CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR


ANAYASASINDAKİ (LAİKLİK GEREĞİ) İSLAM'A AYKIRI LAFLARDAN RAHATSIZ OLMAZ DA,

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENE AKYIRI KUR'AN AYETLERİNİ GÖRÜNCE TÜYLERİ DİKEN DİKEN OLUR,

GÖZÜNÜ KAN BÜRÜR..


KUR'AN'IN BÜTÜN AYETLERİNİ TASDİK ETMEYENLERİN TEKFİR EDİLMELERİ (KÜFRE DÜŞMÜŞ OLDUKLARININ SÖYLENMESİ) KARŞISINDA DA,

AFRİKA'NIN YAMYAMLARI GİBİ GLU GLU DANSI YAPAR, 

GÖZLERİNDEN ATEŞ SAÇARAK KİN VE GAYZ DOLU BİR SES TONUYLA HAÇSIZ LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) SEFERİ İLAN EDER, 

DERİNLERDEN, DERİNLİKLERDEN "TEKFİRCİLERİ SÖYLETMEN, VURUN! ASIN, KESİN, ÖLDÜRÜN!" MESAJI VERİR..


("AH KÜÇÜK HOKKABAZLIK, SEFİL AYNALI DOLAP,

"BİR ŞAPKA, BİR ELDİVEN, BİR MAYMUN VE İNKILAP"

NECİP FAZIL KISAKÜREK)





“D-v-l” kök harflerinden türemiş olan devlet, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelime..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kullanılan bu tabir Kur’an’da geçmekle birlikte (Haşr 59/7), o dönemde bugünkü anlamını taşımıyordu.

Şu anda Türkçe’de kullandığımız “tedâvül” kelimesiyle ilişkili bir manada kullanılıyordu; ki bu kelime ile devlet kelimesi aynı kökten (d-v-l) türemiştir.

Bununla birlikte Araplar, Roma/Bizans ve İran gibi imparatorlukların varlığının farkındaydılar ve onlardaki “devlet”lik durumunu ifade eden bir kelimeye sahiptiler: Mülk.

Bu kelimeyle aynı kökten türemiş olan “memleket” (meliklik, krallık) sözcüğünü bugün de kullanıyorlar. Öyle ki, Suudi Arabistan Krallığı’nın resmî adı el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye’dir.

*

Evet, mâlik ve melik (hükümdar, kral) kelimeleri, “sahip olmak, hâkimiyet/egemenlik, güç, iktidar” anlamlarına gelen mülk kelimesi ile aynı kökten türemiştir.

Nitekim bu sözcük Kur’an’da geçmekte, Yusuf Suresi’nde o günkü Mısır hükümdarı için “melik” tabiri kullanılmaktadır (Yusuf, 12/76).

Dolayısıyla mülk, Araplar’ın o gün dünyada hakim olan devletler için kullandıkları bir tabirdi, sonradan “devlet” kelimesiyle ifade edilecek olan olguyu yansıtıyordu.

Mülk diye adlandırılan, baştaki yöneticinin (kral, padişah, sultan, hakan, sezar, kayzer, kisra, çar vs. anlamında) melik diye isimlendirildiği bu devlet yapısı, İslam’ın öngörüp “ideal” olarak ortaya koyduğu bir siyasal düzene/nizama karşılık gelmiyordu.

*

Nitekim Hz. Peygamber s.a.s., kendisinden sonra hilâfetin (hilâfetü’n-nübüvve) otuz yıl devam edeceğini, daha sonra idarenin “mülk”e (mülkün adûdun) dönüşeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48; Müsned, IV, 273; V, 50, 220-221).

Bu hadîs çerçevesinde mülk (meliklik), nübüvvet menheci üzere bir hilafeti temsil etmiyor olsa da, yani melik konumundaki kişiler Peygamber s.a.s.’in halifesi unvanını taşıma liyakati ve yeterliliğine (ya da hakkına) sahip bulunmuyor olsalar da, yine de başında bulundukları devlet “müslümanların devleti”ydi, İslam devletiydi.

Bununla birlikte söz konusu melikler kendilerini melik olarak adlandırmaktan kaçınıyor, hem “meşruiyet”i sağlama hem de kişisel itibarlarını büyütme noktasından kendilerini halife olarak takdim ediyor ve öyle adlandırılmak istiyorlardı.

Ancak, hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde bu halifelik iddiası sözde kalıyor, olay özünde “mülk” mahiyetini taşıyordu. 

(Öyle ki ashabın “Cennet’le müjdelenenler”inden Sa’d bin Ebî Vakkas r. a., Muaviye r. a. Hz. Hasan’dan hilafeti devraldığında ona, biat etmiş olduğu halde, “Ey Melik…” diye hitap etmiş, Muaviye r. a. rica makamında “Emîrülmüminîn deseydin ne olurdu…” karşılığını vermiştir. Onun bu şekilde hitap etmesi, söz konusu “otuz yıl” hadisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Türkiye İlahiyat sirkinin duayen canbazı Mehmed Said Hatiboğlu adlı ilmi de zekâsı da yetersiz şahıs, “cebâbire/zorbalar kaydı ile ucu günümüze de dayandığı için olsa gerek, bu hadîs hakkında da şüpheler uyandırmaya çalışmış... Oryantalist hezeyanları sorgulama söz konusu olduğunda beyni felçli bir yatalak insan karikatürüne dönüşen, faltaşı gibi açılmış gözleri sabit bir noktada donup kalmış bitkisel hayat yaşayan bir canlı cenaze halini alan bu Batı hayranı sürüngen şahsı, inşaallah ilerde “hilafetin Kureyşîliği” bahsi üzerinde dururken tekrar hatırlayacağız.)

