İSLAM'I, İSLAM'A UYMAYA TENEZZÜL ETMEYEN ATATÜRK'E UYDURMAYA ÇALIŞMAYIN!

 




(İlk yayın tarihi: 24 Aralık 2022)


ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.

BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR

 



Özellikle Odatv’nin sürekli gündeme getirdiği bir konu var: Atatürk, cuma hutbelerinde neden anılmıyormuş?

Sanki namaz kılıyor, cumaları iple çekiyorlarmış gibi..

Bu çılgın Türklüğün, Türk çılgınlığının nedeni ne?

İkide bir işi yüzsüzlük ve şirretliğe vurup bağırıyorlar: Atatürk hutbelerde niye anılmıyor?

Atatürk dinî bir konu mu?

Atatürk’ü anmak, İslam’a göre farz, vacip ya da sünnet olan bir ibadet mi?!

Atatürk, Kur’an’da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da, istikbalde ortaya çıkacağı hadîslerde haber verilen Mehdî gibi salih (Allahu Teala’ya itaatkâr) bir zat mı?!

*

Odatv’nin böylesi sözde haberlerinden biri şöyleydi:

Diyanet hutbelerinde dikkat çeken ayrıntı

Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

15.03.2019 17:19

... Ancak uzun süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün adından bahsetmemesi dikkat çekiyor. Diyanet’in bugünkü Cuma Hutbesi’nin konu başlığı, “Çanakkale Zaferive Birlik Ruhu” idi. Ancak hutbede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Çanakkale Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün adından hiç söz edilmedi. Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı bunu ilk kez yapmadı. 3 Mart 1924 yılında Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na da, 10 Kasım’da Atatürk’ün hayata veda edişinin 80’inci yıl dönümüne de Cuma hutbelerinde yer vermemişti.

*

Anlaşılıyor ki devlet (kendilerini devlet zanneden bazı işgüzar bürokrat ve memur taifesi), devlet için önemli saydıkları olayların yıldönümlerinin cuma hutbelerinde anılmasını istiyor.

Mesela 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını, camide de görmek istiyorlar.

Bunun için Diyanet'e talimat verildiği anlaşılıyor.

Her ne kadar Osmanlı dönemi rejimin pek fazla umurunda olmasa da, Atatürk hasbelkader içinde bulunmuş olduğu için Çanakkale Zaferi de hutbelerin demirbaş konularından biri haline gelmiş durumda. 

*

Ancak, Odatv gibi arkadan kurmalı mecraların sistematik ve ısrarlı yayınları, sadece zaferlerden bahsedilmesinin yeterli görülmediğini, hutbelerde Atatürk’ün adının da geçmesi için birilerinin psikolojik savaş taktikleriyle algı operasyonu yürüttüklerini düşündürüyor. 

Ayrıca 10 Kasım’larda camide de ağıt yakılmasını arzuladıkları anlaşılıyor.

Odatv gibi kullanışlı aparatların yeniçeri geleneğini sürdürerek hep bir ağızdan anlamsız ve saçma gulu gulu dansı yapmalarının, "Atatürk niye hutbede yok, Atatürk isterük!" diye feryad u figan koparmalarının başka bir açıklamasını bulmak zor. 

*

Çanakkale Savaşı'ndan bahsedilmesi neyine yetmiyor da bir de Atatürk istiyorsun!

Çanakkale’de cephede bir tek Atatürk mü savaştı?

Atatürk’ün konumunda onlarca, belki yüzlerce komutan vardı.

Üstelik Atatürk savaşın sonuna kadar da Çanakkale'de durmadı, kendi isteğiyle başka yere naklini yaptırdı.

Sonra, Atatürk’ün hayatında bir tek Çanakkale mi var?!

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasına asıl vesile olan kişi de, Kâzım Karabekir'in yazdığı gibi, Fevzi Çakmak'tı.. 

Atatürk ricat emri vermişken bunu geri aldırmış, bu arada Yunan çekilmeye başlamıştı.

*

Diyanet eğer hutbelerde Atatürk'ten bahsedecekse, bu, onun dinî konulardaki bilgisizce ve yanlış sözlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.

Onun bu yanlış sözlerini hemen herkes bir şekilde duyuyor, öğreniyor.

Malum, Atatürk bir din bilgini, bir İslam âlimi değildi. 

Dinî konularla ilgili bilgisi yetersiz ve yüzeyseldi.

Diyanet’in bu konularda, “Ey cemaat, dinde esas olan Kur’an ve Sünnet’tir, Fethullah Gülen ya da Atatürk gibi şahısları putlaştırıp onların kafalarından uydurdukları yanlış laflarına sorgulanamaz ayet ya da hadîs muamelesi yapmayın!” diye hutbe okutmasını niye istemiyorsunuz?

*

Bunları da geçtik, aslında Diyanet’in hutbelerde Çanakkale Savaşı, Sakarya Savaşı vs. gibi devlet için önemli günler çetelesi tutması gerekmez. 

Sadece dinî hakikatleri anlatmalı, dini öğretmelidir.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve Dört Halife r. a., yıldönümleri münasebetiyle Bedir Savaşı hutbesi, Uhud Savaşı hutbesi, Hendek Savaşı hutbesi, Mute Harbi hutbesi, Tebük Seferi hutbesi, Mekke’nin Fethi hutbesi, Huneyn Savaşı hutbesi vs. mi okuyordu?

Müslümanlar da aralarında şöyle tartışmalar mı yapıyorlardı: 

“Bu haftaki cuma hutbesinde niye komutanlardan Abdullah ibni Revaha r. a.’in adı geçmedi?”

Dört Halife döneminde Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefat yıldönümlerinde özel hutbe mi okutuluyordu?!

*

Şu çılgın Türk manyaklığına bakın ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. için bile yapılmayan birşeyin camide putlaştırdıkları Atatürk için yapılmasını istiyorlar.

"Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter!" makamından "Hz. Peygamberleri (s.a.s.) Arab'a kalsın, Türkiye'deki camilerde Atatürk'ümüz olsun" demeye getiriyorlar.

Her resmî bayramda, her 10 Kasım’da devlet olarak yurt sathında, okullarda şurada burada Atatürk’ünüz için bir sürü tantanalı tören yapıyorsunuz, bütün bunlar yetmiyor, bir de olayı camiye taşımak istiyorsunuz..

