HALİS BAYANCUK BU KEMALİST VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN KEMALİST KURUMLARINI TANIYAMAMIŞ

 







Cemaatler görünmez oluşumlar değildirler, görünürler; hatta ilgi odağı olmak, yeni üyeler kazanabilmek için "olduğundan fazla" görünürler. Cemaat mensupları da bilinirler.

Fakat istihbarat teşkilatlarına (mesela MİT'e) çalışanları bilemezsiniz.. Bunun nedeni görünmez olmaları değildir, onlar da görünürler, sorun şurada ki "olduklarından farklı" görünürler, muhataplarını aldatırlar. 

Onlar falanca cemaatin, filanca partinin, feşmekan derneğin, fişmekan vakfın sadık ve muti adamı gibi görünürler.. Onlardan biri zannedersiniz.

Siz bir işi falanca cemaatten birinin yaptığını düşünürsünüz, gerçekte işin ardındaki "üst akıl" bir istihbarat örgütüdür.. Fikir onlardan çıkmış, maskeli ajanlar vasıtasıyla hedef kitleye "yedirilmiştir".

*

İmdi, bu FETÖ'nün bir MİT-CIA prodüksiyonu olarak ortaya çıktığını ve neşv ü nema bulduğunu gözardı ederseniz hiçbir şeyi doğru anlayamazsınız.

FETÖ'nün bütün günahlarına MİT ortaktır.. Her bozukluğu ondan almıştır.. Bundan şüpheniz olmasın.. (MİT de her bozukluğu CIA'den ve diğer Batılı müttefiklerinden almıştır.. Zamanın MİT Müsteşarı/Başkanı, kendisinin CIA şube müdürü gibi çalıştığını itiraf etmişti.. FETÖ, CIA'in güdümüne girerken "MİT'in [28 Şubat'ta nirvanasına ulaşan] sünnetine/geleneğine" tabi olmuş durumda..)

Ve bu MİT, kendi jargonu çerçevesinde "iti ite kırdırmak", bir düşmanın enerjisi ile bir başka düşmana zarar vermek için seni de kullanabilir. Aklını çelerek, duygularınla oynayarak, saldırmanı istediği gruptaki bir adamıyla ajite ve provoke ederek.. 

Evet bu, seni satın alma yoluyla olmasa da, istihbarat teknikleriyle manipüle etme şeklinde kolayca yapılabilir. 

*

Bayancuk'un yukarıya aldığımız videosundaki bazı sözleri, MİT'le irtibatlı olduğu anlaşılan sosyal medya hesapları tarafından aktarılıyor, çoğaltılıp köpürtülüyor.

Şu ifadelerle: 

Tevhid Dergisi yazarı Halis Bayancuk, Fetullah Gülen’e yakın isimlerden Hamdullah Öztürk’e cevap verdi: - Kemalistlerin dönemini de Fetullahçıların dönemini de AK Parti dönemini de gördüm. - Hepsi zalimdi fakat bunların arasında insanlara namuslarıyla şantaj yapan tek ekip Fetullah Gülen’in yetiştirdiği polislerdi. - İnsanların yatak odasını dinleyecek kadar şerefsizsiniz!

Yanlış..

Tek ekip onlar değil.. 

Halis'in turpun büyüğünden haberi yok. (Ya da haberi yokmuş gibi görünüyor.)

Anlaşılan, bu heyecanlı, gayretli arkadaşın kafası kendisi kadar hızlı çalışmıyor. (Ya da muhteşem içişleri bakanı Süleyman Soylu'nun tabiriyle bizi "kekliyor".)

Bu kafayla daima birileri tarafından kullanılmaya namzet.. Farkında olmasa da..

*

İstihbarat örgütleri yatak odalarını dinlemekten daha fazlasını yaparlar.. Çok fazlasını..

Mesela sana, FETÖ'nün içine monte etmiş oldukları "kullanışlı" bir başörtülüyü "irşat" olunma talebiyle gönderebilirler.

Ve sen samimiyeti ilerletme gafletinde bulunabilir, yataklı tren seyahatine çıkabilirsin.

Sonra da sözde bir FETÖ'cü (özde istihbaratçı) sana şantaj yapabilir.

