TÜRK İMPARATORLUĞU OSMANLI’YI TEK BAŞINA YIKAN İNGİLİZ PİYONU: KOMPLOCU ZAMPARA ATATÜRK

 









Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Almanlar’dan ayrı olarak tek başına) bir barış yapmak için hükümet darbesi yapmayı planlamıştı.

Fikrini “üç beyinsiz”lerin en beyinsizi Cemal Paşa’ya açmış, ikna etmek için sadrazamlık koltuğunu ona teklif etmişti.. Tabiî kendisini unutuyor değildi, Harbiye Nazırlığı (Milli Savunma Bakanlığı) koltuğu da onun olacaktı.

Fakat, başarısızlık ihtimalini düşünen Cemal, teklifi kabul etmedi. (Bkz. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 299.)

[Selanikli, darbe hevesinden hiçbir zaman vazgeçmedi.. Mondros Mütarekesi’nin akabinde İstanbul’a gelince Mareşal İzzet Paşa’nın hükümet kurması için ayağının tozuyla Meclis-i Mebusan’da entrika çevirmiş fakat başarılı olamamıştı.. Tahmin edilebileceği gibi, gözü yine Harbiye Nazırlığı koltuğunda idi. Entrikaları sonuç vermeyince (ilk TBMM hükümetinin başbakanı Rauf Orbay’ın hatıratında anlattığına göre) İttihat ve Terakki’nin eski İaşe Nazırı (Bakanı) Kara Kemal ile bir darbe planı yapmış fakat İsmail Canbolat’ın tepki göstermesi üzerine geri adım atmıştı. Olayın Canbolat tarafından başkalarına söylenmesi ihtimalinden çekindiği için ona “Ben Kara Kemal’in ağzını arıyordum” demişti.. O günlerde en yakın arkadaşları Rauf Orbay, Fethi Okyar ve Canbolat’tı.. Canbolat’tan intikamını, sekiz yıl sonra, İzmir suikasti girişimine dolaylı destek vermiş olduğu iddiasıyla astırarak aldı. Asılacaklar listesinde yer alan Kara Kemal, yakalanmamak için intihar etti. Tiyatro tipi yargılamalar sırasında yurtdışında bulunan Rauf Orbay ise, malına mülküne el konularak 10 yıl hapse mahkum edildi, yurda dönmedi, dönemedi.]

*

Çanakkale muharebeleri sırasında casus Aubrey’le tekrar temas kurmuş olan Selanikli zamparanın, onunla olan temasının ardından artık hayatını “İngilizler’le behemahal barış” ilkesine göre sürdürmeye başladığını görüyoruz.

Bu yöndeki ilk girişimi, Cemal Paşa’yı İngilizler’le barış yapacak bir darbe hükümeti kurmak için kışkırtma teşebbüsüydü.

Cemal’den olumsuz cevap alınca, savaş hâlâ tüm hızıyla sürerken 5 Aralık 1915’te kendi isteğiyle Çanakkale'den ayrıldı, Edirne’deki bir birliğe katıldı.

Bahanesi sağlık sorunlarıydı.. 

Gerçek neden ise, Osmanlı Devleti'nin aksine Selanikli zamparanın İngiltere ile kişisel düzeyde münferit bir barış yapmış, İngiliz'in içerideki adamı haline gelmiş olmasıydı.

Edirne'de, aradığı barışı buldu, fakat, kısa süre sonra, atandığı birlikle beraber Edirne’den Doğu Anadolu’ya gitmek ve Ruslar’la çarpışan kuvvetlere katılmak zorunda kaldı.. Ancak bu, sorun edilecek bir şey değildi, çünkü karşısında İngilizler yoktu.

Ne var ki talihsizlik yakasını bırakmıyordu, 1917 yılı başlarında, Mekke ve Medine’yi savunmakla görevlendirilen birliklerin komutanlığına atandı.. Oradaki düşman, İngilizler ile İngilizler’in kışkırttığı Araplar’dı.

Tahmin edilebileceği gibi, Selanikli zampara, görevi kabul etmedi.

Mevzubahis olan İngiliz'in menfaati idiyse, vazifesi de, Hicaz da teferruattı.

*

Görevi kabul etmemekle, dostu İngilizler’le karşı karşıya gelme felaketinden kurtulduğunu zannediyordu, fakat şanssızlık yine yakasını bırakmadı.. 5 Temmuz 1917'de, Suriye ve Filistin’i İngilizler’e karşı savunmakla görevli olan Yıldırım Ordular Grubu emrindeki 7. Ordu'ya komutan olarak atandı.

Görevi (hem de savaş zamanı) bir kez daha reddetmesi sınırları zorlamak olurdu, bardağı taşıran hamle olarak yorumlanabilirdi.

Görev yerine gitti, fakat cepheden kaçmak için sürekli mızmızlandı, herşeyi sorun yaptı, ve grup komutanı Falkenhayn ile olan görüş ayrılıklarını bahane ederek sadece üç ay sonra, 4 Ekim günü görevinden istifa etti.

Mevzubahis vatansa Falkenhayn ile olan geçimsizliğim, huysuzluğum, kaprislerim teferruattır” demedi..

Zaten, 400 yıldır Osmanlı egemenliği (ve Prof. Erhan Afyoncu gibi isimlerin dikkat çektiği gibi 800 yıldır Türk hakimiyeti) altında bulunan Filistin ile Suriye’yi vatandan da saymıyordu.

*

Evet, Filistin ile Suriye’yi vatandan saymıyordu..

Bunu nerden biliyoruz?..

Selanikli zamparanın bizzat kendi ifadelerinden..

Bu bilgimizi, günlüklerini yayına hazırlamış olan “manevî kızı” Prof. Afet İnan’a borçluyuz. Kitap, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış bulunuyor: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara, 1983.

Ancak kitap, zamparanın sadece Karlsbad hatıralarından ibaret değil. 

Prof. İnan, “Ben bu kitabı hazırlarken … 1881'den 1918'e kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün meslek ve fikir hayatı ve diğer hatıra defterlerinden kısa bilgiler, asıl el yazısı ile defterden ise bir derleme yaptım” diyor.

İyi yapmış..

Bu derlemesi sayesinde, Selanikli zamparanın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere hesabına çalışmış olduğunu kesin bir biçimde anlıyoruz.

Bunu bir Kadir Mısıroğlu ya da benzeri bir araştırmacı yazsa, zamparaya iftira atıldığını düşünenler çıkabilirdi.. Fakat, yazan, materyalist/maddeci adamın manevî kızı.. Ve kızın dayandığı materyal de zamparanın kendi günlüğü..

Kendi notları.. Hem de kendi el yazısıyla..

Bundan daha kesin delil olmaz.

*

Yukarıda, Selanikli’nin önce Hicaz’ı savunacak kuvvetlerin komutanlığına atandığını, fakat kabul etmediğini, ardından da Filistin’deki Yedinci Ordu'nun komutanlığını üstlenmesinin gündeme geldiğini ifade etmiştik.

Afet İnan, mezkur kitabında şunu diyor:

“Bu esnada diğer bir cephe olan güneyde ''Hicaz Kuvve-i Seferiyesi'' adı ile teşkil edilmek istenilen kuvvetin kumandanlığına, Mustafa Kemal Paşa tayin edilmiş (1917). Kendisi bu emri alınca Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın da bulunduğu Şam'a gitmiştir. Burada, Hicaz ve Suriye'nin askeri durumunu, özellikle cephelerdeki genel durumun tehlikeli olduğu ve bunun için esaslı tedbirler alınması gerektiğini delilleriyle anlatmıştır. Önerdiği esaslar şöyle idi: ''Derhal Hicaz'ın boşaltılması ve toplanabilecek kuvvetlerle Suriye Cephesi'nin kuvvetlendirilmesi''. Bunu delilleriyle oradaki heyete anlattığı için, kabul edilmiş ve böylece kendisine verilmek istenen vazifeye de gerek olmadığı anlaşılmıştır.”

Görüldüğü gibi, “Hicaz’ı (Mekke ve Medine’yi) İngilizler ile işbirlikçisi Şerif Hüseyin’e bırakalım gitsin” diyor.

Fakat, bu vatan sevmezliğine sahte bir vatanseverlik maskesi giydiriyor, sanki Suriye’nin savunulmasını dert ediniyormuş da taktik icabı Hicaz’dan vazgeçmeyi gerekli görüyormuş gibi numara yapıyor.

Şaşırtıcı değil, çünkü (günlüğünde itiraf ettiği gibi) gerçek düşünce ve niyetlerini saklamak gibi bir meziyeti vardı.

Hicaz’ı umursamadığını, “Verelim gitsin” dediğini, Afet İnan’ın bu ifadelerinden öğrenmiş durumdayız..

Peki, Hicaz’ı İngiliz’e altın tepsi içinde mirasyedi bonkörlüğüyle sunarken “Höngüüürt de höngürt” diyerek Suriye için döktüğü gözyaşlarının yapmacık ve sahte olduğundan nasıl emin olabiliyoruz?

Kadir Mısıroğlu böyle söylüyor da onun değerlendirmelerini "bilirkişi" kanaati kabul ettiğimiz için mi?

Hayır, bunu söyleyen de yine Afet İnan.. Zamparanın manevî kızı..

*

O günlerde İngiltere’de Osmanlı Devleti'nin geleceğiyle ilgili planları, eski Hindistan Valisi Lord Curzon yapıyordu.. Hükümette etkili bir konumdaydı.

Türkler'in İslam dünyasındaki nüfuz ve itibarına son verilmesi için şu dört adımın atılması gerektiğini düşünüyordu:

Birincisi, Müslümanlar’ın kutsal beldeleri, yani Hicaz (Mekke ile Medine) Türkler'in elinden alınmalıydı.

İkincisi, hilafet kurumu ortadan kaldırılmalı, böylece Türk devletinin İslam dünyasındaki liderlik konumuna son verilmeliydi.