Her resmî kurumun önüne, her şehir meydanına bir Atatürk heykeli dikmişsiniz, memleket heykelistan olmuş, onun için değil Türkiye'nin belki dünyanın en büyük türbesini Anıtkabir adı altında inşa etmişsiniz, her resmî daireye Atatürk resmi asıyorsunuz, her öğretim kurumunda her sınıfa Atatürk'ün bir resmini yerleştiriyorsunuz, ders kitaplarının başına Atatürk'ü oturtuyorsunuz, madenî yahut kâğıt fark etmiyor her paranın üstüne Atatürk resmi nakşediyorsunuz, Atatürk'ün adını devlet işlerinde besmeleniz haline getirmişsiniz, bir de tutup resmî görevlere atamada Atatürk'lü yemin ettiriyorsunuz, yatıp kalkıp yaptığınız Atatürk zikri ile putperestlik özentisi bir Atatürkçülük tarikatının meczûb (Atatürk'e cezbelenmiş) bağlıları haline gelmişsiniz, bütün bunlar yetmiyormuş gibi camilere de göz koymuşsunuz.

Şu cezbenin şiddetine bakın ki, ateşin üstündeki mısır taneleri gibi patlıyor, çaydanlıktaki sıcak su gibi fokur fokur kaynıyor, "Hutbelerde Atatürk isterük!" diye yakalarını bağırlarını yırtıyorlar. 

Neredeyse Atatürk'leri için camilerin kubbelerini cemaatin başına yıkacaklar.

İnsan meczup olur da bu kadar mı olur!

Dine bu kadar lâkayt laik adamların cuma hutbelerini (Ki, namazın bir parçasıdır) bile dillerine dolayabilmeleri için utanmazlık ve arsızlık katsayılarının kaç olması gerekir?.

Kendilerini neden yüzsüzlük ve şirretlik alanlarında bir daha egale edilemeyecek şekilde rekor kırmak zorunda hissediyorlar?

Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.

*

Üstelik Atatürk’ünüz, Kâzım Karabekir gibi muhaliflerinin aktardığı gibi, imanı olan bir adam değildi. 

Ezanda kulağı, camide yüzü yoktu.

Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret ediyordu. İnançsızdı.

Bu yüzden merhum Necip Fazıl onun için "Allahsız" başlıklı bir yazı kaleme almış bulunuyordu.

Atatürk’ün, (İslam'a göre) kâfir hükmünde olduğu açıktır. Murat Bardakçı bunu şöyle ifade etmişti:

“Mustafa Kemal İslam dinine ‘Beyni sulanmış hafızların dinidir’ diyor. Yani bunu niye saklıyoruz ya hu? Bunu kıvırmayalım artık. Senelerdir böyle yapılıyor. Atatürk’ün sözleri açıkça dine reddiyedir. Bunları demek düşmanlık değil. Adamcağızın kendi yazdıklarını söylemek düşmanlık oluyor ya hu.”

*

Atatürk’ün durumu budur. Lafı uzatmaya gerek yok.

Adam ilhamlarını yaşadığı kendi Batı tipi çağdaş hayatından alıyordu..

Yakıtsız, kendi kendine çalışan motor gibi, yaşadığı hayattan ilham alıyor, aldığı ilhamlara göre de hayatını yaşıyordu. Con Ahmet'in devridaim makinası gibi..

Allahu Teala’nın kitapları için de “gökten indiği sanılan” diyerek yalanlama ve aşağılama yoluna gidiyordu.

Ali Rıza ile Zübeyde'den olma bir kul olarak haddini bilip susmak yerine Allahu Teala'nın kitaplarına dil uzatıyordu

Bunu Atatürkçüler de, onun çağdaşlık ve ilericiliğini, irtica ile mücadelesinin keskinliğini dile getirme sadedinde söylüyorlar.

*

Atatürk konulu hutbe okunursa öncelikle bunların dile getirilmesi ve onun hayatındaki yanlışlara ve sözlerindeki hatalara dikkat çekilip cemaatin uyarılması gerekir.

Bunu yapmayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyerek hutbelerde Atatürk için rahmet okumak, İslam’a göre haramdır. 

Caiz değildir.

Bunu yapan, İslam’a göre haram olan bir işi yapmış olur.

Bunu helal gören ise, harama helal dediği için küfre düşer.

*

Niçin haramdır?.

Buna da cevap vermek faydalı olur.

Çünkü, dinî bilgisi Yunus Emre şiirlerinin ötesine geçmeyen kuruntu müslümanları, “Niye haram olsun ki, İslam sevgi dinidir, hoşgörü dinidir, Allah’ın rahmeti geniştir” diyebilirler.

Doğru, Allah’ın rahmeti geniştir, fakat azabı da şiddetlidir. 

Elîmdir. 

Bu dünyada işkence içinde de yaşasan sonunda ölür kurtulursun, fakat ölümden sonraki azapta bir kurtuluş yolu yok. 

Ölüm de yok.

Allahu Teala şöyle buyuruyor (Elmalılı meali):

"Ve içlerinde ölen birinin ebedâ namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma, çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar ve kâfir olarak can verdiler." (Tevbe, 9/84)

Bu ayet-i kerime, müslümanların arasına müslümanmış gibi giren, işi düştüğünde onlarla beraber namaz kılıp dua da eden, fakat bir taraftan da özel arkadaşlık çevresi içinde küfür sözler söyleyen münafıklar için inmiştir.

Yani, değil küfrü açık olanların, böylesi gösteriş müslümanlarının bile (münafık olduklarını bilmen durumunda) cenaze namazını kılmak (Ki cenaze namazı, ölü için dua edilmesi, rahmet niyazında bulunulması anlamına gelmektedir) caiz olmamaktadır.

Ayrıca, kabirlerinin, mezarlarının, türbelerinin, yatırlarının başında durulması da yasaklanmıştır. 

Haramdır.

İsterse bunlar anıt mezar ve anıt kabirler, türbe ve yatırlar olsun.

Onların kabirlerini ziyaret, kabirlerinin başında durmak, saygı duruşu yapmak haramdır, haram..

Bunu helal kabul etmek ise, ayeti reddetmek olduğu için, küfürdür. 

İmansızlıktır.

*

Aynı surenin 113’üncü ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek (rahmet niyazında bulunmak) ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.”

Evet, iman etmiş bir insana bu yakışmaz.