Evet, otuz yıllık bir süreçten sonra ortaya çıkan meliklik devresinde ortada (devlet başkanlığı düzeyinde) “sahici” bir hilafet kalmamış olsa da, “Müslümanların devleti”, yani Şeriat ilkelerine bağlı siyasal ümmet birliği (cemaat) mevcuttu.

Ve Müslümanların bu birliğe (cemaate) bağlılık göstermeleri, parçalanmamaları gerekiyordu.

*

İşte hadîs-i şerîflerde bu “İslam devletine bağlılık” durumu “cemaat” kavramı ile ifade edilmiş, ümmet cemaati terkten, tefrikadan sakındırılmıştır.

Ancak bu sakındırma, o gün “devlet” kurumuna hakim olan hükümet etme biçimine (“mülk"e) bağlılık ile ifade edilmemiştir, çünkü mesele bir melik’e ya da mülk şeklindeki bir rejime itaat değil, “Müslümanların siyasal birliğini yansıtan devlet”e bağlı kalma meselesiydi.

Mülk gibi rejim tiplerini (ya da hükümet modellerini) aşan bu "ümmet devleti" olgusu (sonraki yazılarda inşaallah ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi) hadîslerde cemaat kavramı ile ifade edilmiştir. 

[Merhum Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar’ının ikinci cildinde, Ezher’de talebeyken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den dinlemiş oldukları bazı tarihî gerçekleri aktarır. Onun anlattığına göre, Şeyhülislam, Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermesinin akabinde neler olacağını tahmin ettiği için, onu bundan vazgeçirmeye çalışmış, Vahideddin’in ona cevabı şu olmuştur (s. 58): 

“Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz...”

Buna karşı Şeyhülislam şu cevabı vermiştir: 

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, … din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..”]

*

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebini benimseme, cemaat kavramı çerçevesinde İslam (Şeriat) devleti idealine ve ümmetin siyasal birliği ilkesine bağlılığı ifade eder.

Bu ilke, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilkedir.


(İlk yayın tarihi: 25 Haziran 2023,

kitaplaşmış hali: https://archive.org/details/cemaat-kuresel-islam-devletidir)



FELSEFE DESEN FELSEFE DEĞİL, TASAVVUF DESEN TASAVVUF DEĞİL

 




İbn Arabî’nin saçma kitaplarından birini Tedbîrât-ı İlâhiyye oluşturuyor. Ahmed Avni Konuk, bu küçük kitapçığı şerh adını verdiği lüzumsuz gevezeliklerle şişirmiş ve Prof. Mustafa Tahralı da Latin harflerine aktarmış. Ortaya tuğla büyüklüğünde bir muzır kitap çıkmış.

Kitabın özgün adı Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islahı Memleketi’l-İnsaniyye.. “İnsan ülkesinin ıslahı için ilahî tedbirler” demek oluyor.

Şarlatanın bu kitabı yazmasının sebebi, Aristo’ya öykünmüş olması..

Prof. Tahralı, yazmış olduğu “Takdim”de şunu diyor:

“İbn Arabî’nin bu kitabı … bizzat kendi ifadesine göre, hikemî [felsefe, fen bilimleri ve sosyal bilimler çerçevesinde] ve tasavvufî olmak üzere karışık bir üslub ve beyan ile hem ‘avam’ın [sıradan insanların] hem ‘havas’ın [maneviyat alanının seçkinlerinin] istifadesi düşünülerek kaleme alınmış, ‘tasavvufun özü’ dile getirilmiş, ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların [tasavvufta hedefe ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas edilmiştir.”

Sadece bu değil, adamın bütün kitapları karışık.. Karman çorman türrehat ve hezeyan yumağı..

Hepsi de üslub ve beyan bakımından rezalet..

Fakat bu kusur, kendilerini havass zanneden “avamdan beter” geri zekalıların “aklını alma” bakımından bir avantaja dönüşüyor.. “Benim maneviyat bakımından boş olduğum, ‘vasıl’ olamadığım düşünülmesin” diye dertlenen aptallar “Kral çıplak!” demek yerine, boş ve lüzumsuz laflarda hikmet arıyorlar. 

(Bu, şarlatanın her lafının yanlış olması anlamına gelmiyor.. Hak ile batılı karıştırıyor, sözlerindeki hak olan öğeler ile batılı da yutturuyor.)

*

“Hikemî ve tasavvufî ayrımı" yapan bir dangalak, ne “hikmet”i ne de “tasavvuf”u anlamış olabilir.

Hikemî, “hikmetlerle ilgili olan” demek (Hikem, hikmet kelimesinin çoğuludur). Burada “hikmet”ten (ya da hikemden) kasıt “eski felsefe”.. O dönemde felsefe (yani hikem) denilince, bugün sosyal bilimler ve fen bilimleri olarak bilinen alanlar da dahil olmak üzere bütün entelektüel faaliyetler anlaşılıyordu.

Bu ayrım, herşeyden önce, tasavvufun “hikmet”ten (bilirlik ve bilgelikten) soyutlanması anlamına geliyor. O dönemde, Eski Yunan’ın düşünürleri ile onların takipçisi durumundaki “İslam filozofları” diye bilinen (filozof/hakîm görünme meraklısı) akılsız ukala tarafından savunulan aptalca metafizik zırvalara bile “hikmet” nazarıyla bakılırken, söz konusu ayrımda tasavvuf, “hikemî olmayan bir alan” olarak tanımlanmış oluyor. 

