TANRILAŞTIRILANLARIN YARIŞI (BÜTÜN LİDERLER HIZLA TANRILAŞIYORDU, BİRİNCİLİĞİ SELANİKLİ ZAMPARA DECCAL'E VERDİLER)

 

SELEFÎYE TALKIN VERENLER.. KENDİ SALKIM YUTANLAR




Medyadan öğrendiğimize göre, Suudi Arabistan’da altı yıl öncesine kadar öğrencilere ezberletilen Kur’an-ı Kerim sureleri ile şimdi ezberletilenler arasında fark varmış.

Yeni ezberlenen sûre ve sayfalarda Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan, ehl-i kitaptan bahsedilmiyormuş.

Türkiye’de de aynı şey yapılmış.

Öğrencilere Yüksek İslam Enstitüsü’nde ezberletilen sûre va ayetlerin hiçbirinde Yahudi, Hıristiyan ve ehl-i kitaptan söz edilmemiş. Beyyine sûresi hariç.

*

Peki Kur’an‘da münafıklardan hiç söz edilmiyor mu?!

Münafıklarla ilgili hiç ayet ve sûre yok mu?!

Ders kitaplarından önce şu cuma hutbeleri üzerinde durmakta fayda var. 

Evet, cuma hutbeleri..

Bu hutbelerde siz hiç münafıkların özellikleri ile ilgili birşeyler dinlediniz mi?

Hatırlayanınız var mı?

*

Ve gelelim Şeriat konusuna..

Siz hiç, Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?

“Şeriat şudur, şu demektir... ‘Şeriat’e karşı olduğunuzu’ söylüyorsanız dinden imandan çıkıyorsunuz, müslüman değilsiniz demektir....

Bilmeden söylüyorduysanız artık biliyorsunuz, tevbe edip bir daha böyle densizlikler yapmamalısınız..."

Böyle denildiğine hiç şahit oldunuz mu?!

*

Tekfir konusuna gelelim..

Kur’an‘da, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”le ilgili ayet de var.

Ve bu ayetlerden biri, tamamen tekfirden ibaret: 

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir oldukları bildiriliyor.

Evet, kâfir, ne sandın ya!..

Siz bu ayetin cuma hutbelerinde okunduğuna hiç şahit oldunuz mu?

Ayetlerin camide bile sansür edildiği bir ülkede siz hangi din ve vicdan hürriyetinden söz ediyorsunuz?!

*

Selefîlerden bazı grupların aşırılık sergileyip itikadı düzgün müslümanları da tekfir ettikleri biliniyor.

Ama bu, tekfir ettikleri herkesin gerçekten müslüman olması anlamına gelmiyor. 

Tekfir ettikleri bazı kesimler hakkındaki ifadeleri doğru.

Öte yandan, “ana akım” (Matüridî ve Eş'arî) Ehl-i Sünnet’in de kendisine özgü bir tekfir anlayışı vardır. 

Bunlar, ilgili kitaplarda mevcut. 

Ehl-i Sünnet'ten olmak, kâfire kâfir dememek, küfre iman adını vermek, küfür sözü zararsız söz kabul etmek değildir.

*

Selefîlerin tekfirciliğinden şikayetçi beyzadelerin, Kur’an ve Sünnet açısından mahzurlu ifadeler konusunda alabildiğine hoşgörülü olduklarını... 

Fakat iş “laik (siyasal dinsiz) devlet” tarafından hedefe konulmaya sıra gelince birden bire tekfirci hale gelmekten hiç kaçınmadıklarını görüyoruz.

Mesela FETÖ..

FETÖ için, “Bunlar, devlete karşı suç işlediler. Cezalarını adalet çerçevesinde çekmeliler, fakat müslüman olduklarını söylediklerine göre, onları tekfir etmeyelim. Onlar da bizim müslüman kardeşlerimiz, din kimsenin tekelinde değil diye konuşmuyorlar.

Böyle konuşmama bir tarafa, bu tür sözleri söyleyenleri “kripto FETÖ’cü” ilan etmeleri işten bile değil.

Misal, Erdoğan..

7 Ocak 2018 günü aynen şunu demiş: 

Zihnini Amerika’da yaşayan şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da müslüman da olmaz.”

*

Geçelim..

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan, Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya’yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya’daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller."

Bunları söyleyerek Fethullah Gülen'in peşinden gidenleri tekfir eden kim?

Selefîler mi?

