"BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."

 







Altay Cem Meriç diye son yıllarda meşhur olmuş bir şahıs var.. Gençler için faydalı bazı çalışmaları varsa da, kimi söylemleri bazı arızalarının bulunduğunu gösteriyor.

Hepimiz gibi yüzeyden Türkiye’ye bağlı, fakat derin bağlantıları da var mıdır, bu konuda konuşmak için erken..

Altay Cem, IŞİD midir, DAİŞ midir, DAEŞ midir, DEAŞ mıdır, her ne zıkkım ise, Yalova’da bu çeteye yapılan operasyon nedeniyle “tekfircilik” meselesi gündeme geldiği için bugün X hesabında bazı şeyler yazmış.

IŞİD’in bir Amerikan projesi olduğu biliniyor.. Trump, projenin mimarının eski ABD Başkanı Obama olduğunu açıklamıştı. 

ABD ve İsrail’in (MOSSAD’ın) aparatı durumunda bir örgüt..

Ancak, Trump bunu açıklamadan da zaten bunun böyle olduğu gelişmelerin seyrinden anlaşılıyordu. Anlaşılmıştı.

Son dönemde adlarını Afganistan’ın Taliban yönetimine yönelik bombalama ve suikast eylemleriyle duyuruyorlardı.

Örgütün “taban”daki elemanlarının, İsrail ve ABD aparatlığının farkında olmaması sonucu değiştirmiyor. (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün durumu da buydu.. Başlangıçta CIA-MİT konsorsiyumunun aparatıydı, Fethullah Gülen’in Pensilvanya’ya “iltica” etmesinin ardından MİT’i “takmamaya”, sadece CIA’den emir almaya başladı.)

(“İstiklal Harbi, milli mücadele” vs. dediğimiz hareket de Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngilizler tarafından Osmanlı İslam Devleti’ni ve Hilafet kurumunu yok etmek, Türkiye’yi laik yani “siyasal dinsiz / siyasal kâfir” yapmak için tasarlanmış bir proje idi.. Curzon’un taşeronu Selanikli Atatürk’ün emri altına giren millet, dilindeki “din, iman, hilafet, şeriat, vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yüzünden onun Osmanlı Devleti ve Hilafet için harekete geçtiğini zannediyordu.. Evet, IŞİD’in söylemleri önem taşımıyor, arkasında kimlerin olduğu önemli.)

*

Altay Cem’in X hesabındaki sözleri şöyle:

Şimdi toplum tabanı açısından düşünelim ;

Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.

Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.

Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.

Zaten hiçbir zaman toplumların çoğunluğu olamadılar. Yapısal olarak buna müsait değiller. Ancak belli bir kalabalık onlara yeter.

Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.

Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.

Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.

*

Evet, Altay Cem’in yazdıkları bunlar..

Bu meseleyi “kurulu düzen” açısından “analiz” eden MİT’çi istihbarat personeline (özellikle de asker kökenli olanlarına) fikirleri sorulsa herhalde üç aşağı beş yukarı bunları söylerler.

Altay Cem'in hemen her cümlesi yanlış.. Ayrıca, tekfircilerde gördüğü gaddarlık, dayatmacılık ve saldırganlık ile malul..

İlk paragraftan başlayalım.. Şöyle diyor:

“Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.”

Tekfircilik denilen şey retorik (belagat, etkili ve ikna edici söz söyleme sanatı) üzerine kuruluysa ve zayıf bir teorik pozisyona sahipse, bundan, zayıf olmayan bir teorik pozisyona sahip retorikle tamamen mağlup edilebileceği sonucu çıkar.

Daha ilk iki cümlesinden şu anlaşılıyor: Altay Cem’in kendi lafları aslında göz boyayıcı retorik ve süslü püslü kelimeler üzerine kurulu bir “pozisyon”u temsil ediyor.. 

Ve bu pozisyon “teorik” düzeyde zayıflığın son sınırında.. Teorik yönü yokluk alarmı veriyor.

Tekfirci teorik pozisyon, retorikle (aynı türden alet edevat ve silahla) “tamamen” mağlup edilemezken, “Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez”miş. Öyle diyor.

Burhan, akla ve mantığa hitap eden “delil/kanıt” demek oluyor. Mücadele kelimesi ile aynı kökten gelen cedel ise, “delil”lere dayalı tartışma demektir. (Retorik, insanların aklından ziyade duygularına, hassasiyetlerine ve zaaflarına hitap eder.)

Eğer tekfircilik retorikle tamamen, burhan ve cedelle hiç mağlup edilemiyorsa, çok güçlü bir teorik pozisyon üzerine kurulu demektir.

Söz sanatlarını sonuna kadar istismar edip kullanıyor fakat tam sonuç alamıyorsanız, iş “delil” bahsine gelince de söyleyecek “hiç” birşey bulamıyorsanız, yanlış yerde duran sizsiniz demektir.