(Ki bu İbn Arabî soytarısının keşf diye pazarladığı zırvaların önemli bir bölümü o filozoflardan araklanmış şeyler.. Özellikle de Plotinus’tan..)

*

Burada esas sorun şu: Karışık bir üslup ve beyanla böyle bir kitap yazmak, iki farklı paradigmayı ayıramamak, birbirine karıştırmak demektir.

Usulsüzlüktür.. Usul bilmemektir.

Kem âlât ile kemâlât olmayacağı gibi, usulsüz vusul de olmaz.

Yöntem ve kavramsal çerçeve olarak birbirine indirgenemeyecek iki farklı disiplini birbirine karıştıran bir adamın yazdıklarının bir zırvalar koleksiyonu olması kaçınılmazdır.

Bu tür eklektik ukalalıkların tasavvufu tasavvuf olmaktan çıkarıp metafizik “atmasyon” ve zırvalara dönüştürmesi, felsefeyi de felsefe (insan düşüncesinin, muhayyilesinin ve tahminlerinin ürünü yani kul yapımı bir faaliyet) olmaktan çıkarıp kutsallaştırması önlenemez.

Nitekim İbn Arabî’nin kitapları, Eski Yunan’ın bazı metafizik zırvalarını “ilahî keşf”e dönüştürüp tasavvufa yamamış durumda.

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar: "Hocam, icat yapmış birçok insan var, peki ya sen, sen hiç icat yaptın mı?" "Yaptım" demiş, "kar ile soğan yemeyi icat ettim ama ben de beğenmedim". 

Bu dangalak da aklınca felsefe ile tasavvufu karıştırmış, sonuç olarak millet öyle bir sindirim fesadına uğradı ki, ortaya dökülen pislik hâlâ mide bulandırmaya ve İngiliz keferesinin dalalet operasyonları için malzeme olmaya devam ediyor.

*

Şarlatan soytarı, dediğine göre, kitabında , ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların [tasavvufta hedefe ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas etmişmiş.

Lan dangalak, adam “vasıl” ise, senin yazdıklarını neylesin?!.. Görünen köy kılavuz ister mi, aptal!.. Vasıl olmuş bulunana yol gösterilir mi?!.

Geri zekâlı zampara angut daha bunu bile anlayamamış, arifim diye artistlik yapıyor.. (Bunu görmezden gelen “kralın mahir terzisi” dalkavukları ondan da geri zekâlı..)

Lafa bak, vasıl olanlar da faydalanırmış.. Kurnaz soytarı, çaktırmadan kendisinin "vasıl"lardan olduğunun müjdesini veriyor.. Vasıl olmak bir tarafa, kendisini vasıllara akıl verme konumunda görüyor, gösteriyor.. 

Endülüs'ün zamparası maneviyat dolandırıcılığında yekta.. 

İslam tarihinin bu büyük şarlatanı, “vasıl”lara ders vermeye kalkışmak yerine Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için yazdığı aşk kitabının (Arzuların Tercümanı) benzerlerini üretmekle meşgul olsaydı daha az zararlı bir iş yapmış olurdu.

*

Bu bahse devam edeceğiz inşallah..


ÇOCUKSU (NAİF VE ACEMİ) CİHATÇI SELEFÎLER VE ANASININ GÖZÜ, (ASIL DERDİ LAİKLİĞİN YANİ SİYASAL DİNSİZLİĞİN DANSLI RAKILI ZAMPARALIK "DÜZEN"İYKEN YERİ GELİNCE DİN İSTİSMARI DESTANI DA YAZAN) "DİŞİNE KAN DEĞMİŞ" CANAVAR ATATÜRK DEVRİMCİSİ LAİKLER (SİYASAL DİNSİZLİKÇİLER)

 





Dr. Nurullah ÇakmaktaşOrta Doğu Ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapan bir öğretim üyesi.

Yüksek lisans tezi “İslami Hareketlerin Sosyolojisi: Mısır'da Selefi hareket” başlığını taşıyor.

Doktora tezinin adı ise “Cihâdi Selefiliğin İdeolojik Oluşumu”.

Bu yazıda onun Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesini konu edineceğiz.

Dinî radikalizmden kastı cihadî (cihatçı) selefîler..

Ana akım İslamcılardan kastı ise Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) gibi hareketler.

Çakmaktaş, bu konularda ezbere gevezelik edenlerin aksine konusuna hakim.

Makalesi (ve yazdığı tezler) önemli.

*

 

Türkiye’de cihat ve selefîlik kavramlarından nefret edenler var.

Özellikle laik rejim nefret ediyor.

Laik (siyasal dinsiz) devletin yüzeysel ayağı (Atatürk soyadını alarak kendisini Türkler’in atası ilan eden) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın izinde olduğunu söylerken, derin ayağı da Cübbeli gibi tiplere sözde tasavvuf (maneviyat, irfan ve ahlâk) ve Ehl-i Sünnet adına selefîlik düşmanlığı yaptırıyor.

Fakat selefîliğe düşman olan sadece Cübbeli şaklaban değil.. Onunla cebelleşen tarihselci ve reformist tipler de selefîlik ve cihatçılık düşmanı.

Cübbeli gibi sahtekâr tasavvufçular da sahaya sürülüyor ki tasavvuf sempatizanları onlara bakarak cihatçılara ve selefîlere soğuk baksınlar.

