LAİK (SİYASAL DİNSİZ, SİYASAL KÂFİR) DEVLETÇİLİK PUTPERESTLİĞİ VE (DEVLET ADAMI VİZYONUNDAN MAHRUM) "DEVLETİN ADAMLIĞI (TAĞUTPERESTLİK)"

 



Bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazan, daha sonra Türkiye gazetesine transfer olan Cem Küçük, devlet adına konuşma yetkisini nereden almıştıysa, Hüseyin Gülerce (ya da Gülence) için “O, devletin adamıdır” diye yazmıştı.

Odatv de, “Biz demiyoruz, biz sadece haberciyiz, haber yapıyoruz” diyerek onun sözlerinin daha geniş kitleler tarafından duyulması için üzerine düşeni yapmıştı.

“Devletin adamları” birbirlerini az çok tanırlar, böyle sözde haber yapıyormuş ayaklarından ya da danışıklı dövüş babından birbirlerinin gündeme gelmesini sağlamakta üstlerine yoktur.

Odatv’nin haberi şöyleydi:

Bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’nin Cumhuriyet gazetesi iddianamesinde “tanık” olarak yer alması, Sözcü gazetesi soruşturmasında da adının geçmesi tartışılmaya devam ediyor.

Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk, Hüseyin Gülerce’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman Gazetesi Genel Müdürlüğü yaptığına dikkat çekip, geçmiş dönemde yılda en az 3 kez FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in yanına gidip günlerce kaldığını, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra da 4 kez telefon konuşması yaptığını yazdı.

Gazeteciler Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı da Hüseyin Gülerce’nin FETÖ geçmişine dikkat çekerek eleştirmişti. Hüseyin Gülerce ise “A. Hakan, F. Altaylı, Y. Özdil; ByLock mu kullanıyorlar?” başlıklı köşesinde “Beni övselerdi, yerin dibine geçmem gerekirdi” diyerek kendini savunmuştu.

KÜÇÜK KRİPTODAN DESTEK

Kripto FETÖ’cü Cem Küçük ise, bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’yi savundu. Cem Küçük, “Hüseyin Gülerce devletin adamıdır” dedi.

Küçük, Türkiye gazetesindeki bugünkü yazısında Hüseyin Gülerce hakkında, “Organize şekilde saldırıya uğrayan Hüseyin Gülerce çok açık ve ilk kez söylüyorum ki büyük harfle DEVLET’in adamıdır. Sizlerin Gülerce’yi harcamaya gücü yetmez” ifadelerini kullandı. Küçük, köşe yazarlarının Gülerce hakkında yazdıklarına ilişkin olarak, “Bu yapılan şey düpedüz hainliktir ve bu alçakça iftiraları atanlar hiç şüphe yok ki bedelini ödeyecektir” diye tehdit savurdu.

*

Cem Küçük sözlerinin hesabını vermediğine, ona devletten bir itiraz gelmediğine, tam aksine o başkalarını hesap vermekle tehdit ettiğine göre, Hüseyin Gülerce’yi devletin adamı kabul etmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

Şurası kesin ki, FETÖ bünyesi içinde faaliyet gösteren tek “devletin adamı” Hüseyin değildi.

Aralarında sürü sepet “devletin adamı” bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bunların bazılarının sözde devletin elinden kaçıyor gibi yurtdışına gittikleri de kesin..

Devletin istihbarat birimleri FETÖ’yü dışarıda başka türlü takip edemezler.

Bütün bunlardan çıkan sonuç ise şu: Madem ki FETÖ’nün içinde Hüseyin gibi devletin adamları var, ve bunlar FETÖ adına faaliyet gösteriyorlar, o halde FETÖ tarafından yapıldığını düşündüğümüz birçok iş aslında "devlet"in işi olabilir.

Çünkü, FETÖ’nün içindeki devletin adamları, FETÖ yapıyor gibi göstererek laik (siyasal dinsiz, siyasal kâfir) devletin adamlığını ifa etmekten geri kalmazlar.

Siz, FETÖ yapıyor zannedersiniz, gerçekten de o yapıyordur, fakat ardındaki üst akıl devlettir.

Davul FETÖ’nün sırtında, tokmak ise devletin elindedir.

Mesela şu “kaset” mevzuları…

Gerçekte kimin işiydi, bilen var mı?

*

Bu, sadece FETÖ için değil, Türkiye’deki tüm cemaatler için geçerlidir.

Mesela bakarsınız ki bir tarikat, boz kurtçuluk yapmaya, Türkler’in putperestlik dönemine ait bir totemin tozunu alıp parlatmaya başlar..

