ZAMPARA ATATÜRK'ÜN TÜRK KADININA YÖNELİK "COUP"SU

 







Selanikli zampara diktatör Atatürk’ün “manevî kızları”ndan (Neyse ki “manevî karılık” diye bir icat çıkarmamış) Afet İnan’ın onun Karlsbad macerasıyla ilgili kitabı (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) önemli..

Önemli, çünkü Selanikli zamparanın kendi el yazısıyla tuttuğu günlüklere dayanıyor.. İlk elden kaynak.. Ciğerinin röntgen filmi gibi..

Günlükteki notlar, zamparanın (zamparalık gereği) kadınlara karşı özel bir ilgisinin bulunduğunu belgeliyor.

Dervişin fikri neyse zikri odur (İnsan neyi düşünüyorsa hep onu anar, dilinde o vardır; her kap içindekini sızdırır) hesabı dilinden karı kız düşmüyor. (Tabiî bu söz, aldatma amaçlı zikir ve anmaların önemli olmadığına, esas olanın kafadaki düşünceler ve niyetler olduğuna da işaret eder.)

Zamparanın bu özelliğini İngiliz casus Aubrey Herbert de bildiği için, İngiltere’de evinde ağırlayıp onuruna yemek verdiğinde, onun yanına genç ve güzel bir İngiliz kadınını oturtmuş durumda. Kasten. (Bkz. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 261-2.)

Özel ilgisi sadece kadınlarla yârenlik edip dans etme, yatıp kalkma, yiyip içme ile sınırlı değil.. Kopyacı amatör filozof olarak kadınlar hakkında fırsat buldukça felsefe ve edebiyat yapmayı da ihmal etmemiş.

*

[Dervişin fikri neyse zikri odur demişken, vesvese (takıntı, obsession) konusuna da değinelim.

Vesvese, imanlı ve hassas ruhlu insanlarda olur. Nasıl boş eve hırsız girmezse, (ister insanlardan, isterse cinlerden olsun) şeytanlar da kâfirlere ve kalbi ölü kişilere fazla vesvese vermezler. Hele imanî konularda hiç vermezler. Onların içleri bu yönden rahattır.

Çoğu insanın bilmediği hayatî bir gerçek şu: İnsanın aklından geçen herşey nefsinden/kendisinden kaynaklanmaz.. Bazı düşünceler nefisten gelir, insanın doğal yapısının, ihtiyaçlarının, mizacının ve kabiliyetlerinin ürünüdür.. Bazı düşünceler ise meleğin ilhamı ya da şeytanın (cinin) telkinidir..

Mesela insanın öfkelenmesi nefsinden kaynaklanır, fakat öfkesi sırasında “Şu bıçağı al, şuna sapla!” diye aklına düşüren, şeytandır/cindir.

Aynı şekilde melek de insana hayırlı amelleri ilham eder.. İbadet ve taate, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymaya yönlendirir.. Şeytan ise buna karşı “Daha gençsin, gençliğini yaşa, ihtiyarsan bile daha önünde çook yıllar vardır, hem de Allah afvedicidir, senin ibadetine ihtiyacı da yoktur. Kendini bu kadar sıkboğaz etme, ‘din yorgunu’ haline getirme.. İnsanın eğlenmeye, dinlenmeye, ‘yaşama’ya, gezip tozmaya da ihtiyacı vardır. Üstelik sen kalbi temiz bir insansın, bu kadar kötüler varken sen mi cehenneme gireceksin?! Fırsat varken hayatın tadını çıkar, çok istiyorsan ilerde tevbe edersin” der.

Şayet insan şeytanın bu iğvasına aldanmazsa, bu defa aklına geçmişte işlediği günahları tek tek getirir. “Allah seni afvetmez ki.. Sen çok büyük günahkârsın.. Senden adam olmaz.. Şu zaman şunu, bu zaman bunu yapmadın mı?! Senin afvedilmen mümkün değil.. İyisi mi sen boş ver, kendini suyun akışına bırak, boşa yorulma, battı balık yan gider” diye vesvese verir.. Bu arada aklına onu rahatsız eden çirkin görüntü ve günahları, küfür sözleri getirmeyi de ihmal etmez.. Kişi de “Ben ne kötü bir insanım ki aklıma hep bunlar geliyor?” diye düşünmeye başlar.. Sonunda bunalıma düşer.

(Allahu Teala, tevbe durumunda her günahı afveder. Tevbe, pişmanlıktır, içteki yürek yangınıdır. İşlediği günahtan dolayı acı duymayan, günahlarını keyifle hatırlayan, tekrar işlemek için fırsat gözleyen kişi, istiğfar etse de tevbe etmiş olmaz.)

*

Vesveseden kurtuluşun çaresi, zihne gelen bu tür düşüncelerin insanın kendisinden kaynaklanmadığını, şeytanın bir oyunu olduğunu bilerek bunlara aldırış etmemektir. İnsanın, aklına bu tür şeylerin gelmesinin günah ve vebal olmadığını bilmesidir.

Bu tür düşünceler (havatır), ciddiye alındıkça büyür, aldırış edilmediğinde ise söner, zamanla yok olur. Çünkü şeytan, verdiği vesvesede ısrarcı olmaz.. Önemsemediğinizi ve etkilenmediğinizi gördüğünde farklı bir numara ve oyuna geçer.

İnsanın nefsinden kaynaklanan arızalar ise öyle değildir, devamlıdır, derindir ve köklüdür, kolayca üstesinden gelinemez. Mesela lüks ve gösteriş tutkusu, şöhret arzusu, cimrilik, enaniyet ve baş olma sevdası gibi nefsanî eğilimlerden kurtulmak kolay değildir. Bunlardan kurtulmanın çaresi, ayet ve hadîsler üzerinde çokça düşünmek, düzenli olarak her gün rabıta-i mevt yapmak (ölümü ve ahireti düşünmek), dünyaperest insanlardan uzak durmak, zahid insanların çevresinde bulunmak, ve böyle insanların hayat hikâyelerini inceleyip örnek almaktır.