Tabiî başka hileler de var.. Bunlardan birini, enerji ve potansiyeli lüzumsuz mecralarda heder ettirmek için “medeniyet” gibi kavramlar etrafında yaptırılan (bir gram bal için keçiboynuzu çiğneme türünden) lüzumsuz lafazanlıklar oluşturuyor.

Sanki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Biz bir medeniyet inşası için yola çıktık” demişti.

Hayır,  mesele Allahu Teala’nın sözünün yüceltilmesi (îlâ-yı kelimetillah) ve şirkin (tağutlara, firavunlara, putlaştırılan şahıslara ve nesnelere tapmanın) ortadan kaldırılmasından, yeryüzünde Allahu Teala’nın ahkâmıyla (Şeriat’le) hükmedilmesinden ibarettir.

Bu da, cihatsız gerçekleşmez..

Kanla irfanla” diyerek size parmak sallayan katillerin karşısına içi boş “irfan” davasıyla çıkmanız durumunda bundan pek memnun olacakları, bıyık altından gülerek size “Siz ne iyi müslümanlarsınız yav, keşke herkes sizin gibi olsa” diyecekleri, sırtınızı sıvazlayacakları kesindir.

Sonra da size, “cihatçı selefîler”le mücadele ederek “İslam’ı kurtarma” ev ödevi vereceklerdir.

Gerçekte kurtarmakta olduğunuz şey laiklikten (siyasal dinsizlikten) başka birşey değildir.

*

Seyyid Şerif Cürcanî’nin belirttiği gibi, selefîlik de Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alır, çünkü selefîlik (selef kavramının tanımı gereği) Sünnet ehli (ehl-i Sünnet) olmayı gerekli kılar.

Unutmamak gerekir ki Türkiye’deki Nakşibendîlerin cümlesinin pîri olan Halid-i Bağdadî k. s. da itikaden selefi idi..

Şimdi soralım: İmam Matüridî kendisi için ne diyordu?.. “Ben Matüridî mezhebindenim” mi diyordu?

İmam Eş’arî “Ben Eş’arî mezhebindenim” diye mi konuşuyordu?

Hayır, selefe tabi olduklarını (selefî olduklarını) söylüyorlardı.

Aslında Ehl-i Sünnet’in tümü (son tahlilde) selefidir. Selefin yolu üzerinde olmak zorundadır.

Selefî olmayan, Ehl-i Sünnet’ten de değildir.

*

Çakmaktaş’ın makalesine dönelim..

Başlangıçta yer alan özet şöyle:

Bu araştırma, ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşüncenin, İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılık düşüncesine ve İslamcılara yönelttiği tenkitleri incelemektedir. Her iki ekolün İslam dünyasını ve Müslüman toplumu ilgilendiren sorunlara teo-politik hassasiyetle reaksiyon gösteriyor olmaları, bu iki ekolün zaman zaman “siyasal İslam” tanımlaması altında aynı kategoriye dâhil edilmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı; dini radikalizmin birincil metinlerini inceleyip analiz etmek suretiyle her iki ekolün pek çok meselede tam bir karşıtlık içinde olduğunu, Ömer Abdurrahman, Eymen ez-Zevâhiri, Ebû Muhammed el-Makdîsî, Ebû Mus’ab es-Sûrî ve Ebû Yahya el-Lîbî gibi öncü cihâdî selefi ideologların ana akım İslamcılara yönelttiği tenkitler üzerinden göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmada söz konusu bu tenkitler; “Din-Siyaset İlişkisi Bağlamında”, “Din-Hukuk İlişkisi Bağlamında” ve “İslamlaşma Yöntemi Sorunsalı ve Ötekiyle İlişki Bağlamında” olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir.

Çakmaktaş’ın “ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşünce” diyerek bir “sapma”dan söz etmesi önyargılı bir tanımlama olmuş.

Bir başkası bunu sapma değil de “sapma ve yozlaşmalara tepki” diye adlandırabilir.

Bununla birlikte yazarın “radikal” diye adlandırdığı isimlerin görüşlerini olduğu gibi aktarması takdire değer bir tutum.

*

Çakmaktaş’ın makalesinin ilk paragrafları şöyle:

On sekizinci yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar sömürge ve işgal tecrübesi yaşamış Müslüman devletler, yirminci yüzyılın ilk yarısında istiklal savaşları vermek suretiyle batılı güçleri topraklarından uzaklaştırmayı başarabilmişlerdir. Fakat bağımsızlıklarının akabinde, Batı’nın fikrî teklifleri Müslüman ülkelerde karşılık bulmuş ve modern siyasal ideolojiler yeni ulus devletlerin dayanağı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda sömürgeciliğe ve batının söz konusu fikrî tekliflerine reaksiyon olarak şekillenen İslamcılık, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren batılılaşmayı savunan yeni ulus devletlere karşı düşünce üretimi içine girmiş ve dini-siyasi bir hareket hüviyetine de bürünerek aksiyon kazanmıştır. Öyle ki bu süreç içerisinde İslamcılık entelektüel meşgale sınırını aşmış, aksiyon kazanmış ve böylece İslami hareket zuhur etmiştir.

Kurulan yeni ulus devletlerin benimsediği seküler politikalara karşı İslami hareket müntesipleri, devletin ve toplumun İslamlaşması için takip edilmesi gereken yöntem hususunda zaman içinde anlaşmazlık içine düşmüş ve bu durum İslami hareketin çeşitli fraksiyonlara ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Öyle ki ıslah, terbiye, irşat ve davet ilkelerini yozlaşmayla mücadele ve İslamlaşma yöntemi olarak savunan bir kesim kendilerini siyaset dışı olarak konumlandırmıştır. Bireylerin davranış eğitimini önceleyen sûfî gruplar, dini inançları saflaştırmayı ve hadis eksenli din eğitimini merkeze alan geleneksel selefi gruplar ve ülke ülke dolaşarak İslam’ı anlatmaya çalışan gezgin tebliğ ve davet cemaatleri bu grubun en önemli temsilcileri kabul edilmektedir.

