ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE İNSANINA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ

 












FATİH SULTAN MEHMED’İN LANETİ VE ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK

 

Mücahid padişah Fatih Sultan Mehmed, kendisinden dört beş asır sonra Mustafa Atatürk diye bir adamın ortaya çıkacağını elbette bilmiyordu.

Dolayısıyla Ayasofya ile ilgili vakfiyesinin şartlarını çiğneyip onu cami olmaktan çıkaranların lanete uğramasını istemişse, bunu, birilerinin put yapıp taptığı Selanikli Atatürk’ü şahsen hedef alarak dilemiş değil.

Fakat Atatürkçüler, Fatih’in vakfiyesinin ve lanetinin gündeme gelmesinden rahatsız oluyorlar.

Söz konusu laneti çok önemsiyorlarsa, “Atatürk niye bu vakfiyeyi çiğnemiş ki?” diyerek, tanrılaştırdıkları şahsı sorgulamalıdırlar.

Fakat sorgulamıyorlar.. Nedeni, adamı putlaştırmış olmaları

Hadi diyelim ki “O günkü uluslararası konjonktür böyle gerektirdi, Atatürk bunu istemeden yaptı, mecburdu” diye mazeret ürettiniz, peki dinle diyanetle (dindarlıkla) alay etmesi de böyle bir “mecburiyet”ten mi kaynaklanıyordu?

*

Putlaştırmadan söz ettik.

Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı bir anekdot bunun örneklerinden birini oluşturuyor.

Selanikli "zampara diktatör" Atatürk tutup bir hafızı çağırtarak Kur’an okutmuş, bu arada ayetlerle alay etmiş, ardından da Yunus Nadi denilen aşağılık yalakası ayağa kalkıp şunu demiş:

“- Gazi Hazretleri! Bu millete tanrı olarak sen yetersin. Başka tanrı gerekmez!”

Kendisine böyle hitap edilen bir adam, haddini ve hakkını bilen biri olsa, böylesi bir şerefsiz yalakanın yüzüne tükürür ve huzurundan kovar.

Selanikli zampara densiz ise bu şerefsiz dalkavuğu değil, Kur’an okuyan hafızı huzurundan kovmuş.

Peki, o sırada orada bulunan diğer zevat (ya da zerzevat) nasıl bir tepki vermişler dersiniz?

Canları sıkılıp surat mı asmışlar, bu çirkin manzara karşısında sohranıp homurdanmışlar mı, ne yapmışlar?

Hayır, bu saray soytarıları kumpanyası bravo ve alkış sesleriyle kadehlerini kaldırıp “Gazi Hazretleri şerefine!” sayhalarıyla rakılarını yudumlamışlar.

Mısıroğlu’nun Şişli Camii imamlığı yapmış olan Hafız Cevdet Soydanses'ten aktardığı anekdot şöyle:

Ben Balıkesir’de askerlik yapıyordum. Bir akşam gece yarısına yakın yatakhanemize bir çavuş gelerek:

- Aranızda hafız var mı?’ diye sordu.

- Ben hafızım, dedim.

- Benimle geliyorsun, dedi.

Giyinip, yatakhaneden çıktım. Ben hasta, ölmek üzere olan biri var da Kur’an okunacak sanıyordum. Birlikte merkez binaya gittik. Kapının önünde çavuş, kapıyı tıklattıktan sonra içeriden:

- Gel! denilmesi üzerine kapıyı açtı. Selam ve resmi ta’zim ifasından sonra:

- Hafızı getirdim, dedi.

- Sen çık, o gelsin, dediler.

Çavuş çıktı, ben içeri girdim. Askerce selam verdikten sonra hazırol vaziyetinde bekledim. Karşımda bir güruh vardı. Önlerinde rakı kadehleriyle yemek yiyip, çerez atıştırıyorlardı. Tavanda mutantan bir avize, gözleri kamaştırmaktaydı. Birçok masa birleştirilerek tek bir masa haline getirilmişti. Masanın başında gazetelerden tanıdığım M. Kemal, etrafında ise sivil ve asker birçok kimse yemek yiyip, içki içiyorlardı.

M. Kemal Paşa bana hitaben:

- Sen hafız mısın?’ diye sordu.

- Evet’ cevabını vermem üzerine:

- Peki, bize Kur’an’dan bir şey oku, dedi.

- Ne okuyayım? diye sordum.

- Sure-i Rahman'ı oku, dedi.

Bu emir üzerine ben hemen yere çömeldim, cebimden takkemi çıkararak başıma koydum. O, bu hareketimi görünce:

- Bakın, bakın! Nasıl bir ta’zim vaziyeti alıyor!’ diye söylendi.

Ben duymamazlıktan gelerek Euzubesmele’yi çektikten sonra Sure-i Rahman'ı okumaya başladım. Biraz sonra ‘Febieyyi âlâai rabbikümâ tükezzibân’ yani ‘Şimdi rabbinizin hangi nimetini tekzib eder, yalan dersiniz?!’ mealindeki ayete geldikçe bana elindeki kadehi sallayarak:

- Hangi nimetini tekzip ettik. Kuru fasülyesini mi, yeşil pırasasını mı?!’ gibi laflar atmaya başladı. 