Camide hiç yakışmaz.

Allahu Teala bu yakışıksız davranışı yasaklamıştır.

Şimdi bazı kişiler saf ayağına yatarak bizi kandırmak için şöyle demeye kalkışabilirler: Atatürk belki küfür sözlerinden tevbe etmiştir.

İmdi, gizli günahın tevbesi gizli, aşikâre günahınki aşikâre olur. (Allahu Teala’nın örtüp gizlediği günahını açığa vurmak ayrı bir günahtır.)

Bizler, insanların kalbinin bekçisi ve okuyucusu değiliz, zahire göre hüküm verme durumundayız. 

Atatürk, bu kuralın istisnası değildir.

Açık deliller, varsayımlarla hükümsüz hale getirilemez. “Şek (şüphe) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz.”

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, Odatv'ciler gibi cahil densizlere artık hak ettikleri cevabı vermelidir.

Hutbelerden birinde bu konuya açıklık getirilmelidir. 

Kafalardaki soru işaretleri cevapsız bırakılmamalıdır.

Eğer Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti varsa, bunun yapılmaması için bir neden yoktur.

Üstelik bu, Diyanet'in hem hakkı hem de sorumluluğudur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sadece Nurettin Yıldız gibi isimleri dövmek istediğinde değil, böylesi densizler için de şunu demelidir:

"Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir."

*

“Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerden ‘Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam söz almıştı. Fakat (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir karşılık (menfaat) satın aldılar. İşte, satın almakta oldukları şey ne kötüdür!

(Âl-i İmrân, 3/187)


FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER

 

TANIMSIZ










GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (26) / DR. SEYFİ SAY

 

“FİŞLENDİLER, VE İNFAZ EDİLDİLER!”

 

Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak ile Ümraniye Vaizi Mikdat Kutlu’nun beni ziyaretinden bir iki ay sonra, 2008 yılı Haziran ayı başında, merhum Esad Coşan hocanın babası Halil Necati Efendi, 102 yaşında vefat edecekti.

O, cemaatin “Necati Amca“sıydı. Abdülaziz (Bekkine) ve Mehmed Zahid Efendi‘lerin yadigârıydı. Cemaatin hâlâ cemaat olarak kalmasını ya da öyle görülmesini sağlayan isimdi. Ve onun ölümü, geride sadece Nurettin‘i bırakmıştı. O vefat etmişti ama, Mehmed Zahid Efendi ile Necati Amca’nın torunu, Esad Efendi’nin oğlu “mübarek ve muhterem Muharrem Nureddin Coşan hocaefendi hazretleri” tekkenin başındaydı. Demek ki sıkıntı yoktu.

Bu vefat hadisesinden iki buçuk ay kadar sonra, Ağustos sonlarında AKRA FM Genel Müdürü Naim Güleç beni arayacak, anlamsız bir talepte bulunacak, sonra aramızda e-maille bazı yazışmalar olacak, (sonradan Milli Savunma ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan, o günün Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı) İsmet Yılmaz ismi üzerinden bana, ima ile, “Cemaati terk edenin kendisinin kaybedeceği” mesajı verilecekti.

Evet, her bakımdan yalnızlaştırılmıştım, ve gerçekleştirilen algı operasyonu yüzünden de kimseye derdimi anlatamaz hale gelmiş, getirilmiştim. Bununla birlikte, Nurettin‘le uğraşmak gibi bir niyetim de yoktu. 2004 yılında Sağduyu Partisi için benden görüş istedikleri zaman onlara gerekli uyarıları yapmıştım. Benden vebal gitmişti. Fakat Naim‘in aramasının ve ukalalık yapmasının da gösterdiği gibi, peşimi bırakmak niyetinde değillerdi. Neyin ne olduğu aslında açıktı. Cemaatteki üçüncü kişilerin, Nurettin ve hempalarının benim hakkımdaki (paranoya ve vehim demeyelim) iftiralarının, en iyi ihtimalle suizanlarının temelsiz olduğunu, aleyhimde yürütülen gıybet kampanyalarının makul ve mantıklı hiçbir mesnedinin bulunmadığını anlamaları için çok fazla düşünmelerine gerek yoktu. Yapmaları gereken tek şey, akıllarını ve vicdanlarını birazcık olsun kullanmalarıydı. İnsanların bu kadar anlayışı kıt, firaset ve basiretten uzak olmasını anlayamıyordum.

Tek teselli kaynağım, bir gün herşeyin açığa çıkacağını, hainlerin maskesinin düşeceğini biliyor olmamdı. Fakat, o gün, öyle görünüyordu ki, ancak mahşer günü olacaktı.

O dönemde gördüğüm bir rüyadan, meseleyi mahşere bırakmamam, hareket tarzımı değiştirmem gerektiği sonucuna varmıştım. Rüyamda Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi, atamız Hz. Adem ile Hz. Musa‘yı (a. s.) bir arada görüyordum. Resulullah s.a.s., sağ eliyle Hz. Adem’in, sol eliyle de benim elimi tutuyor ve birlikte yürümeye başlıyorduk. Hz. Musa a. s., olduğu yerde kalıyordu. Biz yürürken karşımıza, tam Resulullah s.a.s. ile benim önümüze gelecek şekilde, gövdesi bilek kalınlığında bir ağaç çıkıyordu. Ben, kolumun, sanki su misali şeffaf ve yarılıp geçilebilir bir nesneymiş gibi ağacın içinden geçeceğini düşünüyordum. Fakat Resulullah s.a.s. beni kendisine doğru çekiyor, ağacı sol yanımızda bırakarak yürümeye devam ediyorduk. Bunun ardından önümüze camdan bir duvar geliyordu. Ben, bu duvarı da şeffafmış gibi geçeceğimizi düşünürken, Resulullah s.a.s. onda bulunan bir kapıyı açıyor ve oradan geçiyorduk.

Bu rüyadan, hakkımdaki algının kendiliğinden, mucizevî bir şekilde düzelmesini beklememem, konuşmam gerektiği sonucuna varmıştım. Hz. Musa’nın geride kalmasını da buna bağlamıştım. Onun konuşması gerekmiyordu, asası onun yerine konuşuyordu.

Mesaj açıktı: Esbaba tevessül etmeliydim. Sebeplere yapışmalıydım. Suskunluğuma son vermeliydim.