Başka bir kesim ise Müslüman toplumların içinde bulunduğu krizin temelde siyasi kaynaklı olduğunu düşünmüş, krize çözüm üretmenin ve İslamlaşmanın ise ancak siyasal mücadele içine girmekle mümkün olabileceğini savunmuştur. “Siyasetin içinde kalarak İslamlaşma” şeklinde tarif edilmesi mümkün bu ekol aslında İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin ana eksenini oluşturmuş ve “ana akım İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket” olarak tanımlanmıştır.

Görüldüğü gibi Çakmaktaş, “ana akım İslamcılık” ile İslam ülkelerindeki İslamcı siyasî oluşumları (ya da siyaset yapan hareketleri) kastediyor.

Siyasetle uğraşmadan İslamî eğitim faaliyetleri yapan grupları (Ki bunlar arasında sufîler de, selefiler de var) ayrı bir kategoride ele alıyor.

*

Çakmaktaş’ın ifadelerinin devamı şöyle:

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimin ile Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami grupları bu ekolün ilk temsilcileridir. Moderniteye karşı onun içinde kalarak çözüm üretmeye çalışan bu ekolün ortaya koyduğu düşünce biçimi, benzer sorunları yaşayan Müslüman topraklarda da makes bulmuş, kısa süre içinde bu metodu benimseyen gruplar muhtelif ülkelerde neşvünema bulmuştur.”

Ancak, Mısır ve Pakistan ile Türkiye’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Mısır’da ve Pakistan’da Türkiye’de olan türden bir tepeden inmeci ve dayatmacı Batılılaşma yaşanmadı.

Yani o ülkelerde açık bir Şeriat karşıtlığı yapılmadı ve Şeriatçılık (en azından söylem düzeyinde) devlet için bir tehdit olarak görülmedi.

Fakat Şeriatçılar tehdit olarak görüldüler.. Çünkü onların (bir grup olarak) iktidar olmaları, mevcut (Batılılaşma yanlısı) iktidar sahiplerinin ellerindeki “nimet”lerin kaybolması anlamına gelecekti.

Bu yüzden de Şeriatçılara ellerinden gelen her zulmü yapmaktan geri kalmadılar.

*

Çakmaktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Din temelli alternatif bir siyasal söyleme sahip ana akım İslami hareketin yeni ulus devletler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanması, buna bağlı olarak yargılama, mahkûmiyet, işkence, idam ve faaliyetlerin yasaklanması gibi sert baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılması ve ana akım İslami hareketin de buna mukabil siyasetin içinde kalma ve “İslamlaşmanın tedriciliği” yöntemini savunmaya devam etmesi, hareket içinde özellikle sert hapishane atmosferini tecrübe etmiş ve öfkelenmiş bazı üyelerden itirazların yükselmesine zemin hazırlamıştır. Bu kimseler maruz kaldıkları sert politikalara karşı aynı sertlikle cevap vermeyi teklif etmiş, İslamlaşmanın tedrici bir yolla değil de ancak silahlı devrim yoluyla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Ana akım İslami hareket içindeki söz konusu yöntem ihtilafı ilk olarak tam anlamıyla altmışlı yıllarda yaşanmış, bu ihtilaf neticesinde ana akım İslamcılık düşüncesinin bir sapması (anomali) olarak dini radikal düşünce teşekkül etmeye başlamış ve bu gelişmeler dini-radikal yeni fraksiyonların oluşumuyla sonuçlanmıştır. Söz konusu ayrışmanın yaşandığı altmışlı yıllardan günümüze dek, cihâdîlik, cihâdî selefilik veya İslamî Radikalizm gibi isimlerle adlandırılan teo-politik düşünce ve bu düşüncenin ideologları olarak kabul edilen kimseler, yine dini-siyasi bir hareket olan ana akım İslamcılık düşüncesine ve bu düşüncenin ideologlarına ihtilafa konu olan belli başlı temalarda eleştiriler yöneltmiştir.

Burada sözü edilen “silahlı devrim” alternatifini bir “iç savaş” olarak düşünmemek gerekir. Daha çok, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan “askerî darbeler”e benzemektedir.

*

Malum olduğu üzere Türkiye’de “devrimcilik” İslamcılar söz konusu olduğunda lanet bir şey, buna karşılık Atatürkçüler/Kemalistler, solcular, dinsizler, ateistler mevzubahis olduğunda ise bir meziyet olarak kabul ediliyor.

Kemalistler Atatürk ilke ve devrimleri lafını dillerinden düşürmüyorlar.

Buna karşılık bir müslüman “İslam devrimi”nden söz ettiği zaman tüyleri diken diken oluyor.

Atatürk’lerine devrim helal, müslümana ise haram.

Daha doğrusu devrimcilik laikin (siyasal dinsizin), solcunun, ateistin tapulu malı..

Her işi “devrim”le halletmeye alıştıkları için bugün bile (alışmış kudurmuştan beterdir hesabı) bazen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuşmaktan geri kalmıyorlar.

*

Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı eline geçirmesi böyle bir “silahlı devrim”le oldu.