Malumunuz bu ayet orada çok tekerrür (tekrar) eder. Her defasında benzer istihzalar savurdu (inceden alay etti) ve nihayet:

- Yeter, yeter artık! Hadi defol!’ dedi. 

Ben ayağa kalkıp çıkmak üzereyken masadaki şişman birisinin yüksek sesle:

Gazi Hazretleri! Bu millete Tanrı olarak sen yetersin. Başka Tanrı gerekmez!’ demesi üzerine umumi bir bravo ve alkış sesiyle kadehler havaya kalktı ve:

- Gazi Hazretleri şerefine! sayhalarıyla rakıyı yudumlarlarken ben sür’atle kaçıp, oradan uzaklaştım. 

Ertesi gün bu şişman herzegûnun kim olduğunu merak ettiğimden mahalli gazeteyi aldım. Orada bu sofranın resmi vardı ve masadakilerin de ismi yazılıydı. Bu mel’unun Yunus Nadi olduğunu oradan öğrendim.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberlerİstanbul: Sebil Y., 2016, s. 406-8.)

Bahsi geçen hafız, imam hatiplerin kurucusu Celaleddin Ökten hocanın kayınbiraderi, Prof. Dr. Sadettin Ökten‘in ise dayısıdır.

*

Bunu yapan adam, ipleri eline alıncaya kadar millete mavi boyncuk dağıtmış, nabza göre şerbet vermiş bir takiyye ustası.

Baştan itibaren Osmanlı Devleti'ne, İslam'a, Padişah Vahideddin'e sadakatle bağlı olduğuna dair yemin edip durmuş biri. 

Adamın durumu, Bakara Suresi'nin 204 ve 205'inci ayetlerine uyuyor:

"Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözleri hoşuna gider. Kalbinde olana da Allah'ı şâhit tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.

"Ayrılınca da, yeryüzünde fesat çıkarmak, harsı (mahsulü) ve nesli helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez."

*

Selanikli'nin takiyyesinin örneklerinden birini Celal Bayar da anlatıyor.

Onun aktardığına göre, tutmuş TBMM kürsüsünde millete “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) devrinin tekrar yaşanacağı” müjdesini vermiş.

Az yalancı değil.. İki yüzlülüğün mücessem timsali.. Deccal sıfatını hak etmek için elinden geleni yapmış.. (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı, fazla yalancı” anlamına geliyor.)

Çünkü aynı adam, yaklaşık üç yıl önce, Erzurum Kongresi’nin tam da bittiği sırada bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, “zafer”den sonra “kılık kıyafet devrimi/devirmesi” yapıp tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağını, millete zorla Frenk şapkası giydireceğini, Kur’an harflerini atıp yerine Latin harflerini getireceğini müjdelemiş.

Tesettürün kaldırılması ne demek?.. Şu demek: Bin 400 yıl önce oluşturulmuş medenîliğe son verip insanları sonu ilkçağ müstehcenliğine varacak şekilde çıplaklığa yöneltmek..

Bin 400 yıllık medenîliğe savaş açıp 7 bin 400 yıllık Afrika çıplaklığına dönüşü savunmak..

Gelişme, ilerleme diye yutturmaya çalıştığı Latin alfabesi ise köken olarak Milat’tan önce (sonra bile değil) 7’nci yüzyıla dayanıyor.

Şapkaya gelelim.. Sanki şapkada bir keramet var..

Allahu Teala’nın emrettiği tesettürü kaldırmayı hedef olarak benimsiyor, kendisi gâvur şapkasının giyilmesini emretmeyi planlıyor.

Bu yaptığı, resmen millete tanrılık taslamak.. Adam resmen, tanrılık taslayan bir tağut..

*

Evet, Celal Bayar’ın aktardığına göre, bu zampara deccal, TBMM’de, kanun tasarılarının önce “Şeriat’e uygunluk” bakımından incelenmesi teklifini savunan bir konuşma yapıyor.

Sonra da, bunun için alimlerden oluşan üç kişilik bir komisyon kurulmasını sağlıyor.

Sonra?

Sonrası, İslam’a göre, münafıklık ve riyakârlık.. 

Ahlâkçılığa göre ise yalancılık, hilekârlık ve aldatma.. 

Anti-FETÖ’cülüğe göre de takiyye ve gizli ajanda..

Fakat “ilericiliğe” göre taktik beceri, Kemalizm’e göre stratejik deha, istihbaratçılığa göre de algı operasyonu ustalığı ve manipülasyon mahareti..

*

Bayar’ın sözlerini aktaran kişi, İsmet Bozdağ..

Sayfanın başına 9.11.1969 tarihini düşmüş.

Altında da “Celal Bayar’dan dinlenmiştir” notu yer alıyor.

Okuyalım:

Büyük Taarruza yaklaşılmakta olduğu günlerde Meclis dalgalıydı. Mustafa Kemal Paşa’dan kuşku duyan bazı milletvekilleri bir taraftan elinde bulundurduğu geniş salahiyetleri kısıtlamaya çalışıyor, bir taraftan şeriatı bütün işlerde hâkim kılmaya çalışıyordu.

Kabinede, Şeriye Vekâleti [Şeriat Bakanlığı] vardı. Bazı sarıklı Konya ve Eskişehir mebusları birleşerek bütün kanunların Şeriye Komisyonu‘ndan geçtikten sonra kanunlaşması için Meclis’e bir takrir vermişlerdi.