Hayır!

Erdoğan..

O Erdoğan ki, "Erdoğan Allah'ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider" diye konuşan Düzce Milletvekili Fevai Arslan'ı uyarmak bir tarafa, tekrar aday gösterip milletvekili yapmıştı.

Anlaşıldığı kadarıyla FETÖ'cüler Allah'ın bir vasfını Fethullah hainine izafe etmişler.

Fevai ise bütün vasıflarını Erdoğan'a bahşediyor.

Bu kavgaya nasıl bir ad vermeliyiz?

"Tanrılaştırılanların yarışı" mı demeliyiz?..

*

Bir başka tekfircimiz Devlet Bahçeli..

2 Nisan 2013 tarihli şu vecize ona ait:

Başbakan [Erdoğan] bilmez midir Cumhuriyet’i yıkmak, Türkiye’yi etnik coğrafi bölgelere ayırmak küfürdür ve azgınlıkla eşdeğerdir.”

Diyelim ki birisi Cumhuriyet'i yıktı..

Bu, "devlete karşı" işlenmiş bir suç olur. Dinle alâkalı değildir.

Veya Türkiye'yi etnik coğrafî bölgelere ayırdı..

Bu da, sonuçta bir tarz-ı siyasettir, iman veya küfürle alâkalı değildir.

Sadece İslam nokta-i nazarından değil, laiklik açısından da bu böyledir, çünkü din ile devlet işleri ayrılmıştır ve devlete karşı işlenen suçun din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Aksini savunmak (yani devlet ile din işini birleştirmek), laikliği (en azından düşünce düzeyinde) yıkmak olur.

Bazılarına göre cumhuriyet ile laiklik özdeş olduğu için de, bu aynı zamanda Cumhuriyet'in yıkılması anlamına gelir.

Yani, Bahçeli'nin bu kendi içinde tutarsız ve çelişkili akıl yürütüşü zaten Cumhuriyet'in yıkılması sonucunu veriyor.

Fakat kendisinden habersiz olduğu için farkında değil.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler.. Fazla uyanıklık ve kurnazlık çocuksu bir saflığa dönüşüyor.

*

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır."

Bu sözün anlamı nedir?

Şudur: Karşımızdaki adam camiden söz ediyor, müslüman olduğunu söylüyor, fakat içinden hristiyan..

Müslüman değil..

Peki delil?

O, yok..

"Adamın şu sözünden, dilinden çıkan şu ifadelerden anlaşılıyor ki, aslında müslüman değil" denilmesini gerektiren bir durum yok. 

Çünkü, dilde cami var.

Fakat, tekfircimiz, insanın kalbinden geçenleri okuyan bir röntgen cihazı geliştirmiş, bundan hareketle tekfir oklarını hedefe yağdırıyor.

Bunu yapan kim dersiniz?

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır" diyen kim?

Selefîler mi?

Hayır, yine Devlet Bahçeli.

*

Karşındaki adama, müslüman olduğunu söylediği halde “Müslüman değilsin” diyorsan, ayet ve hadîslerden açık ve net, tevile ve yoruma kapalı delil getireceksin.

Bu babda yerlilik ve millilik mavallarının, cumhuriyetin ya da saltanatın i’rabda mahalli yoktur. 

Kur’an ve Sünnet’ten yani Şeriat’ten delil getirmen gerekiyor.

Hayır, vatandaşlar bunu yapmaya tenezzül etmiyorlar.

Başka birşey yapıyorlar, FETÖ’yü filan unuttukları zaman, ayet ve hadîslerden hareketle mecburen tekfirde bulunanları bile dövmeye kalkışıyorlar: “Müslümanları müslümanlıktan çıkarıyorsunuz!”

Yerli ve milli Türkiye sosyetesinin Selefîleri dövmeye meraklı kibar mollaları, aynı şeyi Erdoğan ve Bahçeli gibilere niye söylemiyorsunuz!

*

Müslümanların “yerlilik ve millilik” saçmalıkları ve ucu müşrikliğe uzanan kriterlerle değil, fakat ayet ve hadîsler çerçevesinde tekfir konusunda uyarılmaları lâzım.

Mesela FETÖ’cüler, 17-25 Aralık‘ta Erdoğan’ın gül hatırını incittikleri, koltuğunu ve cebini riske attıkları için değil, çok daha önce, İslamî hakikatleri sulandırdıkları için tenkit konusu yapılmalıydılar.