Zikir ehli olmaları gereken insanları kritik-analitik, yok babalitik mavalları altında içinden çıkamayacakları, nefeslerinin yetmeyeceği derin sulara daldırıp boğdururlar.

Her neyse, biz asıl konuya dönelim.. Hüseyin gibi devletin adamlarını göz önüne alınca şunu kabul etmemiz gerekiyor olabilir: Asıl paralel devlet, derin devlettir.

FETÖ paralelini, sırf İslamcılık davasını yok etmek için kurup geliştiren, başa bela eden, yüzyılın musibeti haline getiren de aslında odur.

“Fabrika kuran fabrika” gibi, paralel üreten paraleldir.

Derin devlet, her “paralel”in içine kaçmış şeytandır, azgın cindir.

Cem Küçük gibilerin paralel devlet gibi racon kesebilmelerinin nedeni de budur.

FETÖ, derin devletin melanetinin yanında fasa fisodur.

*

Fatih Altaylı’nın “MİT’e komploda Gülerce parmağı” başlıklı yazısı, devletin adamı Hüseyin’in FETÖ’yü paralellik oyununda ofsayta düşürmüş olabileceğini de düşündürmektedir.

Altaylı Habertürk’te şunları yazmıştı:

Fethullahçı Terör Örgütü’nün seçilmiş iktidara, devlete ve özellikle dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı “somut ve sert biçimde” saldırıya geçmesinin miladı, 7 Şubat 2012 olarak kayıtlara geçti.

O gün Başbakan Erdoğan ciddi bir ameliyat geçirdiği sırada, FETÖ elindeki yargı gücünü kullanarak MİT’e bir operasyon başlattı.

Bu operasyonun hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu açıktı ve bu durum o gün de yazıldı.

Peki hafızası zayıflara bir hatırlatma yapalım.

MİT’e operasyon yapılması gerekliliğini o günlerde Cemaat içinde ilk dile getiren, bunu somut biçimde “kayıt altına” alan yazıları kim yazdı?

Elbette ki Hüseyin Gülerce.

FETÖ’nün MİT üzerinden Başbakan’a karşı harekete geçmesinden tam 40 gün önce Gülerce, ilk işaret fişeğini attı.

28 Aralık 2011 günü Gülerce köşesinde şöyle seslendi:

“MİT’e bir operasyon yapılmalıdır. Başbakanlık’a bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bir soruşturma başlatılmalıdır.”

Gülerce bununla da yetinmedi.

2 gün sonra, 30 Aralık günü, Gülerce yazısını benzer biçimde tekrarladı: “MİT hakkında derhal bir soruşturma başlatılmalı.”

Gülerce’nin ikinci yazısından tam 38 gün sonra, Başbakan Erdoğan’ın hasta yatağında olmasından da istifade edilerek, Gülerce’nin hedef gösterdiği kuruma yönelik bir operasyon FETÖ’cü savcılar marifetiyle başlatıldı.

Erdoğan hastane yatağından aynı darbe girişiminde yaptığı gibi duruma el koymasa, FETÖ daha bu ilk hamlesinde başarıya ulaşacaktı.

Gülerce işareti vermiş, FETÖ’cü savcılar gereğini yapmaya kalkışmış, ama Erdoğan’a toslamışlardı.

Bu operasyonda Gülerce’nin parmağı olduğu aşikârdı. Düğmeye onun parmağı basmıştı.

İktidara yakın gazeteci Fikri Akyüz, o günlerde köşesinde Gülerce’nin bu yazısına dikkat çekti. Zaman zaman Ergenekon davalarına da eleştirel yaklaşımlar sergileyen Akyüz, iktidara yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen o gün bugündür işsiz.

Gülerce ise “sözde” itirafçı ve makbul.

Ve Gülerce’ye bazıları, “Devletin adamı” diyor.

*

"Devletin adamı" Gülerce'nin, devletin adamlığı kebabına bol kepçe provokatörlük baharatı ekleyerek, FETÖ'ye, nefesinin yetmeyeceği derin sularda yüzme "gaz^"ı verdiği anlaşılıyor.. Bir başka deyişle, yıkamayacağı duvara toslamasını ve başının belaya girmesini sağlamaya çalıştığı söylenebilir. 

Hüseyin Gülerce, bir fikir adamı ya da yazar olarak pek önemli biri sayılmazdı.

Ancak, “Cemaat”in ve/veya Fethullah Gülen’in bir tür yarı-resmî sözcüsü gibi görülmesi, onu dikkatle takip edilen bir adam haline getirmişti. 

