ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ?

 





“Rosita Forbes adlı bir İngiliz kadın seyyahın kitabında, Mustafa Kemal’in Aubrey Herbert’ın evinde yemek yediğini okumamla başladı her şey.”

Mehmet Hasan Bulut’un kitabı bu cümleyle başlıyor. (s. 7)

Kimdi bu Aubrey?

“Aubrey Herbert, İngiltere’deki lüks ve rahat aristokrat hayatını bırakıp bir şövalye gibi Yakın ve Orta Doğu topraklarında maceradan maceraya koşan bir İngiliz casusuydu.” (s. 7)

Aynı zamanda bir milletvekiliydi (s. 9). Yani politikacı..

Soru şu: Sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, İngiliz casusunun evinde ne arıyordu?

*

Bulut’un kitabı “İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adını taşıyor (4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018.) 

Eserin ilk baskısı 2015 yılında yapılmış.

Kitabın adı daha "açık" olabilirdi.. Mesela şöyle: “İngiliz Casusu Aubrey Herbert’in Yeni Türkiye’nin Doğuşundaki Rolü”.

Veya şöyle: “Yeni Türkiye, İngiliz Gizli Servisi’nin mi Eseri?

Çünkü yazar, “Aubrey Herbert’ın hayatının hikâyesi, aslında Yeni Türkiye’nin doğuşunun hikâyesidir” diyor (s. 9).

*

Kitabın temel tezlerini şöyle sıralayabiliriz:

Bir: Günümüzün gizli servisleri / istihbarat teşkilatları (özellikle de İngiliz istihbaratı –Ki diğer gizli servislerin örnek alıp taklit ettiği model olmuştur, deyim yerindeyse bütün çağdaş istihbarat teşkilatları onun paltosundan çıktı-) ilhamını, çalışma yöntemlerini, faaliyet biçimlerini ve örgütlenme usulünü masonlar ile onlara öncülük etmiş olan Tapınak Şövalyeleri’nden almış bulunmaktadırlar. 

Tapınak Şövalyeleri de (İbn Sebe gibi Yahudiler tarafından üretilen müfrit şiî) Haşhaşîler’den etkilenmiş durumda.

İki: Tapınak Şövalyeleri ile başlayıp çağdaş istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ile kemal noktasına ulaşmış bulunan gölge (derin) devletlerin (“paralel devlet”lerin, “devlet içindeki devlet”lerin) temel ideolojisi ya da devlet felsefesi ve siyaset tarzı, Makyavelizm’dir.

Üç: Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardındaki “üst akıl”, böylesi bir tarihsel kökler ve düşünce geleneği üzerinde yükselmiş olan İngiliz istihbaratıdır.

Dört: Osmanlı Devleti’ni yıkan İngiliz istihbaratı, onun sahip olduğu topraklar üzerinde kurulan yeni devletlerin de görünmeyen banisidir, kurucusudur. Babası değilse bile, (“tüp bebek” gibi modern usullerle) hamileliği sağlamış ve doğuma nezaret etmiş olan ebedir.

Beş: Mustafa Atatürk’ün dizayn ettiği Yeni Türkiye de aynı şekilde İngiliz istihbaratının eserlerinden biri durumundadır. Atatürk, İngiliz istihbaratının Türkiye’deki taşeronudur.

*

Hristiyanlığın bozulmasında kripto yahudi Pavlus’un (Pavlos, Paulos, Paulus, Saint Paul, Tarsuslu Saul) kritik bir rol oynadığı biliniyor. Hz. İsa aleyhisselam’ın ilahlaştırılması sapkınlığı onun eseri.

Müslüman görünen kripto yahudi Abdullah ibni Sebe de Hz. Ali r. a.’e ilahlık atfederek aynı şeyi Müslümanlar arasında yapmayı denedi.. Başarısız olduğu söylenemez.. Günümüz Şîa’sının bir kısmının “Ali, Allah’tır” diye inandıkları biliniyor.

Yazar Mehmet Hasan Bulut, Pavlus’un Hristiyanları aldatmak için “Hz. İsa’nın kendisine görünmesi” kerametini uydurmuş olmasına dikkat çekiyor:

“… Saul adında Tarsuslu bir Yahudi, Kudüs’ten Şam’a giderken Hazret-i îsâ’nın kendisine göründüğünü söyleyip İsevi (Hristiyan) oldu ve Pavlus ismini aldı. Hâlbuki daha evvel îsevilerin ileri gelen düşmanlarındandı. Etrâfma topladığı adamlarla, Kudüs’te Nasrânîlerin (Hristiyanların) evlerini basıyor, yakaladıklarını kadın-erkek demeden sürükleyerek zindânlara atıyordu. … Şam’a giderken, anlattığına göre, gökten bir nurun yere indiğini ve bu nurun içinden Hazret-i îsâ’nın kendisiyle konuştuğunu görmüştü. Bu mucize üzerine, yaptıklarına pişman olup Hristiyan olmuştu. Böylece Saul, ya da yeni adıyla Pavlus, Hristiyanlığı işkence ile değil, tahrif ederek, yani aslını bozarak yok etme şansına kavuştu. Hristiyan olduktan sonra kendisini Yahudiler dışındaki milletlerin havarisi olarak gösterdi. Yahudilik, Mitraizm ve îskenderiyye’deki din ve felsefe akımları hakkında son derece malûmat sahibiydi. Bu bilgisini kullanarak, Hazret-i îsâ şeriatinden, sünnet olmak, domuz yememek, şarap içmemek gibi paganların hoşlanmayacağı emir ve yasakları çıkarttı ve filozof Eflatunun teslis fikrini Hristiyanlığa soktu.” (s. 15-16)

Hristiyanlığın hakkından gelmiş olan kripto yahudiler İslam’ı ihmal etmiş değiller.. Bulut, Abdullah ibni Sebe’nin yanısıra bir başka yahudiye dikkat çekiyor: Göz hekimi Meymûn el-Kaddâh.

“… Abdullah ibn-i Sebe’nin izinden giden ve Sebeiyye olarak da bilinen Gulât-ı Şia’nın tâkipçilerinden Yahudi asıllı göz doktoru Meymûn el-Kaddâh, Bâtınîliği kurdu. … el-Kaddâh, Pavlus’un İseviliğe yaptığını İslâmiyet’e yapmaya çalışmıştı. Bâtınîler, Kur’ân-ı Kerîm’in bir görünen (zâhir), bir de gizli (bâtınî) manası vardır diyorlardı. Zâhirî manası, yani namaz, oruç, zekât, hac vs. mühim değildir, onlar semboliktir, asıl olan Bâtınî manasıdır, bunu da herkes anlayamaz diye inanıyorlardı. Bu inanca sahip olanlara ‘Bâtınî’, bu inancı yayanlara da ‘Dâî’ dediler.