Üçüncüsü, Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilip Türkler’e Anadolu’da bir gecekondu devlet hibe edilmeli ve böylece Türk milletine, imparatorluk geçmişi ve tarihi, hatta bütün bir medeniyeti ve kültürü, o medeniyet ve kültürü ayakta tutan kurumları unutturulmalıydı.

Türkler, uygarlık ve çağdaşlık adına kendi medeniyetine, kültürüne, tarihine ve özüne düşman "çılgın" (çıldırmış) ve şuursuz, ne yaptığından habersiz mankurtlar haline getirilmeliydi.

Dördüncüsü: Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının payitahtı olması hasebiyle buram buram imparatorluk kokan İstanbul, artık Türkler’in başkenti olmamalıydı. Osmanlı Devleti’nin yerini alacak olan yeni devlet, başkenti Anadolu'da olan, (Lidya ve Frigya gibi) devletler şampiyonasının ikinci ya da üçüncü liginde oynayan "iddiasız" bir devlet olmalıydı.. Afrika'daki köksüz, tarihsiz ve medeniyetsiz muz cumhuriyetlerini hatırlatmalıydı..

Altı asırlık muhteşem çınar Osmanlı İmparatorluğu’nu değil.

*

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk de tıpkı İngilizler gibi düşünüyordu.. Osmanlı, Hicaz’ı bırakmalıydı..

Hicaz’da söz, Osmanlı Türkleri’nin değil, Atlas Okyanusu’ndaki sisli ve puslu adanın sakinleri olan İngilizler’in (ve de onların uşaklığını kabul edenlerin) olmalıydı.

Zamparanın Hicaz’ın İngilizler’e altın tepsi içinde sunulmasını savunurken ortaya sürdüğü gerekçe, Suriye’nin savunulmasıydı.

Fakat, yalan söylüyordu.. Samimi değildi..

Afet İnan’ın sözlerinin devamı işte tam da bunu ortaya koyuyor:

Suriye Cephesi tehlikeli durumu muhafaza etmekte iken, Bağdat'ı geri almak için hazırlanan ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanlığı'na Alman generali Falkenhayn tayin edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa da (5 Temmuz 1917) bu gruba bağlı olan 7. Ordu'ya nakledilmiştir. Ancak kendisi Alman kumandasının askeri planlarını uygun bulmadığı gibi, iç idareye karışmalarına da razı olmuyor ve bu zihniyete karşı geliyordu. General Mustafa Kemal bu fikirlerini delilleriyle raporlar halinde Osmanlı hükümetine, sadrazama, başkumandan vekili ve Harbiye Nazırı'na bildirmiştir. Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu. Hakikaten bu cephelerdeki durum gittikçe tehlikeli bir hal almakta iken, Sina Cephesi'ndeki İngiliz ordusu ve donanması Filistin ve Suriye'yi tehdit eder durumda, hazırlık içinde idi. Buna karşı ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanı Falkenhayn tarafından tertip edilen askeri planın başarı sağlaması mümkün değildi. Mustafa Kemal Paşa, buradaki inceleme ve izlenimlerinin sonucu, bu tertiplerin başarılı olmayacağını ve memleketin genel zaafını, mülki idarenin artık güvenilemeyecek bir hale geldiğini, ekonomik hayatın felce uğradığını belirten ve bunlara çare olarak tavsiyelerde bulunan bir raporu hükümete vermiştir (2 Eylül 1917). Bu önerileri kabul edilmemiştir. Fakat O, yine rapora ek olarak, yeni tekliflerde bulunmuştur (24 Eylül 1917). Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

Selanikli zampara vatan haini, Hicaz’ın hakkından gelmişti.. Sıra Suriye’deydi.

Suriye’de Osmanlı ordusunun başarılı olamayacağını öne sürüyordu. 

Hatta, bir adım daha ileri gidiyor, kendi sorumluluk alanı içinde olmayan Irak hakkında da lüzumsuz gevezelik yapıyor, Afet İnan'ın “Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu” şeklindeki cümlesinin ortaya koyduğu gibi, vakitsiz öten horoz şaşkınlığı sergiliyordu. 

“Sağır duymaz, uydurur” derler.. Selanikli kör de, görmediği halde Irak ufuklarından haber veriyordu.

Üstelik, kendi sorumluluk alanı içinde olmadığı halde..

Kör Kemal’in iddiasının aksine, Osmanlı ordusu Irak’ta başarılı oldu, Kûtu’l-Amare (Amare Kalesi) Savaşı kazanıldı, binlerce İngiliz askeri esir edildi. (İstiklal Harbi sürecinde de Cafer Tayyar Paşa Musul ve Kerkük’ü ele geçirme imkânına sahip olmuş, bunu TBMM Hükümeti’ne teklif etmiş, fakat bunu gerçekleştirmesine Selanikli İngiliz piyonu engel olmuştu.)

Adam resmen İngiliz hesabına çalışıyordu.. Haindi..

Suriye için yaptığı tahmin ise, sayesinde “kendini doğrulayan kehanet” (self-fulfilling prophecy) olarak gerçekleşti.

*

Evet, Selanikli zampara hain, Hicaz’ın ardından Suriye ile Irak’ın da İngilizler’e tek mermi atılmadan altın tepsi üstünde hediye edilmesi için elinden geleni yapmış, komutanların aklını çelmeye çalışmış, Osmanlı Genelkurmayı’nı aldatmak için rapor üstüne rapor yazmış, şaşkın geveze horoz gibi vakitsiz ve yersiz ötüp durmuştu. 

Fakat, efendisi İngilizler açısından tam da vaktinde ve ihtiyaç zamanı ötüyordu.. Büyük hizmet sunuyordu.. Osmanlı ordusunun savaşma kararlılık ve azmini dumura uğratmak ve moralini bozmak için kendini paralamak az şey değildi. 

Hicaz’ın İngiliz’e hediye edilmesini isterken gösterdiği mazeret, Suriye’nin savunulmasına ağırlık verilmesi bahanesiydi. Suriye ve Irak’ın elden çıkarılması için ileriye sürdüğü sahte bahane ise “memleket” adını verdiği (neresi olduğu belirsiz) mevhum “vatan”dı.

Afet İnan’ın sözlerinin devamı bunu ortaya koyuyor:

“Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

“4. maddede ise şu sonuca varıyor: …

''Askeri siyasetimiz, bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi dahi son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır. Bu siyasetin memleket dışında bir tek Osmanlı neferinin kalmasına tahammülü olamaz.'' Bu rapor uzundur.”

Tedbir diye öne sürdüğü şeye bakınız, hiç çatışmadan, tek kurşun atmadan geri çekiliyorsun, “memleket dışında” bir tek Osmanlı neferi bırakmıyorsun.. 

Memleket neresiydiyse?.. Memleketin neresi olduğundan bile habersiz bir "şaşkın ördek"..

Adam, 400 senedir Osmanlı egemenliği altında bulunan Hicaz’ı, Filistin’i, Suriye’yi, Irak’ı memleketten (vatandan) saymıyor.. "Memleket" olduğunu anlayamamış..

Zampara "şaşkın ördeğin" kafasında net bir vatan kavramı yok.. Nereyi memleket kabul ettiği belli değil.

*

Aslında, zihniyet olarak vatansız.. Memleket topraklarını düşmana beleşten bağışlamaya hazır bir sorumsuz mirasyedi.

Hırslı zamparanın gerçekten inandığı ve samimiyetle bağlandığı bir değer ve kavram var mı derseniz, buna cevap verebilmek mümkün değil.

Tek kutsalı var, kendi süflî nefsi.. Vatan, millet, namus, din, iman umurunda değil..

Misak-ı Millî karşısındaki tutumu bunu belgeliyor.. 

Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından Osmanlı Meclis-i Mebasan’ı (milletvekilleri meclisi, parlamento) ve ardından da TBMM, vatanın “vazgeçilmez” sınırlarını gösteren Misak-ı Millî’yi (ulusal ant’ı) kabul etmişti.

Selanikli zampara da istiklal mücadelesi boyunca Misak-ı Millî edebiyatı yapıp durdu.. “Mevzubahis vatansa…”nutukları attı, vatanın bir karış toprağının bile kan dökülmeden terk edilmeyeceğini söyledi.. Fakat Ekim 1921’de Fransa ile hemen Ankara Antlaşması’nı yaptı ve Misak sınırları içindeki Halep gibi beldeleri Fransızlar’a cömertçe hediye etti.

Ne karşılığında?..

Fransa’nın TBMM’yi tanıması karşılığında..

Seni tanısa ne olur, tanımasa ne olur, sen kendini tanıyor musun, önemli olan o.. 

İnsan şahsiyetsiz ve hain olunca, başkalarının aferinine bağımlı hale gelince böyle oluyor.

Sonraki yıllarda TBMM’de Lozan tartışmaları sırasında yapılan Misak hatırlatması, Ali Şükrü Bey’in bir cinayete kurban gitmesine de yol açacaktı.

Ve, sorumsuz haine hain demek suç sayılacaktı.

*

Hicaz’ın feda edilmesi için Suriye kızılelmasından söz eden zamparanın, sıra Suriye’ye gelince bu sefer onu da (nerde başlayıp nerde bittiği belli olmayan) mevhum bir “memleket” için feda etmeyi teklif ettiğini, Suriye'yi "memleket"ten saymadığını görüyoruz.

Hatta Irak’ı da gözden çıkarıyor.. Irak’ta başarılı olunamayacağını “görüyormuş”.. Köre yol sor, sana uzuuun uzun anlatsın..

Evet, Suriye’den vazgeçilmesi zehirli teklifini yutulacak hale getirmek için tabağa sahte “memleket” balı döküyor, fakat hilesi bununla sınırlı değil..

Ayrıca bir de devasa bir “saltanat”  pastasını sofraya getiriyor.. “Memleket” için en büyük tehlike olarak düşman (İngiliz, Fransız) işgalini görmüyor da, saltanat binasının “bir gün içten, birdenbire çökmesi” ihtimalinden söz ediyor.