*

Sıradaki paragraflar:

“Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

“Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.”

Böylece, “tekfirci” olarak nitelediği kişileri “alim görünen kişi” olarak etiketliyor.

Altay Cem tekfircilikten neyi anladığını yazmadığı için, “alim görünmek”le neyi kastettiğini de çözemiyoruz.

Ancak, İmam Gazzalî’yi “tekfirci” olarak görmediği kesin.. 100 üzerinden 1000 (yazıyla bin) veya 1000 üzerinden 1000 puanlık bir alim olarak gördüğü anlaşılıyor.

Ne var ki, Altay Cem gibilerin “tekfirci” olarak nitelendirdikleri birçok kişi, İmam’ın şu sözlerinden daha fazlasını söylüyor değiller:

 “… Ancak bid’ati [savunduğu “Kitap ve Sünnet’e aykırı” görüş] sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

Evet, İmam, kıbleye yönelerek namaz kılan ve kendisinin müslüman olduğunu söyleyen (hatta buna inanan) kişilerin, bid’atleri sebebiyle tekfir edilebileceklerini söylüyor.

Mesela “Ben müslümanım, İslam’ın zekat gibi emirleri güzel, ahlâkî öğütler de iyi, fakat faiz yasağı, Allah yolunda cihat, şeriat hükümleri vs. bana göre değil, bunları gereksiz görüyorum” diyen kişi, namaz da kılsa kâfirdir.

Ben demiyorum, İmam diyor.. Ben de katılıyorum.

Ne yazık ki günümüzde, “kendisinin kâfir olduğunu, küfre düştüğünü” anlamaktan aciz ya da (milli mücadele sırasında müslüman görünerek milleti aldatan Selanikli Atatürk gibi) "küfrünü saklayan" kâfirler yüzünden bu ülkede rahat ve huzurumuz yok.

Bu tür kâfirler, “İmam Gazzalî gibi de konuşmayacaksınız, biz her küfür bid’ati memlekete hakim kılacak, sonuna kadar savunacağız, fakat yakınlarımızın cenaze namazını kıldığımız için bizi asla tekfir etmeyeceksiniz. Yoksa gözünüzü oyarız, sizi kabre koyup ağzınızı toprakla doldururuz” diyorlar.

*

Geçelim:

“Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.”

Psikolog Maslow, elindeki tek alet çekiç olan kişinin herşeyi çivi zannedeceğini söylüyor.. Bütün hayatı "operasyon" demek olan istihbaratçı taifesinin zihinsel kodları ile düşünenlerin de bir zaman sonra herşeyi "operasyon" olarak görmeye başlamaları doğal karşılanabilir. 

Hz. Ali r. a. döneminde ortaya çıkan havaricin (haricîlerin) tekfirciliği malum.. Bunlar önce Hz. Ali’nin taraftarıydılar, askeriydiler, sonra Hz. Ali’yi tekfir edip ayrı bir grup haline geldiler.

Kur’an ayetlerini akla ve mantığa aykırı şekilde yorumluyorlardı.

Konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan 100 kişiden 90’ını bir cedel (münakaşa, tartışma) ile doğru çizgiye getirebiliyorsan, yüzde 10’u kaybetme korkusuyla insanların hepsinin cehaletine razı olman ahmaklıktır.

Meseleyi tartışmadığında belki 100’ünü de kaybediyorsun; nereden nasıl bilebilirsin?.. Boşluk ve cehalet, istikametin garantisi değildir.

*

Havarici bırak, bugüne gel.. 15 Temmuz’dan sonra başta Fethullah Gülen olmak üzere FETÖ’cü olarak bilinen hemen herkes resmen tekfir edildi..

Fethullah’ı ve avanesini CIA’in emrine (ya da kontrolü altına) girdikleri için tekfir ediyorsanız, “Şeriat değil çağdaş uygarlık istiyoruz” diyerek Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye’yi hristiyan Batı bloğunun bir parçası haline getirenleri de aynı gerekçeyle tekfir etmeniz gerekir.

Ayrıca, Avrupa Birliği üyeliği için çaba gösteren ve bunu destekleyen herkesi de tekfir etmek zorundasınızdır.

Devletçe yapılan şeyi bir grup (kendi adlandırmalarına göre “cemaat” ya da “hareket”) devletten bağımsız yapınca mı küfür sebebi oluyor?

Türkiye Cumhuriyeti Allah’ın ve Rasulü’nün ilke ve inkılaplarına göre yönetilen bir İslam devleti olsa ve vatandaşlardan bazıları “Biz İsviçre Medenî Kanunu’nu, İtalyan Ceza Yasası’nı vs. istiyoruz, Şeriat’e düşmanız.. Şeriat irticadır, tehlikedir, kahrolsun Şeriat!” deseler, onları tekfir etmek için bir gerekçeniz olabilir, fakat zaten ABD’nin müttefiki (azat kabul etmez yandaşı, stratejik ortağı, müttefiki) olan bir devletin vatandaşları ABD’nin güdümü altına girdiği zaman, onları hangi mantıklı gerekçeyle tekfir edebilirsiniz?.. 