Tevekkülü esbaba tevessülden önceye değil, sonraya almalıydım.

Ancak, Nurettin hakkında konuşacaksam bile, bu, bir baskın şeklinde olmamalıydı. Ve ayrıca, artık aramızda, Mehmed Zahid Efendi, Necati Amca ve Esad Coşan hocanın yakını olmasından kaynaklanan bir hukukun bulunmadığını bilmesi önem taşıyordu. Bu yüzden ona, 2008 yılı Eylül ayının (ve Ramazan’ının) başında, artık aramızda hiçbir bağ bulunmadığını, bunu böyle bilmesi gerektiğini ifade eden bir e-posta mesajı göndermiş bulunuyordum. Benim bu mesajımdan sonra, Nurettin’in o güne kadar benim mesajlarımı “dikkate almayan” sekretaryası bana dil dökmeye başlayacaktı. Bunun ardından, cemaatin internet sitesindeki bazı ifadeleri, taa 2004 yılında yapmış olduğum uyarılar çerçevesinde  değiştirecekler, ve bu arada, yaklaşık 10 yıldır Nurettin’in sağ kolu konumunda olan, herşeyin kendisinden sorulduğu Necmi Sarıyer emekli edilecekti.

O arada benim için bir başka süreç daha başlamış bulunuyordu. Memleketim Gürün’ün tanımadığım Akparti ilçe başkanı, sanki biri yetmiyormuş gibi ikinci bir yerel gazete çıkarma kararı alacak, babamı araya koyarak orada yazmamı sağlayacak, yazılarımdan sadece “işe yarar” üçünü internete koyacaklar, onları nasılsa okumuş olan Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün bayan personeli N. F., bu yazıları bahane ederek beni büyük bir gayretkeşlikle Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Ulaştırma Bakanlığı ve Denizcilik Müsteşarlığı makamlarına şikâyet edecek, ayrıca İskenderpaşa Cemaati mensubu bir tarikatçı olduğum ihbarında bulunacaktı. Denizcilik Müsteşarlığı, bu şikâyetler çerçevesinde 2009 yılı başında hakkımda soruşturma başlatacaktı.

Beni, çok fazla önemsiyorlardı. Haddinden fazla..

Soruşturmaya “karşı-dilekçe”lerle cevap vermeye başladığım Şubat ayı içinde beni eski mesai arkadaşım H. Y. arayacak, başında bulunduğu ve Prof. Erhan Afyoncu (şimdi Milli Savunma Üniversitesi rektörü) ile Akparti milletvekili Reşat Petek (15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Başkanı) gibi isimlerin de belirli dönemlerde yazarları arasında yer aldığı haber sitesi için yazı yazmamı talep edecekti. Fakat bir ay bile geçmeden bana sansür uygulayacak, böylece orada yazmayı bırakacaktım. Daha sonraları bu şahsın söz konusu haber sitesindeki yazıları Kemalist bir tat vermeye başlayacaktı.

Yazmayı bırakmam belki de daha iyi olacaktı. Çünkü o sıralarda artık, şu yarım kalmış olan doktoramı tamamlamak için hazırlıklara başlamış bulunuyordum, ve zihnimi başka şeylerle meşgul etmemem daha uygun olurdu. 2008 yılı sonlarında öğrenci affı çıkmıştı ve öğrenciliğe dönüş için son başvuru tarihi 29 Aralık 2008 günüydü, yani 2008 yılı sonu. Bunun ardından başvurular değerlendirilmiş ve başvurusu kabul edilenlere 2009’un ilk aylarında kabul yazıları ulaşmıştı. Bana da..

Ve, tam da o sıralarda, 25 Mart 2009 günü, aylardır sıkı bir takip altında olan ve tehdit edilen Muhsin Yazıcıoğlu‘nun helikopteri karlı bir dağdaki Kanlı Çukur adlı yere düşmüş veya düşürülmüştü. O ve yanındaki beş kişi hayatını kaybetmişti.

İki buçuk ay kadar sonra, Haziran ayı başlarında bir Cuma günü, öğle vakti, namaza bir saat kadar kala, GASM’daki o yalnız mekânımda, H. K.’dan yadigâr kalan damacanadaki suyla yaptığım bitki çayını içecektim. Çok geçmeden içimin, daha önce hiç yaşamadığım şekilde yanmaya başladığını hissedecektim. Aşağıdaki büfeye gidip içebildiğim kadar su ve ayran içecek, içimdeki bu acayip yangını durdurmaya çalışacaktım. Daha sonraki saatlerde, Beşiktaş iskelesine kadar yürümeye takatimin yetip yetmeyeceği konusunda bende tereddüt uyanacak, bir taksiye atlayıp gitmemin daha uygun olacağını düşünecektim. Eve gittikten bir süre sonra bendeki tükenmişlik hali karnımdaki şiddetli bir sancı ve başımdaki ağrı ile başka bir duruma evrilecekti.

Eşime ve çocuklara halimle ilgili hiçbir şey söylemeyecektim. Sancı ve ağrı o gece boyunca kıvranmama, bir saniye bile uyuyamamama yol açacak, ancak sabah saat 10 gibi uykuya dalabilecektim. Kendimi tam toparlayabilmem ise, ancak üç-dört gün sonra mümkün olacaktı.

En yakınlarımın gözünde bile paranoyak ve vehimli bir insan olduğum için, bu olayı, yıllarca hiç kimseye anlatmayacak, anlatamayacaktım. Çünkü malum odak, şeytan ve cin gibi görünmezlik ve gizlilik özelliği taşıyor, yapacağını kimseye göstermeden yapıyordu. Algı operasyonunu da, insanların duygularıyla oynamayı da çok iyi biliyorlardı. (Mesela, insanların sizden etkilenmemesi için “Çok kolay etkisi altına girersiniz” gibi laflar ederek o insanların duygularıyla oynayabiliyor, onları bizzat kendileri şeytanca hile ile etkileyebiliyorlardı. Böylece, o insanların size,”etkilenmekten muaf” olduklarını gösterme psikolojisi içinde, önyargılı ve “etkileşime kapalı” biçimde yaklaşacaklarını biliyorlardı.)