Vay saltanatçı sahtekâr vay!.. 

Adam has halis, su katılmamış gerçek bir deccal (çok yalancı)..

Samimiyetsizlikte zirve..

Aynı sahtekâr zampara, çok değil iki yıl sonra, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, "zafer"den sonra saltanat binasının ocağına incir dikeceğini iftiharla açıklayacaktır.

Tabiî kimseye söylenmemesi kayıt ve şartıyla..

Çünkü, adam “komplo”cu.. 

Oxford sözlüğü “komplo”ya şu anlamı veriyor: 1. Birine ya da bir kuruluşa karşı topluca alınan, o kimseyi ya da kuruluşu güç duruma sokacak gizli karar. 2. Topluca ve gizlice yürütülen herhangi bir plan, iş.”

Evet, Selanikli zampara, Osmanlı Devleti’ne İngilizler’in “karar”ı doğrultusunda “komplo” kurmuş durumdaydı.

Selanikli komplocu zampara hain, hempalarına gizli planını kimseye söylenmemesi kaydıyla açıklamakta, milletin önünde ise saltanat ve hilafetin kurtarılması ve korunması davasının sahibiymiş gibi konuşmakta, yurt sathına şatafatlı yalancılık, gizli gündem ve takiyye şatoları dikmekteydi.

Gerçekteyse İngiliz’in “karar”ının basit bir taşeronuydu.. Piyondu.

Bu acı gerçeği, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli zamparanın Hicaz, Suriye ve Irak cephelerini içeriden çökertmek için çevirdiği dolap ve dalavereler için fazladan şahit ve belge aramaya gerek yok, Afet İnan’ın (Selanikli’nin günlüğündeki kayıtlara dayanarak) yazdıkları, kanıt olarak yeterli.

Yukarıda, Falkenhayn komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu içinde yer alan 7. Ordu'ya komutan olarak atanan Selanikli’nin bu görevde sadece üç ay kaldığını, 4 Ekim 1917 günü bu görevinden istifa ettiğini belirtmiştik.

Selanikli zampara zor durumdaydı, çünkü İngilizler’le bir çatışma içine girilmesi an meselesiydi.. Dostu İngilizler’le savaşmamalıydı.

O yüzden görevinden istifa etti..

Ona göre, Suriye ve Irak için savaşmaya gerek yoktu, “memleket” dışında bir tane bile Osmanlı neferi kalmamalıydı.

Hicaz, Irak ve Suriye “memleket” değildi..

İngiliz, “Bizim ne işimiz var Suriye’de, Irak’ta, Hicaz’da, memleketimiz İngiltere neyimize yetmiyor?!” demiyordu, fakat Selanikli hain zampara, 400 yıldır hakimiyetimiz altındaki (ve Türk aşiretlerinin de yaşadığı) Suriye için böyle konuşuyordu.

Büyük haindi..

Vatanı savunmak istemediği için görevinden istifa etmiş bulunuyordu.. Aldığı maaş külliyen haramdı.

*

Lutfedip istifa etmemesi için yapılması gereken, ordumuzun hiç savaşmadan Suriye’yi terk etmesinden ibaretti.

Rapor diye hazırladığı paçavra ve zırvalarda yaptığı teklif buydu.

İyi halt etmiş gibi, manevî kızı Afet İnan bunu huzurlarımızda gururla sunuyor.

Evet, görevinden istifa eden hilekâr zampara hemen İstanbul’a gidip Pera Palas Oteli’ne yerleşti..

Birinci Cihan Harbi olanca dehşetiyle devam ediyordu, bizimki ise, lüks otelde “Bir elinde sigara, bir elinde kahve, umurunda mı dünya denen kahpe” formatında keyif çatıyordu.

Mevzubahis olan Selanikli’nin keyfi ve de İngiliz dostlarının selameti idiyse, vatan teferruattı.

*

İstifasının üstünden iki ay geçmeden şansı döndü, yıldızı parlamaya başladı.

Çünkü (yedi ay sonrasının padişahı) veliaht Vahideddin’in 15 Aralık’ta başlayan 20 günlük Almanya seyahatine katılmasını, ne yapıp edip sağlamayı başardı.

Bu yolculuk sırasında dalkavukluk ve yalakalık becerilerinin tümünü ustaca sergileyerek veliahtı kafaya almaya muvaffak oldu.

Almanya’dan döndükten sonra, böbrek rahatsızlığını bahane ederek (ve de “Beni Türk hekimlerine emanet etmeyin, edemezsiniz” diyerek) kapağı tekrar Avrupa’ya attı.

Viyana ve Karlsbad’da, yanında bir de emir eri olduğu halde devlet ve millet kesesinden zevk ü sefa sürmeye başladı.

Takvimler 4 Temmuz 1918 gününü gösterirken Selanikli’nin yıldızı parlaklıkta “level” atladı, çünkü o gün Sultan Mehmed Reşad vefat etmiş ve yerine Vahideddin geçmişti.

*

Bu haber, Selanikli’yi teessür ve teessüfe gark etmişti..

Üzülmüştü ve hayıflanıyordu.

Günlüğüne öyle yazacaktı.. Aktaran, (ister inan, ister inanma) manevî kızı Afet İnan..

Teessür ve teessüfü, Padişah Mehmet Reşat’ın ölmesinden ve yerine (ileride “hain, aşağılık, soysuz” filan gibi sıfatlarla anacağı) Vahideddin’in geçmiş olmasından kaynaklanmıyordu.

Üzüntüsünün nedeni başkaydı, Almanya seyahati sırasında “bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet” kurmuş olduğu Vahideddin’le dostluk ve ahbaplığı daha ileri boyuta taşımayı ihmal etmiş olduğunu düşünmesi, üzülmesine neden olmuştu.

“Fırsatçı” zampara dertliydi, çünkü “elindeki fırsatı” zayi etmiş olduğu kanaatini taşıyordu.

Günlüğüne, “Kendisiyle başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım” diye yazacak, Afet İnan da bunu aktaracaktı.

“Bir dereceye kadar”lık “hususiyet ve samimiyet” yeterli değildi. “Azami derece” lazımdı.

Üzüntüsünün diğer bir nedeni, tam da böyle “fırsat”lı bir günde yeni padişahın yanı başında bitiverememiş olmasıydı.

O yüzden, günlüğünü “Teessüf ettiğim (hayıflandığım) cihet İstanbul'da bulunmayışımdı” şeklindeki cümleyle zenginleştirecekti.

*

Evet, günlüğünün “5 Temmuz 1918 Cuma” tarihli bölümüne şunları yazmış durumda:

Bugün sabahleyin her vakitki gibi rahatsız olmadım. [Emir erim] Şevki dün satın aldığımız termosları menbalardan doldurup getirdi, ben de yatağımda içtim. Ufak bir tuvaletten sonra saat 7.30'da dünkü hatıratı kaydetmek üzere bu masanın başına geçtim. Cemal Bey ve arkadaşı geldiler. Bürodan çıktım. Onlara beyan-ı itizardan [özür beyanından] sonra pijamalı bir kıyafetle salonda kabul ettim. Cemal Bey:

- Cümleye, yeni padişaha ömür versin dedi!

Birdenbire şaşırdım. Ne var, ne oldu, dedim.

- Malumatınız yok mu? Padişah vefat etti!

- Teessür ve teessüf ederim, dedim.

Bu zevat bu sözlerimin medlulünü [ne anlama geldiğini] anlayamadılar.

Hakları vardı. Çünkü ben, ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olacağından müteessir (teessürlü, üzüntülü) değildim. Teessüf ettiğim (hayıflandığım) cihet İstanbul'da bulunmayışımdı. Fakat bunun için de neden teessüf ettiğimi kendim de takdir edemiyordum. Filhakika padişahın değişmesi bir memleket ve millet için pek büyük bir hadisedir. Ben, veliaht hazretlerini Almanya seyahati münasebeti ile pek iyi tanımıştımAramızda bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet de hasıl olmuştu. Gönlüm onun tahta cülûs ettiğini müteakip bizzat tebrik etmek mi istiyordu? Acaba bunun için mi teessür ediyordum! Hayır zannederim bu da değil! Kendisiyle başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım. Bir defadan maada ziyaretine gitmedim. Hatta bu defa İstanbul'dan ayrılırken veda dahi etmedim. İşte teessür bundan ileri geliyor...

Cemal Bey ve arkadaşına karşı da teessüratımı gizleyemedim. Fakat izah etmedim. Onlar giderken Miralay Emin Bey girdi. Onunla da aynı zemin üzerinde görüştük. Hiç olmazsa telgrafla tebrik edeyim dedim, mamafih alacağımız ilk gazete tafsilatına (ayrıntılarına) talik ettim (bağladım).

Bugün Compresse [tedavi için vücuda çamur sürülmesi] zamanı tam bu buhranlı havadisin alındığı sıraya tesadüf etti. Unuttum ve ilk defa programın bir noktasından inhiraf etmiş (sapmış) oldum.

*

Selanikli’nin yıldızı parlamaya başlamıştı, artık hastalık programından inhiraf edebilir ve İstanbul’a dönüş hazırlıklarına başlayabilirdi.

Üzüntüsünü hafifletmek için ilk yapması gereken, yeni padişaha acilen tebrik telgrafı göndermesi, böylece, fırsatçı yalakalık ve dalkavukluk karnavalında sergileyeceği eşsiz performansın peşrev faslını aradan çıkarmasıydı.

Aslında Selanikli fırsatçının bu kadar üzülmesine gerek yoktu.. Fırsat kaçmamıştı.. Kaçmıştıysa bile, “kaza”sı mümkündü.