Küfür, "sivil" olunca küfür oluyor, "resmî" olunca küfür olmaktan çıkıyor mu?! Küfrün sizin lehçedeki manası bu mu?

(Kanaatimce, bazı FETÖ’cüler, tekfiri gerektiren düşünceler serdediyorlar. Ancak Türkiye’nin çifte standartçı tekfircilik karşıtları FETÖ söz konusu olduğunda hemen çark ediyor, onları en gelişmiş tekfir topları ile bombardımana tabi tutuyorlar. Aynı çifte standart FETÖ’cülerde de var. Siyasal İslamcı, cihatçı vs. dedikleri kesimler için “tekfir” anlamına gelen sözler sarfediyor, “Bunlar müslüman değil” diyorlar.)

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

“Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.”

Bunlar, mantıklı ve tutarlı düşünmekten aciz bir şahsın şirin sayıklamaları.

Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik her zaman sonuç verir” ise, tekfircilik karşıtı olarak sen de salt retorikle sonuç alabilirsin demektir.

Elinde imam hatip liseleri, ilahiyatlar, müftülükler, camiler, imam ve müezzinler ordusu var, bütün camilerin “gündem”ini sen belirliyor, “hutbe”leri sen yaz(dır)ıyorsun. Dahası elinde devletin TRT’si ve MİT’in kontrolü altındaki basın yayın organları, sosyal medya trolleri var, o zaman neyden korkuyorsun?..

Daya retoriği, al sonucu!.. Alamıyorsan, suç retorikte değildir, senin kafandadır.

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.”

Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullananlar sadece “tekfirci” diye bilinen topluluklar değil.

Müslümanları salak yerine koyan başkaları da var. Onlar Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i” diyorlar.

Onlara sıra gelince bu köylü kurnazı Altay şunları diyor:

“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli zampara katil konusundaki hissîliği, Atatürk yandaşlarının putperestçe hissîliğinin yanında solda sıfırdır. Devede kulak bile değildir, tek bir yarım tüydür.

Ayrıca bu devletin “yasal” yapısı, bir devlete (hele de çağdaşlık iddiasındaki bir devlete) yakışmayacak şekilde vatandaşlara, Selanikli zampara ile, tamamen hissî bir ilişki kurmaları dayatmasında bulunuyor..  

Bütün devlet kurumları Atatürk heykeli, büstü, resmi ile dolu.. İlkçağın puthanelerindeki görüntüleri akla getiriyor.

Bazı vatandaşlık haklarından faydalanabilmek için Atatürk ilke ve inkılapları diye adlandırılmış olan İngiliz ilke ve inkılaplarına iman ettiğinizi, ölene kadar sadık kalacağınızı yeminle beyan etmek zorundasınız.. Aksi takdirde ortaçağın serf ve paryası, ilkçağın kölesi gibi ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş haline geliyorsunuz.. 

Birinci sınıf vatandaş muamelesi görmeniz ise, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmaktan vazgeçip ("birinci sınıflığın hatırı" için) şahsiyetsiz hale gelmenize bağlı.. "Hukukuna malik olmayan" köle olmak bakımından değişen birşey yok, fakat "birinci sınıf" vatandaş olmanın maddî getirisi var.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk’le kurduğu bu hissî ilişkiye ve bu ilişkinin millete dayatılmasına (nice bedel ödeyerek, hakaret ve aşağılamaya uğrayarak) itiraz etme cesareti gösterdiği için, Kadir Mısıroğlu, gelecek kuşaklar tarafından rahmet, minnet ve şükranla anılacaktır. Altay Cem’e de utanç madalyası olarak, yukarıya aldığımız lafları yeter de artar.

Onun bu sözleri, Atatürk’le değilse bile, Atatürkçü devletle gayet sağlam hissî (duygusal) ilişki kurmuş olduğunun ileri sürülmesine yol açabilir. 

Tarihî karakterlerle aşk-nefret ilişkisi kurmuyormuş.. Eğer öyle olsan, tekfircilik bağlamında sıraladığın şu boş lafları yazabilir miydin?! 

(Demek zorundayız: Herkese “lo lo” da bize de mi “lo lo”, kurnaz köylü?)

*

Evet, bu hissî şımarık,Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar” diyor.

Bu ülkenin işkence tarihine ve derin devlet siciline bakıldığında, tekfir etmeden de can, mal, ırz ve namusu helal görenlerin bulunduğu farkediliyor.

Tekfir etmiyorlar, daha çağdaş kavramlar kullanıyorlar. Mesela “vatan haini” oldunuz, tevbesi olmayan bir suç işlediniz filan diyorlar.. Uyduruk lügatlarında vatan hainliği, onlar gibi inanıp düşünmemek, onların cinayetlerini ve rezaletlerini onaylamamak anlamına geliyor.

