HA ATATÜRK’ÜN İZİNDESİN, HA HAÇLILARIN, ENGİZİSYON’UN…

 











Lucette Valensi’nin, Türkçe’ye “Avrupa’da Müslümanlar: 16.-18. Yüzyıllaradıyla çevrilmiş bir kitabı var.  

Alp Tümertekin’in tercüme ettiği eser 2015 yılında İş Bankası Yayınları eliyle okurların istifadesine sunuldu.

Kitapta yer alan şu satırları okuyunca insanın aklına, “Ha Atatürk’ün izindesin, ha Haçlılar’ın, Engizisyon’un…” şeklindeki bir düşüncenin gelmemesi çok zor.

Okuyalım (s. 15):

“… 1567 tarihli pragmatik (ya da kral kararnamesi) Gırnatalı Moriskoların konuşma dili olarak Arapça’yı kullanmalarını yasakladı. …

“Bunun yanında, Arapça metinler bulundurmaları, geleneksel kıyafetler giymelerikadınların başlarını örtmeleri, bayram günleri Morisko müziği … yasaklanmıştı.”

Bunlar size de tanıdık geldi mi?

Adamlar Atatürk devrimlerini resmen 400 yıl önce uygulamışlar.

Tersinden söylersek, Selanikli Mustafa Atatürk, İspanya’daki Haçlı zulmünü 400 yıl sonra Türkiye’de devrim (inkılap, yenilenme) adı altında ihya etmiş, uygulamış.

Demek ki Atatürk devrimleri denilen zulümler ve saçmalıklar manzumesi, aslında, Türkiye’nin en az 400 yıl geriye götürülmesiymiş.

Çağdaşlaşma değil, irtica imiş.. Büyük gericilikmiş..

Selanikli Türkiye’de resmen gericiliğin en vahşi ve yobaz versiyonunu hayata geçirmiş.

Üstüne üstlük bu rezalete bir de "medenîleşme/uygarlaşma, çağdaşlaşma, ilerleme" etiketi yapıştırarak bizimle alay etmiş. 

*

Kitaptaki söz konusu ifadelerden şunları anlıyoruz: Adamlar, kral kararnamelerini “pragmatik” olarak adlandırıyorlar. (Eski Yunanca'da pragma, "iş, eylem, fiil" demekmiş. Pragmatik de "işe yönelik, uygulamaya dönük, eylemsel, fiilî, faydacı" gibi anlamlara geliyor.)

Moriskolardan kasıt ise, zorla hristiyan yapılan eski Müslümanlar ile onların soyundan gelenler.

Bilindiği gibi, İspanya’da o dönemde Müslümanlar ile Yahudiler şu iki seçenekle karşı karşıyaydılar: Ya hristiyanlığı kabul edeceklerdi ya da öldürüleceklerdi.

Yahudiler’in Türkiye’ye getirilip Selanik’e yerleştirilmiş olmalarının nedeni bu.

Müslümanlar da Kuzey Afrika’ya, Arapça'nın konuşulduğu Tunus ve Fas gibi ülkelere göç ettiler. 

İsteyerek ya da istemeden geride kalanlar ise, öldürülmemek için morisko oldular.

Ancak, moriskoluğu kabul etmeleri onların zulümden kurtulmaları için yeterli olmadı.

Anadilleri olan Arapça’yı kullanmaları yasaklandı. Arapça metinler (kitaplar, yazılar) bulundurmaları da..

Selanikli de Türkiye’de Arapça öğrenimini yasaklamıştı.. Başta Kur’an olmak üzere Arapça metinlerin yüzünden okutulması, öğretilmesi suç sayılmaktaydı: İrtica suçu.. 

Özellikle kırsal kesimlerde insanlar polis ve jandarmaya yakayı kaptırmamak için kitaplarını ya yaktılar ya gömdüler.

Selanikli zampara işi o kadar azıttı ki, "Tarihî eserdir, kültürel mirastır, ecdad yadigârıdır" demeden Osmanlıca kitabeleri bile kazıtmaya başladı.

*

Haçlı İspanyollar, moriskoların geleneksel kıyafetlerini giymelerini de yasaklamışlardı.

Kılık kıyafet devrimi yapmışlardı.