Selanikli’nin namaz kılmak ve kılamadıklarını kaza etmek gibi bir hususiyet ve hassasiyeti bulunmamakla birlikte, süflî nefsanî fırsatların “kazası”nı ifa etmede üstüne yoktu.. En öz hakiki “fırsatçı”ydı..

Sonraki aylarda acemi padişah Vahideddin’le samimiyeti “azami” boyutlara taşıyacak, dalkavukluk ve yalakalık sanatlarının bütün imkânlarından sonuna kadar yararlanacaktı.

Ve onu sadık bir bendesi (kölece, ölesiye bağlısı) olduğuna inandıracaktı.

Öyle ki Vahideddin, (Selanikli’yi olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderme kararı aldığında) kendisini vazgeçirmeye çalışan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye, onu “âteşîn bir zekâ” diyerek övecek ve zampara hakkındaki iddialarının suizan olduğunu söyleyecekti.

Selanikli zampara ise, ocağına incir diktikten sonra Vahideddin’e "hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, kirli tahtta oturan, adi mahluk, alçak, aciz, pespaye, sefil, zavallı, acınacak, tilki tabiatındaki entrikacı"  gibi sözlerle teşekkür edecekti:

“ …hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahluk….",

"Teşekküre değerdir ki, bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor."

"Aciz, adi, his ve idrakten mahrum bir mahluk, kabul eden herhangi bir yabancının himayesine girebilir."

"Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilce sürükleyebilmek için her türlü aşağılığı mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik.", "Mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespaye…."

"Zavallı, bedbaht, acınacak…."

"Tilki tabiatında her entrikacının her gün şahidi olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma büyük üzüntüyle kani oldum."

(Bkz. https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/hain-alcak-adi-soysuz-vahdettin-2148889)

*

Vahideddin bir aylık padişahken Ağustos ayı başında İstanbul’a gelip acemi yeni padişahın eteğine yüz süren Selanikli, 10 ay önce istifa edip bıraktığı Yedinci Ordu'ya artık komutan olarak dönebilirdi.

Çünkü artık “dayı”sı padişahtı.. Sırtını sağlam yere dayamış durumdaydı.. Yedinci Ordu Komutanı olarak İngilizler’e gereken hizmeti rahatlıkla sunabilirdi.

“Memleket” dışı olan Suriye’de tek bir Osmanlı neferi bile kalmaması için harekete geçebilir, İngilizler’in Suriye’yi piknik gezisi düzenler gibi sellemehüsselam işgal etmesi için elinden geleni yapabilirdi.  

Önceki padişah Mehmet Reşat baştayken bunu yapamazdı.. Mehmet Reşat'ı bir kukla gibi elinde oynatan Enver Paşa, Selanikli’nin yanlış bir hareketinde onun tepesine binerdi.. Fakat artık, Enver’in adamı Mehmet Reşat değil, Selanikli’nin (İttihatçılar’ı sevmeyen) “dayı”sı Vahideddin padişahtı..

Enver’in, Padişah Vahideddin’e rağmen Selanikli zamparaya bir şey yapabilmesi mümkün değildi..

Nitekim Enver, zamparanın Filistin’deki ricatı üzerine onu asmaktan söz edecek, fakat bir fiske bile vuramayacaktı.

*

Sultan Vahideddin’in başyaveri, Selanikli zamparayı Samsun’a gönderen hükümetin Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Deniz Kuvvetleri Bakanı) Avni Paşa, yakın zamanlarda yayınlanma imkânı bulmuş olan hatıratında (Osman Öndeş [haz.], Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, İstanbul: Timaş, 2012) şunu söylüyor:

“Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Filistin’e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor. 7. Ordu Komutanı olarak Filistin’e gönderilen M.Kemal’in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin’i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır. M. Kemal’e göre Vahdettin “feraset ve zekâ” sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah’ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.”

(https://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti/)

Padişah’ın hedefi dediği şey, gerçekte kendi hedefi..

Selanikli zampara, casus Aubrey’le üç yıl önce kararlaştırmış oldukları tek taraflı münferit (bireysel) barış için eski görevine dönmüş durumda..

Çünkü, artık İngilizler’e karşı savaşma tehlikesi kalmamış..

Ve de barış dediği şey, aslında İngilizler’e teslim olmaktan ibaret..

Suriye’ye, bu hedefi gerçekleştirmek için dönmüş durumda..

*

Bu noktada, Kâzım Karabekir Paşa’nın, Selanikli zorba hainin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi’yi gösterirken günlüğüne düştüğü notu tekrar hatırlamakta yarar var:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] PaşaÖmer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Savaşın içinde bulunmuş, olayları bizzat yaşamış dört önemli subayın, dört şahidin haber verdiği bir cinayet.

İhanet..

Şahitlerden ikisi paşa.. 

Diyarbakırlı Kâzım Paşa (Kâzım İnanç), 12 Haziran 1917 tarihinden itibaren, bir buçuk yıl boyunca, (Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Ordulardan oluşan) Yıldırım Ordular Grubu Kurmay Başkanı olarak görev yapmış bir subay.. Selanikli zampara bu gruba Yedinci Ordu Komutanı sıfatıyla katıldı. 

Kâzım Paşa, Selanikli zampara yüzünden Filistin cephesi çöküp Mondros Mütarekesi imzalandıktan bir hafta sonra, 5 Kasım 1918 tarihinde, Genelkurmay İkinci Başkanı olarak atanacaktı. Nitekim, Selanikli zamparanın Samsun'a gidiş işlemleri için Genelkurmay'a başvurduğunda ilk muhatap olduğu kişi oydu.

Daha sonra İstiklal Harbi'ne de katılan Kâzım Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı bölgesinde emniyet, asayiş ve asker alma işlerini yürütmekle görevlendirildi. 12 Kasım 1920 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, 8 Ağustos 1921'de ise Başkomutanlık Sekreteri oldu.

Mersinli Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli) ise, İngilizler'in talebiyle İkinci Ordu Komutanlığından istifa ettirilmiş, sonra da tutuklanıp Malta'ya sürülmüş, buradan kurtulunca gelip istiklal mücadelesine TBMM'de destek vermiş bir isim.. Selanikli zampara gibi İngilizler'in “vize”li gözdesi değil.. 

Cevat Rıfat Atilhan da yine Kâzım Paşa gibi Sina ve Filistin cephelerinde bulunmuş bir subay.. İstiklal Harbi'ne de katılmış, Zonguldak-Bartın ve Havalisi Cepheleri Kumandanı olarak görev yapmış. 

Ömer Lütfi Argeşo ise, Yıldırım Orduları Grubu bünyesinde Filistin Cephesi'nde, 20. Kolordu 26. Tümen emrindeki 78. Alay'ın kumandanı olarak bulunmuş.. 12 Mayıs 1918'de yarbay rütbesine yükseltilmiş.. Milli mücadeleye de destek vermiş, TBMM'de (Birinci Meclis'te) Karahisar-ı Sâhip milletvekili olarak görev yapmış.

*

Bütün bunlardan çıkan “akılcı” ve “mantıklı” sonuç şu:

Selanikli zampara, eski dostu (1913 yılında kendisini İngiltere’de evinde ağırlayan, onuruna yemek veren) casus Aubrey Herbert ile Çanakkale Savaşı sırasında tekrar temas kurunca, bundan böyle İngiliz emellerine hizmet etmek, İngiltere’ye zarar verecek hiçbir faaliyetin içinde yer almamak üzere bir “ajanlık” ilişkisi içine girmiş..

Ajanlığın belgesi olmaz.. O ancak karînelerle anlaşılır.. (Bazı şeylerin belgesi-makbuzu olmaz.. Selim Edes'i hatırlayalım, rüşvet verdiği Engin Civan'la tartışırken "Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!" demişti.)

İngiltere’ye hizmet etmek, Osmanlı Devleti’nin İngiltere’ye teslim bayrağı çekmesini sağlamak için hükümet darbesi yapma, fesat ve kargaşa çıkarma, kamu düzenini bozma çabası içine girmiş.. Destekçi bulamamış..

Bunun üzerine, Çanakkale cephesinden resmen kaçmış.. Kapağı Edirne'ye atmış.. 

Hicaz’da İngilizler’e karşı savaşması istenince görevi reddetmiş.

Suriye’de ordu komutanlığına getirilince, “Suriye’yi de, Irak’ı da savaşmadan terk etmeliyiz” anlamında zırva raporlar yazıp Osmanlı Genelkurmayı’nın başını ağrıtmış, istifa edip İstanbul’a kaçmış, Pera Palas Oteli’ne postu sermiş.

Veliaht Vahideddin ile Almanya seyahati yapmak için fırıldak çevirmiş, o seyahat sırasında veliahta dalkavukluk ve yalakalık yapmış.

Altı ay sonra veliaht, padişah olarak tahta çıkınca besili kurban görmüş vampir gibi ağzından sular akıtarak Vahideddin’e yanaşmış ve Suriye ile Filistin'deki (istifa etmiş bulunduğu) görevine hızla ve hırsla dönmüş.

Suriye’ye gider gitmez İngilizler’e teslim olmaktan, onlarla tek taraflı barış yapmaktan vs. söz etmeye başlamış..

Ve de oyunun son sahnesinde İngilizler’in önünden yıldırım gibi kaçmış.. Yıldırım Ordular Grubu'nu "yıldırım gibi kaçanlar grubu" haline getirmiş..

İngiliz dostlarına kolay bir zafer, Türk milletine de utanç verici bir hezimet hediye etmiş.

*

Evet, Vahideddin padişah olduktan sadece ve sadece iki buçuk ay, ve de Selanikli komutanlığı devraldıktan yalnızca bir buçuk ay sonra, Eylül 1918’de Filistin ve Suriye, Selanikli hain zampara yüzünden İngilizler’in eline geçmiş durumdaydı.

Demek ki İngilizler, saldırmak için (kaçacağı kesin olan) Selanikli zamparanın gelmesini beklemişler.. Bekleyen derviş muradına erermiş.. Böylece, Çanakkale ve Kûtü'l-Amare gibi bir bozgun yaşamamayı garantiye almışlar.