Bu arada bir istihbarat örgütünün beyaz atlı prensleri "Sana şantaj yaptıklarını tespit ettik, bu alçaklardan seni kurtaracağız" diyebilir ve seni kendilerine minnettar hale getirebilirler. Minnet borcu altında kalır, ricalarını kıramaz hale gelirsin. Zaten senin ne mal olduğunu artık onlar da bilmektedir, bunun mahcubiyeti içerisindesindir. 

Yatak odası dinlemek ne ki, çocuk oyuncağı.. Bu âlemde ne filmler çevriliyor..

*

[28 Şubat'ı hazırlayan süreçte Oscar'lık "Fadime İlen Basılma" filminin başrol oyuncusu olarak şöhreti yakalayan Müslüm, tuzağa düşürülmüş değildi.. 

Filmin kadın başrol oyuncusuyla birlikte rollerinin hakkını veriyorlardı, hepsi bu.. 

Müslüm'e gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatını kurduranlar, onu böylesi bir film için hazırlamışlar, kadın "süper star"ı da ayarlamışlardı.

Filmin kahramanlarının soyunma anına, televizyon kameralarının polis eşliğinde samanlığı, pardon yaşadıkları daireyi basma anı (çok iyi bir zamanlama ile) denk getirildi.. Saati satine bile değil, dakikası dakikasına, hatta saniyesi saniyesine..

Televizyoncular hazırlıklıydı, birilerini iş üstünde yakalayacaklarını, ekranlara bomba gibi görüntüler taşıyacaklarını bilmenin rahatlığı ve tatlı heyecanı içindeydiler. (Film çekiminde senaryoya bağlı kalmanın ve yönetmenin talimatlarına harfi harfine uymanın böyle harikulade getirileri var.)

Figüran polisler de, televizyon muhabir ve kameramanları da vazifelerini çok iyi yaptılar; senkronizasyon harikaydı, oyuncuların performansı ile kameramanların  eforu arasındaki uyum ve eşgüdüm sinema tarihinin altın sayfalarından birinin yazılmasını sağladı.

Doğal olarak bu aşırı çıplak ve müstehcen film beklenen hasılatı yaptı, rekor sayıda izleyiciye ulaştı, ve kamuoyunu 28 Şubat için hazır hale getirdi.]

*


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK





"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [fetullahçı] polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı.

Tarih 18 Aralık 2023.

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü (Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye nitelendirilenlerden. 

Fethullahçı.

*

Sözlerininden çıkan anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:

1. Bazı din adamları ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu düşüneceğiz de, neyse...)

2. Birileri (yani rejimin "karanlık" adamları)  bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler. Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar. ("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız ya.." dümeni.)

3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek.. Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)

4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar. Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan)  kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor. İtibarsızlaştırılıyorlar.

*

Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.. Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır. 

Operasyon başarılı olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

(Baykal'a söz konusu kadını daha bekar genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri gibi gütmemiş ollduklarından emin olunamaz.) 

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

*

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..

Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldızodatv.com'da, "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgiliaradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. 

Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. 

"Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

*

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. 

Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler(di).

*

(Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. 

BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. 

Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. 

Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. 

Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. 

O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)

*

Kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böylesi bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini  bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

*

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

Bunu niye yapmıyorlardı?

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Evet, bu yaptıkları, pimi çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabilirdik: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim mi?

*

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri.. 

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

Oyun, tezgâh, takip.

Ayılana gazoz, bayılana limon kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip.. 

Olmayanlar için de oyun ve tezgâh.

Oyun ve tezgâh tecrüben gani, gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni! 

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.

Daha yorucu, daha masraflı.. Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez. 

Uygun elemanı ayarlar, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini beklersiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Bir çuval dolusu.. Memleketimiz kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor. 

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat, profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

*

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Attağınız taş, ürküttüğünüz kurbağalara değmelidir.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?

*

İşte bu noktada, böylesi kasetleri kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Sivil vatandaş olarak risk alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.


(Güncellenmiştir. İlk yayın tarihi: 19 Aralık 2023)

*

SERHAT AKKOÇ-AHT

İkili, kendi yayın organları aracılığıyla birbirleri hakkında ileri sürdüğü iddiaları mahkeme salonuna taşıdı. Eymür, ifadesinin büyük bölümünde Perinçek ve Aydınlık Yayın Grubunu hedef alırken, Doğu Perinçek iki saati aşkın süre boyunca Mehmet Eymür'e sorular yöneltti. Mahkeme Başkanı Özese, zaman zaman 1970'li yıllarda yaşanmış olaylara kadar uzanan soru cevap bölümünü karşılıklı diyalog, hakaret ve yorum içermesi, davayla ilgili olmaması gerekçeleriyle bölmek zorunda kaldı. ...