28 Şubat Süreci, daha sinsi, ustaca, kalleşçe, sağ gösterip sol vurarak ve rafine bir biçimde devam ediyordu. İdam cezası, yasalardan çıkarılmıştı, fakat infazlar sürüyordu. Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, o tarihten beş yıl sonra, 8 Mayıs 2014 günü yayınlanan bir yazısıyla, uygulanan yöntemlerin kısa bir özetini sunacaktı:

“28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

*

Ve 11 yıl sonra...

2020 yılının Ekim ayında bir akşam bana seslenildiğini duyduğumda kendime gelmiş, kendimi bir yatakta yatıyor bulmuştum.

Etrafımda çocuklarımdan ikisi ile beyaz elbiseli birilerini görmüştüm. Bunlar, sağlıkçılardı.

Fakat ben neredeydim?

Doktor hanım bana, “Seyfi Bey, nerede olduğunu biliyor musun?” diye sormuştu.

Bilmiyordum.

Bir hastane olduğunu anlamıştım, ama hangi hastane?..

Çocuklarımı tanımıştım, fakat birçok şeyi hatırlayamıyordum.

Başımda, 20 gün kesintisiz sürecek, beni uyutmayan bir ağrı vardı; sonra giderek hafifleyerek aylarca devam edecekti.

Yürüyemiyordum.

Gözlerime hakim olmakta zorlanıyordum, bu yüzden onları kendi hallerine bıraktığımda şaşı bakıyor, nesneleri çift görüyordum. 

Aynada kendimi gördüğümde ürkmüştüm, mezardan çıkmış gibiydim.

Oraya o akşam getirilmiş olduğumu düşünmüştüm, fakat üç gündür orada olduğumu sonradan öğrenecektim.

Pandemi günleriydi, fakat yapılan testte bende covid’e rastlanmamıştı.

Kan değerlerim yaşam seviyesinin altına düşmüştü. Ölmem gerekiyordu, fakat ölmemiştim.

Filmin koptuğu anı hatırlıyordum, Cuma günü işten döndükten sonra, öğleyin de birşey yememiş olduğum halde iştahsızdım. Zorla birkaç lokma yedikten sonra bende şiddetli bir kusma hali başlamış, yediklerimi kusmuştum. Midem bomboş olduğu, birşey gelmediği halde kusma hali kesilmiyordu. İçim kalkmış, tekrar lavabonun başına gitmiştim. 

Sonrasını hatırlamıyordum. Çocuklarımın dediğine göre bir gürültü işitmişler, beni ağzımdan köpükler çıkar halde yerde baygın bulmuşlardı.  

Hastanede rahatsızlığımın nedenleri için uzun tetkikler yapıldı, ardından Acıbadem’de bir profesör çaba sarfetti, konulan teşhis aynıydı: 

Tanımsız.

Teşhis konulamamıştı.

Tıp, benim durumum karşısında acze düşmüştü.


GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (27) / DR. SEYFİ SAY

 

KORUNMA DUASI

 

GASM’da zehirlenme olayını yaşadıktan birkaç gün sonra, Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’nin cadde üzerindeki bahçe kapısını bekleyen güvenlik görevlisi, benimle konuşmak isteyecekti. O güne kadar bir buçuk yıl boyunca, hafta içi her gün o kapıdan girip çıktığım halde bana yaklaşmayan, yaklaşmamak bir tarafa asık bir suratla bakan bu 30 yaşlarındaki genç, kalın bıyıklarının uçları dudaklarının kenarından hafifçe sarkıyor olsa da, bende MHP’li olmaktan ziyade solcu biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıştı.

Şimdi hürmetkâr bir ses tonuyla benimle konuşmak isteyen bu gencin benden öğrenmek istediği şey, “korunma duası“ydı. Başına bir iş gelmemesi, birşeylerin ona zarar vermemesi, verememesi için nasıl bir dua yapması gerekiyordu?.. Öğrenmek istediği buydu.. Bu genç bana, ayrıca, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i  o günlerde rüyasında gördüğünü de söylemiş ve tuhaf birşeyler anlatmıştı. Bana böyle bir “rüya” anlatması da, benden dua öğrenmek istemesi de, öğrenmek istediği duanın “korunma duası” olması da ilginçti..

Evet, her katil mutlaka, cinayet mahalline dönüyordu.

Demek ki bu çocuk, benim birkaç gün önce mutlaka ölmüş olmam gerektiğini düşünüyordu. Fakat bana hiçbir şey olmamıştı? Neden?.. Bunun nasıl bir sihirli formülü ya da duası vardı?

Gerçekten de, o gün biraz daha fazla çay içmiş olsaydım, veya içimin yandığını hissettiğim zaman bunu gidermek için damacanadaki suyu içmiş bulunsaydım, kurtulmam mümkün olmazdı. Genç güvenlik görevlisinin bende sihirli bir “korunma formülü” bulunduğunu, ve kendisine de öğretebileceğimi düşünmüş olması tesadüf değildi. Ona, “Bu şahsı artık göremeyeceksin, öbür tarafa yolcu ediyoruz, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” gibi birşey demiş olmalıydılar.

Genci tanımak istemiştim ve bana Tokat’lı olduğunu söylemişti. Tokat, DHKP-C’li yetiştirme bakımından münbit bir yerdi. İtirafçı teröristlerin yeni bir kimlik ve farklı bir imajla devlet kurumlarında çaycı, bekçi, temizlikçi vs. olarak çalıştırıldıklarını biliyordum. Böylesi itirafçılara bazen ruhsatlı silah bile verildiğini, terörle mücadelede çalışmış birinci sınıf bir emniyet müdüründen sonraki bir zamanda duyacaktım. Bunlar bir kuruma yerleştirildiklerinde, MİT ya da polis istihbaratı ile olan irtibatları devam ediyordu. Söz konusu Tokatlı çocuk, “kullanılan” itirafçı bir DHKP-C’li olabilir miydi? Bunu bilemezdim, fakat böyle birşeyin olmadığından emin olmak da mümkün değildi.

Anlaşılıyordu ki, damacanadaki suyuma zehir koyanlar, bu çocukla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Odama onun bilgisi dahilinde rahatça girip çıkıyorlardı. Veya, bu işi onların talimatı, yönlendirmesi ve eline tutuşturdukları “madde”ler ile bizzat bu genç yapıyordu.

(Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 11 sayfalık “ifade”sinden aktardığı bilgiler, bazı insanların nasıl “kullanıldıklarını” ve “kullanılırken harcandıklarını” ortaya koyuyor. Bu “ifade”ye göre, teröre karşı mücadelede çok yararlı istihbarî bilgiler getiren Mehmet Bayar adındaki ispiyoncu ya da muhbir vatandaş için İdilli bir avukattan randevu alınıyor. Eline bir çanta veriliyor. “Avukatın yanına bu çantayla gideceksin. İçinde ses kayıt düzeneği var, görüşme esnasında çantanın kolundaki ses kayıt düğmesine bas, sonra da çantayı bize getir” deniliyor. İbrahim Babat ve yanındakiler, Bayar’ı bir arabayla avukatın bürosunun yakınına bırakıyorlar. Ancak Bayar, daha büroya girmeden “kayıt düğmesine” basmış olacak ki, çanta infilak ediyor. Gerçekte ses kaydı diye birşey söz konusu değildir, istihbarat gizli servislerinin kullandığı orijinal bombalı bir çantadır bu. Asıl amaç Bayar’ı yem olarak kullanıp onunla birlikte avukatı öldürmektir.

Mehmet Eymür şöyle diyor

“Sizi ürperten bu ifadelerdeki olayların sadece İbrahim Babat ve çevresi ile sınırlı kaldığını sanmayın. Devlet arşivleri, mahkeme klasörleri benzeri binlerce dosya ile dolu. Bu olayların geçmişte kaldığını ve artık olmadığını da sanmayın. Pek fazla bir şey değişmedi. Peki, İbrahim Babat’ın ifadesinde bahsi geçen görevlilerle ilgili ciddi bir soruşturma ve işlem yapıldı mı? Bildiğimiz kadarıyla yapılmadı.”

Kısacası, hiçbir hukukî ve ahlâkî “değer“in kaale alınmadığı bir görev anlayışından söz ediyoruz. Mesela 1990’lı yılların ortalarında “Türk istihbarat birimleri“nin Öcalan’ı Şam’daki evinden çıkarmak için “tehlikeli” bir suikast planı hazırladıkları medyaya yansımıştı. Siz bu “tehlikeli” kelimesinin yerine “şeytanî” vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz. Bu plana göre, Öcalan’ın katılma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir cenaze töreni için Şam’da hıristiyan bir din görevlisi öldürülecekti. Hristiyan din adamının tek suçu, Öcalan’ın cenazesine katılması ihtimalini akla getiriyor olmasıydı. Şayet Öcalan cenazeye katılırsa törende bir yangın çıkarılacaktı. Ancak, içine MİT’in suikast timi yerleştirilmiş bir itfaiye aracı önceden hazırlanmış olacaktı. Plandan neden vazgeçilmiş derseniz, nedeni, uluslararası bir skandala yol açacağının düşünülmesi. Tabiî ki, suikast timinin, Öcalan’ın cenazeye gelmesi beklentisinden hareketle daha önce hazırlanmış ve yangının bunun için çıkarılmış olduğu hemen anlaşılacaktı, fakat hristiyan din adamının ölümünün de suikastin “hazırlık safhası”na dahil olduğu ancak “komplo teorileri”ne konu olabilecekti. Ancak, yabancı istihbarat servisleri, “Paranoyanın lüzumu yok. Komplo teorilerine prim vermeyin. Türk doğrudur, çalışkandır, herşeyden önce de doğrudur. Mevlana ne demiş, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Dürüstlük Türk’ün genlerinde var” şeklindeki hurafelere itibar etmeyecekti. Hristiyan bir din adamının oltadaki yem olarak kullanılmış olması ihtimalini de düşünecek ve bundan rahatsız olabileceklerdi.)

Evet, bu genç her ne kadar bana Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında gördüğünü söylemiş bulunuyorduysa da, dinî bilgisi ve ameli sıfır denilebilecek düzeydeydi. Hemen yanı başımızda, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yahya Efendi Dergâhı arasında Küçük Mecidiye Camii yer alıyordu. Ve 2008 yılı başından beri bir buçuk senedir orada olduğum halde bu genci bir defa bile cuma namazında görmemiştim, oradan ayrıldığım 2013 yılına kadar da göremeyecektim. Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında görebiliyordu. Bu bana, şu meşhur Baron de Tott‘un Türkçe’ye Türkler ve Tatarlar Arasında adıyla tercüme edilen anı kitabında aktardığı bir anekdotu hatırlatmıştı. 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa‘ya, bir gün, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan sığınmacı olarak gelen bir mühtedîyi getirmişler, onun rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğü için müslüman olup ülkesinden ayrılmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış olduğunu söylemişlerdi. Koca Ragıp Paşa başını kaldırmış, adamı şöyle baştan aşağı bir süzmüş, sonra da ona, Bana bak” demişti, “ben yedi yaşımdan beri namaz kılıyorum, buna rağmen hâlâ Resulullah s.a.s.’i rüyamda görmek nasip olmadı. Sen nasıl oluyor da bir gâvur çocuğu iken Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görüyorsun? Sen ya ananı öldürdün, ya babanı, ve kaçıp geldin, doğruyu söyle!” Adam, yüz kızartıcı bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını itiraf ediyor, Paşa da adamlarına, “Bunu bir imama götürün, buna İslam’ı öğretsin” diyordu.

Evet, cuma namazı bile kılmayan, bıyığı mecusîlik müjdesi veren bu tip, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğünü söylüyordu. Demek ki malum çukur odak, adamlarına, yeri geldiğinde ve karşılarındakini saf bulduklarında rüya uydurmaları tavsiyesinde de bulunuyordu.

Söz konusu zehirlenme olayının tek faydası, geçmişte yaşamış olduğum birçok sağlık sorununun asıl nedenini çözmemi sağlamış olmasıydı. 1999 yılı Kasım ayında Mustafa Cantürk‘ün evinde misafir olduğum sırada yaşadıklarım, onun bir “görevli eleman” olduğunu anlamamı sağlamıştı, fakat ondan sonraki günlerde yaşadığım sağlık sorununun, bana gecenin uygunsuz bir vaktinde tok karna ısrarla yedirdiği ikinci yemeğin eseri olduğunu ancak bu zehirlenme durumundan sonra anlayabilmiştim. Çalışma yöntemlerinin bu kadar insanlık dışı, vicdansızca ve adice olabileceğini asla tahmin edemez, düşünemezdim. Daha sonraki yıllarda, bundan da aşağılık yöntemlerinin bulunduğunu fark edecektim.