Selanikli zampara, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma, Türk milletini (İngiliz dostlarının katkılarıyla)"Osmanlı hanedanının zulmünden kurtarma" operasyonuna çok hızlı başlamıştı.

Böylece, Selanikli'nin muhteşem ricatından bir ay sonra, 30 Ekim günü, İngilizler'in Çanakkale'yi ("geçilmez" olmaktan çıkarıp) "barış" içinde geçmesine ve İstanbul'u işgal etmesine kapı aralayan Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalandı.. 

Vahideddin henüz dört aylık padişahtı.

*

Selanikli hain zampara, Mondros Mütarekesi'nin imzalanması için de elinden geleni yapmıştı.

Suriye ve Filistin’i tereyağından kıl çeker gibi İngilizler’e teslim ettikten sonra, Padişah’a, (İngilizler’le “behemahal” barış isteyen) şöyle bir telgraf çekmiş bulunuyordu:

Ser Yaveri Hazreti Şehriyari Naci Bey Efendiye

Talat Paşa kabinesinin (bakanlar kurulunun) mefluç (felç olmuş) bir halde, Tevfik Paşa Hazretlerinin muayyen (belirli) bir kabine teşkilinde müşkülata maruz bulunmakta (zorluklara uğramakta) olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe (savaşma) kudretinden mahrum ve zaten kuva-yı mevcude (var olan kuvvetler) müdafaadan aciz bir hale getirilmiştir. Düşman her gün daha müsait ve ezici şurut (şartlar) ihraz etmektedir (kazanmaktadır). Müttefiken (Almanya ile ittifak/birliktelik) olmadığı takdirde münferiden (tek başımıza) ve behemehal (neye mal olursa olsun) sulhu (barışı) takarrür ettirmek (gerçekleştirmek) lazımdır ve bunun için fevt olunacak (kaybedilecek) bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen (tamamen) elden çıkması ve devletimizin gayrı kabili telafi (telafisi imkansız) mehalike (tehlikelere, helake) maruz kalması baidü'l-ihtimal (uzak ihtimal) değildir. Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim (bağlılığım) ve vatanımın temini selameti (selametinin sağlanması) itibariyle arzederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika (gerçekten) müşkülata tesadüf etmişlerse sadaretin (sadrazamlığın, başbakanlığın) derhal İzzet Paşa Hazretlerine tevcihi (verilmesi) ve müşarunileyhin (adı geçenin) de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden (benden) mürekkep (oluşan) bir kabine teşkil etmesi oluşturması zaruridir (zorunludur). Zevat-ı mezkurenin (anılan şahısların) vücuda getireceği kabine vaziyete hakim olabileceği zann u itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri size isimlerini söylediğim zevata (kişilere) müracaat ettiği takdirde mazhar-ı teshilat (kolaylıklara mazhar) olabilir zamıederim. Münasip ise bu zevatın Şevketmeap (Padişah) Efendimize arzını rica ederim.

Teşrinievvel 918

Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişah hazretlerinin fahrî yaveri) Mustafa Kemal

[Kaynak: E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 178.]

Selanikli’nin bu telgrafı göndermesinin üzerinden bir ay geçtikten sonra, istediği “behemahal” barışın ilk adımı gerçekleşti: Mondros Mütarekesi.

Ve Selanikli zampara, mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra, 13 Kasım’da İstanbul’a geldi.. 

Tahmin edilebileceği gibi, Pera Palas’a yerleşti..

Acemi padişah Vahideddin henüz sadece dört ay 10 günlük padişahtı.. 

Dokuz ay 10 gün bile olmamıştı..

*

Selanikli zampara, yıkılması istenen Osmanlı İmparatorluğu'nun temellerine, elindeki İngiliz malı kazmayla yıkıcı darbeler indirmeyi başarmıştı.

Fakat misyonu bununla sınırlı değildi.. Sırada, Osmanlı Devleti'nin hukukî varlığına son verecek bir "yeni devlet kurma" operasyonu vardı.

İsmet İnönü'nün belirttiği gibi, Selanikli'nin İngiliz efendileri onun böyle bir hizmette bulunması yönünde "karar" almışlar ve müttefikleri Fransa ile İtalya'yı bu projeye onay verme mecburiyetiyle karşı karşıya bırakmışlardı.

Plan, emin adımlarla işliyordu.. Vahideddin 10 ay 10 günlük padişah olunca Selanikli zampara Samsun'a gidecekti.

Ve, Vahideddin ile Osmanlı hükümetinin "İngiliz işbirlikçisi hain" gösterilmesi için İngiliz efendileriyle gayet inandırıcı bir "danışıklı döğüş" tiyatro gösterisi icra edecekti.

Rolünü, Oscar ödüllü oyuncuları kıskandıracak ustalıkta mükemmel oynuyordu.

Eğer bir "Nobel ihanet ödülü" olsaydı, Selanikli bu ödülü kesinlikle alnının akıyla hakederdi.. 

İngilizler'le ilgili gerçek düşüncelerini ise, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından Pera Palas'a yerleştiği sırada açıklamış bulunuyordu:

“Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle iktidara gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O, Fethi (Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minber" gazetesine ortak olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda vasıtası olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde bir taraftan Tevfik Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer taraftan kendisini aynı gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı gazetede biyografisi ile birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere ait düşüncelerini ihtiva eden bir mülakatını da yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah (iyilik sever) bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak, onun daha o zaman, zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen … bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılır. Ayrıca 18 Kasım 1918 tarihinde "Vakitgazetesine verdiği bir diğer mülakatında da o, bir taraftan “İngiltere'nin Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" söylerken, diğer taraftan mütareke hükümlerinin uygulanması üzerinde endişelerini belirtmekten çekinmez. …”

 [Yalçın, s. 183-184.]

Laflarının siyak ve sibakı, mütareke hükümlerinin tam da İngiliz “dost”larının arzuları doğrultusunda uygulanmasını istediğini ortaya koyuyor.

Selanikli, sadece bunları yapmakla yetinmedi.. Ayrıca, İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile (Rauf Orbay’ın tabiriyle) “müteaddid” defalar görüştü.

En az üç defa görüşmüş olduğu anlaşılıyor..

Zampara, 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a, (ajanlığından hiç bahsetmeksizin) Frew ile sadece bir kez görüştüğünü söylemiş bulunuyor.. Bir yıl sonra TBMM’de okuduğu meşhur Nutuk’unda ise kendisini yalanlayarak “bir iki defa” demiş durumda.

Yalancının iyi bir hafızaya sahip olması gerekir demişler ama, adamın hayatı Selanikli zamparanınki gibi baştan sona yalan olursa buna hafıza mı dayanır?!

Deccal ("çok yalancı") Selanikli, İngiliz'in "karar"laştırdığı "zafer"in akabinde Vahideddin'den ve onun şahsında Osmanlı hanedanından kurtulduktan sonra tekrar İngiliz dostluğu faslına ani ve keskin bir manevrayla geçiş yapacak, hatta İngiltere kralı tarafından onların en çok değer verdikleri "dizbağı nişanı"na layık görülecekti.

Kral Edward'ı Dolmabahçe'de ağırlayacak, (Edward'ın hatıratında anlattığına göre), Türkiye'de İslam'a nasıl darbe vurduğunu iftiharla anlatacaktı.

*

Mondros Mütarekesi, adı üstünde sadece bir mütareke idi, silah kullanımını terk idi.. Ayrıca bir de barış antlaşması imzalanması gerekiyordu.

İngilizler, kendileriyle “behemahal” barışı yapması için Selanikli zamparayı seçmişlerdi.

Zafer, İngilizler için, geç olmuştu, fakat Selanikli devreye girince güç olmaktan çıkmıştı.

Başlangıçta durum farklıydı.. Osmanlı, İngilizler’e (müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’la birlikte) Çanakkale’de mağlubiyeti tattırmıştı.

Aynı şekilde Halil Paşa da (Selanikli "şaşkın ördeğin" sözde “gördüğü” ve müjdelediği mutlu İngiliz zaferi serabının aksine) Kûtü’l-Amare’de İngilizler’i perişan etmişti.

Ruslar da, komünist Ekim İhtilali sayesinde sahadan çekilmişlerdi.. Osmanlı için herşey iyiye gidiyor gibi görünüyordu.

İşte tam o sırada, Selanikli hain zampara Filistin ve Suriye'de düşman İngiliz'in vatanın bağrına hançerini vahşice dayamasını sağladı.

Zaten, Filistin ve Suriye'yi "memleket"ten de saymıyordu.. "Vatan hainliği" alanında hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir keşif yapmıştı.

Şayet Selanikli’nin Suriye ihaneti olmasaydı, Osmanlı badireyi atlatmış, petrol kokusuna bayılan emperyalist İngiliz avucunu yalıyor halde kalmış olacaktı.

Zamparanın ricatı, herşeyin bitmesine neden oldu.. Bir imparatorluğun çöküşünü sağlayan “altın vuruş”u Selanikli hain yapmıştı.

*

Selanikli'nin ihaneti, Vahideddin'in de gafleti, saflığı, kendisini pohpohlayan adama aldanması, dalkavukların suratına toprak saçılması gerektiğini idrak edememesi yüzünden İmparatorluk battı.

Vahideddin, bu saflığını "istişaresizlik" ile taçlandırdı.. 

Bu sayede İngilizler, saf padişahtan (Anadolu genel valiliği ve padişah vekilliği anlamına gelen) olağanüstü yetkiler koparmayı başaran Selanikli piyonlarını, eserini tamamlamak üzere “vize” ile Anadolu’ya geçirdiler.

Türk vatanının bağrına hançerlerini kanırta kanırta batırmalarını sağlayan zamparanın, milletin "bahtı kara maderini (anasını)" kurtaracak "beyaz atlı prens" gibi görünmesini sağladılar.