Zaman gazetesinin ondan pekçok bakımdan üstün başka yazarlarının (mesela Ahmet Selim’in) hiç dikkat çekmemesine karşılık, Gülerce’nin sürekli gündeme gelmesinin nedeni buydu.

FETÖ adına konuşuyor gibi görünüyordu, gerçekteyse laik (siyasal dinsiz) devletin adamı olarak vazifesini yapıyordu.

Nitekim, Zaman gazetesinde yayınlanan 5 Temmuz 2013 tarihli yazısında, Mısır’la ilgili olarak (sözde müslümanca, özde laik Kemalist nitelikteki) şu düşünceleri seslendirmişti:

Mısır’daki darbenin anlattıkları…

Mısır’daki askerî darbe, hissiyat ile gerçeklik arasındaki acıklı hali ve ders veren farkları anlatıyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidar denemesi, kötü bir sonla bitti diyebiliriz. Dileriz, Mısır bir iç savaşın, kardeş kavgasının içine düşmez.

Bir bahar düşünün, tekrar darbe hortlağı ile bitmesi, Arap dünyası için çok kötü oldu. Ne ibretliktir, laik kesim, liberallerle birlikte; Batı’nın hoş görüsü(!) ve himayesi ile darbe destekçiliği yaptı. Darbe için Tahrir Meydanı’nı kullandılar. Bir darbenin, havai fişek gösterileri ile kutlandığını da görmüş olduk… Benim gibi pek çok kişinin aklından geçmiştir sanırım, şu anda Türkiye’de yapılacak -Allah muhafaza- bir darbe için kim bilir ne çok havai fişek stoklayan vardır…

*

Gülerce, hemen herkesin kabul edebileceği bu genel geçer hakikatlerin ardından asıl mesajına geliyor.

Böylece, dile getirdiği birtakım doğruların, acı hapı yutturmak için onu şekere bandırma ameliyesinden başka birşey olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir tür aldatma..

Beyefendi, “İslam coğrafyasında mütedeyyin insanlar, yönetime talip olacaklarsa dini referans almamalıdırlar” fetvasını veriyor.

Emriniz olur!

“Dinî söylemi öne çıkarmasalar belki daha işlevsel olur” vs. gibi birşey söylese, niyetinin belki iyi olabileceğini düşüneceğiz, fakat öyle demiyor, “Dini referans almamalıdırlar” buyuruyor.

*

Dini referans almamak başka birşey, göstermemek başka birşeydir.

Mesela, bir insana, dinî söyleme başvurmadan, alkolün onu mahvedeceğini tıbbî bir söylemle anlatabilirsiniz. 

Fakat bir insana, “Alkol almanın haram olduğunu söylememelisin. Dinî söyleme başvurmamalısın!” dediğiniz zaman, gerçekte o kişinin din ve inanç hürriyetinin yanı sıra, düşünce ve inancını açıklama özgürlüğünü de yok etmiş olursunuz.

Türkiye’de dinsiz (putperest) derin devletin istediği tam da bu olduğu için devletin adamı da böyle konuşuyor.

*

Mesela bugün Batı’da, hristiyan demokrat partiler mevcut.

Bunlara, hristiyan olduklarını dile getirmeleri yasaklanmıyor.

Buna karşı belki, laik mantıkla, “Hristiyanlığın zaten pek fazla siyasal talebi/düzenlemesi yok” denilebilir.

Şayet bu itirazı haklı kabul edersek, o takdirde şunu söylememiz gerekir: Madem yok da, neden siyaset alanında hristiyan olmayı bu şekilde öne çıkarıyorlar?

Hristiyan olmayı öne çıkarmak, “Hristiyan değilsen benimle birlikte siyaset yapamazsın, siyasal hayata katılamazsın; önce hristiyan kimliğini kabul edeceksin” mesajını vermek değil midir?!

Din, siyasete bundan daha fazla nasıl müdahale edebilir?!

İsrail’de durum daha da katı.. 

Devletin adamı Hüseyin efendi, bu akılları “diyalog” içine girdiği yahudi ve hristiyanlara vermiyor, tutuyor hristiyanların salyangozlarını İslam ülkelerinde pazarlamaya çalışıyor. 

*

Ancak, Müslümanlar için “Dini referans almamalıdırlar” diyen Hüseyin efendi, bir sonraki cümlede klasik numaraya başvurup makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca her şeyden evvel dinin özü zarar görüyor” diyor.

Az sahtekâr değil!

Dinin referans alınması ile, dinin siyasete vasıta yapılması aynı şey midir ki, bir sonraki cümlende utanmadan böyle birşey “yumurtluyorsun”?!