(Tarikatlar böylesi bir terbiye için ortaya çıktılar fakat günümüzde çoğu tam tersi bir işlev görüyorlar. Din için dünyayı terk etmiyor, din için dünyevî bedel ödemiyorlar, tam aksine, din, dünyayı ve dünyalıkları zahmetsizce yalayıp yutmanın vasıtası oluyor. Tağutun emri altına giriyor, dini tağutun arzusu istikametinde tahrif ediyorlar.)

*

Şeytanın vesveselerine gelelim.. Mesela bazılarına istinca ve istibraya dikkat ettirmeden acele abdest aldırır, buna dikkat edenlere de farklı yönden gelir, “Belki de istibra gerçekleşmedi, belki de şurana su değmedi, yeniden abdest al” der, insanı oyalar durur. 

Yorar. Bıktırır.

Evet şeytan, ibadet edenleri üstünkörü, gelişigüzel, sallapati, dostlar alışverişte görsün kabilinden ciddiyetsizce ibadet etmeye çağırır.. Bunu başaramadığında ise taktik değiştirir, “Seninki de ibadet mi, bu kadarcık az ibadetle müslümanlık mı olur, şunu da yap, bunu da yap” diyerek aşırılığa sevk eder ve böylece adamın ibadetten bıkıp usanmasını ve ibadetleri tümden terk etmesini sağlamaya çalışır.. 

Dünyevî işlerini ve geçimini ihmal ettirecek kadar ibadete yönlendirir, sonra da gelir “İşte sen böyle ibadet ettiğin için zarara uğradın, başarısız oldun” diyerek o ibadetlerinden, hayr u hasenatından pişman olmasını sağlamaya uğraşır.. Kişi bunlardan pişmanlık duyduğunda, maddî zarara manevî zarar da eklenmiş olur. Bütün ameli boşa gider. Sonuç maddeten ve manen iflastır.

*

Vesvese, vesveseden rahatsız olan için vesvesedir.. Kötülüğü içselleştiren, benimseyen, zevk alarak keyifle tasarlayan, ayrıca başka insanları azdırıp yoldan çıkarmak için tuzak kuranlar ise zaten şeytanlaşmışlardır. Bir başka şeytan gelip onlara vesvese vermez.. Kötülüklerinin kaynağı "nefs-i emmare"leridir.

(Ne yazık ki günümüz istihbarat örgütleri, yani gizli servisler, büyük ölçüde şeytanca faaliyet göstermekte ve şeytanî yöntemlerle çalışmaktadırlar.. Şeytanlaşmış oldukları için de yaptıkları kötülüklerden rahatsızlık duymuyor, tam aksine bunu meslekî başarı olarak görüyorlar. Bazıları da vatana millete hizmet ettiklerini zannediyorlar. Kehf, 18/103-4: “De ki: Size amelce en çok zarara uğrayanları bildirelim mi? Onlar dünya hayatındaki çalışmaları boşa giden, fakat kendilerini gerçekten güzel bir iş yapıyor zannedenlerdir.)]

*

Selanikli’nin Karlsbad günlüğüne dönelim. 6 Temmuz 1918 tarihi için şu satırlar yer alıyor:

“… tıraş oldum. Asker elbisesi giydim. Hoşuma giden bir Bulgar nişanımı, Avusturya nişanımın üstüne boynuma taktım. Bu gece Emin Bey ve refikası (eşi) hanımefendi tarafından Imperial'de (otelde) dine'ye (akşam yemeğine) davetli idim. …. Saat 8'e yakın otele geldim, yemek yedik. Badehû (onun ardından) iç salonda saat 10.30'a kadar konuştuk. …

“Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde (bitişiğinde) idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden (koltuklardan) bu tekerrür ve temadi eden (tekrarlanıp devam eden) Vonstep'leri seyre pek müsaitti.

“- Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden [erkeğin kadınla yaptığı vals dansını en iyi yapanlardan sayıldığımdan] bahsettim.

“Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...

“- Bu hayatın bizde teessüsü (kurulması, oluşturulması) ne kadar müşkül...”

Dertleri büyük, lüks otellerin gösterişli salonlarında erkeklerin birbirlerinin karıları ve kızlarıyla dans edememeleri ciğerlerini yakıyor.

Kadın teessüf ve teessürünü dile getirince Selanikli onu teselli etmeyi ihmal etmemiş. Okuyalım:

“Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet (yetki) ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde (sosyal hayatımızda) arzu edilen inkılabı (devrimi) bir anda bir ''Coup'' (hükümet darbesi) ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı (halkın fikirlerini, kamuoyunu), efkâr-ı ulemayı (alimlerin/bilginlerin düşüncelerini) yavaş yavaş benim tasavvuratım (tasarılarım) derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye (tasarlayıp düşünmeye) alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli (yüksek öğrenim) gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi tetkik ve hürriyeti tezevvuk için sarf-ı hayat ve evkat ettikten (uygar sosyal hayatı inceleyip özgürlüğün tadına varmak için hayatımı ve zamanımı harcadıktan) sonra, avam mertebesine ineyim. Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. …”

Zampara diktatörün kafa yapısı.. Adamın gerçek zihniyeti bu..

Sonraki “millet egemenliği, cumhuriyet” vs. lafları ise, milleti aldatmak için istismar ettiği içi boş kavramlardan ibaret.

Selanikli sözlerini şöyle sürdürmüş:

“… Şimdi, şunu, demek istiyorum. Ahlak, her zümre-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor gibidir.

“Mesela bizde, iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyudata (kayıtlara, sınırlamalara) tabidir. Bir Avrupalı bu kuyudu tanımıyor... Onlar bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi...

“Binaenaleyh iki felsefeden birini tercih etmek lazım geliyor. …”

Selanikli’nin tercihinin hangisinden yana olduğunu hepimiz biliyoruz.. Fakat daha 1918 yılında (hatta daha öncesinde) bunlar kafasından geçen şeyler.