MİT’çi Mehmet Eymür açıklamıştı, bu devletin Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan karar sonucu, sırf malı için öldürülmüş adamlar var bu cennet vatanda.

Bu ülkede üç beş tane çapulcu tekfircinin yapabileceği birşey yok.. Ancak yerli ya da yabancı istihbarat servisleri tarafından kullanılırlar, başka da birşey yapamazlar.. Devlet işi ciddi tutarsa onları bostandaki patates gibi bir günde toplar.. Asıl sorun, devlet gücünü elinde tutan, "adaletin mülkün/devletin temeli olduğunu" görmezden gelerek hukukun dışına çıkıp devlet gücünü istismar eden canavar ruhlu “resmî ideoloji tekfircileri”..

Mesela, FETÖ’cü diye gözaltına alınan bazı kadınlara (Hakan Fidan’ın liderlik ettiği MİT’çiler tarafından) tecavüz edildiği, kimilerinin hamile kaldığı, Avrupalılar tarafından dile getirildi.

Tekfirciler MİT’e sızdığı için mi?! Ha, ne dersin, hissiyatsız Altay?

Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı zamanında medyaya yansıyan bir ses kaydında Fidan’ın, “Suriye’den Türkiye’ye birkaç füze attırır, savaş bahanesi üretirim” anlamına gelen sözleri yer alıyordu.. Asıl sorun bu kafa!.. Kayseri’de Suriyeliler’e karşı organize saldırıya geçildiğinde MİT’in bu tür marifetlerini hatırlamış ve şunları yazmıştım:

[Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un, hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

Böyle işler akıllarına bile gelmez.

Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]

(https://seyfisay.blogspot.com/2024/07/su-sozler-erdogana-ait-baknz-bunu.html)

Nasıldı o söz, ne diyorlardı, “Biraz delikanlı ol, ciğerimi ye!”, böyle miydi?

*

Gelelim son cümleye:

“Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.

Bunu yazan adam, retorikten, burhandan, cedelden ümidini kesmiş adam..

Siyasetname’yi ben de okudum ama, böyle bir cümleyi kuran adam için aklıma “Sen ukalalığın şımarmışının resmini yapabilir misin Abidin?” sorusu dışında birşey gelmiyor.


MİLLETSİZ ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE KANLI ATATÜRK LAİKLİĞİ

 







Türkiye’de bir Atatürk milliyetçiliğinden söz edildiği malum.. Hatta Anayasa’ya bile girmiş durumda.

Ancak, Atatürk laikliğinden söz eden yok.

Oysa, bir Atatürk milliyetçiliği olabiliyorsa, Atatürk laikliğinin de olması gerekir.

Laikliği Türkiye’ye Selanikli Mustafa Atatürk getirdiğine göre, Türkiye laikliğinin Atatürk laikliği ya da laikçiliği olarak adlandırılması isabetli olur.

Gerçekten de Türkiye’deki laiklik Atatürk’e özgü bir laiklik.

Kanlı canlı.. Her anlamda “kanlı”.. Geçmişte görüldüğü gibi, biti kanlandığı zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir laiklik.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte milliyetçilik konulu bazı açıklamaları olmuştu:

“Bizde ayrım yok, bölücülük yok, bölgesel milliyetçilik yok, etnik milliyetçilik yok, dinsel milliyetçilik de yok. … Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” dedi.”

(https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/milliyetciligi-ayak-altina-aldik-227165/)

“Biz ne dedik yola çıkarken etnik milliyetçilik yapmayacağız bölgesel milliyetçilik dini millliyetçilik yapmayacağız dedik.”

(https://www.yenisafak.com/politika/erdoganin-tarihi-konusmasi-412292)

“Yola ilk çıktığımız andan beri etnik, bölgesel, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık.

(http://www.radikal.com.tr/politika/erdogan-alevilik-din-degil-ali-ile-alakalari-yok-1122494/)

“Etnik milliyetçiliği ayaklarımız altına aldık, bölgesel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık. … Tüm dini gruplar bizim güvencemiz altındadır. Hepsi ibadetini güvencemiz altında yapar, hepsine eşit mesafedeyiz.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2013/05/04/basbakan-erdogan-konusuyor)

*

Görüldüğü gibi, “dinsel/dinî milliyetçiliği” ayaklarının altına alıyor.

Ayaklarının altına almadan da konuşabilir ama alıyor.. Aldı.. (Konuşma metinlerini cahil cühela yazınca böyle oluyor.. Erdoğan da onlara allame-i cihan muamelesi yapıyor.)

Tabiî bundan kasıt aşağılama, hakaret, tahkir..

Çünkü dinsel milliyetçilik, ayaklar altına alınabilecek müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil.