...

Mahmut Yıldırım'ı operasyonlarda kullanıp kullanmadığı sorulan Eymür, "Kullandık. Kişi olarak sadece ben anlamında değil. Bir takım hiyerarşik yapılar içinde kullanıldı. Ancak biz bu işlemleri yaparken aranan veya sabıkası olan bir kişi değildi" diye konuştu.

...

MİT ŞEMASINI ATASAGUN'A SORUN

MİT'te çalıştığı dönemde Ergenekon ile ilgili bilgi almadığını söyleyen Eymür, "MİT tarafından hazırlanan ve bir sureti de mahkemede bulunan MİT şemasına bir katkıda bulunup bulunmadığı" yönündeki soru üzerine "Onu Şenkal Atasagun'dan sormak gerekir" yanıtını verdi.

YATAK ODASI MUHABBETİ

"Susurluk örgütünü kim ortaya çıkardı?" diye soran Perinçek'e "Herhalde siz değil, ben ortaya çıkardım" cevabını veren Eymür, 1'nci ve 2'nci MİT raporlarını da kendisinin hazırladığını söyledi. Susurluk ile MİT raporlarını ilk yayınlanan grubun Aydınlık grubu olduğunu kabul eden Eymür, Perinçek'in, "Peki bu yayınlarda bizim ilave ettiğimiz bir konu ya da tahrifat yaptığımız bir belge var mıdır?" diye sorması üzerine Eymür, "Sonradan alay mevzuu edecek birşey buldunuz, sulandırdınız. Raporda yer alan milletin yatak odasını haber yaptınız" dedi. Duruşma salonundakilerin gülüşmelerine neden olan ikili arasındaki ilginç diyalog şöyle gelişti:

Perinçek: "Tabii kimse, yatak odasının izlenmesini istemez".

Eymür: "İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek kadar önemlidir".

Perinçek'in, "Benim yatak odamı da dinlediniz mi?"

Eymür bu soruya cevap vermedi.

KOZİNOĞLU'NUN YARGITAY BAŞKANIYLA SUİKAST GÖRÜŞMESİ

Oda TV davasından tutukluyken cezaevinde ölen MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu'nun, kendisi döneminde göreve başladığını belirten Eymür, Kozinoğlu'nun Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile yaptığı görüşmenin Alaattin Çakıcı'yla ilgili olduğunu söyledi.

Kozinoğlu'nun, bu görüşmenin bir parti başkanına yapılacak olan suikastle ilgili olduğu yönündeki açıklamalarını hatırlatan Perinçek'e Eymür, suikast konusunun Cumhurbaşkanı'na yönelik olduğunu duyduğunu söyledi. Perinçek ise suikast hedefindeki kişinin kendisi olduğunu iddia etti.

...

YALÇIN KÜÇÜK: ÖCALAN SUİKASTİNİ TANSU ÇİLLER İSTİYORDU

Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan'a yönelik suikast konusunda devlet içinde bir ihtilaf olup olmadığını sorunca Eymür "Evet, oldu. Benim adamlarım arasında bile suikaste karşı olanlar vardı. Ancak bana detayları gelmedi" cevabını verdi. Eski Başbakanlardan Tansu Çiller'in "Apo'yu kafes içinde getirin. Seçimlerden önce istiyorum" dediğini anlatan Yalçın Küçük "Abdullah Öcalan'a suikastı Tansu Çiller istiyordu, Mesut Yılmaz da devam ettirdi" dedi. Küçük, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın Öcalan'a yönelik suikaste karşı çıktığını anlattı. Mehmet Eymür, "Tansu Çiller, Abdullah Öcalan'a suikast konusunu MİT dışında da bazı kişilerle görüşüyordu. Bu nedenle bilgim yok" dedi. ...