“… Şîi bir imâmın oğlu olan Haşan Sabbah, Bâtınî misyoneri, yani dâî idi. Misyonerlik çalışmaları neticesinde topladığı adamları ile beraber İran’daki Alamut kalesini kendisine üs seçip eşkıyalık ile zengin oldu. Adamlarını tasnif ederek yeni bir teşkilat kurdu. …

“Haşan Sabbah, haşhaşa alıştırdığı fedâîlerine yalancı cenneti vaad ederek kendi maksadları için kullandı. Bâtınî propagandasına karşı çıkan Sünnî devlet liderlerine suikastlar tertip ettirdi.” (s. 17-18)

Haçlı seferleri, fanatik Hristiyanların İslam dünyasını tanımalarını sağladı.. Ve inanç bakımından kendilerine en yakın olarak Şîa’yı ve Batınîleri gördüler.. Özellikle Haşhaşîler’den hoşlandılar:

“… Hristiyan orduları burada yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığını kurdu. Bu krallıkta doğan Hristiyanlar, … Şark kültürünü ve Arapça lisânını biliyorlardı. … Haçlı askerlerinin Haşhaşîlerin üslerine misâfir olduklarında gördükleri izzet ve ikram, şarap, müzik, haşhaş ve dans eden kızlar akıllarını başlarından aldı. Benzer bir teşkilat da kendileri kurmak istediler. Böylece, Kudüs Kralı II. Baudouin’in baş müşaviri Hugo (Hugues) de Payens, Kudüs’te Tapınak Şövalyeleri tarikatını kurdu.

“Tapınakçıların teşkilat yapısı, Haşhaşîlere göre tertip edildi. Haşhaşîlerin Refik, Fedâî, Lâsık sınıflandırmasına karşılık Tapınakçılar; Knights (Şövalyeler), Esquires ve Lay Brethen olarak tasnif edildi. Tapınakçıların Prior, Grand Prior (Büyük Prior) ve Grand Master (Büyük Üstat) unvanları da Haşhaşîlerin Dâî, Dâîül-Kebir'(Büyük Dâî) ve [Hasan Sabbah ile haleflerinin kullandığı] Şeyh-ül-Cebel’in karşılığıydı. Hatta kıyafetleri bile aynıydı; beyaz zemin üzerine kırmızı bir sembol. Her iki grup da yeni mensupları tarikata alırken günümüzün masonik kabul merâsimlerine benzer bir merâsim tatbik ediyordu.” (s. 18-20)

Haşhaşîler, Şîa’nın İsmailiyye kolu içinde ortaya çıkmışlardı ve siyasî bir topluluktu.. 

İsmailiyye’nin entelektül kesimi ise 52 ciltlik İhvan-ı Safa Risaleleri diye bilinen kitapları ürettiler.. Hak batıl demeden bilgi ya da malumat adına ne bulurlarsa kitaplarına geçirmişlerdi. 

Doğal olarak kafaları ve inançları it oynamış yonca tarlası gibi karmakarışıktı.

Tapınak Şövalyeleri içinden de benzer bir topluluk çıktı: Rose-Croix, yani Gül-Haç topluluğu (Mezhep, tarikat, örgüt; artık ne derseniz):

“Gül-Haçlıların üç temel inancı vardı; … Bilhassa kâinattaki her şeyin Tanrının bir parçası olduğuna, yani vahdet-i vücuda (panteizm) inanıyorlardı. Nihâî hedefleri, bütün dinleri tek bir din halinde bu inançlar altında birleştirmekti. Gül-Haç, daha sonra Avrupa’da masonlarda îskoç Ritinin ve Rozikruzyen (Rosicrucian/Gül-Haçlı) Cemiyetinin doğmasına sebep oldu.” (s. 22)

Bu hareketler siyasal baskıya maruz kaldıklarında yeraltına çekilecekler ve farklı adlarla hortlayacaklardı.. 

Bu hortlak oluşumlardan biri Cizvit (İsa Cemiyeti) tarikatıydı.. Babür Şah’ın torunu Ekber Şah’ı bile etkilemeyi başarmışlardı:

“1578’de Portekizli bir Cizvit, Ekber Şah ile görüşmeye muvaffak oldu. Cizvit’in fikirlerinden hoşlanan Ekber Şah, … 1579’da bu Cizvit’in tavsiyesi üzerine, Hindistan’ın Batı kıyısında bir şehir olan Goa’daki Cizvitlere bir mektup yazarak onlardan iki Cizvit’in kendisine gönderilmesini talep etti. … Ekber Şah ve oğlu Selim Cihangir, bu Cizvitleri kendilerine dost edindiler ve iki yıl boyunca sarayda ağırlayarak hürmet gösterdiler. Nihayet, Ekber Şah 1582’de, mason kardeşliği gibi, Hindistan’da farklı dinlere mensup olan vatandaşlarını birleştirip kardeş yapmak maksadıyla ‘Dîn-i İlâhî’ adını verdiği yeni bir din kurdu.

“Ekber Şah, Hristiyan inancına göre yetiştirilmesi ve Portekizce öğrenmesi için başka bir oğlunu Cizvitlere emanet etti. Selim Cihangir inşa ettirdiği sarayının duvarlarını Hristiyan azizlerinin freskleri ile kaplamaya başladı. Bu âdet Hindistan’ın ileri gelenleri arasında hızla yayıldı. Müslümanlar buna büyük reaksiyon gösterdi, yer yer isyânlar çıktı. İsyân etmekten daha akıllıca bir yol tâkip ederek, dinler arası diyaloga karşı Sünnîlik propagandası yapanlar da oldu. Bilhassa Serhendli Nakşî Şeyhi İmâm-ı Rabbâni, idârecilere yazdığı mektuplar ve yetiştirdiği talebeler ile Cizvitlerin Hindistan’a getirdiği bu fitneye karşı mücadele etti ve büyük nispette muvaffak oldu.” (s. 30-32)

Bir zaman sonra Hindistan’a bütünüyle hakim olup Afganistan’a kadar ilerleyen İngilizler’in bölgeye girişi, Cizvitler’den etkilenen Selim Cihangir’in bunlara ticaret izni vermesiyle başladı.