O yapılsaydı, bu kadar insan FETÖ’nün cazibesine kapılıp savrulmaz, bugünkü dünyevî sıkıntıları da muhtemelen yaşamazlardı.

O yapılmadı..

Arkadaş, sizin bazı laflarınız itikaden tehlikeli, belki farkında değilsiniz ama, Abant’ta filan söylediklerinizin bir kısmı küfür, bir bölümü bid’atçılık, bir nicesi de münafıklık anlamına geliyor. Arada söylediğiniz doğruların bir kıymeti kalmıyor” demeye kalkışanlar...

“Müslümanları tekfir edici ifadeler kullanmayalım, suizanda bulunmayalım, fitne çıkarmayalım, dışlayıcı ve ötekileştirici olmaktan sakınalım, ayrımcılık yapmayalım” şeklindeki eleştirilerle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Böyleydi, çünkü ölçü İslam’ın hakikatleri (Şeriat) değil, “laik (siyasal dinsiz) devletin politikası”ydı.

Şimdi de öyle.. Değişen birşey yok..

Mevcut siyasetçilerin mahzurlu lafları sanki Fethullah’ınkinden ve FETÖ’nünkinden daha mı az?

Neden onları uyarmıyorsunuz, yerli-milli düzen mollaları?

*

Tamam, Selefîler tekfir konusunda sıkça aşırılık sergiliyorlar.

Peki siz, Selefîler söz konusu olduğunda aşırılık sergilemiyor musunuz?

Siz de onların hepsini bir çuvala koyup toptan adeta tekfir etmiyor musunuz?!

Mesela Erdoğan 25 Kasım 2017 tarihinde DAEŞ için şunu söylemişti: “Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil.”

Katildirler, fakat katil olmalarından hareketle tekfir edilemez, müslüman olmadıkları söylenemez. “Günahkâr, zalim müslüman” oldukları söylenir.

Müslüman olmadıklarını söylemek için ayrıca delil gerekir. 

Mesela...

“Biz Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetine dayanan Şeriat’in miadını doldurduğunu kabul ediyoruz. Din devletinin modası geçmiştir. Din milliyetçiliği de ayaklarımızın altındadır. İslam’ı güncelledik, aziz liderimiz Gazi Ebubekir Bağdadî paşanın çağdaş ilke ve inkılaplarını benimsedik. Hedefimiz muasır medeniyet seviyesini aşıp geçmek” diyorlarsa...

Bunlarla da yetinmeyip Şeriatçı olduklarını söyleyenleri hak ve hürriyetlerinden mahrum etmek için yasa adını verdikleri zorbaca dayatmalarda bulunuyorlarsa..

Şeriatçıları (sırf Şeriatçı oldukları için) kumpaslar, tehditler vs. ile susturuyor veya zehirleme, trafik kazası vs. gibi yöntemlerle öldürüyorlarsa, İslam düşmanı olduklarına hükmedilir.

*

Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinden biri şudur: Müslüman, günahından dolayı tekfir edilmez.

“Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil!” diyen kişinin suçladığı kesimler gerçekten müslümanlıktan çıkmış olsalar bile, bu akıl yürütüş biçimi yanlıştır, Ehl-i Sünnet'in itikat anlayışına uygun değildir.

Bu, Haricî zihniyetidir.

İmansızlık başka, günah başkadır. 

Tekfir, günahtan hareketle yapılmaz. (Günahın bazısı küfre düşürür, o başka birşey. Mesela bile isteye gönüllü olarak puta secde eden, tazimde bulunan kâfir olur.)

[İlk yayın tarihi: 23 Temmuz 2022]

ÜLKENDEKİ KÂFİRLERDEN NE HABER VARDIR? MEZARLARDAN BİLE YÜKSELEN BİR TEKFİR VARDIR

 



KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...

 

Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:

… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)

… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.

(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)

Bu ifadelerden ne anlıyoruz?

Şunu:

Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.

Evet, tekfir etmişler..

Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..

*

İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.

Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. Biraz cahil.

Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..

İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.

Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.

Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.

*

Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.

Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).

Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.

Böylesini tekfir edemezsiniz..

*

Adam da vardır ki, şöyle diyordur: 

"Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!"

Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.

*

Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.

Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.

Kayıtsız şartsız.

Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor. 

Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.

Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.

Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!

*

Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.

Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.

Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.

Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.

Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.

*

Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”

Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.

Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.