Aynısını Selanikli zampara Mustafa Atatürk de, “Benim Engizisyon papazlarından, İspanyol Haçlılar’dan neyim eksik, aynısından ben de isterim” diyerek Türkiye’de yaptı.

Fakat İspanyol zalimler kadar dürüst ya da dobra olmadığı, veya daha kurnaz olma gibi bir fazileti bulunduğu için, yaptığı zulmü “milletin ilerlemesi yolunda gerçekleştirilen muazzam bir inkılap, yüzyılın iyilik hareketi, büyük hizmet” olarak nitelendirdi.

Ona göre bir Türk dünyaya bedeldi, fakat bir Frenk şapkası terazide tüm Türkler’den daha ağır basıyordu. 

Buna idam sehpaları bile şahitti.

Haçlı İspanyol keferesi, moriskoların kadınlarının başlarını örtmelerini yasaklamıştı, Selanikli Atatürk de Türk milletine morisko muamelesi yaptı, kamu kurumlarında çalışan ve devletin okullarında okuyan hanımlara, kızlara başörtüsü yasağı getirdi.

Müslüman millet, T. C. vatandaşı olmaları itibariyle "en hakiki Türk" kabul edilen Yahudi, Rum ve Ermeni vatandaşlar karşısında "ikinci sınıf vatandaş" haline getirildi. 

Sabatayistlere nisbetle de üçüncü sınıf vatandaştı.

Milleti moriskolaştırma devrimi, Selanikli’nin ölümünden 59 yıl sonra bir 28 Şubat günü feci bir biçimde hortlayacaktı.

*

Ortaçağ’ın vahşi İspanyol yobazlığı, moriskoların bayram günlerinde (hristiyanların bayramlarında) kendi müziklerini icra etmelerini de yasaklamıştı.

Yobazlıkta onlardan geri kalmak istemeyen Selanikli zampara da Türkiye’de radyoda klasik Türk müziğinin çalınmasını yasaklamış bulunuyordu.

Selanikli, sanki ortaçağ İspanya’sından zaman makinasıyla 20. Yüzyıl’a gönderilmiş bir zaman yolcusu ya da eski bir İspanyol mezarından fırlamış bir vampir zombi gibiydi.

İspanyollar'ın Engizisyon zulmüne fark atmayı, bu alanda "level" atlamayı başardı.. Harf devrimi adı altında bin yıllık geleneksel harflere yasak getirdi, İspanyol keferesinin harflerini aldı.

Arapça ve Osmanlıca öğreten kurumların kapısına kilit vurdu.

Arapça’ya olan düşmanlığı yüzünden Türkçe’deki bütün Arapça kelimeleri ayıklamaya, dil devrimi adı altında bir dil katliamı gerçekleştirmeye çalıştı.

Hatta beş altı cümlelik, 10-15 kelimelik Ezan’ın bile Arapça olarak okunmasına zorbalıkla yasak getirdi.

Eğer bir zorbalık ve vahşet olimpiyatları olsaydı, kesinlikle İspanya’nın Engizisyonu’nu da, Naziler’in Hitler’ini de geçer ve şampiyon olurdu. Çünkü Hitler, kendi milletine ve kültürüne bunun yaptığı türden zulmü asla reva görmemişti. İspanyollar da kendi dinlerine, dillerine, kültürlerine ve tarihlerine savaş açmamışlardı. 

Evet, bir zorbalık ve vahşet olimpiyatları olsaydı, Selanikli kesin şampiyondu.

(İnanmayan Prof. Dr. Arnold W. Ludwig’in bir “bilim adamı” olarak King of the Mountain adlı kitabında Selanikli hakkında verdiği hükme baksın.. Ludwig’e göre, Selanikli “dağın kralı” yani "dağdaki şampiyon" olmayı Hitler, Mao, Stalin ve Mussolini gibi isimlerden daha çok hak ediyordu. Nedenini ve "dağın kralı" olmanın ne anlama geldiğini kitaba sorun.)

*

Evet, Selanikli “bağ”ın ya da “kent”in değil, “dağın kralı” gibi hareket ediyordu.