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“… İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından başka erkekle katiyen temasa gelmemeleri ve hayat-ı hariciyeye malik olmamaları bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü, zemin-i medeniyette (uygarlık zemininde) bir mania (engel) icat etmek müşkül... Vakıa onları ciddi ve sürekli mesai (çalışma, iş) içinde bulundurmak suretiyle meşgul etmek varid-i hatır olur. Pek güzel, o kadar ciddi ve yorucu meşagilden sonra, son asır terakki (ilerleme) ve medeniyetin şuaatiyle (uygarlığın ışıklarıyla) ve dimağı tenevvür etmiş (zihni aydınlanmış) bir erkek, işinden doğru evine gelip, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesayii iktisab edebilir mi (kazanabilir mi)? ...Biraz hava, biraz musiki, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi?.. Bu icabat-ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken (bu doğal ve uygar gerekleri uygularken) yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telafi etmek lazım gelmeyecek mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan (partnerliğinden), kadın sözünden (kadınlarla laklakadan), kadın refakatinden (arkadaşlığından) mahrum bulunmak bir noksandır, bu behemehal (her halükârda, ne pahasına olursa olsun) tatmin olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır. ...Ruh ihtiyacıdır ve mühim olan budur. Sonra, bu derece sıkı şeraite (şartlara, kayıtlara) tabi yaşayacak kadınlarımızın hayat hakkında, medeniyet hakkında, hürriyet hakkındaki fikirleri, ihtisasları ne olabilecektir?”

Zamparanın terakki (ilerleme) ve medeniyet anlayışı..

Görüldüğü gibi kendisinin yaşamakta olduğu ve yaşamaya devam etmek istediği hayattan bahsediyor.

O sırada kendisi bekâr.. Adamda zaten aile hayatı diye birşey yok.. Dışarıda, istediği hayatı yaşıyor, fakat başkalarının karılarını kızlarını da yanında görmek, bunun keyfini çıkarmak istiyor.. Derdi bu.. Bunun için “Coup” (darbe) yapmaya, memleketi harap edip yakıp yıkmaya bile hazır.

Selanikli zamparaya göre, memleketin kızları kendisi gibilerle bazı “hatalı” işler yapmalı, “tecrübe” kazanıp (Neyin tecrübesiyse?) öyle evlenmelidirler:

“… Erkek gibi kadın da, kadınlığını, kadınlığın mevkiini; ehemmiyet-i hayat-ı hakikiye ve müştereke (gerçek ve ortak hayatın önemi) içinde birçok hatalardan, sevaplardan (savaplardan, isabetli işlerden) sonra takdir edecek ve muvazenesini (dengesini) bulabilecektir. Mesele bu nokta-i nazardan tetkik edilirse (bu bakış açısından incelenirse) ve sonra bir erkek ilk sinn-i şebab (ilk gençlik yaşları) ve devre-i hararetinden bil'itibar (kanının kaynaması itibariyle), hayatının her devresinde, ömrünün her anında irtikab ettiği ve etmek istidadında bulunduğu (işlediği ve işlemeye eğilimli olduğu) -mer'i kavait-i ahlakiyyeye menafi- (yürürlükteki ahlaki kurallara aykırı) harekâtın, mantıkın haricine çıkmamak şartıyla, onu sahib-i fazilet ve ciddiyet (fazilet ve ciddiyet sahibi) bir adam olmaktan menetmediği ve bilakis bu harekâtın hayatta tecrübe telakki edildiği ve ancak böyle bir adam, kadını tanımak, bir kadını mesut etmek, bir kadınla mesut olmak yollarını en iyi bilebileceği nazar-ı dikkate alınırsa, aynı tecarübü (tecrübeleri, deneyimleri) geçirmemiş bir kadının kocasına edeceği muameleyi, onun bütün ruhi, hissi, maddi ihtiyacını bihakkın tatmin edeceği nasıl mümkün ve kabul görülür.”

Vehbi’nin kerrakesi bu..

Dediği şu: Bir erkek ilk gençlik çağlarında ahlâksızlık yapabilir, birtakım haltlar yiyebilir, mantığın dışına çıkmamak şartıyla bunlar onun için faydalıdır. Çünkü tecrübe demektir. Bir kadını nasıl mutlu edeceğini bu sayede öğrenir. Aynı şekilde kızlar da ilk gençlik çağlarında mantığın haricine çıkmamak şartıyla her haltı yemeli, ahlâksızlık yapmalı, tecrübe kazanmalıdır. Böylece ileride kocalarını nasıl mutlu edeceklerini öğrenmiş olurlar.

Sonraki yıllarda “manevî” kızlarına ne tür tecrübeler kazanma fırsatı verdiği hususu bahsimiz dışında.

Mantık dediği şeyin ne olduğu da belli değil, yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı? 

Muhtemelen mantıkla ilgili olarak bize şunu diyecektir: Mantık, her zümre-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor gibidir.

*

Zamparanın 7 Temmuz 1918 Pazar günü için yazdıkları da büyük ölçüde karı kız meseleleriyle ilgili.. Şunu diyor:

“Şimdiye kadar akşam taamları (yemekleri) için Imperial'e (otele) gittikçe ya asker elbisesi ile bulunuyor veya ceket atay yahut siyah renkli bir sivil elbise giyiyordum. Halbuki mezkûr sakinlerinin büyük tuvaletleri, erkeklerinin smokinli bulunmaları bana da sivil gittiğim zaman smokinimi giymeyi tercih ettirdi. Bu gece taamdan sonra salonda Emin Bey ve refikası (eşi) Hanım, Cemal Paşa'nın biraderi Kemal Bey ve Seyfi Bey'in refikası Mebruke Hanım ile bir müddet görüşüldü. Son zamanda Madam Cemal Paşa (Cemal Paşa’nın karısı) da bizim masaya gelmişti.”

Zampara, Cemal Paşa’nın karısıyla ve Mebruke Hanım’la sohbeti koyulaştırıyor. Mevzu karı kız konuları.. Selanikli zampara, Fransız yazar Marcel Prévaurt’tan (Marcel Prevost, 1862-1941) laflar aktararak bu hanımlara hava atıyor. 

(Zampara kimden feyz alacağını biliyor. Prevost’un Türkçe’ye tercüme edilip yayınlanmış kitaplarından bazılarının adları şöyle: Metres, Bir Gelinin Hatıraları, Bir Kadının Sonbaharı, Bakir Adam.)