Aralarında (son zamanlarda birilerinin parlatmaya çalıştığı beyinsiz) Enver’in de bulunduğu bazı subaylar Babıali’yi (Sadrazamlık makamını, Başbakanlığı) bastılar, bir bakanı (nazırı) öldürdüler, iktidara el koydular.

Benzer birşeyi (henüz Atatürk soyadını kullanmadığı sıralarda) Mustafa Kemal de yaptı, millet iradesini (milli egemenliği) temsil eden milletvekillerinin saltanattan (Osmanlı Devleti’nin devamından) yana olduklarını görünce onları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tehdit etti, böylece bir “devrim” yaptı. (O gün bazı kafalar kesilmedi, fakat devrime daha sonra tepki gösteren Şeyh Sait gibiler kafalarını kaybettiler. Onlarınki Kürtçü bir isyan değildi, rejim değişikliğine tepkiydi. Şayet dertleri Kürtçülük olsaydı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günler onlar açısından daha müsaitti. Mustafa Kemal’e o dönemde Çapanoğu vs. gibi “padişahçı Türkler” isyan ettiler, Kürtler’den ise ses çıkmadı.)

Türkiye’de devrimciliği tekeline almış bulunan laikler ve Kemalistler daha sonra da bazı devrimler yaptılar.

Biri, Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asan 27 Mayıs 1960 devrimi (Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde bayram olarak kutlanıyordu).

*

Çakmaktaş’ın yazısına dönersek, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerdeki zulüm gören müslümanlar, “Devrimcilik yükünü tümden Batılılaşma yanlılarının sırtına yükleme kurnazlığı ve kolaycılığı bize yakışmaz, ucundan kıyısından da olsa biz de el atıp azıcık devrimci olalım” demişler.

Devrimcilikten anladıkları da “Batılılaşmacı devrimciler”in devrimden anladıklarına benziyordu: “Madem onlar kalleşçe suikastler yapıyorlar (Mesela İhvan-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Benna bu şekilde şehit edildi) biz de fırsat bulduğumuzda suikast yapalım” demeye başladılar (Mesela Enver Sedat’ı öldürdüler.)

Ancak, devrimcilikte Batıcılara yetişmeleri mümkün değildi. 

(Batıcıların “silahlı devrim” portföyü hayli zengin: Bin yıl sürecek devrimler yapmaya, binlerce faili meçhul cinayet gerçekleştirmeye, zehirleme ve trafik kazası gibi “sessiz devrim”ler gerçekleştirmeye bayılıyorlar. 

Laik devrimcilerin yaptıklarına İslamcı devrimcilerin hayalleri bile yetişemez. 

“İslamcı devrimciler”, genelde, Çakmaktaş’ın yazısında ele aldığı türden “cihatçı makale ve kitaplar” yazmakla meşguller. 

Ortada devrim yok.. Hele birilerini zehirleme gibi çakallıklar akıllarının ucundan bile geçmez. 

İşin en acı tarafı ise, o makale ve kitapları yazanları ya Batılılar’ın yerli ve milli acenta ve işbirlikçileri bir şekilde süründürüyor ve öldürüyor, ya da bizzat ABD yani CIA vs. devreye girip onları katlediyor. 

Nitekim Çakmaktaş’ın makalesinde fikirlerini konu edindiği bazı isimler CIA tarafından öldürüldü.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


(İlk yayın tarihi: 8 Kasım 2023. 
Kitaplaşmış hali: https://archive.org/details/laik-rejimlerde-islami-hareket-yontem-tartismasi)

ATATÜRK, ENVER'DEN DAHA BÜYÜK SİYASÎ DEHA İDİ

 







Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda herşeye rağmen direnmeye devam ediyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan ittifakı Çanakkale’yi geçmeyi başaramamıştı. İngilizler Kûtü’Amare’de de mağlup olmuşlar, General Charles Townshend esir düşmüştü.

Mağlubiyeti getiren isim, sonradan Atatürk soyadını alacak olan Selanikli zampara Mustafa Kemal’di.

Eylül 1918’de Filistin-Nablus’ta, başında bulunduğu Yedinci Ordu’ya (eski “sofra” arkadaşı, İngiliz casus Aubrey Herbert’le ortak dostları General Allenby komutasındaki) İngilizler karşısında ricat (kaçış) emri vermiş, bu yüzden hazırlıksız yakalanan diğer orduların da çöküp tarumar olmasına neden olmuştu.

Taa Halep’in kuzeyine kadar (İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafeyi) müthiş bir cesaret, direnç, azim ve kararlılıkla kaçtı.

*

Zampara Kemal’in bu başarısı, Osmanlı iç siyaset denklemindeki değişikliğin bir ürünüydü.. İki ay önce, 4 Temmuz günü Padişah Mehmet Reşat vefat etmiş, yerine, zamparanın “kafaya almış” bulunduğu Vahideddin padişah olmuştu.

Zampara Atatürk o sırada hastalık kontenjanından Avusturya-Karlsbad’da kaplıcalarda şifa arama harekâtı yürütüyor, her akşam üniformasını giyip nişanlarını takarak lüks otellerde akşam yemeği yiyor ve kadınlarla dans edip yarenlik ediyordu.

Bir de, günlüğüne yazmaktan özenle kaçındığı “gizli kapaklı” işler çeviriyordu.

“Adamı Vahideddin”in padişah olduğunu duyunca hastalığına paydos deyip hemen İstanbul’a koştu ve Ağustos ayında (daha önce istifa edip bırakmış olduğu) Yedinci Ordu komutanlığına (padişah yaverliği unvanını da cebine koyarak) atanmasını sağladı.