Babür İmparatorluğu'nu bile etkileyen Cizvitler'in (Tapınak Şövalyeleri'nin yeni sürümünün) Avrupa'yı boş bırakması beklenemezdi. 

1300’lü yıllarda yeraltına çekilmek zorunda kalmış olan Tapınak Şövalyeleri, asırlar sonra, 17. Yüzyıl ortalarında İngiltere’de iktidarı ele geçirmiş durumdalardı:

“Cizvitlerle beraber tekrar dirilen Tapınakçılar, bir iç savaşın ardından 1649’da Kral I. Charles’ı idam ederek İngiltere’de iktidârı ele geçirdiler. Tanrı tarafından seçilmiş bir insan olduğuna inanan mason kumandan Oliver Cromwell, cumhuriyet ilân ederek memleketin başına geçti.” (s. 33)

*

Yazar Bulut bütün bunları anlattıktan sonra, Tapınakçılar’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundaki rolüne ve bu yolda Makyavel’in fikirlerinden nasıl yararlandıkları hususuna değiniyor.

Bunu yaparken “istiklal savaşı” ve “cumhuriyet” kavramlarını kullanarak Türkiye’nin “inkılap tarihi”ne de imalı göndermeler yaptığı görülüyor:

“Machiavelli’ye göre, yeni işgal edilen toprakları kontrol altında tutmak için orada silahlı güçler bulundurmak çok masraflı bir işti; “Silahlı güçleri tutmaya kalkarsan, daha masraflı olduğu için devletin tüm gelirini bu yolda harcarsın. Öyle meblağlara varır ki, bu harcamada beş koyar (sadece) bir alırsın. Asker göndermekle çok daha fazla zarar vermiş olursun, çünkü askerin yer değiştirmekten kaynaklanan ev meselesi herkesi huzursuz eder ve herkes sana düşman kesilir. Kendi evlerinde yenik düşenler zararlı düşmanlardır”. Machiavelli haklıydı, mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bir İngiliz askerini alıp Hindistan’da tutmanın mâliyeti 100 sterlini buluyordu. … öyle bir yol bulmalılardı ki hem müstemlekelerin (sömürgelerin) idari ve askerî masraflarından kurtulmalı, hem de oranın ticâretini ve kaynaklarını kontrol etmeliydiler.

“… dâhiyane ve tam Machiavelli’ye göre bir strateji geliştirdiler. … dünyaya milliyetçiliği yayacaklardı. Alman dan daha Alman, Rus’dan daha Rus, Türk’ten daha Türk olacaklardı. Böylece bünyelerinde farklı milletleri yaşatan, dünya üzerindeki tüm mevcut imparatorluklar dağılacaktı. Sonra milliyetçi mason liderler çıkartacak, onları kendilerine karşı bir ‘istiklâl savaşı’ veriyormuş gibi gösterecek ve böylece mason kardeşlerini o memlekette lider ve kahraman yaparak çekileceklerdi. Halk istiklâlini kazandığı için sevinirken, bu kardeşleri, yaptığı ticârî ve siyâsî anlaşmalarla onlara o memleketin zenginliklerini sunacaktı.” (s. 37-38)

Doğal olarak yazar Bulut, İngiliz işgalci ve sömürgecilerin Türkiye’deki mason kardeşlerinin Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söylemiyor.

“Lafın tamamı ahmağa söylenir” fehvasınca sözün gerisini halkın irfanına havale ediyor.. Çünkü Türk milletinin zeki olduğunu düşünüyor. 

Ancak, Aziz Nesin böyle düşünmezdi.

*

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“… kuracakları yeni devletin rejimi mümkünse meşrûtî ve ardından cumhuriyet olmalıydı. Çünkü monarşide monark, yani kral veya sultan, zenginlik bir güç olduğu için, memlekette kendisinden daha zengin bir kimse olsun istemiyordu. Aksi takdirde, yeterince parası olan bir kimsenin kendi ordusunu kurması ve sultanı tehdit etmesi mümkündü. Ayrıca kral, bankerlerden borç bile alsa, makamını onlara borçlu olmadığı için zenginlerin taleplerini çoğu zaman yerine getirmiyordu. Hatta canını fazla sıkarlarsa, …  onları ortadan kaldırıveriyordu. Hâlbuki cumhuriyette, iktidâra gelmek isteyen kimse, finansmana ihtiyâç duyduğundan onlara yanaşacak ve seçildiği takdirde onların taleplerini yerine getirmek mecburiyetinde kalacaktı. Getirmezse ortadan kaldırılan bu sefer zenginler değil,  iktidârdaki kimse olacaktı.” (s. 38)

Doğal olarak bu, “fazilet” olan cumhuriyet ve “çaresi tükenmeyen” demokrasi sayesinde oluyordu. 

Bazen (manipülasyona açık olan) seçimler, bazen de (seçimlerin istenen sonucu vermediği yerlerde) “demokrasiyi sözde tahkim edip sağlam kazığa bağlama ve cumhuriyeti koruma amaçlı” darbeler yoluyla:

“Machiavelli’nin dediği gibi asıl güç ‘akıllı’ kimselerin elinde olacak, fakat halk devleti kendilerinin idâre ettiğini düşünecekti.” (s. 38)

Makyavel’den çok şey öğrenilmişti:

“İdârecilere nasihatler veren kitabında, Machiavelli’ye göre târihte iki çeşit idâre şekli vardı; cumhuriyet ve monarşi. Her ikisinde de, cumhuriyette her ne kadar halk kendisinin idâre ettiğini sansa da, idâre halka dayalı değildi. İpler yine hükümdarın ve ‘akıllı’ kimselerin elindeydi. … Mühim olan işin neticesiydi, o neticeye varırken tâkip edilen yol değil. Kurnazlık yaparak insanları aldatan liderler, samimi liderlerden daha muvaffak olurlardı. Hem halkı aldatmak çok kolaydı; insanlar karşısındakini göründüğü gibi görüyordu. Avam o kadar basit düşünüyor ve o kadar günlük ihtiyaçlarının mahkûmuydu ki, hılekâr biri her zaman aldatılmaya hazır bir sürü bulacaktı. ... Çok az insan idârecinin asıl niyetini ve kişiliğini bilebilirdi ve bilenler de umûmî kanâate karşı çıkmaya cesaret edemezlerdi. … Ve tembihliyordu; “Aldatarak elde edebileceğin bir şeyi, asla güç kullanarak kazanmaya çalışma.”