Peki, dinsel milliyetçiliği, yani ümmetçiliği tahkir etmenin İslam’a göre hükmü ne olur?

Birçokları hiç sakınmadan, dinî bir değeri, dinin bir hükmünü aşağılamanın küfür (dinden çıkma nedeni) olduğunu söyleyecektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Kim olursa olsun, tâzimi (yüceltilmesi) vacip (şer’an zorunlu) olan birşeyi tahkir (aşağı görme) ve tahkiri vacip olanı tâzim eden kâfirdir.”

(Mehmed Zahid Kotku, Nefsin TerbiyesiKonya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 82.)

Erdoğan’ın başkanlık külliyesinde lüzumlu lüzumsuz sürü sepet “din cahili danışman ve karışman” var.. Makam ve mevkiye tamah etmeyen, hak sözü hatır gönül dinlemeden söyleyecek yaşlı başlı bir alimi de danışman olarak yanı başında tutsa, “içinden din geçen” lafları için onunla istişare etseydi ahireti için “eyi olurdu”.

Fakat iş işten geçmiş değil..

Hepimiz için ölene kadar hatadan dönme ve tevbe kapısı açık.

[Merhum Prof. Necmettin Erbakan’ın, alimlere danışma işini bir ölçüde yaptığı söylenebilir.. Erdoğan bu yönden Erbakan’dan da şanslı, İslam dünyasının seçkin alimlerinden de görüş alabilir. Prof. İhsan Süreyya Sırma, Erbakan’ın bu yönü hakkında şunu söylüyor:

 “… Allah rahmet eylesin, bir Mela [Molla] Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” 

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)]

*

Bu söylediklerimize karşı Erdoğancılar taifesi, ya dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını göstermek, ya da yaptıklarının aşağılama anlamına gelmediğini ortaya koymak durumundadırlar.

Dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını iddia etmeleri, kendileriyle çelişmeleri anlamına gelir, çünkü, adı üstünde “dinsel/dinî” (dine ait) diyorsunuz.

Aşağılama anlamına gelmediğini düşünüyorlarsa, o takdirde aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söylesinler.

Atatürk milliyetçiliği ayağımızın altındadır” diye konuşsunlar. İtiraz edenlere de “Burada aşağılama yok” desinler.

“Yanlış anlaşılsa” bile, şayet bu bir aşağılama değilse, fikir hürriyetlerini başkalarının “yanlış anlama” arızası yüzünden ayaklar altına almamalı, özgürlüklerinden taviz vermeyi kabul etmemelidirler.

*

“Son kale” Türkiye laik (siyasal dinsiz) ya, Allahu Teala’nın dinine, “dinsel” değer ve kurumlara atıp tutmak serbest.

Ama “içinden Atatürk geçen” bir şey söz konusu olunca birden ayarlar değişiyor.

Sonra da, “Efendim asıl din hürriyeti laiklikte var” masalları, mavalları, palavraları.

Şayet “Atatürk milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün Atatürk’e hakaret anlamına geleceğini düşünüyorsanız, “Din milliyetçiliği ayağımızın altındadır” sözünün de dine (İslam’a) ve dolayısıyla dinin sahibi Allahu Teala’ya (bilinçli veya bilinçsizce) hakaret demek olduğunu anlıyorsunuz demektir.

Yok, “Din milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün hakaret içermediğini kabul ediyorsanız, dediğimiz gibi, aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söyleyin.

*

Sizin senelerce dur durak bilmeden böylesi laflar söylemeniz, ve “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek müslümanlığı kimseye bırakmayanların da sizi açıkça ya da “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca zımnen onaylamaları yüzünden neredeyse başımıza taş yağacak, fakat haberiniz yok, kendinizi çok doğru yolda zannediyorsunuz.


(İlk yayın tarihi: 22 Ağustos 2024)


HADÎS: HAK (FİKREN) DAİMA ÜSTÜNDÜR, (ZORBALIKLA, ÖLDÜRÜP KABİRDE TOPRAK YEDİRMEKLE SUSTURULABİLİR FAKAT) ONA (ASLA) GALİP GELİNEMEZ (EL-HAKKU YA'LÛ VE LÂ YU'LÂ ALEYHİ)



"LAWRENCE OF ARABIA" ÖLDÜYSE NE GAM, ZİHİNLERİ İŞGAL İÇİN İBN ARABÎ ŞARLATANI VAR

 




Konuyla ilgili bir önceki yazıda Çerkeşizade adlı bir müderrisin aptalca iddiaları ile Suyutî’nin Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı risalesindeki (küçük kitapçığındaki) birbirini tutmayan mantıksız laflara değinmiştik. (Bkz. Ferzende İdiz, “İmâm Suyûtî'nin İbn Arabî'ye Dair Bir Risalesi: Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt 14, sayı 1, 2012).