DİYANET'İN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) HIYANET KARŞISINDAKİ "DİNÎ HAKİKATLERİ UCUZ BİR BEDEL KARŞILIĞINDA SATMA" SESSİZLİĞİ








Soru şu: O kararların ne kadarını MİT (hazırladığı raporlarla) aldırıyordu?
Bir başka soru: 28 Şubat'ın hazırlayıcısı (MOSSAD ve CIA işbirlikçisi/müttefiki) MİT'çiler, o dönemde Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi isimler hakkında ne tür raporlar hazırlıyorlardı?


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bazı faaliyetleri, maalesef, dini Atatürkist-Batıcı “düzen”e uydurma mahiyetini taşıyor.

Böylesi faaliyetleri dini tahrif, tebdil ve tağyir anlamına geliyor.

Bu daha çok, yorum düzeyinde ve kavramlarla oynanarak yapılıyor.

Bir “tahrif, tebdil ve tağyir” faaliyetinin bulunduğu devlet yetkililerinin itirafı ile de sabit.

Doğal olarak onlar bu kavramları kullanmıyor, yerine “güncelleme, toplumsalla buluşturma” vs. gibi cicili bicili göz boyayıcı tabirler kullanıyorlar.

Başkanlığın bugünkü (16 Ocak 2026 tarihli) cuma hutbesi de aynı makamdan gazel okuyor.

Bu hutbede dayanılan mantık örgüsü, yaklaşım, kullanılan dil ve argümanlar yeni değil.. Daha önce de kullanılmış durumda.

Şüphe yok ki, Diyanet personelinin tamamı bu şekilde düşünüyor değil.. Ancak, Diyanet’te de maalesef “derin”lerin borusu ötüyor.

Nitekim bunu, merhum Kadir Mısıroğlu muhtelif kitaplarında örnekleriyle anlatmış durumda.. Yurtdışına gönderilen Diyanet personelinin MİT’in muhbir ve elemanı gibi faaliyet göstermek zorunda olduklarını yazdı.

Ülke içinde de durum farklı değil.. “Zararsız” anılarını kitaplaştıran emekli MİT’çi Yılmaz Tekin de bu yönde itiraflarda bulunmuş durumda.

*

Bugünkü hutbeye gelelim.

Mesela şu söyleniyor:

“Dini istismar edenler, kendilerini dinin tek temsilcisi gibi sunarlar. İslam’ı kendi düşüncelerine hapsederler. Sahih dini bilgiye dayanmayan görüşlerini desteklemek için Kur’an-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyyeyi gerçek anlamından koparıp keyfi yorumlara yönelirler.”

Mantığın kayıtlarından kendisini kurtarıp özgür ufuklara yelken açmış uçuk ve kaçık, tutarsız ve çelişkili cümleler.

Bu formülasyona göre, kim kendi “dinî bilgi”sini sahih kabul ediyor, başkasının görüşlerini sahih olmamakla yaftalıyorsa, kim kendisinin ayet ve hadîs yorumlarının “gerçek anlam”ı yansıttığını, başkasının yorumlarının da “keyfî” olduğunu söylüyorsa, işte o, kendisini dinin tek temsilcisi gibi sunmuş olur. Ve bu, "din istismarı" anlamına gelir.

Ancak, bunu yapan, Diyanet'in ta kendisi..

İşte bu mantıksız, kendi kendisini çürüten laflar ile Diyanet, farkında olmadan kendisini “din istismarcısı” olarak tanıtmış durumda.

Ben demiyorum, kendilerinin fetvası.. Kendi laflarından çıkan hüküm..

Allah söyletiyor.

*

Bu lafların devamı:

“Ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylemlerini kabul ettirebilmek için hadis-i şerifleri devre dışı bırakmaktan çekinmezler. Şirk, tekfir ve cihad gibi kavramları, cana kıymaya ve Müslümanları katletmeye aracı kılarlar. Kendilerini ıslah edici, tevhidin savunucuları olarak tanıtan bu grupların asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim şöyle haber vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’ denildiğinde, ‘Biz yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”

Böylece Diyanet, kendi “sahih” ve “gerçek anlam”a dayandığını iddia ettiği din yorumunu benimsemeyenleri tekfir etmiş oldu mu, olmadı mı?

Dini kaşla göz arasında kendi tekeline almış oldu mu, olmadı mı?

Bu lafların bizzat kendisi “ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylem” mi, değil mi?! 