Kadir Mısıroğlu’nun yazmış olduğu şu satırlar, onun nasıl bir “dağ kralı” olduğunu ortaya koyuyor:

… 1975 yılı sonlarıydı. Bir arkadaş telefon edip, Cafer Tayyar Paşa‘nın Salacak’taki yalısının enkazından bazı evrakın çıktığını, gelip onları görmemi söylemesi üzerine kalkıp oraya gittim.

Cafer Tayyar Paşa, Millî Mücadele’nin gerçek kahramanlarından biridir.

Mücadelesi daha ziyade Trakya bölgesindedir.

Fakat muhafazakârlığı sebebiyle zaferden sonra unutulmuş veya kasden unutturulmuş mübarek simalardan biridir.

Onun menkubiyet [düşkünlük, itibarsızlık, dert] günlerinde Kâzım Karabekir’den ayrılmayan, onunla temas etmekten korkmayan üç dört kişiden biri olduğunu biliyordum.

Küçük bir incelemeyle bu evrakın Kâzım Karabekir’in daha önce yayınlanmış olan İstiklâl Harbimiz isimli hatıralarının bir müsveddesi olduğu ortaya çıktı.

Cafer Tayyar Paşa’nın yalısı satılmış, onu … Yahya Kığılı almıştı. Bina yıkılırken, döşeme tahtalarının altından bu evrak ortaya çıkmıştı.

Demek ki, Kâzım Karabekir menkubiyet zamanlarında, evinde vaki aramalardan korktuğu için hatıralarının bir nüshasını da yakın dostu Cafer Tayyar Paşa’ya tevdi etmiş, o da bunları evinin döşeme tahtalarını sökerek altına saklamıştı.

1930’lar Türkiyesi’ndeki devlet terörünün şiddetini anlamak için şu bir tek misal bile kâfidir!..

Mecmuam [Sebil Dergisi] çıktıktan sonra, Hidayet Dönmez adında eski subay ziyaretime geldi.

Bu zat, Cafer Tayyar Paşa’nın yaverliğini yapmış bir insandı. Çok zengin hatıraları vardı. Mert ve cesur bir askerdi. M. Kemal Paşa ve yakın tarih gerçekleri üzerinde fütursuzca konuşuyordu.

Ona, Cafer Tayyar Paşa’nın hatırat yazıp yazmadığını sormam üzerine [şöyle dedi]:

– Cafer Tayyar Paşa hatırat yazmıştır. Hem de üç kere!.. Fakat her defasında evine hırsız girip bu hatıraları çalmıştır! Tabii bunlar, kendilerine hırsız süsü veren siyasî polislerdi. [Cafer Tayyar Paşa] Nihayet bıkıp usanmış ve bu işten vazgeçmiştir. Esasen yaşadığı müddetçe çok sıkı bir tarassut [takip ve gözetim] altında tutulmuştur. …

… [Kâzım Karabekir] Paşa’nın damadı Faruk Özerengin Bey’le temasa geçtim ve bu evrakı ona teslim ettim.

O da … bana Paşa’nın o sırada henüz yayınlanmamış olan diğer evrakını gösterdi.

Bunlar üzerinde kısa bir araştırma yaparak bazı kısımlarını istinsah [kopya] ettim.

Sebil‘in 2 Ocak 1976 tarihini taşıyan sayısında, Kâzım Karabekir’in bir şok edici açıklamasına yer verdim: Nasıl hristiyan olacaktık!. 

Bu ifşaat Türk basınında ilk defa yer alıyordu.

Kâzım Karabekir, 1930’larda, anayasamıza “devletin dininin Hristiyanlık olduğu” yolunda bir ibare yazılmak istenmesine dair münakaşaları ve bu hareketi nasıl önlediğini bütün çıplaklığıyla anlatıyordu.

Mecmua büyük alâka gördü. Zamanına göre rekor sayılabilecek derecede 50.000 adet satıldı. Sırf abone sayısı bile 15.000’in üstünde idi [Toplamda 65 binin üstünde satış].

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 320-2)

*

Evet, Selanikli zorba zampara, Engizisyon'uyla maruf İspanyol Haçlıları’nın yaptığının aynısını yapıp Türk milletini zorla hristiyan yapmayı, Türkiye’yi dört dörtlük, eksiksiz gediksiz bir morisko cumhuriyeti haline getirmeyi bir ara düşünmüş durumda.

Ancak, gözü kesmedi..