Bir ay sonra da General Allenby’nin önünden kaçarak Filistin cephesinin çöküşünü sağlama bağladı.

Herşey iki ayda olup bitmişti.

İngilizler açısından temiz işti.. Zahmetsizce, ayaklarına taş değmeden, piknik gezisi yapar gibi Halep'e kadar "Hurraa" diyerek yürümüşlerdi.

Bu arada, Atatürk'ün emriyle önlerinde kaçmakta olan askerlerimizi de keklik sürüsü gibi avlamışlardı. 

*

Selanikli zampara, Halep’in kuzeyine kadar kaçtıktan sonra, operasyonun ikinci aşaması için kolları sıvadı.

Osmanlı sarayına gönderdiği bir telgrafla Padişah Vahideddin’e İngilizler’le “behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh (barış)” yapılması talebini iletti.

Askerî yenilgi psikolojik hezimet ile taçlandırılmalı, Saray’ın morali çökertilmeliydi.

Saray, İngilizler karşısında ellerini kaldırıp teslim olmayı kabul etmeliydi.. Behemahal.. Direnmeyi aklından bile geçirmemeliydi.

Selanikli, teslimiyetin adını barış yapmış bulunuyordu. 

Gerçekte zamparanın muhteşem firarı da, bu barış havariliği de sürpriz değildi.

Çünkü, Kâzım Karabekir’in (Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış olan) “Günlükler”inde (ikisi paşa) dört subaydan aktardığı bilgiye göre, hain zampara Filistin’e gidince emri altındaki subayları İngilizler’e teslim olmaları için ikna etmeye çalışmış bulunuyordu.

Böylece subayların maneviyatını sarsmış ve onları yenilgiye hazır hale getirmişti.

Fakat, isminin lekelenmemesi ve itibarının zedelenmemesi için sözde teslim olmamış, orduya ricat emri vererek kaçmıştı. Bahanesi hazırdı, düşman çok güçlüydü.

Karabekir gibi Avni Paşa da (Osman Öndeş tarafından yayınlanan hatıratında) Selanikli’nin bölgeye gidince direniş ruhunu kırmaya çalıştığını, bunun için subaylara “Padişah’ın İngilizler’le barış istediğini, kendisinin de bu amaçla geldiğini” söylemiş bulunuyordu.

Yalan söylüyordu. “Gizli saklı” misyonunu ifa ediyordu.

*

Filistin cephesindeki bir Osmanlı yenilgisi, İngilizler’in daha önceden kafalarına koymuş oldukları bir hedefti. Mehmet Hasan Bulut şunları yazmış bulunuyor:

“… 1917 Şubat’ında, Türkiye’de yatırımları bulunan ve İttihâtçı liderleri yakından tanıyan İngiliz bir işadamı, Başvekil (İngiltere başbakanı) Lloyd George’un izniyle İsviçre’ye giderek Bern’de (Osmanlı büyükelçisi) Fuad Selim ile buluşmuş ve Talât Paşa’ya yazarak görüşmeleri tekrar başlatmıştı. Aubrey ve Prens Sabahaddin böylece tekrar harekete geçmişti. Talât’ın ekibindeki, İngiltere ile süregiden bu harbi bitirmek isteyen eski Sofya elçisi Ali Fethi ve en yakın arkadaşı Mustafa Kemal de Prens’in (Sabahaddin’in) münferit sulh (Almanya’dan ayrı olarak tek başına barış) grubuna dâhillerdi. …

“Uzayan savaştan bunalan sadece Talât Paşa ve ekibi değildi. (Talat Paşa’nın yanındaki) Muhaliflerinden önce davranarak bu tezgâhı kendi lehine çevirmek isteyen Enver Paşa, Haziran ayında Abdülkerim adında bir adamı vasıtasıyla silah tüccârı Basil Zaharoff ile Cenevre’de görüştü. Abdülkerim, Sultan Abdülhamid’in mabeyncisiydi, daha sonra Viyana Büyükelçisi olmuştu. Zamanında Zaharoff’tan yüklü miktarda rüşvet almıştı, bu yüzden Zaharoff ona güveniyordu. Enver Paşa, bu görüşmenin neticesini Romanya-Macaristan hududundaki Herkulesbad Kaplıcalarında bekliyordu. Adamı Abdülkerim, Zaharoff’tan New York’ta Morgan’s Bank’a 2 milyon dolar avans yatırılmasını talep etti. 500 bin dolarını kendi alıp, kalanını (bir buçuk milyon doları) Enver ve Câvid gibi arkadaşları arasında dağıtacaktı. Para yattıktan sonra Mezopotamya ve Filistin Cephesindeki Türk ordusunu kendi tespit edecekleri bir hatta kadar peyderpey çekeceklerdi, ardından Çanakkale Boğazındaki birlikleri çekecekler ve Müttefiklerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) çıkmasına izin vereceklerdi. Nihâî olarak, İngiliz donanması Boğaz’dan geçtikten ve mütareke (ateşkes) imzalandıktan sonra kalan ödemeyi alacaklardı. Avansın dışında, toplamda 10 milyon dolar istiyorlardı.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 324-5.)

On milyon dolara Mehmetçiğin kanını, vatan toprağını, devletin haysiyetini ve şerefini, bir savaşı satmaya razı olmuşlar.