Evet, zampara Atatürk, sofradaki hanımlarla karı kız meseleleri hakkında epeyce bir fikir teatisinde bulunduktan sonra sıra bir doktorun karısının dedikodusuna geliyor:

“Bu münasabetle, arkadaşım doktor Rasim Ferit Bey mevzuubahis oldu. Doktorun refikası (eşi) bir Fransızdır. Muharebe münasebetiyle, vaz-ı haml etmek (yükünü atmak, doğum yapmak) üzere gittiği Paris'te bulunuyor. Vakıa madam Rasim Bey (Rasim Bey’in karısı), pek halûk (iyi huylu), gayet kıymetli bir kadındır. Fevkalade de güzeldir. Kocasını da çok sever, Rasim Ferit de onun için ağlar...

“Mebruke Hanım da doktoru tanıyor ve refikası için ağladığını biliyormuş. Birçok sitayişte (övgüde) bulunduk. Hayat-ı izdivaciyeden (evlilik hayatından) ve bilhassa Mebruke Hanım'ın amcası ve benim de Sofya (günlerimden) arkadaşım olan Cevdet Bey'den, onun sosyete âlemindeki maharetlerinden bahsettiğimiz sırada Madam Cemal Paşa da bizim yanımıza gelmişlerdi. Söze iştirak ile dedi ki:

“-Cevdet Bey, (zamparalıklarıyla) Sofya'yı altüst etmiş fakat zavallı refikası ne kadar üzüntü çekiyordu.

“- Fakat, dedim, Cevdet Bey'in refikasına pek ziyade muhabbeti var.

“Madam Cemal Paşa:

“- Muhabbeti yok dedi, hürmet ediyor.

“- Hayır dedim, hürmet de ediyor, muhabbeti de var.

“- Hayır, hayır dedi.

“O zaman yine M. Prévaurt'un yazılarından bir cümle hatırıma geldi, söyledim. - Le mariage est une chose, I'amour est une autre chose, (Evlenme bir şeydir, aşk başka bir şeydir).

“Bununla demek istiyordum ki: (Siz, aralarında) aşk ve garam (sevda) yoktur demek istiyorsunuz. Halbuki izdivaçta (evlilikte) bunun vücudu mutlak (varlığı kesin) değildir.

“Bunun üzerine, Madam Cemal Paşa dedi ki;

“- Paşa, ben seni evlendirmeyeceğim.

“- Ben de zaten bu husustaki tereddütlerimi halletmeden evlenmek niyetinde değilim. Zaten daha şimdi (yanımızdaki) hanımefendi -Mebruke Hanım- 31 yaşında bir ihtiyardan bahsediyordu (O yaştaki adama ihtiyar diyordu). Ben de 36, 37 olduğumdan evlenecek zamanım geçmiş demektir.”

Öyle anlaşılıyor ki daha önce aralarında, Cemal Paşa’nın onun için uygun bir eş bulması konusu geçmiş.

*

Selanikli zampara, 10 Temmuz 1918 Çarşamba ve 11 Temmuz Perşembe günleri için günlüğüne şunları yazmış:

“Bu iki günün suret-i güzerânını (geçiş şeklini) yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana (unutuşa) karışmasında ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.”

Kendisi için doğru, insanlık için yanlış bir hüküm.

Kendisi hakikati daima gizledi.. Bol bol yalan söyledi.. Deccallik yaptı (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı” anlamına gelmektedir).

İtiraf ettiği bu huyu, günlüklerinde de örnekleriyle arz-ı endam ediyor.. Kadınlarla ilgili olan biri, 13 Temmuz tarihli şu satırlarına yansımış:

“… Bugün, kendisinden Fransızca dersi alacağım Madam Heiniche'ye gitmem gerekiyordu. …

“Madam Heiniche beni dairesinin salonunda bekliyordu. Beni nezaketle kabul ederek pencerenin yanına konmuş olan koltuğa oturmaya davet etti. … Ve aniden konuşma mevzuunu değiştirerek:

“- Yanılmıyorsam beyefendi henüz evli değil! Acaba bir Avrupalı kadınla mı yoksa sizin milletinizden bir kadınla mı evlenmek isterdiniz?

“- Fark etmez diye cevap verdim.

“Hakikatte düşüncem evlenirsem bir Türk kadınını tercih edeceğim yolundaydı. Fakat gücenebileceği uzun bir muhavereye girmemek için evlenme mevzuundaki konuşmayı kesmeyi tercih ettim.”

Selanikli’nin bütün hayatı böyle.. İnsanlar üzerinde kesin bir hakimiyet kuramadığı zamanlarda onların hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi tercih etti.. Köprüyü geçene kadar bütün ayılar dayısıydı.

Hakikati söylüyor gibi göründüğü zamanlarda bile eksik ve yanlış anlaşılacak şekilde söyledi.

Hakikati tam söylemiyordu.

Hakikatleri gizlemeye, gizi saklı işler çevirmeye çok önceden başlamıştı.. Nitekim günlüğünde bunu itiraf ediyor.

*

Zampara deccal Atatürk, 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü için ise şunları yazmış:

“Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve hayatiyemi (düşünce ve yaşam sırlarımı) bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim. Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut (zapta geçirilmiş, kaydedilmiş) bir hatıra ve mecmuam yoktur.”


OSMANLI'NIN YETİŞTİRDİĞİ MEHMED AKİF ERSOY'DAN LAİK (SİYASAL DİNSİZ, SİYASAL KÂFİR) DÜZENİN VE ONUN YEŞİL KEMALİST DİNDARLARININ ÜRETTİĞİ MEHMED AKİF ERSOY'A...

 




LAİKLERİN ÇÖZÜMSÜZ DİLEMMASI: 

İSLAMCILAR (İSLAMİSTLER) DÖNSÜN İSLAMCILIK KARŞITI (ANTİ-İSLAMİST) VE "LAİK DÜZEN" YANLISI "DEVLETÇİ YEŞİL KEMALİST DİNDAR" OLSUNLAR, FAKAT DÜZENİN NİMETLERİNDEN DİNDARLIK ADINA UZAK DURSUNLAR


Kemalistler, eski İslamcıların "düzen"e uyum sağlamalarından gayet memnunlar, fakat bu uyumun, "düzen"in nimetlerine göz dikmek ve ellerine geçirmek gibi bir yan tesirinin (iktisatçı tabiriyle dışsallığının) olmasından rahatsızlar.