(https://www.haberturk.com/gundem/haber/765694-eymur-ile-perincek-yatak-odasini-tartisti?page=11)

TANRILAŞTIRILANLARIN YARIŞI (BÜTÜN LİDERLER HIZLA TANRILAŞIYORDU, BİRİNCİLİĞİ SELANİKLİ ZAMPARA DECCAL'E VERDİLER)

 

SELEFÎYE TALKIN VERENLER.. KENDİ SALKIM YUTANLAR




Medyadan öğrendiğimize göre, Suudi Arabistan’da altı yıl öncesine kadar öğrencilere ezberletilen Kur’an-ı Kerim sureleri ile şimdi ezberletilenler arasında fark varmış.

Yeni ezberlenen sûre ve sayfalarda Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan, ehl-i kitaptan bahsedilmiyormuş.

Türkiye’de de aynı şey yapılmış.

Öğrencilere Yüksek İslam Enstitüsü’nde ezberletilen sûre va ayetlerin hiçbirinde Yahudi, Hıristiyan ve ehl-i kitaptan söz edilmemiş. Beyyine sûresi hariç.

*

Peki Kur’an‘da münafıklardan hiç söz edilmiyor mu?!

Münafıklarla ilgili hiç ayet ve sûre yok mu?!

Ders kitaplarından önce şu cuma hutbeleri üzerinde durmakta fayda var. 

Evet, cuma hutbeleri..

Bu hutbelerde siz hiç münafıkların özellikleri ile ilgili birşeyler dinlediniz mi?

Hatırlayanınız var mı?

*

Ve gelelim Şeriat konusuna..

Siz hiç, Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?

“Şeriat şudur, şu demektir... ‘Şeriat’e karşı olduğunuzu’ söylüyorsanız dinden imandan çıkıyorsunuz, müslüman değilsiniz demektir....

Bilmeden söylüyorduysanız artık biliyorsunuz, tevbe edip bir daha böyle densizlikler yapmamalısınız..."

Böyle denildiğine hiç şahit oldunuz mu?!

*

Tekfir konusuna gelelim..

Kur’an‘da, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”le ilgili ayet de var.

Ve bu ayetlerden biri, tamamen tekfirden ibaret: 

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir oldukları bildiriliyor.

Evet, kâfir, ne sandın ya!..

Siz bu ayetin cuma hutbelerinde okunduğuna hiç şahit oldunuz mu?

Ayetlerin camide bile sansür edildiği bir ülkede siz hangi din ve vicdan hürriyetinden söz ediyorsunuz?!

*

Selefîlerden bazı grupların aşırılık sergileyip itikadı düzgün müslümanları da tekfir ettikleri biliniyor.

Ama bu, tekfir ettikleri herkesin gerçekten müslüman olması anlamına gelmiyor. 

Tekfir ettikleri bazı kesimler hakkındaki ifadeleri doğru.

Öte yandan, “ana akım” (Matüridî ve Eş'arî) Ehl-i Sünnet’in de kendisine özgü bir tekfir anlayışı vardır. 

Bunlar, ilgili kitaplarda mevcut. 

Ehl-i Sünnet'ten olmak, kâfire kâfir dememek, küfre iman adını vermek, küfür sözü zararsız söz kabul etmek değildir.

*

Selefîlerin tekfirciliğinden şikayetçi beyzadelerin, Kur’an ve Sünnet açısından mahzurlu ifadeler konusunda alabildiğine hoşgörülü olduklarını... 

Fakat iş “laik (siyasal dinsiz) devlet” tarafından hedefe konulmaya sıra gelince birden bire tekfirci hale gelmekten hiç kaçınmadıklarını görüyoruz.

Mesela FETÖ..

FETÖ için, “Bunlar, devlete karşı suç işlediler. Cezalarını adalet çerçevesinde çekmeliler, fakat müslüman olduklarını söylediklerine göre, onları tekfir etmeyelim. Onlar da bizim müslüman kardeşlerimiz, din kimsenin tekelinde değil diye konuşmuyorlar.

Böyle konuşmama bir tarafa, bu tür sözleri söyleyenleri “kripto FETÖ’cü” ilan etmeleri işten bile değil.

Misal, Erdoğan..

7 Ocak 2018 günü aynen şunu demiş: 

Zihnini Amerika’da yaşayan şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da müslüman da olmaz.”

*

Geçelim..

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan, Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya’yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya’daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller."

Bunları söyleyerek Fethullah Gülen'in peşinden gidenleri tekfir eden kim?

Selefîler mi?

Hayır!

Erdoğan..