Ancak, Enver zirzopu ihanet bayrağını göndere çekmeyi başaramadı.. Bu onur, Black Jumbo olma becerisi gösteren zampara Atatürk sibopuna nasip oldu:

“Zaharoff İngiltere’yi bu teklife razı etmişti ama yeni kurulan orduyla beraber Türklerin Bağdat’a saldırıp harbi kazanma umudu doğduğundan bu teşebbüs bir müddet uykuya yattı. Enver’in istediği rüşvet Kasım 1917’de hesabına yatırılacak, fakat tereddüte düşen Enver, birtakım görüşmelerden sonra 1918 yılı başında parayı iade ederek bu hıyanetten vazgeçecekti.” (s. 325)

İngilizler’le anlaşmayı Selanikli zampara başaracaktı.. Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, zamparanın büyük başarısını şöyle ifşa edecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Selanikli'nin İngilizler'den 10 milyon dolar alması söz konusu değil.. Dolayısıyla İngilizler açısından daha "ucuzcu" bir müşteri.

Ancak, böylesi bir alışveriş Enver için başkalarıyla paylaşmak zorunda olduğu bir meblağa karşılık gelirken, zampara için dünya piyangosundaki büyük ikramiye anlamı taşıyordu.

Çünkü alışverişin sonunda Selanikli (Enver'in aksine) resmen ve ismen değilse de fiilen padişah haline geliyordu.. Hatta padişahtan bile fazla birşey oluyor, nerdeyse (yiyip içen ve tuvalete gitmek zorunda kalma gibi kusurları bulunan) bir tanrı konumuna getiriliyordu.

Enver'in, şartların değişmesi durumunda hesap verme konumuna düşmesi muhtemeldi, Selanikli'nin ise, İngiliz yapımı ("Made in England" damgalı) "milli mücadele" sayesinde memlekette ali kıran baş kesen haline gelmesi, hesap sorulamaz adama dönüşmesi, bırakın şahsının, paslı tenekeden heykellerinin bile "dokunulmaz" hale getirilmesi söz konusuydu.

*

Mehmet Hasan Bulut, yukarıda alıntı yapmış olduğumuz kitabında, Selanikli’nin dostu (İngiliz casusu) Aubrey Herbert’in faaliyetlerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Onun, devleti için hazırladığı raporlarında yer alan ifadeleri, İngiliz politikasının bazı inceliklerini de (ya da sırlarını da) ortaya koyuyor.

Bunlardan biri, bazı büyük işleri “gizlice” yapmaları:

“Aubrey, raporlarda … sonuna da kendi fikrini ilave etmişti; ‘Eğer Türkiye münferit (Almanya’dan ayrı) bir sulh yaparsa, yükten kurtuluruz, orduları serbest bırakırız, Avusturya ve Bulgaristan’ın vaziyetini son derece istikrarsız kılarız, fakat bunu elde etmek için Türkiye ve Anadolu’daki hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesi haliyle mecburî. Eğer açık bir şekilde yapmak imkânsızsa, gizlice yapılabilir.’

“29 Temmuz târihli ikinci raporda Aubrey, kendisine anlatılanları ve kendi fikirlerini güzelce toparlamıştı. İstanbul’u daha evvel Ruslara söz vermişlerdi ama Rus İhtilâlinin ardından artık Bolşeviklerin böyle bir talepleri kalmamıştı. Yani, şehir Türklere verilebilirdi. … Aubrey raporuna, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve târihe geçecek şu sözleri yazdı:

“ ‘Bu tip herhangi bir planda, hatırlanması en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve İngiliz değerleri çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen bir kıymet veriyorlar. Bir (bağımsızlık görüntüsü veren) bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir vâlinin tâyini, askerleri olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için hayatî bir ehemmiyet taşıyabilir... Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) kendi şartlarını dikte ettirebildiler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir kısmını bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını daha Doğuya taşıyacağız, müdâfaa etmemiz gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm (askerî yönetim) sistemine kendimizi feda edeceğiz... Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim değil….’.” (Bulut, s. 329-330.)

İngilizler (ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar) Osmanlı Devleti’ni yıktılar ve Selanikli zamparaya onun harabesi üzerinde böyle bir devlet kurdurdular.

Osmanlı topraklarını tümden işgal etmelerinin bir faydası yoktu.. Bu, “savunmaları gereken devasa toprak sınırları”nın olması anlamına gelecekti.

Ayrıca, söz konusu toprakları yönetmek için ağır askerî harcamalar yapmaları ve insan kaynağını (asker olarak) sahada tutmaları gerekecekti.

Sırf bir “etiket” için bu kadar zahmete değmezdi.

*

Bavulun içi (başta laiklik yani siyasal dinsizlik olmak üzere) İngiliz ilke ve inkılapları ile doldurulunca etiketin üzerinde “Türk” isminin yer alması önem taşımıyordu.

Osmanlı’nın torunlarının gericilik-irtica vs. gibi kavramlar altında İslam’a bol bol küfredip hakaret etmelerinin sağlanması durumunda bunun İngiliz ya da Türk etiketi altında yapılması önem taşımıyordu.

Hatta bunun Türk etiketi altında yapılması daha iyiydi.. Çünkü İngiliz etiketi altında yapılması durumunda Osmanlı’nın torunlarının izzet-i nefsine dokunabilir ve gücüne gidebilirdi. Kendilerini hakarete uğramış, aşağılanmış hissedebilirlerdi.

Halbuki Türklük etiketi altında kendi tarih, kültür ve atalarına sövmeleri durumunda “Biz de çağdaşlaştık, özeleştiri yapabilen uygar insanlar olduk lo, çok geliştik çok, hadi hep beraber bir sövme seansı daha…” diyerek kendilerini İngilizler’in gönüllü maskarası haline getirebilirlerdi.

Bundan iyisi Şam’da kayısıydı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...