Suyutî, kerameti kendinden menkul zampara şarlatan İbn Arabî’yi bir taraftan uçurup kaçırır velî ilan ederken, diğer taraftan “İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur” diyor: 

Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir.” (İdiz, s. 336)

Niye göstermemişler?

Suyutî gerekçe olarak şunları sıralıyor:

“İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).” (İdiz, s. 337-8)

*

Evet, İbn Arabî’nin kitapları, birincisi faydasız kitaplardır.

Tek kusurları bu olsaydı, dert edinmeye gerek olmayabilirdi, hayatta lüzumsuz ve faydasız çok şey var. Asıl sorun, Suyutî’nin de itiraf ettiği gibi “dalalete/sapıklığa düşürücü” kitaplar olması.

Evet, bunlar “zararlı” kitaplar.. Sadece faydasız değil, zararlı.

Suyutî, onun kitaplarını okuyan kişi için, “Böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler” diyor.

Fakat nasıl oluyorsa, o dalalete düşürücü zırvaları yazan herzevekil dalalete düşmüş olmuyor. Tam aksine Allah’ın velîsi oluyor.. Kafaya bak!

*

Tasavvuf herşeyden önce edep demektir.. Haddini bilmedir.. 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile üstünlük yarışına giren bir kendini bilmez edepsiz densiz şarlatan soytarının velî olması mümkün değildir.

İsterse havada uçsun, denizin üstünde yürüsün (Böyle birşeyi de yok ya!.. “Şunu gördüm, bunu duydum, şunu yaşadım, bunu keşfettim” şeklinde ancak ahmakların inanacağı “kendisinden menkul” hurafeleri ve filozoflardan çalıp çırptığı metafizik saçmalıklar, akla ve mantığa aykırı çelişkili ve tutarsız zırvaları var.)

Peki onun kitaplarını okuma-okutma meraklısı kişi ya “dalalete düşmesi muhtemel” biri değil de zaten dalalette olan bir sapıksa ya da kâfirse durum ne olur?

Cevap belli: Sapık ve saptırıcı biri için bu kitaplar gerçek bir hazinedir.. Çift katlı ekmek kadayıfı gibi tadından yenmez nimettir.. Körün istediği tek bir gözken eline geçmiş olan dört gözdür.

*

İşte İngiliz keferesinin Ibn Arabi Society adı altında bir tekke (dergâh, zaviye) kurup sözde İbn Arabî irfanı ve tasavvufunu yaymak için kesenin ağzını açmış olmasının nedeni budur.

İngiliz keferesi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için çirkin karikatürler çizen) Danimarkalı densizler ve Fransız angutlar gibi İslam’a cepheden saldırmıyor, sinsice içeriden darbe vuruyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i “gümüş”, kendisini “altın” kerpiç ilan eden, “O peygamberlerin sonuncusu ise ben de evliyanın sonuncusuyum” diye işkembeden deccalane bir palavra savuran, ayrıca velîliğin peygamberlikten üstün olduğunu iddia ederek “altın” olan kendisinin “gümüş”ten daha değerli olduğunu ispat etmeye çalışan Endülüslü edep yoksunu zampara şarlatan soytarı için İngiliz’in tekke kurup kütüphane açmış olması sebepsiz değil.

Mekînüddin’in (helali olmayan) güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazmış olan zampara soytarının zırvalarının yayılması için ellerinden geleni yapıyorlar. ABD ve İspanya’da tekkelerinin şubelerini açmış oldukları gibi her yıl sempozyumlar tertipliyor ve düzenli olarak bir dergi çıkarıyorlar.

*

Mecelle’nin “küllî kaideler”inden 30’uncusu şudur: Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” (Fesat ve bozulmaya sebep olan şeylerin engellenmesi, faydalı şeylerin ele geçirilmesinden daha iyidir, önemlidir.)

Yine fıkıh usulünde (İslam hukuku metodolojisinde) sedd-i zerâi‘ (vasıtaların engellenmesi) diye bir ilke vardır:

"Sözlükte “kapatmak, engellemek” anlamındaki sedd ile “vesile, sebep, vasıta” anlamındaki zerî‘anın çoğulu zerâi‘den oluşan ve “yolların kapatılması, vasıtaların engellenmesi” mânasına gelen sedd-i zerâi‘ veya sedd-i zerîa (seddü’z-zerâi‘ / seddü’z-zerîa) fıkıh usulü terimi olarak, kendi başına mubah olan bir fiilin şer‘an sakıncalı bir sonuca götüreceğinden emin olunması veya bunun kuvvetle muhtemel bulunması sebebiyle yasaklanmasını ifade eder."

(TDV İslâm Ansiklopedisi, “Sedd-i zerâi‘” maddesi)

İbn Arabî soytarısının zırvalarının faydası yok zararı varsa, tutup onun şahsının ve kitaplarının reklamını yapmak makul (aklı başında bir müslümana yakışır) birşey olabilir mi?!