İstiyorlar ki bunlar siyasal açıdan düzene uygun bir zihniyete sahip olsunlar, fakat sivil hayatta sapına kadar İslamcı ve dindar kalıp harama dönüp bakmasınlar.

Hatta bu noktada “bir lokma, bir hırka” zihniyetini benimseyen zühd ehli insanlar haline gelsinler.

Dünyayı, dünyalığı, dünya nimetlerini, makam ve mevkileri, siyaseti, ekonomiyi kendilerine bıraksınlar.

İslam Şeriati'ne sırt çevirsinler, fakat İslam ahlâkıyla ahlâklanıp yardımsever, sabırlı, merhametli, affedici, kanaatkâr, mütevazı, diğerkâm, fedakâr, boynu bükük vatandaşlar olsunlar.

*

Bir başka deyişle, İslam devleti idealinden vazgeçsinler, vazgeçmekle de yetinmeyip onun (Mehmet Metiner gibi fırıldakların yaptığı şekilde) aleyhinde bulunsunlar, fakat Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda devletçilikten taviz vermesinler.

İslam'a devleti çok görsünler, fakat ırkçı laiklik (siyasal dinsizlik) ya da laik (siyasal dinsiz) ırkçılık söz konusu olduğunda devletleşmeyi onun en doğal hakkı kabul etsinler.

Şeriat'i aşağılasınlar, mesela Allahu Teala'nın "kısas" emrini tarihseldir filan diyerek kaldırıp atsınlar, "İslam'ı güncelliyoruz, hayatın bir parçası haline getiriyoruz" diyerek kendi heva ve heveslerinin güncel tezahürlerini İslam diye pazarlasınlar, bu tür konuları laik demokrasinin parlamentosunun keyfine bıraksınlar, fakat şapka için adam astıran önderlerinin bu tarihsel vahşeti için tek kelime etmesinler.

Dindarlar ahlâk adına dövene elsiz, sövene dilsiz olsunlar, "Allah'ın askerleriyiz, mücahitleriz" demeyi İslâm ahlâkı adına yanlış kabul etsinler, fakat laikler "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dedikleri zaman bunu yine ahlâk adına saygıyla karşılasınlar.

Eski İslamcı yeni anti-İslamcı anasının gözü ahlâk ve irfan pazarlamacıları "Her inanca saygı duymalıyız" desinler (Ki diyorlar), fakat laikler "Şeriat, İslam inancının bir parçası, dolayısıyla bir inanç olduğu için her inanç gibi ona da saygı duyuyoruz, ona da saygısızlık yapmayız" demeye tenezzül etmesinler, ve kendini dindar zanneden müseccel sahtekârlar "Bunların inancı da böyle, Şeriat'i aşağılamalarına saygı duymalıyız" diye düşünsünler, yani yüzlerine tükürüldüğünde "Yağmur yağdı, ya Rabbi çok şükür" diye karşılık versinler. 

Cihad ve mücahid kelimelerini unutsunlar, fî sebîlillah cihad (Allah yolunda cihat) anlayışının yerini seküler-laik-ırkçı nitelikte "vatan için savaş" alsın, Allah yolunda savaşmayı vahşet, devlet için ölmeyi ise kutsal vazife kabul etsinler, şehitliği Allah için cihat edenlere değil de (isterse ateist olsun) devleti için savaşanlara yakıştırsınlar.

Kur'an'ın şeriat (hukuk ve adalet) anlamına gelen hükümlerine (dolaylı ifadelerle ya da açıkça) karşı çıksınlar, İslam'ın güzel ahlâk kategorisine giren tavsiyelerini ise benimsesinler, öyle ki, güzel ahlâk adına munis, itaatkâr, hakkından vazgeçmeyi fazilet bilen zahid insanlar olsunlar, dünyalıklardan, dünya nimetlerinden uzak durarak bunları laik-seküler ya da ateist vatandaşlara terk etsinler.

*

Kazın ayağı öyle değil işte..

Adam İslam Şeriati'nden vazgeçtiği zaman ahlâklı olmuyor, ahlâk istismarcısı bir sahtekâr oluyor.

Çünkü böylesinde ahlâk olsa önce Allahu Teala'ya karşı ihlaslı ve samimi olur, onun dinini olduğu gibi kabul eder, kesip biçmez.

Ancak "derin düzen" ya da derin devletin böylesi ahlâk ve irfan işportacısı ahlâksızlara ihtiyacı var. Şiddetle..

Bu tür irfan ve ahlâk edebiyatçısı ahlâksızlar sayesinde düzen muhalifi müslüman kitleyi içeriden çökertiyor, suret-i haktan gelen ajanları marifetiyle dindar insanların aklını ve gönlünü çeliyor.

Müslüman camiaya hitap eden nüfuz (tesir/etki) ajanı durumundaki birtakım edebiyatçı, şair, hikâyeci, romancı, vaiz, hoca, köşe yazarı, gazeteci, kanaat önderi, sivil toplum aktivisti şahıslar bu tür masalları bozuk plak gibi durup dinlenmeden tekrarlıyorlar.

Tekrarladılar.

Ve geldiğimiz noktada Türkiye'de maalesef ortaya bir İslam'sız müslümanlık çıktı.

Bu İslam'sız müslümanlığın pazarladığı ahlâk ve irfana gelince.. Bunlar aslında müslümana özgü bir ahlâk değil, ateistlerin, mecusilerin, Hristiyanlar'ın ve Yahudiler'in alkışlayacağı türden içi boş "evrensel" lafazanlıklar.. 

Büyük ölçüde nefs-i emmare sahtekârlık ve riyakârlıkları..

*

Durum bu olunca, "daru'ş-şirk"in "derin düzen"inin, anti-kapitalist fakat "düzen"baz müslüman tipinin reklamını yapacak elemanlara şiddetle ihtiyaç duymakta olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Mesela, İhsan Eliaçık adlı boş adamın lüzumsuz saçmalıklarının birileri tarafından sürekli gündeme getirilmesi, onun ömrünü bu ihtiyaca cevap verecek şekilde heder etmesiyle ilintili gibi görünüyor. 