Bir tek “Bu adamları kıtır kıtır keselim, çarmıha gerelim” demediğiniz kalmış.

Diyanet, kendisinin bu “ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylemlerini”ni kabul ettirebilmek için hadîs-i şerîfleri devre dışı bırakıyor mu, bırakmıyor mu?!

Zamanında Diyanet’in, Avrupa Birliği’nin talepleri doğrultusunda kadın hakları, cinsiyet meseleleri vs. gibi konularda hadîsleri ayıklama cinayeti ve katliamı başlatmış olduğu hatırlarda.

Siz bırakın hadîs-i şerîfleri, ayetleri bile laik (siyasal dinsiz) düzenin hatırı için devre dışı bırakıyorsunuz.

Hadi buyrun “içinden Şeriat geçen”, devletin Şeriat'e tabi olması, İngiliz ilke ve inkılapları gibi dinsizlikleri terk etmesi gerektiğini açıklayan bir hutbe okuyun.. Casiye Suresi'nin 18'inci ayetinin tefsirini yapın..

“İçinden tağut geçen” bir hutbe ile tağut ve şirk konusunda milleti aydınlatın..

N’oldu, zor mu geldi?..

O zaman haddinizi bileceksiniz.. Tağutun, tağut ilke ve inkılaplarının karşısında süt dökmüş kedi, senin gibi düşünmeyen müslümanın karşısında da yırtıcı canavar olmayacaksın!

*

Tevhid davası ile ortaya çıkanların hepsinin doğru ve düzgün olduğunu söylemiyoruz.. Elbette bunların içerisinde istismarcılar da, soytarılar da, azgınlar da, maceraperestler de, paralı askerler de, satılmışlar da, yerli ve yabancı istihbarat teşkilatlarına (gizli servislere) hizmet edenler de vardır.

Ancak böyle toptan hüküm verilemez.. Tevhîdden, şirkten bahseden herkes ceffelkalem istismarcı olarak yaftalanamaz.

Sonra, madem ki bazıları tekfir, şirk ve cihad gibi kavramları istismar ediyorlar, hadîs-i şerîfleri devreden çıkararak bunları keyfî yorumluyorlar, o zaman sen kendin bu konuda “sahih” dinî bilgi ver!

Devre dışı bırakılan hadîsleri anlat..

Elini tutan, dilini bağlayan mı var!

İnsanları şirk konusunda aydınlat.. Geniş bilgi ver.. Böylece, şirk konusunu yanlış yorumlayanlar müşteri bulamasınlar..

Tekfir meselesini, kimlerin ne zaman nasıl tekfir edilebileceğini anlat!

Cihadın gerçek anlamı hakkında bilgi ver..

*

Ver ki, laik (siyasal dinsiz) düzenler cihad ve şehadet gibi kavramları istismar etmesinler.

Bu ülkede ateist, dinsiz imansız adam bile devlet için ölünce şehit ilan ediliyor. Bunun dinde yeri var mı?

Bu, istismar değilse, istismar nedir?!

Aynı şeyleri niçin “vatan için, devlet için ölmekten, öldürmekten” bahsedenlere de söylemiyorsunuz?

Niye şöyle cümleler de kurmuyorsunuz:

Vatan millet Sakarya, vatanseverlik, devletin bekası gibi kavramları, cana kıymaya ve Müslümanları katletmeye aracı kılarlar. Şehitlik gibi kavramları istismar ederler, bu konuda ayet ve hadîsleri devre dışı bırakırlar. Kendilerini ıslah edici, vatanın savunucuları olarak tanıtan bu grupların asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim şöyle haber vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’ denildiğinde, ‘Biz yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”

*

Hutbede, doğrularla yanlışların, hak ile batılın harmanlandığı, Hz. Ali r. a.’in ifadesiyle “hak söz ile batılın kastedildiği”, bazı doğruların batıl hesabına istismar edilebilmesi için mugalata bayrağının göndere çekildiği paragraflar da var:

“Dinin sahibi Yüce Allah’tır. İslam’ı en doğru şekilde yaşayan Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’dir. İslam’a göre, hiç kimse kendini, Allah ve Resûlü’nün yerine koyamaz. Onlar adına hüküm veremez. Geleneğimizden gelen dini ve tarihi birikimi yok sayamaz. Hiç kimse, dinin asıl temsilcisi olarak kendini göremez. Mutlak doğrunun sadece kendisine ait olduğunu iddia edemez. Şirk ve küfür isnadıyla bir Müslümanı iman dairesinin dışına çıkaramaz. Onun canına, malına ve namusuna kastedemez.”