Tamam İngiliz İslam’la mücadele etmek, dinimizi tahrif edip bozmak için bu şeytanlığı yapıyor, peki “son kale” olma iddiasındaki Türkiye’nin TRT’si nasıl oluyor da Diriliş Ertuğrul dizisinde (tarihî gerçeklere de tamamen aykırı olduğu halde) İbn Arabî reklamı yapıyor?

TRT'ye bu aklı kim ya da kimler veriyor?

*

Din işinde kişinin keşfinin hiçbir önemi yoktur. Esas olan Kitap ve Sünnet'tir.

İmam-ı Rabbanî, 220’nci mektubunda şunları diyor (Hüseyin Hilmi Işık tercümesi):

... Bu fakîre de, böyle yanılmak çok oldu. Yanlış görüşlere çok yakalandım. Bu hâller çok zamân sürdü. Fakat, Allahü teâlâ korudu. … önceki kuvvetli îmân yanında, böyle görüş, bu kuruntu yerleşemedi, yok oldu.

Hattâ, bunun yerine, tevbe, istigfâr ve Allahü teâlâya sığınarak, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymıyan böyle keşflerin, görüşlerin hâsıl olmaması için yalvardım, duâ eyledim. Bir gün, böyle yanlış keşfler için beni kıyâmette sorguya çekerlerse, azâb ederlerse diye çok korktum. Bu korku beni kapladı. Hiç râhatım kalmadı. Allahü teâlâya çok yalvardım. Bu sıkıntım çok zamân sürdü. …

Böyle şüphelere yol açan ve iyi ma’nâlar verilmesi lâzım olan, bu gibi bilgilerden birkaçını kitâplarımda ve mektuplarımda yazmıştım. Böyle bilgilerin yanlış olmasına yol açan yerleri, Allahü teâlâ lutf ederek bildirince, bunları da yazarak, yaymak istedim. Çünkü, YAYILMIŞ OLAN GÜNÂHIN TEVBESİNİ DE YAYMAK LÂZIMDIR!. Böylece, herkes, bu bilgilerden, İslâmiyyete uymayan fikrlere saplanmasın. Bunlara saplanarak, doğru yoldan sapmasınlar. ... Yüksek babamdan kuddise sirruh işitmiştim ki, “Dalâlet çukuruna düşen, doğru yoldan ayrılan yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır” buyurmuştu.

*

Konuyla ilgili önceki yazıda Suyutî’nin İbn Arabî’yi savunurken öne sürdüğü argümanları tartışma konusu yapmıştık. Sözlerini, İbn Arabî’yi savunan bazı alimlerin isimlerini sayarak sürdürüyor.

Böylece, sanki İbn Arabî ulema nezdinde genel kabul görmüşmüş gibi bir izlenim uyandırıyor, okurlarını yanıltıyor. Aleyhinde olanlardan da söz etmesi gerekirdi.

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî” maddesinde şunu diyor:

“… yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı yirmidir; aleyhinde 238, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir (Yahyâ Hüveydî, s. 320).

238 nerde, 33 nerde!.. İki taraftan 33 eksilttiğimizde bir taraf sıfırlanırken diğer taraf 205 kalıyor.

Savunma amaçlı yazılan kitaplara gelince.. Eğer hepsi Suyutî’nin yazdığı gibiyse (Ki öyle görünüyor), beş para etmezler.

*

Suyutî’nin, bu alimlerin isimlerini sıralarken aktardığı birtakım saçmalıklar da var. Mesela biri şöyle:

“İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230) … Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır: “Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin [keşiflerin] hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh, bana 'Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ …” (İdiz, s. 344)

Soytarı şarlatanın işi gücü boş gevezelik, artistlik.. Başkasının fethinden, keşfinden sana ne!.. Diyelim ki çok merak ettin, dinler geçersin, cevap vermek, artistlik yarışı yapmak zorunda mısın?.. 

Cevap verecekmişmiş.. Tutmuş buna bir de “Batınınla anlat” hurafesini eklemiş.. Ne lan bu, keşf olimpiyatı mı?..  Derdin ne, neyi ispatlamaya çalışıyor, ne yapmak istiyorsun?.. Gösterişçi soytarı pespayeliğin dibini bulmuş..

Akıllıya bir işaret kâfidir, fakat bu arsız angut, muhatabı "Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti" diyerek konuyu kibarca kapatmak istediği halde densizlikte "level" atlıyor, küstahça kerametfuruşluk yaparak "Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim" diyor. 

(Mütedeyyin insanımız "Her geceni Kadir, her gördüğünü Hızır bil!" öğüdüyle yetiştiği için keramet tüccarı şarlatanlara kolay aldanabiliyor. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca anlatmıştı: Adamın biri büyük bir özgüvenle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in bulunduğu meclise giriyor, aman zaman vermeden emrivaki kabilinden "Bana şunu şunu ver" diyor.. Aldığı şey ise sadece şu cevap: "Biz isteyene değil, istediğimize veririz.")