O Erdoğan ki, "Erdoğan Allah'ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider" diye konuşan Düzce Milletvekili Fevai Arslan'ı uyarmak bir tarafa, tekrar aday gösterip milletvekili yapmıştı.

Anlaşıldığı kadarıyla FETÖ'cüler Allah'ın bir vasfını Fethullah hainine izafe etmişler.

Fevai ise bütün vasıflarını Erdoğan'a bahşediyor.

Bu kavgaya nasıl bir ad vermeliyiz?

"Tanrılaştırılanların yarışı" mı demeliyiz?..

*

Bir başka tekfircimiz Devlet Bahçeli..

2 Nisan 2013 tarihli şu vecize ona ait:

Başbakan [Erdoğan] bilmez midir Cumhuriyet’i yıkmak, Türkiye’yi etnik coğrafi bölgelere ayırmak küfürdür ve azgınlıkla eşdeğerdir.”

Diyelim ki birisi Cumhuriyet'i yıktı..

Bu, "devlete karşı" işlenmiş bir suç olur. Dinle alâkalı değildir.

Veya Türkiye'yi etnik coğrafî bölgelere ayırdı..

Bu da, sonuçta bir tarz-ı siyasettir, iman veya küfürle alâkalı değildir.

Sadece İslam nokta-i nazarından değil, laiklik açısından da bu böyledir, çünkü din ile devlet işleri ayrılmıştır ve devlete karşı işlenen suçun din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Aksini savunmak (yani devlet ile din işini birleştirmek), laikliği (en azından düşünce düzeyinde) yıkmak olur.

Bazılarına göre cumhuriyet ile laiklik özdeş olduğu için de, bu aynı zamanda Cumhuriyet'in yıkılması anlamına gelir.

Yani, Bahçeli'nin bu kendi içinde tutarsız ve çelişkili akıl yürütüşü zaten Cumhuriyet'in yıkılması sonucunu veriyor.

Fakat kendisinden habersiz olduğu için farkında değil.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler.. Fazla uyanıklık ve kurnazlık çocuksu bir saflığa dönüşüyor.

*

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır."

Bu sözün anlamı nedir?

Şudur: Karşımızdaki adam camiden söz ediyor, müslüman olduğunu söylüyor, fakat içinden hristiyan..

Müslüman değil..

Peki delil?

O, yok..

"Adamın şu sözünden, dilinden çıkan şu ifadelerden anlaşılıyor ki, aslında müslüman değil" denilmesini gerektiren bir durum yok. 

Çünkü, dilde cami var.

Fakat, tekfircimiz, insanın kalbinden geçenleri okuyan bir röntgen cihazı geliştirmiş, bundan hareketle tekfir oklarını hedefe yağdırıyor.

Bunu yapan kim dersiniz?

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır" diyen kim?

Selefîler mi?

Hayır, yine Devlet Bahçeli.

*

Karşındaki adama, müslüman olduğunu söylediği halde “Müslüman değilsin” diyorsan, ayet ve hadîslerden açık ve net, tevile ve yoruma kapalı delil getireceksin.

Bu babda yerlilik ve millilik mavallarının, cumhuriyetin ya da saltanatın i’rabda mahalli yoktur. 

Kur’an ve Sünnet’ten yani Şeriat’ten delil getirmen gerekiyor.

Hayır, vatandaşlar bunu yapmaya tenezzül etmiyorlar.

Başka birşey yapıyorlar, FETÖ’yü filan unuttukları zaman, ayet ve hadîslerden hareketle mecburen tekfirde bulunanları bile dövmeye kalkışıyorlar: “Müslümanları müslümanlıktan çıkarıyorsunuz!”

Yerli ve milli Türkiye sosyetesinin Selefîleri dövmeye meraklı kibar mollaları, aynı şeyi Erdoğan ve Bahçeli gibilere niye söylemiyorsunuz!

*

Müslümanların “yerlilik ve millilik” saçmalıkları ve ucu müşrikliğe uzanan kriterlerle değil, fakat ayet ve hadîsler çerçevesinde tekfir konusunda uyarılmaları lâzım.

Mesela FETÖ’cüler, 17-25 Aralık‘ta Erdoğan’ın gül hatırını incittikleri, koltuğunu ve cebini riske attıkları için değil, çok daha önce, İslamî hakikatleri sulandırdıkları için tenkit konusu yapılmalıydılar.

