey söylemiyor. Onların basit bir taklitçisi.

*

Ercan Yıldırım'ın İsmet ağasından naklettiği saçmalıklardan birini de "medeniyet" meselesi oluşturuyor. 

Şöyle diyor: "... Özel, medeniyet ile Batıyı özdeşleştirerek İslâmcı gelenekte önemli etkilerde bulunmuştu." (s. 315)

Tabiî böylece İslam dünyası ile bedevîliği dolaylı olarak özdeşleştirmiş oluyordu.

Medeniyet ile bedevîliği karşı karşıya koyduğunuzda kazananın er geç medeniyet olacağı kesindir. Batı, medeniyet demek olunca, senin kaybedeceğin de ortaya çıkmış oluyor.

Ancak, İsmet'in bu zırvası müşteri bulamadı. Bozuk mal, İsmet'in elinde kaldı.

Zaten malın aslı Rousseau'ya aitti, onun kalitesiz ve acemice bir taklidinin müşteri bulması mümkün değildi.

*

Vatandaşın İsmet ağasının bir de "dünya sistemi teorisi" var tabiî..

Şöyle diyor: 

"Dünya sistemi teorisi Özel’in bu medeniyet - teknik ve yabancılaşma kuramının genişletilmiş, daha somut ve sistematize edilmiş halidir."(s. 315)

Böylece iş, İsmet'in "üç mesele"sine (üç masalına) gelip dayanıyor. 

İşin ilginç tarafı şu ki, İsmet'in bu üç kavram hakkında söyledikleri, Marx, Heidegger ve Sombart gibi Batılılardan yapılan "araklama"lardan ibaret.

Aslında İsmet'in yaptığı şey, Batı'nın ölü ve kokmuş salyangozlarını müslüman mahallesinde satmaya çalışmaktan ibaretti.

Dolayısıyla, İsmet'in İslamcılığa muhalif olması normal.

Çünkü İsmet'in "İslamcı gelenek" içinde yeri yok.

Ancak onun yeri Batı geleneği de değil, Batı gelenek. Adam fiilen Batıcı.. İsmet'in, onu uçuran müritlerinin gözüne parlak görünen lafları, Batılıların tezlerinin zayıf ve biçare bir taklidinden başka birşey değil.

Aynı şey, "dünya sistemi teorisi" icadı için de geçerli.

Bu tabirden söz edildiğinde akla gelen isim aslında Wallerstein'dır.

Wikipedi'de bu ad altında yer alan maddenin ilk cümlelerini aktaralım:

Modern Dünya Sistemi Teorisi, Immanuel Wallerstein tarafından ortaya atılmış olup küresel ekonomiyi merkez (center) ve çevre (periphery) kavramları ile bağımlılık ilişkileri çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır.

Immanuel Wallerstein küresel dünyada ülkeler arasındaki eşitsizliğin nedenlerini açıklamaya çalışan dünyaca ünlü sosyolog ve aynı zamanda dünya sistemler analisti "Modern Dünya Sistemi" adlı yapıtında 'Dünya Sistemi Teorisi'nden bahseder. Kapitalist dünya sistemi siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan homojen olmaktan çok uzaktadır. Dünya sistemi sosyal sınıflar arasında sermayedeki artış, zamanla gelişen farklılıklar nihayetinde meydana gelmektedir.

Wallerstein'ın kendisi dururken ilkel, harap, derme çatma ve döküntü bir taklidini kim ne yapsın!

*

İsmet'in durumu bu olunca müridi İsmail'in durumunun daha parlak olması tabiî ki mümkün değildi.

Onun İslamcılığa getirdiği eleştiriler de aynı şekilde taklit.

Mesela, İslamcıların Batı'nın geliştirdiği teknoloji ve bilim ile kültürü arasında ayrım yaptıklarını, "Bilimini, tekniğini alalım, kültürünü bırakalım" dediklerini söylüyor.

Ona göre bu görüşün felsefî temelleri zayıf.

Neden zayıf olduğunu açıklamıyor, fakat, zayıflığın nedeni olarak İsmet'in zırvalarına aykırılığı gördüğü açık.

Çünkü İsmet'e göre, teknoloji ile kültür birbirinden ayrılamaz. Teknoloji, icat edenin kültürünü de beraberinde getirir. Mesela traktör, İsmet'in muazzam keşfine göre, cikletsiz olmaz. (Söylediklerinden bu sonuç çıkar demiyorum, bu, onun kendi lafı.)

*

İsmail'in İsmet'in verdiği "gaz"la İslamcılara yönelttiği bu eleştirisi de, tahmin edilebileceği gibi özgün değil, yine Batı'dan araklama. Taklit.

Çünkü, Batılılar da, İslamcıların Batı'nın tekniğini alıp kültüründen yüz çevirmelerinden rahatsızlardı. 

Bunu, adamlarına söylettiler.

Müşahhas örnek vermeden önce, yazımızın başında sözünü ettiğimiz "ikinci veche"ye açıklık getirmemiz gerekiyor. 

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını söylüyorlar ve bu olgunun iki vechesi var, demiştik.

Birinci vecheyi "kendinden zuhur" taklitçilik oluşturuyor.

İkinci vecheyi ise, Batı'nın yerli acentasının, Batıcı/laik/dinsizlikçi derinlerin İslamî/İslamcı kesimdeki algı operasyonları, manipülasyonları, oyunları, suret-i haktan gelerek yaptıkları saptırmalar, çarpıtmalar, gündem belirleme çalışmaları oluşturuyor.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle "tarlayı sürme" durumu.

Bunu nüfuz/tesir/etki ajanları eliyle gerçekleştiriyorlar.

Bu ajanlar da ya daha baştan özenle seçilerek "beleş" hediye şeklinde size ait bahçeye bir meyve çekirdeği ya da fidan formatında dikiliyorlar, onu siz yetiştirip büyütüyor, böylece kendi ocağınıza incir dikmiş oluyorsunuz, ya da ecnebi bahçesinin ağacı durumundaki o ajanlar kökünden sökülüp getirilirek hidayete ermiş ağaç olarak sizin bahçenize özenle yerleştiriliyor, ve genetiği değiştirilmiş zehirli meyveler veriyor. 

Üçüncü bir yol ise, bahçenin eski ağaçlarının özel operasyonla/ameliyatla aşılanması (ajanlaştırılması) ve kendisinden beklenmeyecek değişik tadda ve görünümde meyveler verir hale getirilmesi.


(İlk yayın tarihi: 19 Eylül 2022)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."