Karabekir başta olmak üzere birçok ismin tepkisini, yalaka piyonlarını bu yönde konuşturmak suretiyle ölçmeye çalıştı, insanların nabzını yokladı, ve şunu gördü: Böyle bir girişimde bulunması durumunda patlayacak isyanlar önceki isyanlara benzemeyebilirdi ve de “ihtimal bazı kafalar değil kendi akılsız kafası kesilebilirdi”.

Hülasa, adam bu millete adeta güdülecek davar sürüsü, vesayet ve hacir altında tutulacak sabi sübyan kitlesi, "kafasından uydurduğu ilke ve devrimleri sorgulama hak ve hürriyeti bulunmayan köle zümresi" muamelesi yapageldi.

Etrafındaki tufeyli yalakalar zümresi de yağın dozunu kaçırıp onu peygamber hatta tanrı ilan ettiler.. Selanikli'yi ancak bu şekilde memnun edebiliyor, (milletin kesesinden dağıttığı) ulufe ve ihsanlarına ancak böyle nail olabiliyorlardı.

Sonunda ölüp gitti; fakat onu putperestçe yücelten asalak yalakalar taifesi, onun sayesinde ulaştıkları "ayrıcalıklı ve imtiyazlı" konumu sürdürebilmek için, putlaştırma ameliyesini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" bir teamüle dönüştürüp millete dayatmaya koyuldular.

Bu putlaştırma eyleminin (gönüllü ya da gönülsüz) paydaşı olmayı, belirli kurumlarda etkili konumlara gelebilmenin temel şartı haline getirdiler.


CUMHURİYET TÜRKİYESİ'NİN RESMÎ DİNİ: ATATÜRKÇÜLÜK PUTPERESTLİĞİ

 








Geçmiş yılların birinde, Diyarbakır’da İbrahim Yeşil adlı 30 yaşındaki bir vatandaş, Şeyh Sait Meydanı’nda bulunan Atatürk heykeline elindeki çekiçle saldırmıştı.

Bu tür saldırıların kime fayda sağlayacağını anlamak için MİT ajanı Prof. Mahir Kaynak‘ın ruhuna bir selam göndermekte yarar var.

Böylesi eylemler kime fayda ve zarar verir, nasıl bir sonuca yol açar?

Hangi sonucu verdiğini görüyoruz..

Bu tür saldırılar, Atatürk’ün “bilimsel” düzeyde, “tarihî gerçekler” ışığında sorgulanmasının önüne geçmekten başka bir sonuca yol açmıyor.

İnsanların, “Bu heykellerin faydası nedir?” diye sorgulamaları imkânsız hale getiriliyor.

Bir iki tane heykel zarar görüyor, yüz binlerce heykelin ibkası garantiye alınmış oluyor.

Atatürkçülük ve Kemalizmin sorgulanmasının, “meczup” olarak gösterilen kişilerle aynı düşünce frekansında yer almak olarak gösterilip itibarsızlaştırılması da cabası..

Evet, faydasına zararına, yol açtığı sonuca, ve bu olayları vesile ya da fırsat bilip yaygara koparan, bundan nemalananlara bakarak, bu eylemler dizisinin ardında gerçekte kimlerin olabileceğine dair fikir yürütmek, Mahir Kaynak’ın bilgi ve tecrübelerinden istifade etmek anlamına gelmektedir.

*

Bununla birlikte, heykellere yapılan (bir kısmı “derin mizansen”) bu tür saldırıların ardından koparılan yaygara ve gürültü, birşeyi ispat ediyor:

Türkiye’de Selanikli Mustafa Atatürk’ün şahsını geçtik, heykelleri ve resimleri bile birer puta dönüştürülmüş durumda.

Heykel ve resimlerine, sanki onlar Selanikli’nin bizzat kendisiymiş gibi hürmet ve tazimde bulunuluyor.

Oysa, adamın bırakın heykel ve resimlerini, şahsının bile bir “insan” olarak layık olduğu yere oturtulması, diğer insanlar gibi kusurları ve günahları bulunan aciz bir kul olduğunun hatırlatılması gerekiyor.

Fakat bu tür bir hassasiyet, kusursuzluğun ve mükemmelliğin yüce yaratıcımız Allahu Teala’ya ait olduğunun bilinmesiyle oluşabilecek birşey. Böylesi bir şuura/bilince sahip olunması şart.