Geleneğimizden gelen tarihi birikim içinde “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” şeklinde bir söz de var.

Şimdi FETÖ meselesini hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanı.. Bu tartışmada FETÖ’nün yeri karakol mu, mahkeme mi, onu bilemem, fakat FETÖ hakkındaki söylemlerinizi bu son fetvalarınız ışığında ele almakta yarar var.

Siz FETÖ’ye karşı dinin asıl temsilcisi olarak kendinizi gördünüz mü, görmediniz mi?!

Onlara karşı kendinizi mutlak doğrunun savunucusu gibi takdim ettiniz mi, etmediniz mi?

Bunun için istihbaratçı üslubuyla broşür-kitapçık hazırlayıp cami önünde beleş dağıttınız mı, dağıtmadınız mı?

Fethullahçılara (Ki kendilerinin müslüman olduğunu söylüyorlar, onlar da Kelime-i Şehadet getiriyor, namaz kılıp oruç tutuyorlar) şirk ve küfür isnadında bulundunuz mu, bulunmadınız mı?

Medyadaki bazı maymunlar onların canının, malının ve namusunun helal olduğunu yazdıkları, cemi cümlesine O. Ç. dedikleri zaman “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onayladınız mı, onaylamadınız mı?

FETÖ'cüler söz konusu olduğunda şirk ve küfür isnadıyla onları toptan iman dairesinin dışına çıkarmayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

FETÖ'cü diye bilinenlerin de, her vatandaş gibi, canına, malına ve namusuna kastedilmeden yaşama haklarının bulunduğunun hatırlatılması karşısında tavrınız ne olur?

Yoksa, onların değil canlarına, mallarına ve namuslarına kastedilmeden yaşama haklarının bulunmasını, böyle bir haklarının bulunduğunu hatırlatanların bile cezalandırılmaları, "vatan haini" ilan edilerek hedefe konulmalarını mı savunursunuz?

Buyrun, cevap verin.

(FETÖ'yü savunuyor değilim.. Ancak, FETÖ'yü kuran ve palazlandıran da MİT-CIA ortaklığıydı, bunu unutmamak gerekiyor.. Sonradan Fethullah sadece CIA'den emir almaya başladı, MİT de buna bozuldu. Kavganın basit ve kısa özeti bu.)

*

Burası Türkiye..

Burada binlerce, onbinlerce “faili meçhul” (Kişisel olarak meçhul, kurumsal olarak malum) cinayet işlenmiş durumda.

Bu cinayetler şirk ve küfür isnadıyla işlenmedi.. Birtakım “düzenbaz katil”lerin birilerini keyfî olarak “vatan haini” ilan edebilmeleri yüzünden işlendi.

Bu şerefsiz düzenbaz katiller şehadet kavramını istismar etmekten de geri kalmıyorlar.

Ve Diyanet'ten, bu şerefsiz istismar karşısında ne bir fısıltı, ne bir vızıltı, ne bir inilti, ne bir mırıltı, ne de bir zırıltı duyuluyor. 

Sözde Türkiye’nin caza kanununda idam yok.. Pratikte var(dı).. Yasal idam hükmü kalktı, infaz kaldı.. Mahkeme yok, iddianame yok, savunma yok, kurşun var.. (Bu katiller arasında kibar, nazik ve ince insanlar da yok değil; vatandaşlar silah sesi duyup rahatsız olmasınlar diye bazen zehirleme gibi yöntemlere başvurma inceliği gösteriyorlar.)

Bunun adına da vatanseverlik deniliyor.

Namus?..

Avrupalılar, FETÖ’cü diye tutuklanan bazı kadınların namuslarının bazı MİT’çiler tarafından payimal edildiğini söylüyorlar.. 

Tutuklanan, eşi bulunmadığı veya eşiyle birlikte olmadığı halde hamile kalan kadınları Avrupalılar gündeme getiriyorlar. (Ve de yerli-milli "namuslu" medya bunlara sansür uyguluyor.. Avrupalılar'ın iddialarının iftira olduğunu ispat etmek yerine susuyor, "Sükut ikrardan gelir" fehvasınca dolayı olarak onaylıyorlar.)

Diyanet olarak bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Biraz yüksek sesle söyleyin, çünkü benim kulaklarım az ağır işitiyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...