Meclis’in ilerici kanadı, o gece Çankaya’da toplandı. Hayli kalabalıktık. Fakat buna rağmen, böyle bir konuda Meclis’in oy çoğunluğunu elimizde tutamıyorduk.

O gece Mustafa Kemal Paşa konuşmadı, daha çok bizi dinledi. Biz ne olursa olsun kanaatlerimizi Meclis’te savunmaya ve takririn aleyhinde konuşmaya kararlıydık. Atatürk de bizi hem haklı buluyor, hem fikirleriyle destekliyordu.

Sabaha karşı Çankaya’dan Ankara’ya inerken, Hamdullah Suphi ile Meclis’te birlikte çalışmaya karar verdik.

Meclis toplandı, takrir okundu. Eskişehir Mebusu ve Şeriye Vekili [Şeriat Bakanı] Abdullah Azmi Efendi, uzun bir konuşma yaptı. Devr-i saadetten [Hz. Peygamber s.a.s. döneminden], Hazreti Ömer adaletinden, şeriatın bütün ahkâmı [hükümleri, yasaları] ihtiva ettiğinden bahsetti ve bütün kanunların mecliste müzakere edilmeden Şeriye Komisyonu’nda şeriat bakımından incelenmesini istedi.

Bizim gibi ilerici bir mebus bilinen Edirne Milletvekili Şeref Bey söz aldı. Biz kendisinden Abdullah Azmi Efendi’ye cevap vermesini beklerken, Abdullah Azmi Efendi’yi aynı hararetle desteklemez mi!.. Şaştık kaldık.

Hamdullah Suphi dayanamadı ve oturduğu yerden laf attı. Arkadaşı Şeref bey kürsüden kendisine cevap verdi: “Kabahat bende mi?.. Yanlış bellemişsin! Ben her şeyden önce Müslüman’ım.

Hele bu son sözler, Meclis’i iyice coşturdu. Son ümidimiz Mustafa Kemal Paşa idi. Söz aldı ve konuşmaya başladı.

Fakat şaşılacak şey!.

Şeref Bey nasıl bizim için bir sürpriz olmuşsa, Mustafa Kemal Paşa daha da büyük bir sürpriz oldu. Çünkü takriri destekliyor, İslamiyet’in kudsiyetinden, devr-i saadet günlerini tekrar yaşayacağımızdan bahsediyordu. Biz İlericiler, perişan olmuştuk. Son güvendiğimiz insan Meclis’te son ve en büyük kozumuz olan Mustafa Kemal Paşa, kuvvet karşısında bizi terk ediyor ve gericilere yanaşıyordu.

Atatürk takririn kabul olunmasını tavsiye ettikten sonra, bu maksatla bir komisyon kurulmasını ve en yetkili ulemanın kuracağı bu komisyonun hemen çalışmaya başlayarak uygulamayı hazırlamasını istedi.

Oylar toplandı, takrir kabul ve komisyon teşkil olundu. Takririn en hızlı taraftarları, komisyon üyesi seçilmişti. Atatürk’ün teklifi ile Komisyon üç kişilik seçildi.

İlerici grup perişan olmuş, bütün ümitlerini kaybetme noktasına gelmişti. Artık biz de Çankaya’ya gitmiyor, Atatürk’le karşılaşmak istemiyorduk. Çünkü bizi sattığına hükmediyorduk.

Atatürk, taktisyen gücünü bundan sonra gösterdi. Komisyonun çalışması için, üç kişinin bir araya gelmesi gerekliydi. Konya’daki kolorduya bir şifre göndererek, kendisine, [kolordu komutanlığı tarafından] “Ordu’da dinî akidelerin gevşemekte olduğuna dair bir telgraf çekilmesini” istedi.

Telgraf gelir gelmez, Komisyon başkanını davet etti ve alınan kararın ne kadar isabetli olduğunu, Yeşil Ordu çalışmaları ile dini duyguların sarsılmış olduğunu ve Ordu’da ciddi çalışmalar gerektiğini anlatarak Komisyon Başkanı’ndan hemen Konya’ya hareket etmesini ve Ordu’yu irşat buyurmasını rica etti.

Hoca büyük bir memnuniyet içinde, cübbesini savurarak Konya’nın yolunu tuttu. Tabii komisyon çalışamıyordu. Konya’ya gönderdiği komisyon üyesinin dönmesine yakın, [bu defa] Batı Cephesi kumandanı İsmet Paşa’ya bir şifre göndererek [aynı minvalde] bir telgraf çekmesini istedi. O telgraf da gelince komisyonun ikinci üyesini Batı Cephesi’ne gönderdi.

(İsmet Bozdağ, Celal Bayar Anlatıyor: Bilinmeyen Atatürk, 5. b., İstanbul: Truva, 2009, s. 75-8.)

*

FETÖ olayına Atatürkçülük açısından bakıldığında, Fetullah’a ve bilumum FETÖ’cülere haksızlık yapıldığını söylemek gerekir.

Çünkü onlar, Atatürk’ün izinde olma bakımından Türkiye’deki bütün Kemalistlerden/Atatürkçülerden daha iyi durumdalar.

Takiyye, gizli gündem ve siyasal dolandırıcılık alanlarında her ne kadar Selanikli Mustafa Atatürk’e yetişemeseler de, onun çalışma tarzını ve yöntemini benimseme bakımından herkesten daha iyi durumdalar.