Vazifesi, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesini sağlamaktan ibaretti.

Bu hizmeti karşılığında "memleket"i babasından miras kalmış çiftliğe çevirme imkânına kavuşacak, gaza gelip kendisini "ata" Türk ilan edecek, bir bakıma millete "Hepinizin anasını, ninesini gördüm" mesajını verecekti.

İngilizler ona "Nobel ihanet ödülü" ayarlayamamışlar, "dizbağı nişanı"yla müteselli olmasını söylemek zorunda kalmışlardıysa da, Türkiye’de Türk milletine tanrılık taslaması ve boş bulduğu her yere heykelini diktirmesi imtiyazını bağışlamışlardı.


HIRS KÜPÜ ZAMPARA ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ

 













Henüz 32 yaşındaki genç dostu Selanikli Mustafa Atatürk’ü 1913 yılı sonuna doğru İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırlamış bulunan İngiliz casus Aubrey Herbert, Selanikli ile olan dostluğunu Çanakkale Savaşı sırasında pekiştirecekti.

Çünkü Aubrey, megafonla Türk askerlerine Türkçe seslenerek moral bozmaya çalışan, propaganda yapan, ve Türk savaş esirlerini sorgulayıp bilgi alan bir casus olarak savaşta arz-ı endam etmiş bulunuyordu.

Savaş sırasında Selanikli zampara ile gizlice görüşmeyi de ihmal etmemişti.. Mehmet Hasan Bulut, ciddi emek mahsulü kitabında konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:

“[Ağustos 1915'te gerçekleşen Conkbayırı Muharebesi’nden sonra] İki siper arasındaki ölülerin kokusu ve yaralıların çığlıkları artık dayanılmaz bir hal almıştı. Cesetlerin hastalık yayacağını düşünen Aubrey, ölülerin gömülmesi için bir ateşkes ayarlamayı düşündü. Karşı taraftan Mustafa Kemal ile gizlice buluştu ve bir günlük mütareke (ateşkes) ilân etmeye karar verdiler.”

(İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 292-3.)

Gizlice buluşmayı nasıl başardıkları ve başka gizli saklı işlerinin ve de çevirdikleri dolap ve dalaverelerin olup olmadığı hususu bilgimiz dışında.

Selanikli ile Aubrey kısa süreli bir ateşkes için anlaşmışlardı, fakat Aubrey’in ateşkes ilan etme yetkisi yoktu, konuyu üst makamlara iletmesi gerekiyordu:

“… Aubrey, General Birdvvood’u mütarekeye iknâ etti, fakat [Müttefik Güçleri Komutanı General] Hamilton hayır cevabı verdi. Bunun üzerine Aubrey, Hamilton ile yüz yüze görüşmek için 19 Mayıs’ta İmroz’a [İmroz Adası’na] giderek karargâh gemisi Arcadian’a çıktı. George Lloyd’u da yanına alarak Hamilton ile görüştü. …

“… Aubrey ve Hamilton gemide konuşurken Mustafa Kemal de harekete geçmiş ve beyaz bayrakla bir Hilâl-i Ahmer [Kızıl Ay] memuru siperden çıkmıştı. Fakat İngilizler adamı yanlışlıkla vurmuş ve İngiliz bir general araya girerek çatışmanın yeniden alevlenmesine son anda mâni olmuştu. Nihayet Hamilton Aubrey’e, gidip Türklerle konuşmasını söyledi. Aubrey yanma istihbarattan bir adam alıp sahil boyunca ilerledi. Kızgın bir Arap subay ve Türk bir teğmen ile buluştular. Gelinciklerle bezenmiş bir tarlada oturup sigara içerek, Mustafa Kemal’in Hârbiye’den [Harp Okulu’ndan] sınıf arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in gelmesini beklediler. Kemal Bey gelince gözlerini bağlayıp, Aubrey’in yanındaki istihbaratçı ile beraber ateşkes şartlarını görüşmesi için karargâha gönderdiler.

“Ohrili Kemal, gittiği yolu anlamaması için bazan yaya, bazan at, bazan da sedye üstünde dolaştırıla dolaştırıla götürülürken, Aubrey de Türklerin tarafında rehin olarak kaldı. Türkler de onun gözünü mendille bağlayıp bir ata bindirdiler. Kumandanlarının bulunduğu çadıra götürürlerken atın yularını tutan asker, sigara içmek ve çiçek toplamak için yuları bırakıverdi. Türk su bayın askeri ikâz etmesi üzerine Aubrey son anda gözü kapalı bir şekilde uçuruma uçmaktan kurtuldu. Görüşmeler iyi geçmişti. Ateşkes 24 Mayıs Pazartesi günü yapılacak ve sekiz saat sürecekti. Aubrey yanındaki adamlarıyla beraber Pazartesi sabah 7.30’da Türklerle buluştu. Cesetlerin olduğu yere gittiler. Bir Hilâl-i Ahmer eri gelip, kokudan mütessir olmaması için Aubrey’e, üzerine kokulu antiseptik dökülmüş bir bez verdi. Yerde dört bin Türk’ün naaşı vardı. Yağan yağmur kanlarını temizliyordu. Yüzlerce yaralı çoktan can vermiş, geriye sadece iki yaralı asker kalmıştı. Ölenlerin çoğu Mustafa Kemal’in, “Ben size ölmeyi emrediyorum” dediği askerlerdi. Makineli tüfek biçmişti hepsini.” (Bulut, s. 293-6)

Evet, Aubrey’in Selanikli dostu, “Size ölmeyi emrediyorum” diyerek Türk askerini makineli tüfeklerin önüne atmıştı.

“Düşmanı öldürmenizi emrediyorum” dememişti..

Onlar da emre itaat edip ölmüşlerdi..

Selanikli’nin ise ölmeye niyeti yoktu.

*

Yazar Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İki düşman siper arasında 10-15 metre gibi kısa bir mesafe olduğundan her iki taraf da diğer tarafı görebiliyordu. Aubrey Türk ordusundaki Arnavut askerlerle buluştu. Bazılarını daha önceden tanıyordu [muhtemelen özellikle subayları]. Arnavutlar da Aubrey’i tanıdıkları için alkışlamaya ve tempo tutmaya başladılar, fakat bir yandan cenazeler gömülüyordu. Hürmetsizlik olmaması için Aubrey onları susturdu. Arnavutlara “Ölüleriniz için imâm ister misiniz?” diye sorduğunda ateist bir Arnavut [O dönemde ateist özellikle subaylar arasından çıkıyordu] gülerek kendi ruhlarının böyle iyi olduğunu söyledi.

“İngilizler binlercesini öldürdüğü halde Türkler onlara karşı hâlâ çok kibardı. Türk ve Anzak askerleri, bir yandan birbirlerine sigara ikram ediyor, bir yandan da ölülerini gömüyorlardı. Bir grup Türk, Aubrey’e gelip etrafta hiç subayları olmadığını ve ölülerin ceplerinden para alacaklarını söylediler ve kendisinden şahit olmasını istediler. Saat 16’de Türkler tekrar gelip Aubrey’e bir emri olup olmadığını sordu. Vedalaşma zamanı gelmişti. Aubrey hem kendi askerlerini hem Türkleri toparladı. Ayrılırken, “Beni yarın vurursunuz” dedi. Türkler hep bir ağızdan, “Allah korusun!” derken Arnavutlar gülerek, “Seni asla vurmayız” diye cevap verdiler. Anzaklar “Goodbye” diye vedalaşırken Türkler de onlara ‘ Uğurlar ola, güle güle gidesiniz güle güle gelesiniz” diyordu.” (Bulut, s. 296)

Görüldüğü gibi, savaş sırasında Hilal-i Ahmer de (Kızıl Ay) faaliyetteydi.

Yazar Bulut, bu teşkilatla ilgili olarak şu notu düşmüş:

“Hilâl-i Ahmer (Kızılay), ilk defa 1868’de kuruldu. II. Meşrûtiyet’ten sonra fesh edildi ve 1911’de İttihâtçılar tarafından tekrar kuruldu. İlkinde olduğu gibi Cemiyetin kurucuları arasında Hahambaşı Haim Nahum başta olmak üzere çok sayıda Yahudi de vardı. Edirne Hahambaşısı Hayim Moşe Becerano’nun kızları Raşel ve Diyamanti de Edirne’deki Hilâl-i Ahmer hastanesinin müdürleriydi. Edirne Hahambaşısı Becerano Bükreş’te Alyans mektebinde İbrânîce hocası iken, Osmanlı Hahambaşısı Haim Nahum tarafından Edirne Hahambaşısı tâyin edilmişti. M. Kemal, Edirne’de alay komutanı iken sık sık Hahambaşı Becerano’nun evine gider ve kızları ile ahbaplık ederdi. Sofya’da ataşe iken de irtibatını koparmadı. Çanakkale Harbinden sonra yanına gidip uzun bir müddet kaldı (Maureen Jackson, Mixing Musics, Stanford Unv. P., Kalifornia 2013, s. 183). Becerano, Haim Nahum’dan sonra 1920’de Osmanlı Hahambaşısı oldu. Türk-Yunan Harbi’nde Ankara’yı destekledi. Türkiye Cumhuriyetinin ilk hahambaşısı oldu. M. Kemal kendisini çok severdi, Becerano bir keresinde hasta olduğu zaman başyaverini yardımcı olması için yanına göndermişti (Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem, İstanbul 1995, s. 212). Aynı aileden Leon Becerano (Bejarano), Vehbi Koç ile Beko’yu kurdu. Beko’nun ‘Be’si, Becerano’dan gelmektedir.” (s. 294)

Selanikli zamparanın Haham Becerano’nun kızlarıyla ahbaplık etmiş olması şaşırtıcı değil.