“… Asla açıktan güç kullanmayacaklar, hile ile düşmanlarını alt edeceklerdi. Hakiki hüviyetlerini ve maksadlarını saklayacak, yaptıkları yardımlar ve iyiliklerle halkın gözünü boyayacaklardı. Birisi çıkıp ipuçlarından ve yaptıkları işlerin neticesinden asıl niyetlerini anlasa bile insanların çoğu aldatıldığı ve aptal olduğu için kimse o adama inanmayacaktı.” (s. 27-28)

Selanikli Mustafa Atatürk tam da bunları yaptı.

*

İstiklal Harbi boyunca olduğundan farklı görünerek milleti aldattı.. Bol bol yalan söyledi, yeminler etti, takiyye yaptı.

Aldatabildiği zaman zor kullanmadı.. Çünkü gerek yoktu.

Aldanmayanlara karşı aldattıklarını kullandı.

Sonra, o kullandıklarının da bazılarını (sırlarını söylemesinler ve başını ağrıtmasınlar diye) ortadan kaldırdı ya da kaldırmaya çalıştı. 

Susturdu.. 

Ortaya "tevhid-i tedrisat"ın yanısıra bir "tevhid-i beyanat" çıktı.. Herkes sözlerini Türkiye orkestrasının yeni şefi Selanikli'nin çubuğunun hareketlerine göre ayarlamak zorundaydı.. Millet için ortak milli ezberler oluşturuldu.

Ezberi bilerek ya da bilmeyerek bozacaklar için kenarda meşe ağacından sağlam sopalar bekletiliyordu.

“Manevi” kızı Prof. Afet İnan’ın hazırladığı “M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitaptan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983), Selanikli'nin, günlüğüne 10-11 Temmuz 1918 günleri için şunları yazmış olduğunu öğreniyoruz:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

İnsanlar gerçeği hep gizlemezler, fakat Selanikli bu milletten gerçeği hep gizledi.


İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN HERKESTEN GİZLEDİĞİ KİRLİ VE KARANLIK SIRLARI

 


UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 76


Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Filistin’de konuşlanmış olan 7. Ordu’ya komutan olarak iki defa atanmış olduğunu söylemiştik.

İlki 1917 yılı ortasında yaşanıyor. Selanikli ordunun başında iki ay bile durmadan Ekim ayı başında istifa edip İstanbul’a dönüyor.

İki – iki buçuk ay sonra veliaht (altı-yedi ay sonrasının padişahı) Vahideddin’in 20 günlük Almanya seyahatine katılıyor, onunla dostluk kurmaya çalışıyor.

Dört ay sonra, 25 Mayıs 1918’de (Samsun’a çıkışından bir yıl önce) böbrek rahatsızlığını bahane ederek tekrar Avrupa’ya gidiyor.. Viyana ve Karlsbad’a..

*

Selanikli’nin “manevî kızları”ndan (Neyse ki “manevî karılık” diye bir icat çıkarmamış) Afet İnan’ın Selanikli’nin Karlsbad macerasıyla ilgili bir kitabının bulunduğuna dikkat çekmiştik: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.

Yeri gelmişken burada bir hususu belirtmekte fayda var: Selanikli’yle ilgili asılsız efsanelerden birini çok kitap okumuşluğu oluşturuyor.. Kitap satın alıp biriktirmek, bazılarına şöyle bir göz atıp bazı sayfalarına not düştükten sonra gösterişle raflara dizmekle çok okumak ayrı şeylerdir. 

Afet İnan’ın Selanikli’nin hatıra defterlerinden aktardığı satırlar, onun (televizyon, radyo, sosyal medya, sinema, internet vs. gibi oyalayıcı şeylerin bulunmadığı, okumaya ayrılacak zamanın bol olduğu bir zamanda) pek fazla şey okumamış olduğunu gösteriyor.

Mesela şunu yazmış:

[Atatürk] 19 Kasım 1916 günkü yazısında, sıhhatinin iyi olduğunu ve ordu mensuplarının aylık meselesini ve askeri durumu kaydettikten sonra okuduğu kitap için şöyle yazıyor: ''Alphonse Daudet'nin ''Sapho-Moeurs Parisiennes'' namında canım sıkıldıkça okuduğum romanı bitirdim.''

Kitap, günümüz Türk okurlarının Sapho diye bildiği roman.. Konusu internet sitelerinde şöyle özetleniyor:

“Tutku dolu bir aşk öyküsünün konu edildiği Sapho, yazarın model Marie Rieu ile yaşadığı uzun ve fırtınalı ilişkiden izler taşır.”

Tam Selanikli zamparaya göre bir roman.. Bundan çok şey öğrenmiş olmalı..

*

Afet İnan, kitabının baş tarafına, (kendi ifadesine göre,) Selanikli’nin 1881'den 1918'e kadarki meslek ve fikir hayatı ile bir derleme koymuş bulunuyor. Kaynağının Selanikli’nin hatıra defterleri ile diğer el yazısı defterleri olduğunu belirtiyor.

Yazdıkları arasında şunlar da var:

[Atatürk] 21 Kasım 1916'daki (8 Teşrin-i Sâni 1332) yazısında da şöyle yazıyor: …

“Bazı askeri meseleler (Terbiye-i Ruhiye ve Usul-i Muaşeret-i askeriye) [Ruh terbiyesi ve askerî görgü ve davranış usulü] hakkında bir eser yazayım. Bunun için Fransızca bildiğim bir eser var. Onu da evvela okuyayım ve buna ait esaslı soruları bütün subaylara vazife olarak vereyim. Önemli noktalar hakkında bazı büyük kumandanların fikirlerini de isteyeyim.'' …

2 Aralık 1916 Cuma günü notlarında ise şu kitabı okuduğunu kaydediyor: Tarih-i İslamın birinci zeyli ''Allah'ı inkâr mümkün müdür?''

10 Aralık 1916'da yeni okuduğu bir kitaptan bahsediyor: Namık Kemal'in Siyasi Makaleleri''İkinci kitabın sonunda idim, bitirdim''. ...Kemal Bey'in Tarih-i Osmani'sine başladım.