Tabiî bizim Hüseyin efendi, usul-detay ilişkisini acayip bir mantıkla tepetaklak eden muhterem hoca efendisinden ders almış, nasıl kafa karıştırılacağını çok iyi biliyor.

Din, siyasette referans alınınca herşeyden evvel dinin özü zarar görüyor” şeklindeki bir cümlenin “manyakça” olacağını gayet iyi bildiği için, hiç çaktırmadan kurnazca makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca…” uzun havasına geçiş yapıyor.

Türkçe olimpiyatlarında şarkı dinleye dinleye, makamdan makama nasıl ustaca geçilebileceğini kavramış…

Böylece, usta işi bir abrakadabra ya da hokus pokus ile din’i referans almayı dinin siyasete alet edilmesine dönüştürdükten sonra, saygılı ve efendi bir mütedeyyin müslüman pozu ile şu hükmü veriyor: 

Dine karşı bir saygısızlık oluyor.

Yani, dini referans almak, dine karşı saygısızlıkmış…

Yerseniz..

*

Oysa Hüseyin efendi bu aklı diyalog içinde bulunduğu haham ve papazlara verebilirdi.

Mesela onlara, “İncil’i referans almanız, İncil’e saygısızlık oluyor beyler” diyebilirdi.

Aynı şekilde hahamlara da, “Yahudiliği referans almanız, Yahudiliğe saygısızlıktır” şeklindeki muhteşem bir zihnin olağanüstü mantıklı çıkarımını pazarlayabilirdi.

Bu kadar uzağa gitmeye gerek yok, adamı olduğu laik (siyasal dinsiz) devletin derin makinistlerinin karşısına Cüneyt gibi çıkıp naralar atarak “Atatürk ilke ve inkılaplarını referans almak, Atatürk’e saygısızlıktır, n’ayır, n’olamaz!” diyebilirdi.

Hayır, bunu yapmadı. Müslüman mahallesinde salyangoz satıcılığına soyundu.

Şu anda da bu işi iktidarın gazetesi Star'da yapmaya devam ediyor.

*

Gelelim Hüseyin efendinin yazısındaki bir başka cümleye (Ya da yumurtaya mı dersiniz, salyangoza mı, her neyse!):

“Ayrıca kendisini samimi Müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlar.”

Peh peh peh!..

Kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış!..

İlk cümlesinden hareketle konuşmak gerekirse, kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler, dinin referans alınmasından rahatsız olan insanlarmış..

Hem dinin referans alınmasından rahatsız oluyorlar, hem de bunların kendilerini samimi müslüman olarak görmelerini, kabul etmelerini saygıyla karşılamamız gerekiyor.

Yoksa kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış, hissetme kabiliyetleri azmanlaşmış bu kişilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine ciğer dayanmazmış..

Bunların kendilerini dışlanmış hissetmemeleri için, dini referans alanların bizzat kendilerini dışlamaları gerekiyormuş.

*

Mesela, bu mantığa göre, Mısır’da halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen Mursi’den rahatsız olanlar, her ne kadar azınlık durumundaysalar da, kendilerini dışlanmış hissetmek gibi pek büyük bir bahtsızlığı yaşadıkları için, Mursi ile Mursi’ye destek veren çoğunluğun taleplerinin yok sayılması gerekiyor.

Sen de az uyanık değilsin, Hüseyin efendi!.. Öyle hocanın böyle çırağı!.. Öyle devletin böyle adamı!

Dört cümlede işi sağlama bağlama ustalığını gösteren yarım hoca Hüseyin efendi, beşinci cümlesinde şahlanıyor, cuş u huruşa geliyor:

“Daha da önemlisi, birikmiş tepkilerin sonucunda yönetime gelindiği için hassasiyet gösterilmesi gereken temel meselelerde çoğunlukla farkında olmadan bir ötekileştirme zihniyetine saplanılıyor.”

Kısacası, birikmemiş tepkilerle yönetime gelmenin bir yolunu bulmak zorunda bu insanlar..

Adeta, yakıt kullanmadan motoru çalıştırmak gibi fizik yasalarını dumur eden bir talebin üstesinden gelmek zorundalar.

Tepki birikmişse, gelmemeleri lazım, tepki birikmeyince de zaten gelemezler. Bu şartlar çerçevesinde nasıl gelineceğinin formülünü bulmak için Newton ve Einstein olmak bile yetmez ama, olsun..

Az uyanık değilsin Hüseyin efendi, bir de yeri geldiğinde ağlayabilme kabiliyetine sahip olsaymışsın, Fethullah efendinin yokluğu durumunda onun yerini çok rahat doldurabilirmişsin.