*

Yazar Bulut’un kitabındaki şu satırlar, Selanikli’nin daha Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı ile dirsek teması kurarak Türkiye’nin (Osmanlı Devleti’nin) iç politikasına (dış güçler lehine) yön vermeyi, hatta bunun için darbe yapmayı planladığını ortaya koyuyor:

“Aubrey … Savaşı sona erdirmek için Türklere esir düşerek İttihâtçı liderlerle temasa geçmeyi ve onları Almanya’dan ayrı münferit bir sulh için cesaretlendirmeyi düşündü. Neyse ki buna lüzum kalmadı. Türkiye Maşrık-ı Âzâm’ın [masonların Türkiye Büyük Doğu locasının] başında bulunan Talât Paşa ve ekibi kendisiyle irtibata geçti. Aubrey 22 Haziran’da, yeni koalisyonda hâriciye nâzın (dışişleri bakanı) müşaviri olan arkadaşı Lord Robert Cecil’e, yani Cemiyeti Akvâm’ın [iki dünya savaşı arasında varlığını sürdüren Birleşmiş Milletler benzeri Milletler Cemiyeti’nin] gelecekteki mimârına yazarak, Türkiye ile münferit [Türkiye’nin müttefiki Almanya’yı dışarıda bırakan, sadece Türkiye ile yapılacak] bir sulh (barış) ihtimâli olduğunu söyledi:

“İlerlediğimizi ve diyelim 1 Ağustos’ta Türk Hükümetinin yenilmez olduğumuzu sandığı bir hâle geldiğimizi düşün. Arkadaşım Talât tarafından [onu temsilen] (Liberallerden de olabilir) bir Türk geliyor ve “[Çanakkale’den] şu ve şu şartlarla geçmenize izin veriyoruz” diyor. Buradaki kumandanlık hangi şartları kabul edebileceğimizi biliyor mu ve pazarlık salâhiyeti var mı?”

“Aubrey İngiltere’yi razı etmeye çalışırken, Talât’ın ekibinde bulunan Mustafa Kemal de Türkiye tarafında münferit sulh için uğraşıyordu. Bu fikrini Cemal Paşaya açtı ve İstanbul’da bir darbe yaparak hükümet değişikliği yapmayı teklif etti. Cemal Paşa sadrazam, kendisi de hârbiye nâzırı (milli savunma bakanı) olacaktı. Fakat Cemal Paşa korkunca bu iş yattı.” (s. 298-9.)

Cemal Paşa’nın korkmuş olması doğal, çünkü Selanikli zamparanın yaptığı teklif, Enver Paşa’nın tasfiye edilmesi anlamına geliyordu, ve daha kıdemli ve tecrübeli bir darbeci olan Enver’in böylesi bir darbeye boyun eğmesi, karşılık vermemesi ihtimali düşüktü.

Yok gibiydi.

Öyle anlaşılıyor ki, Çanakkale Savaşı sırasında bir şekilde biraraya gelen eski dostlar, yani Selanikli zampara ile İngiliz casus, hayata geçirdikleri kısa süreli ateşkesi kalıcı bir Türk-İngiliz barışına çevirmeyi planlamışlardı.

Aralarında işbölümü yapmış oldukları tahmininde bulunmamıza bir engel yok.. Bu bağlamda Aubrey’e düşenin, İngiliz yönetimini ikna etmek olduğu söylenebilir.. Selanikli zampara için ise ikna seçeneğinin mevcut olmadığı açık.. Bu yüzden darbe yaparak hedefe ulaşma peşinde.. “Üç beyinsiz”lerin en beyinsizi Cemal Paşa’ya, “Darbe yapalım, İngilizler arkamızda” demiş olduğu düşünülebilir.

Mevcut Osmanlı yönetimini ve Almanlar’ı karşısına alan böylesi bir darbe, İngilizler ile müttefiklerinin desteğini almadan başarıya ulaşamazdı.

Selanikli’nin hırsı büyüktü.. Daha henüz general bile olamamışken gözü harbiye nazırlığı (milli savunma bakanlığı) koltuğundaydı..

*

Türk medyasının kalemşorlarının sevdiği bir tabir var: “Fikri takip”.

Selanikli’nin bir “fikri takip” hassasiyetinin bulunduğu kesin.. Buna “fikr-i sabit” ya da takıntı da diyebiliriz.

Daha doğrusu, fikirden değil, tutkudan ve hırstan söz etmek gerekiyor.. Onunki fikir değil, hırs ve tutku..

Evet, Selanikli zamparanın hırsı devasa boyutlardaydı ve tutkularından asla vazgeçmedi.. Kendisi mutlaka daha iyi makam ve mevkilere gelmeliydi.

Almanlar’la işbirliği şansını Enver Paşa’ya kaptırmış olduğu için umudunu İngilizler’e bağlamıştı.. Casus Aubrey gibi İngiliz dostlarıyla iyi ilişkiler ve samimiyet kurmayı da başarmıştı.

Kötü olan şuydu ki, o sırada İngilizler, Osmanlı Devleti’ne saldıran, mermi ve gülle kusup yakıp yıkan, kan döküp can alan düşman durumundaydı.

Bu yüzden Selanikli, İngilizler’le “behemahal” (her ne pahasına olursa olsun, neye mal olursa olsun) bir barış yapılmasını istiyordu.

Bu barış, Türkiye’nin İngilizler tarafından işgal edilmesi ile sonuçlanacak bir mütarekeyi (ateşkesi) gerektiriyor olsa bile..

Kendi istikbal hesaplarının, hırslarının tahakkukunun böylesi bir gelişmeye bağlı olduğunu görüyordu.

Çünkü İngilizler’le barış yapılmasının (daha açık ve doğru bir ifadeyle İngilizler karşısında teslim bayrağı çekilmesinin), Enver liderliğindeki İttihat ve Terakki’nin tasfiyesi ile sonuçlanacağı kesindi.

Bu da, Selanikli zamparanın bu topraklarda önünün açılması için şarttı.

*

Fakat, talih bir türlü Selanikli’nin yüzüne gülmüyor, işleri ters gidiyordu.

Daha doğrusu, talih, Selanikli’nin yüzüne istediği tarzda ve hızda gülmüyordu..

Yoksa, keyfine diyecek bulunmuyordu, ordudaki en bahtı yaver subaylardan biri oydu.. Fakat bu, Selanikli’nin hırsları için yeterli bir cevap değildi.. Enver yerine o, “bir numara” olmalıydı.

Enver’i alaşağı edip yerini almak için fırsat gözleyip duruyordu, fakat bir türlü aradığı fırsatı yakalayamıyordu.

“Fırsatçı” zamparanın (İttihatçılar’ın Selanikli’nin karakteriyle ilgili tespitlerinden biri “fırsatçılık”tı) aradığı fırsat, Çanakkale’de darbe hayalleri kurduğu zamandan ancak üç yıl sonra önüne gelebildi

Sultan Mehmet Reşat ölüp Vahideddin padişah olunca..


MÜ'MİNÛN SURESİ



ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU

 











Yetenekli İngiliz casus Aubrey Herbert’in, 1913 yılı sonuna doğru dostu (32 yaşındaki genç Türk subayı) Selanikli Mustafa Atatürk’ü İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırlamış olduğunu belirten Mehmet Hasan Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor (yazarın atıfta bulunduğu kaynakları aktarmıyoruz):

“[Mustafa Kemal] Hırslı ve zeki birisiydi. … Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de İttihâd ve Terakki propagandası için gittiği Trablusgarp’ta görüştüğü İngiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin tâkip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Halkın her sınıfından gelen temsilcilerden müteşekkil kalabalık dinleyici grubu, onu coşku ile alkışlıyordu. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intibaı verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım”.

(İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 260-1.)

Ancak, Selanikli’nin özellikleri hırs, ağzı sıkılık ve kurnazlıktan ibaret değildi.. Karakterinin bariz özelliklerinden biri, zamparalığıydı..

(Zamparalığından Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında bahsediyor.. Onun naklettiğine göre, İttihat ve Terakkiciler, Selanikli’yi şöyle tanıyorlarmış: “Sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız.” Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü de onu “muhteris ve menfaat düşkünü” olarak görüyorlarmış.)

Yazar Bulut’un sözlerinin devamı, casus Aubrey’in de, dostu Selanikli’nin zaaflarından ve zamparalığından haberdar olduğunu gösteriyor:

“Bu yüzden Aubrey, misâfirinin ağzından laf alabilmek maksadıyla yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. Yirmi iki yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte Mustafa Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar. Noel Buxton ile beraber, hayalperest İngiliz’in dikkatinden kaçan başıboş Ermenilere bir son verirken, yanlarında - şeref misâfirlerinin dâvetinde - kuvvetli bir şekilde ‘Onward Christian Soldiers’ [İleri Hristiyan Askerler] şarkısını söyleyen Türk bir muhafızla [Kâzım’la] antik Balkanları gezdiği söyleniyordu. “Sita!” diyordu mektup, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin”. Yazı [Aubrey’in gözü ileri derecede bozuk olduğu için] her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat dâvet karşı konulmazdı. O zamanlar yirmi ikiden fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. [Aubrey’in karısı] Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile [Sofya’ya] yeni tâyin edilen ataşe Mustafa Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idâreci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. “Hangisi yanlış [mistake]?” diye sordum, “ve benden ne yapmamı istiyorsun?”. Şaşırmış duruyordu. İzah ettim. “Oh tatlım!” diye güldü, “Sana nice [hoş, nazik] Turk geliyor diye yazdım! [Sen “nice Turk”u “mistake” okumuşsun]”. (s. 261-2)

Tecrübeli ve zeki casus Aubrey, Selanikli zamparanın kadınları görünce çenesinin düştüğünü, cıvatalarının gevşediğini ve işlenmeye hazır hale geldiğini bildiği için, onun onuruna verdiği yemeğe, Albay Ronald F. Forbes’in 22 yaşındaki güzel karısı Rosita’yı da çağırmış, ve bu genç kadını masada tam da Selanikli zampiriğin yanına oturtmuştu.