(Bir taraftan da oltadaki anti-kapitalistlik "entel" yemini Nurettin Topçu gibi isimler istismar edilerek köpürtülen bir "solcu müslümanlık" baharatıyla tatlandırmaya çalışıyorlar.. "Nuh'un kelekleri" cemaatinden Odatv.com ile "derin" Soner Yalçın'ın yaptığı gibi.. Hayır, solculara müslümanlaşıp hiç değilse "solcu müslüman" olun demiyorlar, müslümanlara "Size solculuk ne güzel yaraşır; siz 'solcu müslüman' olun, biz de 'kapitalist solculuğun' tadına bakalım, keyfini sürelim" diyorlar.)

İhsan Eliaçık'ın gündeme gelmek için her fırsattan yararlanıp sokak şovları vs. bile sergileyerek seyyar açık hava tiyatrocusu gibi anlamsız gösteriler yapmasını, söylemlerindeki anti-kapitalist sadelik, doğallık, denge, ölçülülük ve dürüstlük vurgusuyla uzlaştırmak zor. 

Anti-kapitalist fakat nasılsa "Reklamın iyisi kötüsü olmaz" mantığıyla kapitalist reklamcı uyanıklığının destanını yazmaktan, reklamı beleşe getirip siyasal pazarlamacılığın tüm numaralarını hayata geçirmekten geri kalmıyor. 

Tam bu noktada başka birileri devreye giriyor, onu müslüman kitleye "rol model" olarak sunuyorlar: "İhsan gibi olun, anti-kapitalist müslüman olarak dünyadan elinizi eteğinizi çekin, 'düzen'i benimseyin, zinhar Şeriatçı, İslamcı olmayın! İslam'ın ahlâk kısmını alın, şeriat (hukuk düzeni) kısmını atın! Ahlâk siz müslümanlarda, kanun yapma imtiyazı ise biz laiklerde (siyasal dinsizlikçi ayrıcalıklı birinci sınıf vatandaşlarda) olmalı. Adalet ve hakça paylaşım bunu gerektiriyor."

Tabiî İhsan bir "rol model" olarak biraz uç noktada duruyor, durmak zorunda.. Halihazırda kapitalist olmayı başarmış, kapitalist "düzen"bazlığın tadı damağında kalmış müslümanlara "anti-kapitalist" müslümanlığı beğendirmek, bu uyanık tüccar taifesine onu pazarlamak biraz zor.

Fakat dert değil, raflarda her zevke, her keyfe, her yaşa ve başa göre ürün var. Kapitalist müslümana da Şeriat'siz ahlâk, "düzen"baz irfan, İslamcılık düşmanı müslümanlık, ince zevk sahibi şehirlilik, rafine sanatçı ruhu sunuluyor. 

Seçenek bol..

*

Evet, Ebu Zer edebiyatçısı İhsan Eliaçık‘ın eylem ve söylemleri eski solcuların, sosyalistlerin, laiklerin ve (eski İslamcıların çağdaşlığa intibak ederek düzenin nimetlerinden yararlandıklarını görüp kahırlanan) Kemalistlerin hoşuna gidiyor 

Ancak, bu şahsın görüşlerine bakıldığında, Ebu Zer-i Gıfarî r. a.’in çizgisi ile bir ilgisinin bulunmadığı görülüyor.

Bir röportajında “Türkiye’de İslamcılık miadını doldurdu mu? ‘Devlet kurma hayali’ akamete mi uğradı?” şeklindeki bir soruya, bu şahıs şöyle cevap vermiş:

“… İslamcılık İslam’ın bir şekilde yorumudur, kendisi değil. Bu yorum daha çok siyasallık, yani din-devlet ilişkileri üzerinde yoğunlaşır. Burada bana göre eski-İslamcılık yani 1930-90 yılları arasında vücut bulmuş İslamcı yorum İslam devleti veya şeriat devleti şeklinde bir kavram üretmiştir. Bununla kastedilen ‘Allah’ın hükümlerini hayata hakim kılma’ veya ‘şeriatı getirmek’ diye ifade edilen argümandır. Ben bu anlayışın evrim geçirerek daha rafine hale doğru ilerlediğini, yani dönüştüğünü düşünüyorum. Bunu bozulma veya savrulma olarak görmüyorum.”

(http://ihsaneliacik.blogspot.com/2005/04/soylesi-mili-gazete.html)

Böylece, işi getirip rafine (laikleştirilmiş) müslümanlığa bağlıyor.

Beyefendi bunu bozulma ve savrulma olarak görmüyormuş. 

Düzenin rafinerisinde imbikten geçirilmiş bu İslamcılığın nasıl birşey olduğunu daha sonraki ifadeleri ortaya koyuyor:

“Bunun tipik göstergesi şudur; 1979 İran devriminde ön safta; ‘Hükümet-i İslami, Cumhur-i İslami’ sloganları ile yürüyen, ABD elçiliğini basan öğrenciler, 1999’da 7 kişinin öldüğü Tahran Üniversitesi’nin önündeki gösteride ‘Ya adalet devleti ya da yeniden devrim’ diye bağırdılar. Bunlar devrimin çocukları. Eski İslamcılık ile Yeni İslamcılık arasındaki farkın simgesel göstergesi işte budur. Devlet talebinden vazgeçmek diye bir şey yok. Eğer bir yerde haksızlık, adaletsizlik, vurgun, soygun, haram yiyicilik, rüşvet, ahlaksızlık varsa devlet talebi de olacak tabi. Meydanı bunlara mı bırakacağız? Burada neyi istediğin önemli. İslamcı talepler artık giderek, namaz, oruç, Kur’an’da geçen hükümleri aynen uygulama olmaktan çıkıyor. Dinin özündeki şeyi istemeye doğru dönüşüyor.”

İşte meselenin püf noktası burası.

İş dönüp dolaşıp geliyor, “dinin özü” noktasına bağlanıyor.