Evet, bu zehirlenme olayı, aynı zamanda, 1993 yılında Vefa Yayıncılık dergilerinin genel yayın yönetmeni olduktan bir ay sonra başlayan sağlık sorunlarımın ardındaki etkeni çözmemi de sağlayacaktı. Bu sorunlar, ancak yıllar sonra, işsiz kalıp evimde oturmak zorunda kalınca ortadan kaybolacaktı. 2006 yılı Mart ayında memuriyete başladığım zaman da sağlığım gayet iyi durumdaydı, fakat 2007 yılının sonlarına doğru vücudumda tekrar yaralar çıkmaya başlamış bulunuyordu. Kollarımda ve bacaklarımda.. Bir gün çaycımız odama girdiğinde, beni elimdeki kâğıt mendille kolumdaki sivilcemsi yaralardan biriyle meşgulken görmüştü. Ona, son zamanlarda vücudumda böyle yaralar çıktığını söylediğimde şaşırmış, yüzünün rengi değişmiş, paniklemiş ve üzüntülü bir görüntü vermişti. Bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Ondaki bu anlamsız paniğin ardında başka etkenler olabilir miydi? Evet, şimdi artık aklıma bu tür sorular geliyordu.

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

Evet, GASM’dayken yaşadıklarım sadece bu tür şeyler de değildi, yollarda birkaç kez taciz de edilmiştim. O da ayrı bir dertti.

O zehirlenme olayını yaşadıktan sonra çalıştığım odada su bulundurmadığım gibi, şüphelendiğim zaman, yer ve durumlarda birşey yiyip içmemeye dikkat etmeye başlamıştım. Bazen de, bana çay getirenleri test ediyordum. 2013 yılında Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde çalışmaya başladığımda, fakülte yönetimine ve benim gibi öğretim üyelerine çay getiren hizmetliyi bir gün böyle bir sınamadan geçirmiştim. Önüme çayı bıraktığında, sükunetle, “Bu çayda zehir var mı?” diye sormuştum. Çaycının halinde herhangi bir değişiklik, bir panikleme vs. olmamış, hafif gülümseyerek “Yok” demişti. “Hayır, var” demiştim, “bu çaylar birçok işlemden geçiyor, katkı maddeleriyle biraz zehire dönüşüyorlar, attığımız şeker de bir tür zehir” diyerek konuyu geçiştirmiştim. Çaycı, temizdi.

Ancak, öğrencilerin de yararlandığı kantin için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. 2009 yılından sonra İstanbul’da yiyip içtiğim şeylere dikkat ettiğim için iki yıl kadar sonra vücudumdaki yaralar ortadan kaybolmuş bulunuyordu. Kayseri‘ye yerleştiğimde sağlığım yerindeydi. Fakat öğretim yılı başladıktan birkaç ay sonra bir gün kantinde çay içip tost yiyecektim ve hemen ardından vücudumda tekrar yaralar çıkacaktı. O sırada gördüğüm rüya da, bunun, (hafif dozda, bir defada değil, yavaş yavaş, süründürerek öldürecek nitelikte olsa da) zehirli şeyler yemekten kaynaklandığını gösterecekti. Rüyamın tabiri, İmam Nablusî’nin tabir kitabına göre, zehirli şeyler yiyip içmekti. Evet, Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nde, 2007 yılı sonlarından itibaren bana hafif dozda, salt karaciğerime zarar verip yaralar açacak şekilde zehir vermiş olmalıydılar. Buna, GASM’da da, H. K.‘nın bıraktığı damacana sayesinde devam ettikleri kanaatine varmıştım. Yaşadığım o ağrılı ve sancılı zehirlenme olayı ise, artık benden sessiz sedasız tümden kurtulmak için attıkları, “yavaş yavaş öldürmek yerine bir defada kurtulma” adımıydı. Ama ölmemiştim. Bununla birlikte, etkisi tümden geçmiş değildi, vücudum yara bere içindeydi, elimin üstü bile yaralarla kaplıydı. O sıralarda merhum dayım bir gün evime uğramış, yüzüme dikkatlice bakmış, “Sen hasta mısın?” diye sormuş, “Yüzün çok sararmış, hasta görünüyorsun” demiş bulunuyordu.

O çay ve tost olayından sonra Kayseri‘de fakülte kantininden birşey yiyip içmemeye dikkat etmeye başlamıştım. Şayet nadiren de olsa çay içersem, çayın bardağa gözlerimin önünde konulmasına dikkat ediyordum. Kantinden odama çay istediğim zaman da bunu asla tek çay olarak istemiyor, en az üç çay olmasına, ve bunlardan rastgele birinin bana verilmiş bulunmasına özen gösteriyordum. Nedendir bilinmez, bir süre sonra, fakülte yönetimine çay servisi yapan çaycının bana çay servisi yapmasına engel olmuş bulunuyorlardı. Bu yüzden, yanımda içme suyu getirmeye başlamıştım. Daha çok da maden suyu getiriyordum. Evden okula yürüyerek geliyor, yolda bir bakkaldan maden suyu alıyordum. Bir gün, bakkalın dolaptaki şişeler içinden herhangi birini değil, kenara konulmuş birini verdiğini görmüştüm. Onu içmemiş, o günden sonra başka bir bakkaldan maden suyu almaya başlamıştım. Bir cuma günü bakkal beni lafa tutmuş, kim olduğumu, ne iş yaptığımı vs. sormuş, ve o hafta sonu sindirim yollarımda ciddi rahatsızlık yaşamıştım. Acaba içtiğim maden suyuyla ilgili olabilir miydi, bunu bilemezdim, fakat korkulu rüya görmektense uyanık durmak daha iyiydi. Bu yüzden, o günden sonra üçüncü bir bakkaldan alışveriş yapmaya başlamıştım. Ancak, bir gün bakkal dükkânına girdiğimde, önünde müşteri olarak bekleyen 14-15 yaşlarında birkaç kız öğrenci olduğu halde bakkal, beni görünce heyecanla “Hah” deyip yerinden hızla fırlamış, birşey söylememi beklemeden hemen dolaba yürüyüp bir maden suyu şişesi getirmişti. Evet, bir tuhaflık vardı. Yolda şişeyi bir çöp bidonuna atmıştım.