Selanikli zampara diktatörün Erzurum Kongresi’yle başlayan “Milli Mücadele süreci”nde izlediği stratejiye göre hareket ediyorlardı.

Bu strateji, bir sacayağı üzerine kurulu.. Yani üç ayaklı bir strateji söz konusu.

Bir ayak “yalan”, diğer ayak “takiyye”, son ayak da “gizli gündem”den ibaret.

Ancak, şunu belirtmemiz gerekiyor: Bu stratejiyi hayata geçirme ustalığı ve becerisi bakımından FETÖ, Selanikli zamparanın yarısı bile kabul edilemez.. Hatta çeyreği bile değildir.. FETÖ, Selanikli zamparanın ancak onda biri eder.

Nitekim FETÖ’nün bir üfürüklük canının olduğu görüldü.. Selanikli "zampara deccal"in takiyyesinin ceremesini ise bu millet hâlâ çekiyor.. 

Allahu Teala’ya meydan okumaya kalkışan rezil ve kepaze Kemalist putçuluğun esaretinden hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

*

FETÖ nasıl CIA ile iş tutmuş idiyse. Selanikli zampara da İngiliz gizli servisiyle anlaşmış durumdaydı.

İstanbul’da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile gizlice başbaşa yalnız olarak defalarca boşuna görüşmedi.

Selanikli, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile herhalde dinler arası diyalog sohbetleri yapmıyordu.

Olan şuydu: Selanikli zampara ile ajan Frew, patenti dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a ait olan bir “paralel devlet” projesi üzerinde anlaşmışlardı.

İngiliz vizesiyle Samsun’a çıkan Selanikli’nin asıl hedefi “paralel devlet” kurmaktı. 

Nitekim, Samsun’a çıktıktan iki buçuk ay sonra bu “derin sırr”ını hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e açıklayıp, “zafer”den sonra Osmanlı Devleti için cenaze merasimi düzenleneceğini, Osmanlı hanedanının ocağına incir dikileceğini, cumhuriyet ilan edileceğini (yani kendisinin cumhurbaşkanı sıfatıyla diktatör olacağını) ve Curzon ilke ve inkılaplarını hayata geçireceğini haber vermiş durumdaydı.

Niyeti buydu fakat milleti uyutmak için söylediği ninni “hilafet ve saltanatın, Osmanlı Devleti'nin bekası” için cansiperane cihat etmekten bahsediyordu.

Adam has halis gerçek bir deccal olduğu için milleti inandırmayı ve ayakta uyutmayı başardı.

*

Buna karşılık, onun izinden giden FETÖ, beceriksizliği yüzünden (“dünyanın ağalığı” unvanını İngiltere’nin elinden almış bulunan ABD’nin hoşuna gidecek türden) “paralel”lik işini yüzüne gözüne bulaştırdı.

Yani FETÖ, takiyye, gizli gündem, siyasal dolandırıcılık ve yalan sınavından geçer not almayı (en azından Selanikli zampara kadar yüksek not almayı) başaramadı.

Bu aynı zamanda, CIA’in alavere dalavere işinde İngiliz gizli servisi, ABD’nin de manipülasyon sanatında bir zamanların “üzerinde Güneş batmayan” imparatorluğu İngiltere kadar becerikli olmaması anlamına da geliyor olabilir.

Öyle anlaşılıyor ki ABD, adamı Fetullah’a, İngilizler’in piyonları Selanikli zamparaya verdiği destek kadar destek vermediler ya da beceri ve kapasiteleri buna kâfi gelmedi.

Oysa İngilizler, Selanikli’nin başarılı olması yönünde karar aldıklarında müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’ı bile bu projelerine destek vermek mecburiyetinde bırakmışlardı.

Nitekim bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmişti: 

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İnsanların, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki işgal yıllarının hayhuyu içinde, cemaziyelevvelini ve içyüzünü bilmedikleri Selanikli Mustafa Atatürk hakkında hüsnüzanda bulunup ona aldanmış olmaları doğal karşılanabilir. Firaset ve basiret herkese nasip olan bir nimet değil.

Bazıları, onun kendilerini aldattığını süreç içinde fark ettiler ve karşı koymaya çalıştılar. Fakat, atı alan artık Üsküdar’ı geçmişti, ona cephe alanlar bedel ödemek zorunda kaldılar.

Bazıları da kendilerini, Selanikli zamparanın her yaptığına bir mazeret kulpu icat etmeye adadılar.

Merhum Necip Fazıl, Büyük Doğu Dergisi’nin 22 Aralık 1950 tarihli 40’ıncı sayısında, Selanikli zamparayı konu edinen Allahsız” başlıklı yazısında bunların durumunu şöyle anlatıyor (Bkz. http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/9999-allahsyz/):

“Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.”

*

Mektubat-ı Rabbanî’de şöyle bir ifade var:

Şunda da, hiç şüphe yok ki: Sultanların (devlet başkanlarının) ahlâkı ve vaziyetleri, bütün insanlara saridir (bulaşır). Yani: Üstte anlatılan sevgi bağı vasıtası ile.. Amma, kendilerine gelen ihsanların derecelerine göre..