Bu “dinin özü” öyle bereketli bir tarla ki, orada ne istersen yetişiyor.

Mesela “Anadolu müslümanlığı”nı savunanlara göre “dinin özü” insan sevgisi. Allah’ın kulun ibadetine ihtiyacı yok.

Şeriat’in uygulanmasına ise hiç ihtiyacı yok.

*

Gerçekte dinin özü tevhidden ve Allahu Teala’ya şirk koşmamaktan ibaretken, böylesi “dinin özü” edebiyatçıları bize çok farklı şeyler söylüyorlar.

Lafları ilk anda kulağa hoş geliyor. Fakat sahte bir “dinin özü” edebiyatı ile dinin gerçek özünü bulandırmaktan ve sulandırmaktan başka birşey yapmıyorlar.

Eliaçık’ın “dinin özü” tarifi de buna benzer birşey. Bize dinin özünün ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Nedir dinin özü; iyilik, adalet, ahlak, doğruluk, dürüstlük…”

Görüldüğü gibi Eliaçık kaşla göz arasında işi Şeriat devleti talebinden alıp iyilik ve ahlâka getiriyor. 

Sanki Şeriat bunları zaten içermiyormuş gibi. 

Ve devam ediyor:

“Devlet bu ilkeleri esas almasın mı? Bunlara dayalı bir devlet kurulmasın mı? Eğer devlet varsa bu doğrultuda dönüştürülmesi için çalışılmasın mı? ‘Allah adaleti emreder’ ayetini meclisin duvarına asmanın ne sakıncası var? Dinin evrensel ahlak değerlerine en çok devlet adamlarının ihtiyacı var. Hatta ekonominin temelinde bu ‘haram’ ve ‘helal’ kavramları yer almalı.”

Buraya kadar iyi.. Bu sözlerin altına kim imza atmaz ki..

Fakat ardından facia geliyor:

Adalet Devleti çalışmamda bu konuları uzun uzun anlattım… Formül şöyle olabilir; Dinin itikad ve ibadet hükümleri tümüyle halka bırakılır. Ahlak hükümleri devletin manevi temeli olur. Hukuk hükümleri de zamanın gelişimine ve evrimine bırakılır.

*

Görüldüğü gibi, Şeriat devletinden “adalet devleti”ne yatay geçiş yapmış bulunuyoruz. 

Sanki gerçek adalet devleti Şeriat devleti değilmiş gibi.. 

Şeriat devletinin kaynağı belli, bu “adalet devleti” ise, bize İhsan Eliaçık’ın hediyesi.

Bu adalet devletinde itikad ve ibadet hükümleri tamamen halka bırakılıyor. İsteyen inanıyor isteyen inanmıyor. İsteyen ibadet ediyor isteyen etmiyor.

Tam laiklik. 

Bu devlette ahlak hükümleri devletin manevî temeli oluyormuş. Maddî temeli bile değil. 

Yani gerçekte böyle birşey yok, işin lafı var.

Peki fıkhî hükümler, Şeriat, İslam hukuku?…

Eliaçık’a göre, “hukuk hükümleri zamanın gelişimine ve evrimine bırakılır”mış..

Gerçekteyse Şeriat, Bediüzzaman'ın dile getirdiği gibi "adalet-i mahz"dır. 

Saf, pür, katışıksız, lekesiz, arı duru, tertemiz adalet..

Şeriat karşıtlığının olduğu yerde ise zulüm vardır.

Bu iki yönden zulümdür: Birincisi, yeri gökleri, herşeyi yaratan, atomlardan yıldızlara kadar herşeye bir düzen ve intizam veren Allahu Teala’yı topluma ve devlete düzen vermekten aciz kabul etmektir. Bu, en büyük zulümdür.

İkrincisi ise, Allahu Teala’nın kullarını O’nun rahmeti olan şeriat nimetinden mahrum etme şeklinde tezahür eden zulüm..

*

Yani “Zaman sana uymazsa, ki genellikle uymaz, sen zamana uy”.

Kısacası, “zamanın gelişimi ve evrimi” bizi “laik ‘adalet’ devleti”nin kapısının önüne getirip bırakıyor. Devam ediyor “adalet devleti”nin mucidi:

“Adalet devleti dediğim fikriyatın din-devlet ilişkilerine yönelik yenilikçi yorumu budur. Zira bu hem din hem devlet tarafı için birer yeniliktir.”

Bunun din için bir yenilik olduğu söylenebilir de, devlet için hiç de öyle sayılmaz.

Kayserili Eliaçık, bilinen suratı boyayıp yeniden meydana sürmekten başka birşey yapmıyor.

Bu noktada çakma Ebu Zer İhsan, “dinden yararlanma” ifadesini kullanarak (ki buna istismar ya da sömürme demek daha uygun olur), bakış açısındaki yeniliği de göstermiş bulunuyor:

“Burada dinle pazarlık yapmaktan ziyade, dinden yararlanma biçiminin yeniden ele alınması söz konusudur.”

Dinle pazarlık yapılmadığı kesin, çünkü onun gerçekte söz hakkı yok. 

Dinden yararlanma var mı peki?

Tabiî ki var..

*

Bu noktada Eliaçık, pratik zekâ bakımından Gıfarlı Ebu Zer’den (r. a.) farkını da sergiliyor:

“Mesela Kur’an’daki hayız ve nifas ayetleriyle erkeklerin neden amel etmediği sorulamaz, çünkü konu onlarla ilgili değildir.”

Böylece Eliaçık, bin yıldır sorulup da cevap bulunamamış (!), “Kur’an’daki hayız ve nifas ayetleriyle erkeklerin neden amel etmediği” sorununa çözüm getirdikten sonra bize yeni bir “sentez” öneriyor:

“Aynı şekilde dinin, devletle ilgili olan ve olmayan hükümleri var. Burada bir analiz, bir çözümleme lazım. Bunun için de din-devlet birliği ile ona tepki olarak doğan din-devlet ayrılığından ziyade ‘din-devlet diyalogu’nu, yeni sentez olarak öneriyorum.”

Böylece, önümüze üç alternatif çıkıyor: Din-devlet birliği (Şeriat devleti), din-devlet ayrılığı (pür laiklik), din-devlet diyaloğu.