İngiliz güzelinin diğer yanında ise, Selanikli’den 20 yaş büyük olan Lord Allenby oturmuş bulunuyordu.

Kadına gönderdiği yemeğe davet mesajında “Sita! [Rosita]diyordu, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin

Selanikli zampara, Osmanlı Devleti için gerçek bir "mistake"ti.. 

Mistake Kemal Atatürk'tü.. 

Ömrünün sonlarına doğru ismindeki Kemal'i Kamal yapmış, Mustafa'yı ise "mistake" bir isim olarak gördüğü için tümden atmıştı.

Türk tarihinin belki en büyük "mistake"iydi..

*

Kader ağlarını keder verecek şekilde örüyordu.. Sadece beş yıl sonra, Aubrey’in dostu zampara ile Lord’un yolu tekrar kesişecekti.

Filistin’de..

Osmanlı ve İngiliz orduları karşı karşıya gelecekti.. Bir tarafın kumandanı Selanikli zamparaydı, diğer tarafınki ise Lord Allenby.

Ancak, Selanikli zamparanın asıl düşmanı, Türk ordularının başkomutanı Enver Paşa’ydı.. Allenby onun eski dostuydu.. Nefretinin odağında ise, yalakalık yapıp yaverliğini kaptığı yeni ve acemi padişah Vahideddin ile onun şahsında Osmanlı hanedanı (ve de devleti) vardı.

Selanikli’nin sonraki yaşamı ve yaptığı konuşmalar, attığı nutuklar, bunun böyle olduğunu ispatlayacaktı.

Fakat, Selanikli’nin gerçekleri tamamen veya kısmen saklamak gibi bir huyu da vardı.. Herşeyi söylemiyordu. Afet İnan’ın yayınladığı günlüklerinde belirttiği gibi, gerçekleri gizliyordu. Hayatî ve kritik gerçekleri günlüklerinden bile saklıyordu. Yazmıyordu. (Bkz. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.)

*

Bu gerçeklerden birini, Kâzım Karabekir Paşa, zamparanın ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken günlüğüne yazacaktı.

M. Kemal’in, Enver Paşa’ya kızdığı için İngilizler’e teslim olmayı istemiş bulunduğunu Cevat Rıfat Atilhan’dan duymuş bulunmaktaydı.

Atilhan, bunu Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli), Ömer Lütfi Argeşo ve Diyarbakırlı Kâzım İnanç Paşa’nın da bildiğini haber vermiş durumdaydı. 

Karabekir, o gün (13 Şubat 1939 Pazartesi) kendisini ziyarete gelen Cemal Paşa’ya konuyu sormuş ve ondan, duyduğu şeyin doğru olduğu cevabını almıştı. [Bkz. Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Selanikli’nin teslim olmayı planladığı İngiliz komutan Lord Allenby, onun eski ahbabıydı… Beş yıl önce casus Aubrey’in evinde birlikte yemek yemişlerdi.. Aynı sofranın adamıydılar.. Fakat mesele bundan ibaret de değildi, Lord, Selanikli'nin hayranlık duyduğu "medeniyet tarikatı"nın kıdemli üyelerindendi:  

 “Edmund Henry Hynman Allenby (1861-1936): 1881’de orduya katıldı. 1899-1902’de Güney Afrika’daki Boer Harbine binbaşı olarak iştirak etti. 1909’da tümgeneral oldu ve Cihan Harbine bu rütbeyle girdi. Fransa’da Aubrey ile beraber Mons Harbinde savaştı. 1917’de Filistin Cephesi için yeni bir kumandan arayan Başvekil Lloyd George’un sayesinde tâlihi döndü. İngiliz ordusunun başına geçerek Ekim ayında Gazze’yi, Aralık ayında Kudüs’ü aldı. Karşısında bulunan Mustafa Kemal’in ordusunu geri çekmesi sayesinde Suriye’yi de aldı ve böylece harp Türkiye’nin kati mağlubiyeti ile bitti. Harpten sonra Mısır Yüksek Komiseri tâyin edildi.” (s. 261)

Evet, Enver Paşa’ya olan kinini dini haline getirmiş olan Selanikli’nin niyeti (Kâzım Karabekir Paşa’nın günlüğünde geçtiği üzere) daha baştan bozuktu.

Düşmana teslim olmak ya da önünden kaçmak için bahane arıyordu.. İkincisinde karar kıldı, kaçtı.. 

Fakat ondan önce, teslim olma fikrini Türk subaylarına kabul ettirmek için bozgunculuk yapmış bulunuyordu.

*

Onun, 1918 yılının Eylül ayında büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği bu kusursuz ricat, sadece Birinci Dünya Savaşı’nın değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin de sonu oldu.

Selanikli zampara, beş yıllık dostu Allenby ile elele vermiş ve birlikte Osmanlı’nın canına okumuşlardı.

Bu muhteşem kaçıştan sadece beş ay sonra, Şubat 1919’da İstanbul’a gelen Allenby, eski dostu Selanikli zamparayı unutmayacak, ona bir iyilik yapmak isteyecekti.. Bununla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.”

 (Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 136-7.)

*

İngilizler, o günlerde, başka paşaları, subayları ve siyasetçileri tutuklayıp Malta’ya sürmekle meşguldüler.

Selanikli’ye ise bu şekilde referans oluyorlardı.

Padişah Vahideddin’e, “Bize bir oyun oynamak istiyorsan bunu sadece Mustafa Kemal’le yapabilirsin, tek çaren” mesajını veriyorlardı.

Selanikli zampara, İngilizler’in Vahideddin’i faka bastırmak ve avlamak için oltalarının ucuna taktıkları yemdi.

Padişah Vahideddin’den, dalkavukluk yaparak, önünde yemin üstüne yemin ederek olağanüstü yetkiler koparan ve “Paşa, devleti kurtarabilirsin” talimatını alan zampara, Samsun’a İngiliz vizesi ile gidip kendisini garantiye alınca, "medenî"ler “referans”larını sözde geri çektiler.

Selanikli’nin huyu gereği sakladığı derin gerçek ise, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü tarafından 1973 yılında açıklanacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

("Ankara -Yunan Savaşı", bir yol kazasıydı.. İngilizler'in tehditle tahtından indirdikleri Almanya yanlısı Konstantin, Yunanistan'da tekrar kral olunca, İngiliz'in Yunan ordusunu Selanikli hesabına soktuğu Milne Hattı çuvalının dikişlerini patlattı.)

*

İngilizler’in Selanikli zampara ile çevirdikleri dolabı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha o günlerde anlamıştı.. Fakat Padişah’ı ikna edememişti.

Uzun zaman önce, Mehmed Zahid Kotku rh. a. hakkında da şöyle birşey duymuştum:

Selanikli TBMM’yi kurup asker toplamaya başlayınca, o sırada İstanbul’da askerlik yapmakta olan Mehmed Zahid Efendi, hocası Mustafa Feyzi Tekirdağî rh. a.’ten Anadolu’ya gitmek için izin istiyor. O da, gitmesine gerek olmadığını söylüyor ve “İngiliz’in bir oyunu var” diyor.

Evet, senaryosunu İngilizler'in yazdığı bir oyun (şaşaalı bir tiyatro gösterisi) sergilenmeye başlamıştı. 

(İşin içyüzünü bilmeyen üçüncü kişiler, böylesi durumlarda, olan biteni gerçek zannedebiliyorlar.. Nitekim, dolandırıcıların telefonda anlattıkları senaryolar gerçeklik algısı oluşturabiliyor.. Benzer şekilde, bir sokakta bir film sahnesi çekilirken yoldan geçen birinin sahici zannedip olaya müdahale ettiğine şahit olunabiliyor.. Kamera şakalarının esasını da bu durum oluşturuyor.. Bazen, olayın bir mizansen olduğunu bilen sinema oyuncuları bile heyecana gelip kendilerini rollerine kaptırabiliyorlar.. Mesela Çağrı filminin çekimleri sırasında figüranlar, gerçek Hz. Hamza yerine koydukları Anthony Quinn ölmesin diye çaba göstermişler.. Katil Vahşi rolünü oynayan gariban siyahî müslüman gerçek hayatta nefret objesi haline gelmiş.. Yine, televizyon dizilerinde mafya babası ya da eşkıya çetesi reisi rolü oynayan kişilerin havaya girip gerçek hayatta da kabadayılık taslamaya başladıklarına şahit olunabiliyor.. İngiliz'in tiyatro oyununun başrol oyuncusu Selanikli de rolüne kendisini fazla kaptırmış, kahraman olduğuna kendisini inandırmıştı.. Milleti de inandırmaya çalışmıştı.. Gerçekte basit bir İngiliz piyonuydu.. Tipik bir haindi.)

İngiliz’in oyununu, Selanikli'nin sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde açıkladı.

İngiliz'in bir "karar"ı vardı.. "Bütün suç Selanikli zamparanın değildi", Londra göklerinden Lord Curzon cenapları katından gelen bir karar vardı. 

*

Ne var ki, anlı şanlı Türk tarihçileri, İsmet İnönü'nün "içinden 'karar' geçen" ifşaatını görmezden geliyorlar.

O sözlerin, Milli Eğitim'in aşırı milli "inkılap tarihi" kitaplarına girme şansı ise hiç yok..  

O yüzden, "bütün bir millet yalana teslim".. Memleketin en "ciddi" tartışma gündemini, (derin mahfiller tarafından itina ile üretilip köpürtülen) Selanikli zamparanın "milli bayram yıldönümlerinde" cuma namazı hutbelerinde anılması kampanyası oluşturuyor. 

Ört ki ölem!..

Gâvur öyle bir oyun kuruyor ki, sen, oyunu gören adamı vatanından sürüyorsun, gurbet ellerde perişan ediyorsun, işbirlikçi hainin ise heykellerini dikiyor, putlaştırıyorsun.

Yüz yıl geçiyor, uyanamıyorsun.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...