Nasrettin Hoca’nın çokça çalı çırpı dikip kenarından geçen koyunların çalılara dolanan yünlerini toplayarak eğirmesi, ip yapıp satması, ve böylece borcunu ödemesi tasarısını andıran bir kitap projesi.. 

Tek bir kitaba, hem de okumadığı bir kitaba dayanarak kitap yazmayı, ve de sağdan soldan topladığı fikir kırıntılarına dayanmayı düşünüyor.. 

Adamın entelektüel çapı buradan anlaşılabilir.

Vatandaşın fikirlerinde hiçbir derinlik ve özgünlük yok.. Ya genel geçer basmakalıp klişe doğruları tekrarlamış ya da boş şeyler söylemiş.. Meşhur tabirle, “Söylediklerinden doğru olanlar özgün değil, özgün olanlar da doğru değil”..

Büyük bir fikir adamı gibi görünmesinin nedeni ise, bazılarının onu (devlet gücünü arkalarına alarak) putperestçe yüceltmelerinden, aklı eren birçoklarının da onu tenkit etmenin insanın başına iş açabileceğini düşünerek susmasından ileri geliyor.

*

Yukarıda yaptığımız alıntılar, Afet İnan’ın kitabının ikinci bölümünde yer alıyor. Bölüm başlığı şöyle: “Mustafa Kemal Atatürk’ün (1915-1916-1918) Hatıra Defterleri”.

Birinci bölüm, yukarıda geçtiği gibi, Selanikli ile ilgili olarak yaptığı derlemeden oluşuyor.

Sonra bir "ara başlık" geliyor:  “Mustafa Kemal Atatürk’ün Altı Deftere Yazdıkları”. Burası, Afet İnan'ın değerlendirmelerini içeriyor.

Bunun ardından gelen üçüncü bölümün başlığı ise şöyle: Mustafa Kemal Atatürk'ün Karlsbad'da "Geçen Günlerim" Başlığı Altındaki Yazıları.

Afet İnan'ın "Mustafa Kemal Atatürk’ün Altı Deftere Yazdıkları” ara başlığı altında kaleme almış olduğu değerlendirmelerin ilk paragrafları şöyle:

General Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Karlsbad ve Viyana'da ''Geçen Günlerim'' başlığı altında 30 Haziran 1918 Pazar gününden 28 Temmuz Pazar gününe kadar altı deftere yazdığı anılarının sonu şöyle bitiyor:

''Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.''

Hayatı "hep öyle" geçti, hep öyle..

"Şimdiye kadar" ve şimdiden sonra..

Bu satırlar, Selanikli’nin ikiyüzlü bir sahtekâr, karanlık ve kirli ilişkiler içinde olan bir dolandırıcı, olduğundan farklı görünen takiyyeci bir yalancı olduğunu inkâr edilemez biçimde ispatlıyor.

Sonradan memleketin başına geçip ali kıran baş kesen haline geldiği için bu yazdıklarını yok etmeye gerek duymamış.

Bozuk bir saat bile günde iki defa doğruyu söylüyor.. Selanikli’nin bütün hayatı boyunca söylediği en doğru sözler, kendisiyle ilgili bu itirafı.

Allah söyletmiş..

*

Bu yazdıklarına dayanarak, üçüncü kişi olarak (hakikate sadakat, gerçeğe bağlılık adına) şu tespitleri yapmak zorundayız:

Selanikli sahtekâr, geçen günlerinin anılarını “bütünüyle” ve “olduğu gibi” anlatmamış, ya eksik anlatmış, ya da “olmadığı gibi” kurgulayarak, yalan söyleyip kılıfına uydurarak başka şekilde anlatmıştır.

Meşhur Nutuk’unun durumu da budur.

"Her düşündüğünü", asıl niyetlerini ve "her yaptığını" söylememiş.. Duruma göre kimi zaman düşündüklerinin tam tersini söylemiş, yaptıklarının birçoğunu gizlemiş, milletten saklamış.. Gizli saklı yapmış.. 

Mesela, Samsun'a çıkmadan önce İstanbul'da geçirdiği altı ayın ilk ikisinde "İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının Türkiye şefi" Robert Frew ile yalnız olarak başbaşa yaptığı gizli toplantılarda pişirdikleri zehirli aşlar konusunda hiçbir şey söylememiş durumda.

Evet, İngilizler’le olan (ajanlık boyutundaki) işbirlikçilik dalaveresini kendisi asla açıklamamış, ve Kemalistler dışında herkesin anladığı ve bildiği bu kirli sırrını açığa vurma görevi, ölümünden 35 sene sonra, 1973 yılında (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı, Lozan baş murahhası) Orgeneral İsmet İnönü’ye düşmüştür:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli hayatıyla ilgili derin sırları ne yazmış, ne de söylemiştir..

Derler ki, "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur"..

Selanikli 37'sinde neydiyse 47'sinde de, 57'sinde de oydu.

Hep öyle yalancı, düzenbaz, hilekâr, takiyyeci, münafık ve riyakârdı.. Anlatılamaz sırların sahibiydi.

*

O sırların bazılarını (çok azını) Kâzım Karabekir ile Rıza Nur yazmaya kalkışmış, fakat ikisi de yazdıklarının yayınlandığını yaşarken görememişlerdir.

Bunlardan biri Selanikli’nin şerrinden korktuğu için memleketi terk etmiş, gönüllü sürgüne gitmiş bulunuyor. 

Diğeri de zampara diktatör ölünceye kadar hafiye (ajan) ve sivil polis takibi altında bir tür hapis hayatı yaşayıp çile çekmek zorunda kalmış.

*

Unuttuğumuz ya da (alışmışlıktan dolayı) hissedemediğimiz, farkedemediğimiz can alıcı nokta şu:

Bu ülkeden sürgün edilen, ve bu memlekette hapis hayatı yaşayan, sadece bu iki zat değildi.. 

Asıl sürgün edilen ve hapis hayatı yaşayan, "gerçek"ti, "hakikat"in kendisiydi.

"Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek,

"Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?"


HANGİSİ: ATATÜRK'ÜN HAİNLİĞİ, YA DA KÖRLÜĞÜ

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 75

 

Falih Rıfkı Atay’ın, Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk’ün Samsun’a çıkışını konu edinen M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs adlı kitabını okuyorduk.

Selanikli anlatmış, bu da kâğıda aktarmış.