*

Ve Hüseyin efendi, son olarak, ağzındaki baklayı çıkarıyor:

“Mütedeyyin insanlar için zemin; demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerlerdir.”

Böylece, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerler” ile “referans alınan din”in farklı şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Madem öyle, neden şu “paylaşma” faaliyetlerinde tepe tepe dini referans alıyor, insanların dinî duygularını bu paylaşıma alet ediyordun?

Mesela, neden FETÖ çatısı altında “kurban” topluyordun?

Neden kurban kesme gibi dinî bir gelenek, senin paylaşma faaliyetlerinin eksenini oluşturuyordu?

Neden insanların zekâtlarının, sadakalarının peşinden koşuyordun?

Neden, dini referans göstermeden, salt “evrensel insanî değerler” adına yardım toplamıyordun?

Onu da geçtik, acayip çalgılar eşliğinde kız oğlan karışık hoplayıp zıplama, avaz avaz yâlelliler söyleme faaliyetlerine bile, dinden referans bulmak için Peygamber'li rüyalar anlatıyordun?

Dinî olmayan, “evrensel insanî değerler”e dayanan rüyaların suyu mu çıkmıştı?

Kerli ferli adamlar, “dırahşan” çehreli kızların oynamalarını, şarkı söylemelerini gerdan kırarak, gözlerini bel bel dikerek izliyor, sonra da bu tabloya Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalar vasıtasıyla alet ediliyor, bütün bu utanmazlıklara din, referans haline getirilmeye çalışılıyordu..

Niye o zaman “Dini referans göstermeyin!” demiyordun?

*

Demokrasi vs. diyorsun, iyi güzel, peki Mursi darbe ile mi cumhurbaşkanı atanmıştı?

Demokratik yollardan gelmemiş miydi, seçilmemiş miydi?

Hukuka uygun yollardan cumhurbaşkanı olmuş bir adamı “Benim hukukum yoksa da, tankım topum var” diyerek “tankın üstünlüğü” ilkesi eşliğinde alaşağı eden adamlar karşısında söyleyecek bütün lafın bu muydu?..

Evet, İslam açısından bakıldığında, dini referans almayanların, dini hayatın dışına itmeye çalışanların, dine düşmanlık yapanların tek bir referansı vardır: Heva ve heves.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesi vs. hepsi, işlerine geldikçe kullandıkları, acıkınca da utanmadan oturup yedikleri birer puttan başka birşey değildir.

*

Bunların hepsi aynı..

Bir taraftan dindarlık taslıyorlar, diğer taraftan da, İslam devleti mi (Allahu Teala'ya itaat edilen devlet mi) yoksa tağutî devlet mi (tağutlara, putlaştırılmış nesnelere ve kişilere tapılan devlet mi) olduğuna bakmaksızın devletçilik yapıyorlar.

Akıllarınca "Ne şiş yansın ne kebap!" babından hem Allahu Teala'yı, hem de yeryüzü tanrılarını idare ettiklerini düşünüyor gibiler.

Bunların dindarlıkları Kur'an'ın her ayetini kapsamıyor.

Mesela, Kur'an'da geçen tağut kelimesini duydukları zaman tüyleri diken diken olur. 

Şeriat, lügatlarından zaten çoktan çıkmıştır.

O kadar çıkmıştır ki, camiye bile giremez.. 

Cuma hutbelerinde siz hiç Şeriat'lı, tağut'lu hutbe dinlediniz mi?

Ve bu sözde "din hürriyeti" rejiminde dinleme şansınız var mı?!

Hakkı hakim kılmayı geçtik, onu söyleyemiyorsun bile, sonra da utanmadan hakkı hakim kılma edebiyatı yapıyorsun!

Bunlar, Allahu Teala'yı ve O'nun kahrını, azabını ne zannediyorlarsa!

*

Sonra da seni (din ve dünya) iş(in)de bir şerîat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin (heves, arzu ve) hevalarına uyma!” (Casiye, 45/18)

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta (putlaştırılan önderlere ve nesnelere) ve cibt'e (küfrün temsilcilerine) inanıyorlar ve diğer inkar edenler için 'Bunlar, müminlerden daha doğru bir yoldadır' diyorlar." (Nisa, 451)


(İlk yayın tarihi: 28 Şubat 2023)


İSTANBUL'UN DOĞUSUNDA, ANKARA'NIN ORTASINDA BİTMEYEN OYUN: OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI CURZON-ATATÜRK KUMPAS VE KOMPLOSU

 









Selanikli zampara diktatör Atatürk’ün “manevî kızları”ndan Afet İnan’ın M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) adlı kitabı, zamparanın tutmuş olduğu günlüklerdeki notlara dayanıyor.