Bu mana icabı olarak, şöyle buyurulmuştur:

«İnsanlar, meliklerinin (hükümdarlarının) dini üzeredir

Bu ifade, Araplar’ın atasözlerinden biri: “En-nâsü alâ dîn-i mülûkihim.” (Arapça’da din kelimesi sözlük anlamı itibariyle yasal düzenlemeleri, örf, adet, gelenek ve görenekleri de kapsar. Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Din” maddesi.)

Türk insanına da Selanikli’nin takiyyesi, gizli gündemciliği, siyasal dolandırıcılığı, yalancılığı, dönekliği, hainliği, dinsizliği ve namussuzluğu bulaşmış durumda.

Kaypak ve omurgasız bir millet haline geldik.. 

Sağımız solumuz, yönümüz kıblemiz, fikrimiz zikrimiz belli değil.. 

Kimsenin yarın karşımıza nasıl bir adam olarak çıkacağı kestirilemiyor. 

Herkesten her yamukluğu bekler durumdayız.

Hadiseler karşısında eğilip bükülmeyen, kıvrak ve kaypak davranmayan ender-i nadirattan birini gördüğümüzde şaşırıyor, “Böyleleri de kaldı mı ki?” diye hayret ediyoruz.

En dinsiz adam yeri geliyor dindarlık taslayabiliyor. Yıllarca Turan Dursun gibilere yazdırarak İslam’a çamur atan Doğu Perinçek bunun tipik bir örneği.

Buna karşılık, milletin en sağlam dindar kabul ettiği tarikatçı tipler, dinsizliği sabit olan Selanikli zampara diktatör için “Ata” filan diyerek olumlu ifadeler kullanabiliyorlar.

Dış politikamız da, iç politikamız da “şahsiyetsiz” hale gelmiş durumda.

Huyumuz, ahlâkımız, karakterimiz nasıl düzelir bilmiyorum, fakat şurası kesin ki, artık “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” mert ve dürüst, “sözü senet olan” insanlar olmak için çaba göstermeye, yeni kuşakları buna göre eğitmeye ihtiyacımız var. 


EN'ÂM, 6/70

 


ZAMPARA DİKTATÖR “ORTAK DEĞER” MİDİR?

 



















Celal Bayar, Selanikli Mustafa Atatürk için “Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu” demişti.

Yalan söylüyordu.

Bununla beraber, Uğur Mumcu’nun “Kazım Karabekir Anlatıyor” adlı kitabı, Mustafa Kemal’in bir ara halifeliğe heveslendiğini belgeliyor.

Bir müftü edasıyla, “Şeriatçı, dinci, siyasal İslamcı” sarıklı bir vaiz gibi verdiği Balıkesir hutbesi o dönemin ürünü.

Sonra, bu hevesinden vazgeçiyor. Neden vazgeçtiği konusuna girmeyelim.

Böyle olmakla birlikte, cumhurbaşkanı olan bir insanın padişah olmasına ihtiyaç da, gerek de yoktur.. 

Hele de kayd-ı hayat şartıyla cumhurbaşkanı olmuşsa, ve de (bakanlık, valilik, emniyet müdürlüğü gibi) önemli görevlere yapılan bütün atamalar onun yetki ve sorumluluğundaysa..

*

Ortada bir parlamento/meclis varsa, cumhurbaşkanını o parlamento seçiyorsa, fakat meclisin üyeleri de komple cumhurbaşkanı tarafından belirleniyorsa, yani mevcut cumhurbaşkanı daima kendisini seçecek, kendisi aleyhinde asla parmak kaldırmayacak kişilerden müteşekkil bir meclis kuruyorsa, o adamın padişahtan ne farkı vardır?

Con Ahmed'in devr-i daim makinası gibi.. "Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?" sorusunu akla getiren bir durum..

Ancak bu adam, daha baştan cumhurbaşkanı olmasını, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek milletvekillerini tehdit etmesine ve onları can korkusuyla itiraz edemez hale getirmesine borçluydu. Yani olayımızda yumurtalar tavuktan çıkıyor. Hikayenin başı böyle.

Evet, adam, TBMM'de karar yeter sayısı oluşmadığı halde “usulsüz” biçimde “darbe” anlamına gelen bir emr-i vaki (oldu bitti) ile cumhurbaşkanı olmuştu.. Kafa kesme tehdidi eşliğinde..

Padişahlar bazen “askerî darbe” yoluyla tahttan indiriliyordu, bu devletsel "tavuk", onu da düşünmüş, ismi Osmanlıca’da bir nokta farkıyla “kuzu” diye okunabilen Fevzi Paşa ile orayı da sağlama almıştı.

*

II. Abdülhamid’den sonra padişah olan Mehmed Reşad, adı var, kendi yok bir padişahtı. Etkisi ve yetkisi sıfıra yakındı.. “İttihat ve Terakki”cilerin kuklasıydı.

Dolmabahçe noteriydi.

Adının padişah diye adlandırılmasının ne önemi vardı?

Şunu kabul etmek gerekiyor: Mustafa Kemal, son 300 yılın padişahlarının hepsinden daha fazla güce ve otoriteye sahipti.

Diktatördü.. Celal Şengör gibiler “dahi diktatör” olduğunu söylüyorlar.

Doğrudur, siyasal dolandırıcılık, “gizli gündemci”lik ve takiyye alanlarında olağanüstü bir dehaya sahipti.. 