Türkiye’de bu tür şeyleri yaşayan tek kişi ben de değildim. Odatv.com yazarı Barış Terkoğlu, 20 Mayıs 2016 tarihli yazısındaTuncay Özkan‘ın zehirlenmesi olayını gündeme getirmiş bulunuyordu. Terkoğlu, 2012 yılında Silivri 4 No’lu Cezaevi’nde birlikte altı ay geçirdiği Tuncay Özkan için, “Tuncay Özkan hastaydı. Teni sararıyordu. Vücudunda lekeler çıkmıştı” diye yazıyordu. “Bu sararma hali öyle dikkat çekiciydi ki” diyordu, “ziyaretçilerin gördükleri sayesinde konu bir süre sonra dışarıda da tartışıldı“.

Terkoğlu’nun aktardığına göre, Tuncay Özkan’ın kendisi de, yazdığı kitabında durumunu şöyle anlatmıştı: 

“Aniden sararmaya, yaralar dökmeye başladım. Revire kaldırıldım, kimi zehirlendiğimi, kimi siroz olduğumu, kimi portakalı fazla kaçırdığımı o yüzden sarardığımı, kimi de psikolojik olduğunu söyledi. Hastaneye sevk edildim, tetkik üstüne tetkik; teşhis konulamadı.”

Evet, hastanede tetkik üstüne tetkik, inceleme üstüne inceleme, araştırma üstüne araştırma yapılmış, fakat Tuncay Özkan’ın sararmasının ve “yaralar dökme”sinin nedeni anlaşılamamıştı. Fakat bir akşam, Barış Terkoğlu’na bir sır verecekti: “Beni burada zehirlediler. O yüzden sararıyorum.” Terkoğlu “Nereden bildiğini, emin olup olmadığını” sormuştu. Özkan’ın ona anlattığına göre, “Ergenekon Davası’nın tutuksuz sanığı olan doktor dostu bir duruşma arasında onun kan örneğini almış, o örneği dışarıya incelemeye götürmüş, tahliller sonucunda vücudunda yüksek miktarda DDT D-6 olduğu anlaşılmıştı”. Bu yüzden, dışarıdan gizlice getirttiği ilaçlarla tedavi olmaya çalışıyordu. Bunu rağmen iyileşememiş, hastalığı hapisten çıktığı zaman da sürmüştü. Tedavi için Almanya’ya gitmiş, vücudunda zehir bulunduğu bir kez daha teyit edilmişti.

Terkoğlu, hapiste birlikte geçirdikleri altı aylık zamandan dört yıl sonra, 2016 yılının Mayıs ayı başında ziyaret ettiği Tuncay Özan’ın, önemli bölümü zarar görmüş olan karaciğerine kök hücre tedavisi yapılmış olduğunu, şimdi durumunun düzelmiş bulunduğunu öğrenmişti. Ona, Almanya’dan aldığı raporları da göstermişti. Vücudunda bir dizi zehirli madde vardı. Doktorlarından öğrendiğine göre, bunlardan üç tanesi vücudunun dengesini bozmuştuDDT D6‘dan daha büyük zararı veren iki radyoaktif madde vardı: Strontium carbonicum D8 ve caesium chioratum D8. Bu maddeler karaciğerinden başlayarak vücuduna yayılmıştı. Dişlerine kadar sirayet etmişti.

Terkoğlu’nun yazdığına göre, Tuncay Özkan Cemaat‘ten, yani FETÖ’den şüphelenmekteydi. Ancak, Terkoğlu’nun yazısından bir ay kadar sonra Sözcü gazetesinde yayınlanan bir haber, konuya başka bir boyut getiriyordu: İstihbarat teşkilatı (gizli servis) boyutu. Başak Kaya’nın 18 Haziran 2016 tarihli haberinde belirtildiğine göre, Tuncay Özkan’ın vücudunda bulunan radyoaktif maddeler “sadece istihbarat birimlerinin ulaşabileceği nitelikte” idi. Ayrıca Alman doktorlar, zehirlerin kapalı ayran kutusuna ve soğanın içine şırınga ile enjekte edilerek verilmiş olabileceğini söylemiş bulunuyorlardı.

Barış Terkoğlu’nun yazısını okuduğumda, FETÖ‘nün isminin burada, hazır bir günah keçisi ve “makul şüpheli” olarak “kullanılmış” olabileceğini düşünmüş bulunuyordum. MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür‘ün istihbarat faaliyetleri için kullandığı “Oyun içinde oyun vardır” sözünü yabana atmamak gerekiyordu.

Birincisi, Tuncay Özkan’ın zehirlenmesi olayını gerçekten FETÖ tezgâhlamış olsaydı, bu kadar Cemaatçi tutuklanmış ve perişan edilmişken, onu zehirleyenlerin kendilerini kurtarmaları mümkün olmazdı. Mutlaka deşifre olur ve açığa çıkarlardı. Ve FETÖ’nün kirli çamaşırlarından “zehirleme faslı“na dair çarşaf çarşaf haberleri yandaş TV kanalı ve gazetelerden alırdık.

İkinci birşey daha vardı: Terkoğlu’nun yazdığına göre, sararıp yaralar döken Tuncay Özkan önce hapishanenin revirine kaldırılıyor, sonra hastaneye gönderiliyor, burada “tetkik üstüne tetkik” yapılıyor, ve hiçbir sonuca ulaşılamıyordu. Fakat bir başkası, Almanya’da da değil, ülke içinde “gayriresmî” tetkik yaptırınca, olayın bir zehirleme vakası olduğu anlaşılıyordu. Buradan çıkan sonuç, söz konusu zehirleme hadisesinin, sadece zehirleyenleri değil, hastane çalışanlarını da kapsayan “organize” bir faaliyet olduğuydu. Zehirleyen şahıslar meçhuldü, fakat hastanede sözde tetkik üstüne tetkik yapanların kimler olduğu malumdu. Bu durumda onların sorgulanması ve FETÖ’cü olup olmadıklarının araştırılması, meselenin içyüzünün anlaşılmasını sağlayabilirdi.

Bunun yapılmadığı anlaşılıyordu.

Bana göre, yapılmayacaktı da.. Hastanede sözde “tetkik üzerine tetkik” yapanlar sorgulanmayacak, masa başı bir senaryo ile FETÖ’ye lanet okunarak iş geçiştirilecek, “Canbaza bak, canbaza!” numarasıyla kamuoyu uyutulacaktı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."