Gizli saklı işlerin adamı zampara, 10 Temmuz 1918 Çarşamba ve 11 Temmuz Perşembe günleri için günlüğüne şunları yazmış:

“Bu iki günün suret-i güzerânını (geçiş şeklini) yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana (unutuşa) karışmasında ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.”

Kendisi için doğru, insanlık için yanlış bir hüküm.

Kendisi hakikati daima gizledi.. Bol bol yalan söyledi.. Deccallik yaptı (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı” anlamına gelmektedir).

Bütün hayatı böyle.. Yalan üzerine kurulu.. 

Hakikati söylüyor gibi göründüğü zamanlarda bile eksik ve yanlış anlaşılacak şekilde söyledi.

Mesela Erzurum Kongresi’nde (hempası Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken gece, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e, millete vaat ettiklerinin tam tersini yapacağını, devleti yıkacağını, kendisinin başına geçeceği yeni bir devlet kuracağını, İslamî tesettürü ve Kur’an harflerini yasaklayacağını, millete zorla gâvur şapkası giydireceğini söylüyor, fakat bunun için İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu onlardan da saklıyordu.

Hakikati tam söylemiyordu.

Hakikatleri gizlemeye, gizi saklı işler çevirmeye çok önceden başlamıştı.. Nitekim günlüğünde bunu itiraf ediyor.

Selanikli Türkiye’de iktidarı ele geçirince tümden “hakikati gizleyen” bir düzen kurdu.. Kendisinin kurduğu hükümetlerin ilk bakanlarından Dr. Rıza Nur’un, hatıratını Türkiye’de yayınlatmayı aklından bile geçirmemiş olmasının nedeni budur.. Gözünün önünde Kâzım Karabekir örneği vardı.. Onun, basılmış kitabına el konulup imha edildi.. Bu yüzden, hiç kimse o dönemde Selanikli aleyhinde herhangi birşey yazmaya, onunla ilgili gerçekleri dile getirmeye cesaret edemedi. (Latife Hanım’ın yazdıkları da gün ışığı görebilmiş değil.)

Ölümünden sonra da, kendisiyle ilgili bir “yalanları koruma, hakikati gizleme” kanunu çıkarıldı.

*

Zampara deccal Atatürk, 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü için ise günlüğüne şunları yazmış:

“Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve hayatiyemi (düşünce ve yaşam sırlarımı) bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim. Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut (zapta geçirilmiş, kaydedilmiş) bir hatıra ve mecmuam yoktur.”

Yazdıklarını mahvetmedi (silip yok etmedi), fakat onun yerine, Filistin cephesinde İngiliz ordusunun karşısında palaspandıras kaçarak Osmanlı Devleti’ni mahvetti.

Birinci Dünya Savaşı’nı Almanlar yenildiği için kaybetmedik, Selanikli zamparanın Filistin'de yol açtığı bozgun yüzünden kaybettik.

Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Osmanlı Devleti’nin külliyen ortadan kaldırılması gerekiyordu..

Bunu da yaptı.. İngilizler sayesinde.. Onlarla anlaşarak.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu şekilde dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Bu gizli anlaşmanın (komplonun) herkesten önce farkına varan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi idi..

O yüzden, Padişah Vahideddin’in Selanikli zamparayı Anadolu’ya (padişah vekilliği ve Anadolu genel  valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle göndermesini engellemeye çalıştı.

Yapamadı. Söz geçiremedi.

Sonraki yıllarda birçok kişi olayın içyüzünü anlamayı başardı, fakat memlekette artık “herkesin hakikati gizlemek zorunda olduğu” bir düzen kurulmuştu.

Hakikati söylemek hayatî tehlike içeriyordu. Sağlık için ölümcül derecede zararlıydı.. Canını seven sustu.

Sonradan uyanan kişilerden biri, Kâzım Karabekir’di.

Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunları yazmış bulunuyor:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Evet, İngilizler, açıkça, Selanikli zamparanın Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilmesini istemişlerdi.. Kod adı Black Jumbo olacaktı.

Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinden iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngiliz donanması Çanakkale’yi geçip İstanbul’a demir atmıştı.

Aynı gün (Osmanlı’nın İngilizler karşısındaki bozgununu Filistin’de üstün bir muvaffakiyetle gerçekleştirmiş olan) Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, İngiliz subayların yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu sermişti.. Anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi olduğu halde.. Tencere ile kapak buluşmuştu.