Kendisine güvenip “padişah vekilliği” anlamına gelen yetkilerle Anadolu’ya gönderen Padişah Vahideddin’i de, Osmanlı Devleti’nin bekası için ter döktüğünü ve hilafet kurumunu korumaya çalıştığını zanneden milleti de, dahiyane takiyyesiyle samimiyetine inandırmayı başardı.

Sonra da Osmanlı Devleti’ni de, hilafet kurumunu da çürük çarık bir tabuta koyup derin bir mezara gömdü.

Ardından da "dahi diktatör" olarak köşk ve saraylarda danslı balolu bir hayat yaşadı.. Basit bir evde değil, padişahlar gibi sarayda öldü. (Ama padişahların hepsi sarayda ölmedi.. Murat Hüdavendigâr, Fatih Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman gibi sefer sırasında ölenler de var.)

Adının padişah olup olmaması neyi değiştirirdi ki?

Türkiye’de adı Sultan olan bir sürü bayan var.. Sultanlıkları kaç kuruş ediyor?! Adı ha padişah, ha cumhurreisi olmuş, ne önemi vardı ki!

*

Selanikli öyle böyle bir diktatör değildi, tanrılaştırılmış, put haline getirilmiş bir diktatördü.

Allah var, o da, putlaştırılıp tanrılaştırılması için elinden geleni ardına koymadı. Bunun için çok emek sarfetti.

Millete “Beni her yerde hazır ve nazır bilin” mesajını vermek istercesine şehirlerde en görünür yerlere heykellerini diktirmek için kollarını sıvadı.. Bunun için yurtdışından, dünyanın parasını vererek heykeltraşler getirtti.

Topkapı Sarayı'nın girişine Kelime-i Tevhid'i yazdırmalarının gösterdiği gibi insanları Allahu Teala'ya kul olmaya çağıran padişahlardan farkı, bunun kendisini put yapmasıydı. 

(Kul, "köle" anlamına gelir. Arapça'da "o, ö" harfleri bulunmadığı için köleye kul denilir, Roma için Rum, Romalılar ya da Roma'ya tabi olanlar için de Rumlar tabirinin kullanılması gibi.. Osmanlı'da, devlet hizmetine giren "kapıkulu" yani "devlet kapısının kölesi" bir zümre vardı.. Günümüzde devlet memurlarına "emir kulu" denilmesi gibi..)

*

Selanikli'nin "kul"ları, "Sultan'la birlikte Allah'ı da tahtından indirdik" diyorlardı. Nitekim, Allah'ın uluhiyet (ilahlık) tahtına göz koymuş olan Selanikli, her devlet dairesinde ve eğitim-öğretim kurumunda bir büstünün bulunmasını, devlet dairelerine fotoğraflarının asılmasını zorunlu hale getirmişti.

Paralara pullara resmini bastırmayı da ihmal etmedi.

Böylece milletin kendisine daima “rabıta” yapmasının, her zaman onun "yüce" huzurunda olduğunu düşünmesinin zeminini hazırladı. 

("Rabıta" diye bir pratiği bulunan tarikatlarda sadece "şeyhe rabıta" yok.. Bunun yanısıra "rabıta-i mevt" ve "rabıta-i huzur" da vardır.. Rabıta-i mevt, yani ölüm rabıtası, ölümü düşünme, Bediüzzaman'ın Mektubat'ında açıkladığı gibi, dünya sevgisini kalpten çıkarmak, ahiretteki hesap şuurunu canlı tutmak ve ihlası kazanmak içindir. Rabıta-i huzur ise, Allahu Teala'nın huzurunda olduğunu düşünmektir. Tarikat kitaplarında şeyhe rabıtanın geçici bir pratik olduğu, esas olanın rabıta-i huzur olduğu belirtilir. İslam'a, medreselere, tasavvufa ve tarikatlara savaş açan Selanikli ise bütün "rabıta"yı kendi tekeline almak istiyordu.)

Selanikli zampara, kendisini peygamber ya da tanrı ilan eden asalak şairimsi taifesine ulufeler dağıtıp ihsanlarda bulunarak potansiyel yalakalara cesaret ve umut verdi.

*

Öyle oldu ki, Türkiye’deki yabancı diplomatlar, tarafsız ve nesnel bir gözlemci olarak, bu milletin, İslam’ı terk edip şirke düşercesine "Selanikli Mustafa Atatürk’ü adeta tanrı yaptığını" söylemeye başladılar.

Daha garibi, günümüzde bile, "böylesi yabancıların o zamanki utanç verici şahitliklerini" Selanikli’nin bir meziyeti gibi övünçle haber yapıp hatırlatanlar var.

“He, öyle yapmıştık, aklımızla bin yaşayalım, ne kadar akıllıymışız” tavrı sergiliyorlar.. Deliye her gün bayram..

Fakat o yabancıların Selanikli hakkında söylediklerinin hepsini nazar-ı dikkate almanın kendileri için pek iyi olmayacağını düşünemiyorlar. Çünkü putlaştırdıkları şahsa dâhilik, bunların payına da angutluk düşmüş durumda.