O yapılsaydı, bu kadar insan FETÖ’nün cazibesine kapılıp savrulmaz, bugünkü dünyevî sıkıntıları da muhtemelen yaşamazlardı.

O yapılmadı..

Arkadaş, sizin bazı laflarınız itikaden tehlikeli, belki farkında değilsiniz ama, Abant’ta filan söylediklerinizin bir kısmı küfür, bir bölümü bid’atçılık, bir nicesi de münafıklık anlamına geliyor. Arada söylediğiniz doğruların bir kıymeti kalmıyor” demeye kalkışanlar...

“Müslümanları tekfir edici ifadeler kullanmayalım, suizanda bulunmayalım, fitne çıkarmayalım, dışlayıcı ve ötekileştirici olmaktan sakınalım, ayrımcılık yapmayalım” şeklindeki eleştirilerle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Böyleydi, çünkü ölçü İslam’ın hakikatleri (Şeriat) değil, “laik (siyasal dinsiz) devletin politikası”ydı.

Şimdi de öyle.. Değişen birşey yok..

Mevcut siyasetçilerin mahzurlu lafları sanki Fethullah’ınkinden ve FETÖ’nünkinden daha mı az?

Neden onları uyarmıyorsunuz, yerli-milli düzen mollaları?

*

Tamam, Selefîler tekfir konusunda sıkça aşırılık sergiliyorlar.

Peki siz, Selefîler söz konusu olduğunda aşırılık sergilemiyor musunuz?

Siz de onların hepsini bir çuvala koyup toptan adeta tekfir etmiyor musunuz?!

Mesela Erdoğan 25 Kasım 2017 tarihinde DAEŞ için şunu söylemişti: “Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil.”

Katildirler, fakat katil olmalarından hareketle tekfir edilemez, müslüman olmadıkları söylenemez. “Günahkâr, zalim müslüman” oldukları söylenir.

Müslüman olmadıklarını söylemek için ayrıca delil gerekir. 

Mesela...

“Biz Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetine dayanan Şeriat’in miadını doldurduğunu kabul ediyoruz. Din devletinin modası geçmiştir. Din milliyetçiliği de ayaklarımızın altındadır. İslam’ı güncelledik, aziz liderimiz Gazi Ebubekir Bağdadî paşanın çağdaş ilke ve inkılaplarını benimsedik. Hedefimiz muasır medeniyet seviyesini aşıp geçmek” diyorlarsa...

Bunlarla da yetinmeyip Şeriatçı olduklarını söyleyenleri hak ve hürriyetlerinden mahrum etmek için yasa adını verdikleri zorbaca dayatmalarda bulunuyorlarsa..

Şeriatçıları (sırf Şeriatçı oldukları için) kumpaslar, tehditler vs. ile susturuyor veya zehirleme, trafik kazası vs. gibi yöntemlerle öldürüyorlarsa, İslam düşmanı olduklarına hükmedilir.

*

Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinden biri şudur: Müslüman, günahından dolayı tekfir edilmez.

“Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil!” diyen kişinin suçladığı kesimler gerçekten müslümanlıktan çıkmış olsalar bile, bu akıl yürütüş biçimi yanlıştır, Ehl-i Sünnet'in itikat anlayışına uygun değildir.

Bu, Haricî zihniyetidir.

İmansızlık başka, günah başkadır. 

Tekfir, günahtan hareketle yapılmaz. (Günahın bazısı küfre düşürür, o başka birşey. Mesela bile isteye gönüllü olarak puta secde eden, tazimde bulunan kâfir olur.)

[İlk yayın tarihi: 23 Temmuz 2022]

ÜLKENDEKİ KÂFİRLERDEN NE HABER VARDIR? MEZARLARDAN BİLE YÜKSELEN BİR TEKFİR VARDIR

 



KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...

 

Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:

… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)

… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.

(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)

Bu ifadelerden ne anlıyoruz?

Şunu:

Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.

Evet, tekfir etmişler..

Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..

*

İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.

Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. Biraz cahil.

Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..

İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.

Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.

Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.

*

Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.

Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).

Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.

Böylesini tekfir edemezsiniz..

*

Adam da vardır ki, şöyle diyordur: 

"Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!"

Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.

*

Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.

Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.

Kayıtsız şartsız.

Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor. 

Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.

Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.

Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!

*

Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.

Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.

Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.

Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.

Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.

*

Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”

Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.

Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."