Ebu’l-Hasan el-Harra, soytarının ağzının payını vermiş tabiî.. Zampara şarlatan cevabını almış, yerine oturmuş:

“… bunun üzerine Şeyh (Ebu’l-Hasan el-Harrabana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. Es-Sebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.” (İdiz, 344-5)

Adam yerine koyup başka birşey yazmamış.

Kibarca şu mesajı veriyor: Sen kimsin ki seni muhatap alayım, ben başka bir Endülüslüden istediğim cevabı aldım. Dahası keşfiyatımda evliyanın hepsi ile manen (harf ve ses söz konusu olmaksızın kalpten kalbe) konuştum. Sen onlardan biriydiysen zaten seninle konuşmuştuk.. Bana böyle sorular yöneltmen, senin onlardan (evliyadan) olmadığını gösteriyor. Boş adamsın.. Fetih istiyorsan al sana fetih!

Bunu aktaran, müctehid taslağı Suyutî.. Ne anlama geldiğinin farkında değil.

*

Suyutî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire [İslam akaidine ve fıkhına] aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:

“Birincisi: Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.” (İdiz, s. 348)

Boş bir laf.. İbn Arabî’nin laflarının kendisi tarafından teyidi nasıl olacak?!.. Adam ölmüş, nasıl teyit ettireceksin?! 

Şarlatan soytarının kitaplarının kendisine ait olduğunu kabul etmiyorsan, teyit bekliyorsan, bu topa hiç girmemen, adamı savunmaman, susman gerekir. Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan mes'ûldür. (İsra, 17/36).

*

Okumaya devam edelim:

“İkincisi: (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.” (İdiz, s. 349)

Uygun bir tevil bulunmazsa, bulunamıyorsa, tevilinin olmadığı kesin demektir.. Bu durumda “muhtemelen” filan denilerek ihtimallere sığınılamaz, “Belki tevili vardır” denilemez.. 

Üstelik, bir söz tevil edilebilse bile, esas olan, sözün sahibinin tevil etmesidir.. Başka birinin tevil etmesi, sözün sahibinin aklanması için yeterli olmaz, çünkü adamın kalbinden haber vermiş oluyor.

 “İlm-i bâtın sahibi ârif” denilen kişinin ilm-i batın sahibi olduğu da, bir başkası için hiçbir zaman kesinlik taşımaz.. Böylesi durumlarda Kehf Suresi’nde anlatılan Hızır kıssası delil olarak ileri sürülemez.. Çünkü Hz. Musa aleyhisselam, söz konusu zatın ilm-i ledün sahibi olduğunu vahiyle biliyordu.. Peki İbn Arabî şarlatanı hakkında vahiy mi var?!

“İlm-i bâtın sahibi ârif” eğer bir sözü tevil ediyorsa, bunu “delil”leriyle ortaya koymak durumundadır. Şayet (davacı bozacının "şahit olarak" hempası şıracıyı göstermesini geçtik, davasının şahiti olarak yine kendisini göstermesi türünden) kendi keşfini delil olarak gösterirse, kendisinin keşf diye ortaya sürdüğü hurafeyi (vahye, Kitap ve Sünnet’e dayanan) Şeriat’e üstün tutarak “rablik” taslamış olur (Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini hatırlayalım). 

Böylesi bir durumda “gerçek” bir ârif, keşfin hataya açık bir tecrübe alanı olduğunu bilerek kendi keşfine itibar etmemek, bunun sapıklık olduğunu anlamak durumundadır.. Yukarıda İmam-ı Rabbanî'nin sözlerinde geçtiği gibi..

Suyutî resmen saçmalamış.

*

Sözlerinin devamı şöyle:

“Üçüncüsü: Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr [sarhoşluk] ve gaybet [kendinden geçme, aklın baştan gitmesi] hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef [yükümlü] değildir.” (İdiz, s. 349)

Çocuklar ve deliler gibi yükümlü olmayan bir kişinin sözlerinin peşine düşüp onlara kulp takmaya, tevil için uğraşmaya da gerek yoktur.

Olabilir, sekr ve gaybet hali yaşayanlar bulunabilir, fakat bu haller, devamlılık göstermez.. Ve hiç kimse bu hal içinde ciltler dolusu kitap yazmaz, yazamaz.

Adam kitap yazmış, sonra birkaç sene geçince o kitabı alıp gözden geçirmiş, ekleme ve çıkarmalar yapmış, ve siz onun yazdıklarına sekr ve gaybet halinde yazılmış şeyler gözüyle bakıyorsunuz.. Bu durumda şunu söylemek gerekir: Bunların sekr ve gaybet halinin ürünü olduğunu kabul etmeniz, kusura bakmayın ama, sizin beyinsiz birer salak olduğunuzu ispatlar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...