Mesela o diplomatlardan “Türkler onu bir tanrı gibi sevdi. Onun tek aşkı ülkesiydi” diyen adam, “O kendisini tek bir kadına adayamazdı” da demiş. “Atatürk’ün bazı aşk maceralarını” not etmiş. (Bu aşk maceralarının kahramanı kadın ya da kızlardan bazıları ne yazık ki çok uzun yaşayamamışlar, ve beklenmedik nitelikteki vakitsiz ölümleri birtakım spekülasyonlara neden olmuş.)

Adamın hem tek aşkı ülkesi, hem de başka bazı aşk marecaları var, nasıl oluyorsa?.. 

Selanikli bizim anlayamayacağımız şekilde çok mu fazla dâhi idi, yoksa, bu lafı söyleyen yabancı diplomat mı angutluğun dozajını kaçırmıştı, karar vermek zor.

*

Bu millet Selanikli’yi tanrı gibi sevmedi tabiî ki, bunu yapanlar bir avuç işbilir asalak putperest yalaka taifesiydi.

Bu yalakalar taifesinin günümüzdeki izdüşümlerinin ikide bir “Yok efendim Atatürk olmasaydı şimdi şöyle olurdu, böyle olurdu, biz olmazdık” vs. şeklindeki zırvaları seslendirdikleri görülüyor.

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde olmasaydı, Mustafa Atatürk de olmazdı.. İşin ucu böylece Hz. Adem aleyhisselam’a kadar gider.. Hz. Adem olmasaydı, ne Ali Rıza olurdu, ne Zübeyde, ne de Selanikli.. (Bazıları, “Hayır, atamızın ecdadı maymun” diyecek ve işi “Maymun taifesi olmasaydı Atatürk olmazdı” deme noktasına taşıyacaklardır. Onlarla tartışmıyoruz.)

Osmanlı Devleti olmasaydı, devletin bir ordusu bulunmasaydı, senin Mustafa Kemal diye bir paşan da olmazdı.

Alparslan (Davud Çağrı oğlu Muhammed) olmasaydı, kurtarılacak Anadolu diye bir vatanın da bulunmayabilirdi.

*

Geçmişi bırakalım, Selanikli’ye bakalım.. Atatürk olmasaydı, birilerinin dediği gibi Türkiye işgal altında kalsaydı nasıl bir tablo ortaya çıkardı?

İslam harflerini mi yasaklayacaklardı?.. İngilizler Irak’a, Fransızlar Suriye’ye çöreklenmişlerdi, niye bunu yapmadılar?

Ezanı mı susturacaklardı? Bu niye Irak ve Suriye’de olmadı?

İnsanlara zorla şapka mı giydirilecekti?

Kadınların öğretim kurumlarına başı açık devam etmeleri zorunluluğu mu getirilecekti?

Şapka giymeyenler özel devrim mahkemelerinde yargılanıp idam ya da hapis gibi cezalara mı çarptırılacaklardı?

Yönetimi eleştirenler, İngiliz ilke ve inkılaplarına karşı çıktıkları için idam mı edileceklerdi?

Türkçe’yi bozmak için dil devrimi yapıp Türkçe’deki bin yıllık Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri atmayı mı deneyeceklerdi?

İslam takvimini bırakıp hristiyan Avrupa takvimini mi dayatacaklardı?

“Bizim kimimiz hristiyan, kimimiz yahudi, bundan böyle burada bizim cumartesimiz ile pazarımız tatil olacak, müslümanın cumasının tatil olması devlet ve rejim düşmanlığıdır” mı diyeceklerdi?

“Bundan sonra Şeriat (İslam hukuku) diye birşey yok, artık Hristiyanlık’tan ve Roma’dan mülhem Avrupa kanunlarına göre yönetileceksiniz” diyerek dayatmada mı bulunacaklardı?

*

Kemalistlerin (densiz Fatih Altaylı filan gibi) şerefsizlik ve geri zekâlılıkta “level” atlamayı başarmış olanlarının “Atatürk olmasaydı babanızın kim olduğu belli olmazdı” diyenlerine da rastlanıyor.

Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın (milletvekilleri meclisinin) ve TBMM’nin kabul ettiği Misak-ı Milli (ulusal yemin) diye birşey vardı. Buna göre, vatanın sınırları belliydi ve bu sınırlar içindeki topraklardan taviz verilmesine asla izin verilmeyecek, gerekirse millet, kanının son damlasına kadar savaşacaktı.

Ne var ki Selanikli Misak-ı Milli’yi ayaklarının altına alıp çiğnedi, söz konusu sınırlar içindeki Batı Trakya, Batum, Halep ve çevresi, Musul ve Kerkük düşmanlara bırakıldı.

Yani Misak-ı Milli sınırları içindeki o vatan topraklarının bir “kurtarıcı Atatürk”ü yoktu.

Şimdi o “Atatürk olmasaydı…” şeklinde aptalca ve edepsizce cümleler kuran Kemalist/Atatürkçü dangalaklara soralım: Batı Trakya Türkleri’nin babaları belli değil mi?

Batum’da kalmış olan Türkler’in babaları belli değil mi?

Suriye ve Irak (Kerkük ve Musul) Türkleri’nin babaları belli değil mi?

Onların babaları kim?

Onların babaları belli de, sizde akıl bulunup bulunmadığı belli değil.. Meçhul..

Edep, izan ve terbiye ise hepten yok.