Tahmin edilebileceği gibi, olayı çarpıtarak, bazı gerçekleri gizleyerek, bazılarını da değiştirerek anlatıyor.

Mesela, İstanbul’dan ayrılışından önce Padişah Vahideddin’in huzurunda ettiği yeminden hiç söz etmiyor.

Dönemin Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Deniz Kuvvetleri Bakanı) Avni Paşa’nın hatıratında (Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor: Milli Mücadele ve Sürgün Yılları, haz.: Osman Öndeş, İstanbul: Timaş Y., 2012) bu yemin seremonisi şu şekilde anlatılıyor:

Olayın önemine binaen Padişah askerî üniformasını giymiştir ve ayakta durmaktadır. Sadrazam (başbakan) Damat Ferid ile Bahriye Nazırı yaver Avni Paşa da iki yanında, birer adım gerisinde yerlerini almışlardır. Selanikli Atatürk bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerler ve sağ elini Kur’an-ı Kerim’in üzerine basarak şu yemini eder (sadeleştirilmiş hali):

“Bakanlar Kurulu’nca düzenlenip Padişah’ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.”

(http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti/)

Selanikli sahtekâr, işine gelmediği için bu yeminden söz etmiyor.. Masal anlatıyor.

*

Doğal olarak, Avni Paşa’nın hatıratı Selanikli’nin Türkiye’ye getirdiği “hürriyet” ortamında yayınlanabilmiş değil..  

Zaten Selanikli, Avni Paşa’yı 150’likler listesine dahil ederek vatandan deport etmiş, sürgüne göndermiş bulunuyor.. Malına mülküne el koyarak.

Hatıratının yayınlanabilmesi için Selanikli sahtekârın ölümünün üzerinden 74 yıl geçmesi gerekiyordu.

Bununla birlikte, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir Türkiye için biraz daha beklememiz gerektiği anlaşılıyor. Çünkü hatırattaki bazı ifadeler parantez içi üç nokta ile sansürlenmiş.

Avni Paşa’nın Selanikli hakkında dikkat çektiği hususlardan birisi, Padişah Vahideddin’e dalkavukluk yaparak itimadını kazanmış olması..

Öyle ki, Filistin’e padişah yaveri üniformasıyla 7. Ordu komutanı olarak gönderildiğinde, onuruna Şam civarındaki Başmenzil karargâhında bir yemek veriliyor. Burada yaptığı konuşmada Padişah’ı övüyor ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu dile getiriyor.

Ona göre Padışah “feraset ve zekâ” sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve “tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya” çalışmaktadır.

Zaten kendisi de oraya “Padişah’ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere” gelmiştir.

Dediği bu.

*

Padişah Vahideddin adına konuşuyor..

Nerden geliyor bu samimiyet? Padişah’ın ne düşündüğünü sen nerden biliyorsun?

Bu soruya cevap vermek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

Selanikli Atatürk’ün bu, 7. Ordu komutanlığına ikinci atanışı.. İlk atama, 5 Temmuz 1917’de yapılmış. Fakat vatandaşın görevinin başına gitmek için İstanbul’dan ayrılış tarihi 8 Ağustos.. Bir ay üç gün beklemiş.. Orada iki ay bile kalmadan 4 Ekim’de istifa edip tekrar İstanbul’a dönmüş.

Yaklaşık iki ay sonra onu, veliaht (geleceğin padişahı) Vahideddin’in yanı başında görüyoruz. Onun 15 Aralık 1917 – 5 Ocak 1918 tarihleri arasında yaptığı Berlin seyahatinde beraberindedir. 

Selanikli’nin yıldızı parlamaya başlamıştır.

Selanikli, Avrupa’yı sevmiştir. İstanbul’a döndükten dört buçuk ay kadar sonra, 25 Mayıs’ta, böbrek rahatsızlığının tedavisi için Viyana ve Karlsbad’a gidiyor.

Beni Türk hekimlerine emanet edin” demiyor. “İlla da gâvur hekimleri” diyor.

*

Karlsbad’dan bahsedip de Selanikli’nin “manevî kızları”ndan Afet İnan’ın, bu konuyla ilgili kitabına değinmemek olmaz. (Zampara vatandaş, “kızlar” söz konusu olunca “materyalizm” ve “pozitivizm”ini unutturmak için “maneviyat” zımparasıyla arz-ı endam etmeyi unutmuyor. Toprağı bol olsun, çok uyanık adamdı çook.)

Kitap, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış bulunuyor: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara, 1983.

Afet İnan, kitabı kafasından yazmış değil.. Selanikli’nin günlüklerinden aktarmış.. Ancak, baş tarafa kendisinin bazı değerlendirmelerini eklemiş durumda:

“Ben bu kitabı hazırlarken baş tarafına iki konuyu da yazmayı gerekli buldum. 1881'den 1918'e kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün meslek ve fikir hayatı ve diğer hatıra defterlerinden kısa bilgiler, asıl el yazısı ile defterden ise bir derleme yaptım. Çünkü Atatürk bu defterleri bana verirken öyle bir telkinde bulunmuştu. Yani daha çok kamuoyunu ilgilendiren ve faydalı olacak konular üzerinde durmamı istemiştir.”

*

Yazdıklarından şunu anlıyoruz: Selanikli, Hicaz (Mekke ve Medine), Suriye, Filistin ve Irak’ın savaşsız olarak İngilizler’e hediye edilmesini istemektedir.

Öyle ya, bizim orada ne işimiz var?.. Orada ancak İngilizler ile Fransızlar’ın işi olabilir.

Afet İnan, kitabında şunu diyor:

“Bu esnada diğer bir cephe olan güneyde ''Hicaz Kuvve-i Seferiyesi'' adı ile teşkil edilmek istenilen kuvvetin kumandanlığına, Mustafa Kemal Paşa tayin edilmiş (1917). Kendisi bu emri alınca Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın da bulunduğu Şam'a gitmiştir. Burada, Hicaz ve Suriye'nin askeri durumunu, özellikle cephelerdeki genel durumun tehlikeli olduğu ve bunun için esaslı tedbirler alınması gerektiğini delilleriyle anlatmıştır. Önerdiği esaslar şöyle idi: ''Derhal Hicaz'ın boşaltılması ve toplanabilecek kuvvetlerle Suriye Cephesi'nin kuvvetlendirilmesi''. Bunu delilleriyle oradaki heyete anlattığı için, kabul edilmiş ve böylece kendisine verilmek istenen vazifeye de gerek olmadığı anlaşılmıştır.”