Ocak 1919’un ortalarına kadar olan iki aylık süre içinde Selanikli zampara ile İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru), Rauf Orbay’ın tabiriyle “müteaddit defalar” başbaşa yalnız görüşerek (İngiliz hükümetinin Türkiye’den sorumlu yetkilisi Lord Curzon’un projeksiyonu çerçevesinde) sonraki aşamayı planlamışlardı.

Curzon’un İngiltere Başbakanı Lloyd George’a da kabul ettirdiği plan şuydu: Anadolu’da laik (siyasal dinsiz, siyasal kâfir) yeni bir Türk devleti kurularak Osmanlı Devleti ve İslam Halifeliği tarihe gömülecek, bunların hukukî varlığına son verilecekti.

Ancak bunu dışarıdan zorlamayla gerçekleştiremezlerdi.. Bunu onlar hesabına Selanikli zampara yapacak, karşılığında da Türkiye’yi babasının çiftliği haline getirme imtiyazına sahip olacaktı.

Bunun için öyle bir mizansen (ya da tiyatro oyunu) kurgulanmalıydı ki, Selanikli zampara İngiliz ajanı değil de “vatan kurtaran korkusuz fedakâr aslan” olarak bilinmeliydi.

*

İşte, Sadrazam Damat Ferit’in dikkat çektiği üzere Selanikli’nin Anadolu’ya gönderilmesini istemeleri, bu hedefe yönelik ilk adımdı.. Karadeniz’deki karışıklıkları bahane ederek Osmanlı Hükümeti’nden, oraya bir yetkili gönderilmesini “resmen” istediler.

Resmî yazıda Selanikli zamparanın ismini anmadılar, fakat şifahî (sözlü) olarak ilettiler.. Memleketteki pekçok siyasetçi, bürokrat ve aydını tutuklayıp Malta’ya süren İngilizler, Selanikli için Anadolu yollarına kırmızı halı döşüyorlardı.

Padişah Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin itirazına kayıtsız kalmasının nedenlerinden biri buydu. (Başkasını göndermek isteseydi İngilizler vize vermezlerdi.) Fakat tek neden bu değildi, hakikatleri daima gizlemeyi mükemmel bir oyunculuk yeteneğiyle harikulade şekilde başaran Selanikli zampara, müstesna dalkavukluğuyla Padişah’ı kendisinin sadakat ve samimiyetine inandırmıştı.

Padişah, Şeyhülislam’ın ifade ettiği gibi, Selanikli’yi kullanarak İngilizler’e oyun oynayabileceğini zannediyordu. Oyuna getirildiğinin farkında değildi.

İngilizler'in , Osmanlı Hükümeti'nden, Selanikli zamparayı Anadolu'ya "yetkilendirilmiş" bir görevli olarak göndermesini istemişken, dünya kadar para, kalabalık bir maiyet (ekip) ve (Padişah'ın ve Sadrazam'ın bile altında olmayan) iki otomobille Samsun'a çıktıktan sonra onun geri çağırılması talebinde bulunmaları, oyunun (tiyatronun) ikincisi perdesini oluşturuyordu.

*

Böylece Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti İngiliz işbirlikçisi hainler olarak gösterilirken, onları dinlemeyerek Anadolu'da kalan Selanikli zampara (sanki Filistin'de İngilizler'in önünden yel yepelek kaçan, onlara zahmetsiz bir zafer hediye edip savaşın kaybedilmesini sağlayan o değilmiş gibi) İngilizler'e kafa tutan kahraman gibi takdim edilmiş oluyordu. 

İstihbarat (gizli servis) oyunlarının virtüöz mucidi İngiliz keferesi oyunu iyi kurmuştu; tazı yerine koyduğu Osmanlı'yı böyle ters köşeye uçururken, Black Jumbo olarak hizmete almış olduğu ajanına da kendisine rol icabı kabadayılık taslayıp tavşan gibi kaçması talimatını vermiş bulunuyordu. 

Selanikli zampara Black Jumbo, Anadolu'da İngiliz'in "örtülü" desteği eşliğinde ağını örecek, yedi ayı aşkın bir süre Erzurum senin Sivas benim diyerek nutuk atıp dolaştıktan sonra 27 Aralık 1919'da, İngiliz ve Fransız askerlerinin kontrolü altındaki Ankara'ya intikal edecekti. 

İki - iki buçuk ay sonra, Mart 1920'de bu işgal güçleri Ankara'yı mutemet adamları Black Jumbo'ya teslim edip çekilecek, buna karşılık, aynı ay içinde İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı (milletvekilleri mecilisini) kapatarak, Selanikli zamparanın bir ay sonra açacağı TBMM için zemini müsait hale getireceklerdi.