*

Hem müslüman hem de laik olduğunu söyleyen bazı angutların “Laiklik ateizm değildir” dediklerine şahit oluyoruz.

Doğru, Türkiye için bu söylenebilir.

Türkiye söz konusu olduğunda devletin ateist olduğunu söylemek mümkün değil, devletin tanrısı Selanikli Mustafa Atatürk.

Türkiye’de Selanikli zampara diktatöre resmen tanrı muamelesi yapılıyor.

Devletin kıblesi Kâbe değil, fakat kıblesiz olduğu da söylenemez, kıblesi Anıtkabir.

Kâbe gayriresmî bireysel dindarlık içindir, devletin resmî kıblesi ise Anıtkabir’dir.

Kur’an’daki emir ve yasaklar önemsenmez, fakat Atatürk ilke ve inkılapları (yani İngiliz ilke ve inkılapları) devlet için vazgeçilmez nitelik taşır. Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez, reform kabul etmez; kıyamete kadar geçerlidir.

Selanikli ölü zampara diktatörün sözleri, yerlerin ve göklerin, hayatın ve ölümün yaratıcısı Allahu Teala’nın sözlerine üstün tutulur. Îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) davası Osmanlı ile birlikte tarihe karışmıştır.

Evet, Türkiye’deki laiklik ateizm değildir, Selanikli tapınmacılığıdır.

*

Selanikli Anadolu’ya gönderildiğinde etki ve yetkisinin kaynağı (meşruiyetinin temeli), elindeki “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen müfettişlik göreviydi.

Resmî görevinden istifa ettikten sonra ise meşruiyetini önce Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kendisine verilen Heyet-i Temsiliye başkanlığına, daha sonra da TBMM başkanlığı sıfatına dayandırdı.

Söylediğine göre, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi ve milleti temsil eden vekiller (milletvekilleri) kendisine milleti temsilen birtakım kararlar alma yetkisi vermişti.

Günümüze gelelim..

İş tersine dönmüş durumda.. Meşruiyetin temeli olarak Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen İngiliz ilke ve inkılaplarına sadakat ve bağlılık, ve de onlara uygunluk kabul ediliyor.

Diyelim ki milletin tamamı “Atatürk ilke ve inkılapları denilen saçmalıklardan bize gına geldi, artık bunlar tarihin çöp sepetine atılsın” dedi, mevcut meşruiyet anlayışına göre, otomatikman, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” tanrısal hükümleri çiğnemeye kalkışan cehennemlik günahkârlar haline geliyorlar.

Sözde hakimiyet kayıtsız şartsız milletin.. Özde ise hakimiyet tanrılaştırılan zampara ölünün.. Millet, zampara Atatürk’ün kayıtsız şartsız kulu..

*

Bu kulluk, Atatürkçü olmayan “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” vatandaşlara zorla dayatılıyor.

Fakat, ölü zamparaya kul olmayı Allahu Teala’ya kul olmaya, hiç zora maruz kalmadan ve zorlanmadan tercih eden putperestler de var.

Bunlar Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e Avrupa dergi ve gazetelerinde karikatürcüler tarafından en ağır hakaretler yapılırken Atatürkçülük ve laiklik adına özgürlükçülük taslar, müteveffa Nihat Genç gibi “İfade özgürlüğünü savunmak ya da var olmamak” başlığı taşıyan yazılar kaleme alırlar, “Biz de, biz de Charlie Hebdo’yuz” diye şirret çığlıklar atarlar, fakat putları ölü zamparanın eleştirilmesi söz konusu olunca “Söyletmen vurun, zehirleyin, trafik kazasıyla temizleyin, hapse atın, asım kesin!” moduna geçerler. 

Evet, Nihat Genç’in “İfade özgürlüğünü savunmak ya da var olmamak” başlıklı yazısı odatv.com’da yayınlanmıştı.

Demek istiyordu ki, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e her türlü hakareti rahatça yapabilmeliyiz, yapamazsak yokuz demektir.

Bunun adına da “ifade özgürlüğü” diyordu.

İfade özgürlüğüne bu kadar meraklıydıysa işe putu Selanikli zamparayı zımparalayarak başlayabilirdi.

Hayır, putlarına sıra gelince kimseye asla fikir özgürlüğü tanımak istemezler.

Sonra da gelsin “Asıl din hürriyeti, asıl inanç hürriyeti ve fikir hürriyeti laiklikte var” masalları..

*

Bu Atatürk kulluğuna herkesi ortak etmek için bir de tutmuş “ortak değer” masalı uydurmuşlar.

Bunlar daha “değer”in ne olduğunu bile bilmiyorlar.

Hukuk fakültelerinde okutulan “hukuk felsefesi” kitaplarında oldukça geniş bir “değer teorisi” bölümü bulunur.

Devleti “değer” kabul etmek faşizm, şahısları “değer” kabul etmek ise şahıs tapınmacılığıdır, ilkel putperestliktir.

Değerler evrensel nitelik taşıyan, zaman ve zemine, devletlere ve ırklara göre değişmeyen yüce idealler ve üstün ahlâkî ilkelerdir.

Selanikli Mustafa Atatürk, yaşarken kimilerine faydası dokunmuş, kimilerine de zarar vermiş bir zampara diktatördür.

Zamparalık ve diktatörlük nasıl değer değilse, zampara diktatör Atatürk de “değer” değildir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."