Aslında Suriye cephesi de adamın umurunda değil, fakat Hicaz’ın (Arabistan’ın) İngilizler’e altın tepsi içinde hediye edilmesini makul göstermek için suret-i haktan gelme numarası yapıyor.

Böylece, Osmanlı Genelkurmayı’nın savaşma kararlılığını tahrip ediyor, cepheyi içerden çökertiyor. Su katılmamış gerçek bir hain.

*

Osmanlı Devleti'nin geleceğiyle ilgili planları, eski Hindistan Valisi Lord Curzon yapıyordu. O, Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu ve bunun için, önceki bölümlerde genişçe anlattığımız gibi, şu üç şeyi gerekli görüyordu:

Birincisi, kutsal beldeler Mekke ile Medine Türkler'in elinden alınmalıydı.

İkincisi, Türkler'in halifelik makamını ellerinde tutmalarına son verilmeliydi. (Bu durum, laiklik [siyasal dinsizlik] ilkesi ile sağlam kazığa bağlandı.)

Üçüncüsü, Türkler'e yeni bir devlet kurdurulmalı ve böylece (eşsiz bir marka değeri bulunan) imparatorluk geçmişleri unutturulmalıydı. Bu hedef doğrultusunda İstanbul'un başkentliğine son verilmeli, yeni devletin başkenti Anadolu'daki bir şehir olmalıydı. 

Çünkü İstanbul'un başkent olması, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının payitahtı olması itibariyle yeni devlete de imparatorluk "havası" verme istidadına sahipti. Merkezi Anadolu'daki bir şehir olan yeni devletin ise, Afrika'daki köksüz, tarihsiz ve medeniyetsiz muz cumhuriyetlerinden hiçbir farkı olmayacaktı. Ortaya Lidya, Frigya filan gibi (devletler şampiyonasının ikinci ya da üçüncü liginde oynayan) "iddiasız" bir devlet çıkacaktı.

Bu üç şartın gerçekleşmesi, Türkler'in genel olarak dünyadaki, özel olarak da İslam alemindeki itibarının ve "hava"sının yerle bir olması için yeterli olur gibi görünüyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk'ün gelecek vizyonu ile İngilizler'inkinin tamamen örtüştüğü açık.. Onun "ilke ve devrimleri" de Türkler'in "itibarsızlık, tarihsizlik ve medeniyetsizlik"lerini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" hale getirme amacına yönelmişti. 

*

Afet İnan’ın sonraki satırları, Selanikli’nin 7. Ordu komutanlığına atanması hakkında şunları söylüyor:

“Suriye Cephesi tehlikeli durumu muhafaza etmekte iken, Bağdat'ı geri almak için hazırlanan ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanlığı'na Alman generali Falkenhayn tayin edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa da (5 Temmuz 1917) bu gruba bağlı olan 7. Ordu'ya nakledilmiştir. Ancak kendisi Alman kumandasının askeri planlarını uygun bulmadığı gibi, iç idareye karışmalarına da razı olmuyor ve bu zihniyete karşı geliyordu. General Mustafa Kemal bu fikirlerini delilleriyle raporlar halinde Osmanlı hükümetine, sadrazama, başkumandan vekili ve Harbiye Nazırı'na bildirmiştir. Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu. Hakikaten bu cephelerdeki durum gittikçe tehlikeli bir hal almakta iken, Sina Cephesi'ndeki İngiliz ordusu ve donanması Filistin ve Suriye'yi tehdit eder durumda, hazırlık içinde idi. Buna karşı ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanı Falkenhayn tarafından tertip edilen askeri planın başarı sağlaması mümkün değildi. Mustafa Kemal Paşa, buradaki inceleme ve izlenimlerinin sonucu, bu tertiplerin başarılı olmayacağını ve memleketin genel zaafını, mülki idarenin artık güvenilemeyecek bir hale geldiğini, ekonomik hayatın felce uğradığını belirten ve bunlara çare olarak tavsiyelerde bulunan bir raporu hükümete vermiştir (2 Eylül 1917). Bu önerileri kabul edilmemiştir. Fakat O, yine rapora ek olarak, yeni tekliflerde bulunmuştur (24 Eylül 1917). Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

Hicaz konusunda yaptığı bozgunculuk yetmemiş, Suriye’de de milletin moralini bozmak ve savaşma azmini kırmak için elinden geleni yapmış.

Afet İnan’ın “dikkate değer” dediği cümle de gerçekten dikkate değer.. En büyük tehlike olarak düşman (İngiliz, Fransız) işgalini görmüyor da, saltanat binasının “bir gün içten, birdenbire çökmesi”ni dert ediniyor.

Güya.. 

Saltanat binası çökmemeli, çünkü onu bir gün içten, birdenbire çökertme misyonunun talibi kendisi.. Bunu başkası yapmamalı, kendisi beklenmeli.

"Saltanat binası" konusunda sergilediği "en büyük tehlike"li hassasiyeti, yalancılık ve takiyye (Ki bu özelliklere milletimiz sahtekârlık diyor) alanlarında ne kadar mahir ve becerikli olduğunu da ispatlıyor.

Çok değil iki yıl sonra, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, "zafer"den sonra saltanat binasının ocağına incir dikeceğini açıklayacaktır.

Kimseye söylenmemesi kayıt ve şartıyla..

Çünkü, milletin önünde saltanat ve hilafetin kurtarılması ve korunması davasının sahibi gibi konuşmaktadır.. Sözde, kendisi için hiçbir şey istememektedir.

Gerçekteyse yalan söylemekte, milleti aldatmaktadır.

Çünkü, Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendi cumhurbaşkanlığının ve cumhurbaşkanı sıfatıyla yapacağı "devirme"lerin müjdesini vermektedir.

"Zafer" ve "cumhurbaşkanlığı" çantada kekliktir.. Çünkü arkasında İngilizler ile müttefikleri vardır.. Gayet emin konuşmaktadır.

*

Afet İnan, Selanikli sahtekâr hain için, “Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu” diyor.

Demek ki körmüş.. Basbayağı kör.. Hiçbir şeyi gördüğü yokmuş.. Sağır duymaz uydurursa, körün neyi eksik, o da görmezken, görmüş gibi konuşabilir.