*

Bu arada İngilizler, Selanikli zamparanın “vatan kurtaran aslan yürekli Hasan” gibi görünmesi için Yunan’ı da devreye koydular. Yunan, İzmir’i işgal etti.

Selanikli, Anadolu’da durduk yere yeni bir devletin çatısını kuramazdı, Filistin’de İngiliz’in önünden kaçmış olan adamın Yunan’ı memleketten kovup kaçıran adam haline getirilmesi gerekiyordu.

Yunan’ın İzmir’e çıkarma yapmış olması, Yunan’ı memleketten kovma iddiasındaki Selanikli’ye milletin inanıp güvenmesini, şartsız destek vermesini sağlayacaktı.

Nitekim “Black Jumbo” Selanikli zampara da bu gerçeği itiraf etmiş bulunuyor:

 “Ankara’da bir hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm. Mustafa Kemal’in … eşinin güzel, zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, … Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş..”

(Bilâl N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, C. 5, Ankara: Türk Tarih Kurumu Y., 2005, s. 264.)

*

Tıpkı İnönü gibi konuşarak “Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini” söyleyen Karabekir Paşa olayı nihayet çözmeyi başarmış, fakat bu anlaşmayı (Selanikli’nin İngilizler’le anlaşarak Black Jumbo haline gelişini), İngilizler’in (komünist devrimini yapmış olan) Ruslar’a karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet (direniş) cephesi kuramayacaklannı anlamalarına bağlaması hatalı bir analiz.

Rusya’ya (Sovyetler Birliği’ne) Osmanlı Devleti de geçit vermezdi.

Zaten İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile Rusya, Almanya’ya karşı aynı safta yer aldılar.

İngilizler’in Selanikli zamparayı istihdam etmiş olmalarının asıl nedeni Osmanlı Devleti’ni ve İslam Hilafeti’ni ortadan kaldırmak istiyor olmalarıydı.. Türkiye’de İngiliz ilke ve inkılaplarının sözde anti-emperyalist yerli-milli bir görünüm ve ambalaj içinde hayata geçirilmesi için bu anlaşmayı yaptılar.

Türk devletine (Osmanlı Devleti’ne) ve Türk milletine muazzam bir oyun oynadılar.

Mevcut Türk devletinin yönetici kadroları, oyuna getirilmiş bir milletin çocukları olduğumuzu söylemeyi izzet-i nefislerine ya da gurur ve kibirlerine yediremedikleri için bu gerçeği itiraf etmekten kaçınıyor, “Acımadı kii, acımadı kii…” diyen şamar oğlanı yenilmiş çocuk tavrı sergiliyorlar.

Buna karşılık İnönü gerçeği komplekssiz bir biçimde dile getirmiş, İngilizler’e olan minnettarlık ve şükran duygularını samimiyetle ifade etmiş bulunuyor. (Millî bayramlar gibi vesilelerle Selanikli Black Jumbo’yu rahmet, minnet ve şükranla ananlar aslında onun velinimeti İngilizler’i rahmet, minnet ve şükranla anmış olmaktadırlar. Asıl adres ya da son durak orası.)

*

Türk devleti, Black Jumbo ile birlikte istiklalini kaybetti.

İstiklal Marşı yazıldı fakat istiklal gitti.. Ruhuna Fatiha okundu.

Osmanlı Devleti, her ne kadar siyasetçi ve bürokratları İngilizci, Fransızcı, Almancı, Rusçu vs. olabiliyorlardıysa da, devlet başkanlığı düzeyinde “satılmış” hale gelmiyordu.

Devlet, isterse falan yabancı devletle, isterse de filan devletle anlaşabiliyordu. Mesela 1850’lerde (Kırım’da) ve 1876’da Rusya ile savaşıp İngiltere ile yakınlaşırken Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile karşı karşıya gelebilmişti.

Bugünse Türkiye, Avrupa-ABD bloğunun “azat kabul etmez müttefiki” durumunda.

Merhum Erbakan, 1990’lı yıllarda bu prangayı ayağımızdan çıkarmak, yeniden “bağımsız/müstakil Türkiye” olarak ayağa kalkmamızı sağlamak için D-8’ler projesini başlattı.. Fakat Batılılar’ın TSK ve MİT’teki “satılmış ve hain” işbirlikçileri, efendileri dış güçlerin talimatları doğrultusunda ona karşı harekete geçtiler.

Türkiye’nin bağımlılığının (köleliğinin) temellerini sağlamlaştırdılar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...