Eliaçık, din-devlet birliğini abrakabadra ile devre dışı bıraktıktan sonra, din-devlet ayrılığından ürkecek olanların gönlüne su serpecek müjdeyi veriyor: Din-devlet diyaloğu.

Ancak, bu din-devlet diyaloğunda dinin “pazarlık” gücü yok.

Sadece “dinden yararlanma/kullanma” var.

Buna "istismar" da denilebilir.. Semeresinden faydalanma..

Böylece, “Türkiye tipi laiklik” yeni bir ambalaj içinde yeniden piyasaya sürülmüş oluyor.

Bu da, dönüp dolaşıp "derin düzen"in 7.7 şiddetindeki İslamcıları laikleştirme depremi projesinin merkez üssüne kamp kurmamız anlamına geliyor.

Soru şu: Kayserili "din inşa" müteahhiti İhsan'ın tam da bu noktaya müslümanlar için çürük çarık bir dindarlık gökdeleni dikme işgüzârlığı sergilemesi laikler için mutlu bir tesadüften mi ibaret, yoksa ardında bir mühendislik dehası mı yer alıyor?


(İlk yayın tarihi: 11 Mart 2023)

BAK, HERŞEYİNİ DÜNYAYA BAĞLAYANA..




LEYSE’L-GARÎBU 

Zeynelâbidîn Ali rh. a. 

(Hz. Hüseyin'in oğlu.. Zeynü'l-âbidîn, "ibadet edenlerin süsü" anlamında lakabıdır. Kerbela olayından sonra Medine'de uzlete çekildi. Bazı kaynaklarda devletin casusları tarafından zehirletilerek öldürüldüğü ifade edilir. 712 yılında 53 yaşında vefat etti.)


Gariplik Şam’da ya da Yemen'de garip kalmak değildir

Asıl gariplik mezarda kefenle kalmaktır. 

Garibin, gurbetlikten doğan hakkı vardır, yeri yurdu olanlardan alacağı 

Yolum uzun, azığım yetersizdir, gücüm azaldı, ölüm kaçınılmazdır 

Sayısını bilemediğim birikmiş günahlarım var, Allah bilir (onlardan) açık olanı, kapalı olanı 

Rabbimin hoşgörüsü ne kadar çok ki, günah işlemeye devam ettiğim halde örttü beni. 

Pişman olmaksızın geçmekte günlerimin saatleri; Ne ağlama, ne korku, ne de hüzün var! 

Ben ki, kapamaktayım inatla kapıları üzerine günahlarımın, oysa Allah görüyor beni 

İşlediklerinin en küçüğü bile yazılan ey! (Yazılıp da) kalan hasret olarak, yakan yüreğimi, 

Bırak da yasını tutayım nefsimin, izini süreyim; Hüzünle, hatıralarla akıtayım zamanı… 

...

Ey Rabbim, katından bir bağışlanma lütfet; Günahım çoktur... Bağlandı elim kolum 

Dünya ve süsleri aldatmasın seni.. Gör ki, ehline ve vatana neler yaptı

Bak, her şeyini dünyaya bağlayana.. Var mı götüren oradan tabut ve kefenden gayri 

Kanaat et hayatında, razı ol nasibine; Yalnız beden sağlığın için olsa bile… 

Ey iyilik eken! Toplarsın sonra semeresini.. Ey şer saçan! Sonu gelmez çabası… 

Ey nefis! Vazgeç isyandan, kazanmaya bak; İyi ameller… Umulur ki, bağışlar Allah beni 

Eyvahlar olsun ey nefis! … Tövbe et ve iyilik işle; Umulur ki öldükten sonra bulunur karşılığı… 

Nihayet… Salât olsun Efendilerin Efendisi Seçilmiş'e; Şam’da, Yemen'de… Adedince şimşeğin aydınlattıklarının

Hamd Allah’adır… Akşamına, sabahına... Hayırla, bağışlanmayla, iyilikle ve minnetle…


ŞİRKE YELKEN AÇIP TANRILIK TASLAYAN HADSİZ VE HUKUKSUZ İSTİHBARATÇILIK: "İSTEDİĞİMİZ YERE GİRERİZ.. İSTEDİĞİMİZ CANI ALIR, İSTEDİĞİMİZ CANI BAĞIŞLARIZ!"

 


Allahu Teala peygamberlere bile istediğinin canını alma hakkını vermemiştir.. 

Şeriat (Allahu Teala'nın koyduğu kurallar) can alınacak yerleri hükme bağlamıştır.. Onların dışındaki her can alma eylemi cinayettir. 

Kafaya bak, istediklerini öldürebilirlermiş.. Paşa gönüllerinin istemesi, canlarının can almayı çekmesi yetiyor.. İstediklerini de bağışlıyorlar. Sanki babasının çiftliğindeki davar sürüsü.. Ve mine'l-garâib!

İnsanın "istediğini öldürme" hakkını kendisinde görmesi Firavun zihniyetidir. Firavun böyle yapıyordu. 

Allah akıl fikir versin, cani kafalıların şerrinden milleti korusun!

*

Tarih-i Taberî’de şu satırlar yer almaktadır:

… Ömer bin Hattab, Tanrı Elçisi’ne, “[Bedir Savaşı’nda esir düşen müşrik önde gelenlerinden] Süheyl bin Amr’ın iki alt ön dişini çekip çıkarttır ki, hiçbir vakit toplantılarda senin aleyhinde nutuklar söylemesin” dediğinde Tanrı elçisi, “Ben onun azalarını yolarak zararlandıracak değilim. Ben peygamber olsam bile [olduğum halde, bunu yapmam durumunda], Tanrı benim azalarımı yolar, koparır buyurdu.

(Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, C. 4, çev. Z. K. Ugan ve A. Temir, 3. b., İstanbul: MEB Yayınları, 1992, s. 319-20.)

Değil "Mevzubahis olan vatansa (vatan adını verdiğim firavunluğumsa) insan hakları, işkence yasağı vs. teferruattır" diyen şerli yerli-milli "laik devlet"çi vatanseverlikçi olman, peygamber bile olsan böyledir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...