Gördüğü birşey yoktu.. Birincisi, Osmanlı ordusu Irak’ta başarılı oldu, Kûtu’l-Amare (Amare Kalesi) Savaşı kazanıldı, binlerce İngiliz askeri esir edildi. Daha sonraki İstiklal Harbi sürecinde de Cafer Tayyar Paşa Musul ve Kerkük’ü ele geçirme imkânına sahipti fakat onun bunu yapmasına Selanikli engel oldu.

Birinci körlüğü bu.. İkinci körlüğü ise, Hicaz ile Suriye arasında kurduğu “Ya o, ya bu” illüzyonist denkleminin çökmüş olması.. 

Hicaz’ın bırakılması Suriye’nin elde tutulmasını sağlamadı.. Fakat, Suriye’deki yenilginin asıl müsebbibi de kendisi.. İngilizler'in önünden yıldırım hızıyla kaçtı.. 

Avni Paşa'nın ifadesiyle, "Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canıını kurtaran kahraman komutan" durumundaydı. Ve de "Halep’te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep’in meşhur ‘sahra âlemleri’nin birçoklarına katılmaktan geri kalmamıştı".

*

Beyanlarına ve tavrına bakılırsa, adam inançsız, zafere inanmıyor.. Ve kafasında vatan/memleket mefhumu adına belirli ve kesin birşey yok.. 

"Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır" lafı palavra.. (Doğrusu şu: "Mevzubahis olan benim muz çiftliğim olacak toprak parçasıysa vatan da, memleket de teferruat.)

Böyle bir adamın cephede sahici bir hizmette bulunması mümkün değildir.. 

Adeta düşmanın beşinci kolu gibi içeride milletin maneviyatını çökertmeye çalışmış.. Afet İnan’ın sözlerinin devamı bunu ortaya koyuyor:

“Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

“4. maddede ise şu sonuca varıyor: ''Bu genel durumdan çıkacak sonuç, artık her iş bitmiştir ve bulunacak bir çare kalmamıştır, demek değildir. Böyle bir kötümser kanaatin, düşmanların ve tehlikelerin en büyüğü olduğunu açıklamaya lüzum görmem. Kurtuluş ve yaşama imkânı var olup, ancak tedbirleri bulmak gerek'' diyor ve alınacak kararlar için fikrini açıklayarak devam ediyor:

''Askeri siyasetimiz, bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi dahi son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır. Bu siyasetin memleket dışında bir tek Osmanlı neferinin kalmasına tahammülü olamaz.'' Bu rapor uzundur. Bütün alınacak tedbirleri açıklar. Başkumandanlık bu fikirlere katılmaz. Fakat az zamanda düşmanın üstün kuvvetlerle taarruzu Filistin'in istilası ile neticelenir ve Kudüs İngilizlerin eline geçer.”

Tedbir diye öne sürdüğü şeye bak, hiç çatışmadan, tek kurşun atmadan geri çekiliyorsun, “memleket dışında” bir tek Osmanlı neferi bırakmıyorsun.. 

(Bir zaman gelecek tam tersini söyleyecek, "Hattı [belli bir sınır çizgisini] müdafaa değil sathı [karış karış bütün yüzeyi] savunma vardır" diyecek, vatanın bir karış toprağının bile kan dökülmeden terk edilmemesi edebiyatı yapacaktır. Fakat bunları söylerken de samimiyetten nasipsiz kalacak, TBMM'de Lozan'a "Misak-ı Millî" gerekçesiyle itiraz edildiğinde, bir zamanlar en hararetli savunucusu gibi göründüğü söz konusu misak aleyhine konuşacaktır.)

Memlekete çekilmeliymiş.. Sanki bırakıp geri çekildiğin yerler “memleket” değil. 

Evet, adamda gerçek anlamda vatan sevgisi de, vatan tasavvuru ve nosyonu da yok.

Bugün bile Suriye, Lübnan ve Irak’ta dünya kadar Türk yaşıyor. (Filistinliler’in de önemli bir bölümü Araplaşmış Türk’tür.) Onlar için "memleket" ya da "vatan" neresidir? Neresiydi?

Bari Orta Asya’ya gitseydik.. Bu kafaya göre, Alparslan bizi Anadolu’ya getirmekle çok yanlış yapmış..

*

Bu vatansız sakat kafa, Yunan ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kazanıp Polatlı’ya kadar geldiği zaman da harekete geçecek, TBMM’yi Kayseri’ye taşımak için kolları sıvayacaktır. 

Fakat vatansever TBMM kabul etmeyecek, Sakarya Savaşı yaşanacaktır.. 

Firarî kafa orada da devreye girip ricat (geri çekilme) emri verecek, fakat Fevzi Çakmak’ın emrin ifasını ertelemesi sonucunda, Yunan’ın da manen çöktüğü için geri çekilmeye başlamış olduğu anlaşılacaktır. (General İshal, Mareşal Açlık ve Albay Salgın Hastalık onların savaşma azmini yok etmişti.)

Selanikli fırsatçı, inançsızdı.. Daha doğrusu bütün umudunu İngilizler’e bağlamıştı.. Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “zafer” müjdesini ve "İngiliz ilke ve inkılapları projesini" anlatırken de güvendiği yer “İngiliz dayı”sıydı. 

Yunan’a kendisini dövme fırsatı vermeyeceklerini düşünüyordu. 

(Selanikli, İstanbul'da görüştüğü üst düzey İngiliz istihbaratçı/ajan Robert Frew'dan kesin söz almasaydı bu kadar kendisinden emin konuşamazdı. Bu işler salt düşünmekle, tahminle, zanla olmaz.. Kesin konuşmak için garanti almış olmak gerekir. Evet Selanikli, İngilizler'in Milne Hattı ile durdurmuş oldukları Yunan ordusu konusunda İngilizler'e güveniyordu.. Yunanistan’da Almanya yanlısı eski kral Konstantin tekrar tahta çıkıp Venizelos başbakanlığı kaybedince hesaplar altüst oldu.. 

Evdeki hesap çarşıya her zaman uymaz.)

*

Mustafa Atatürk, İngilizler’in bir piyonu olmaktan öteye gitmeyen bir sahte kahramandır.. İngiliz işbirlikçisidir.. Kanunlarla koruma altına alınmaya çalışılması gerçeği örtemez.

Örtülmeye çalışılan bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!

İngilizler Selanikli'ye medyun-u şükrandı, ve ona, Lord Curzon'un projeksiyonu çerçevesinde bir "devlet" bağışladılar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...