*

Ne var ki, memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) hakim kılınmış olduğu için, bu en büyük hakikat “devlet” tarafından “resmen” görmezden geliniyor.

Ancak, görmezden gelme, insanlardaki “kulluk” içgüdüsünü ortadan kaldırmaya yetmiyor, sadece yön değiştirmesine ve sapkınlaşmasına yol açıyor. 

İnsanlar bu defa Yaratan’ı bırakıp yaratılmışları tanrılaştırmaya ve kutsallaştırmaya başlıyorlar.

Türkiye’de bu, “devlet” düzeyinde Selanikli’ye karşı sergileniyor.

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı şu anekdot, tam da bununla ilgili:

Fakülte’den arkadaşımız olan Ferruh Bozbeyli, 1960 İhtilali’nden sonraki ilk seçimlerde Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilmişti. Seçimini müteakiben onunla … karşılaştık. Tebrikten sonra dedim ki:

– Şu 5816 sayılı kanunun [Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun] kaldırılması için Meclis’te bir teklif yap!.. Kabul edilmez ama, sen vazifeni yapmış olursun!

Bana ne dese beğenirsiniz:

– Sen kafayı Atatürk’le bozmuşsun!.. Yahu, onun etafında olsun bir birlik teşekkül etmiş!. Şimdi bunu neden yıkalım!. Yerine ne koyacağız!.

– “Oo” dedim, “Sende çok terakki olmuş!. Yakında mason da olursun!..”

Ayrıldık.. O günden beri kendisi ile bir daha da görüşmedik.

Bir gün bu vakayı Cemil Meriç‘e anlattım. O:

– Oo!. Sen güzel cevap verememişsin! Bak benzer bir hadisede ben nasıl cevap verdim, dedi ve anlattı:

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Cemil Meriç, [Ord. Prof. Dr.] Ali Fuad Başgil ve bir albay konuşuyorlarmış. Ali Fuad, Mustafa Kemal’e tariz ifade eden bir söz söyleyince albay:

– Aman hocam Atatürk‘ü de mi yıkacağız!. Bu takdirde, onun yerine ne koyacağız!.. demiş.

Bunun üzerine Cemil Meriç bağırmış:

– Şart mı be birader!. Yerine birini koymazsan olmaz mı?! Sana ille de bir put mu lâzım!.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 92, dipnot: 21.)

Allah’ı unutuca böyle oluyor..

Sözde laik (siyasal dinsiz), özde ise putperest oluyorsun.

*

Merhum Ali Ulvi Kurucu, Türkiye’deki Atatürk putperestliğine hatıralarını anlatırken değinmiş durumda. (Bkz. Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 4, haz.: M. Ertuğrul Düzdağ, 9. b., İstanbul: MED Kitap, 2020, s. 381-2.)

Söze, “Bir Cuma gecesi idi. [Radyodan gelen] ‘Türk Silahlı Kuvvetleri şöyle yapmış, böyle yapmış’ diye, kalın, kaba bir sesle irkildim” diyerek başlıyor.

Kastedilen gece, 27 Mayıs 1960 gecesi.. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece.. (İslam’da yeni gün akşam Güneş’in batışı ile başladığı için, “cuma gecesi” denildiğinde, perşembeyi cumaya bağlayan gece anlaşılır, cumayı cumartesiye bağlayan gece değil.)

Kurucu, sözlerini şöyle sürdürüyor:

0 27 Mayıs 1960 gecesi, bir kız da, [radyoda]  şu manzumeyi okudu:

And içtik Atam gitmeye, gösterdiğin izden,

Ruhun tutacaktır bizi her gün elimizden,

Çiğnenmeyecek göklere yükselttiğin ülkü,

Ta Arş’a çıkardın yere düşmüş ölü Türk’ü.

Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun,

İnsan ölmez kalpte olmuşsa semâvî

Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.

Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses

İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez.

*

Görüldüğü gibi küfrün ve sapıklığın bini bir para..

Yer ve zamana dikkat!.. Okunan yer, herhangi bir sivil topluluğun bir toplantısı değil.. 

Devletin, interneti geçtik, televizyonun bile bulunmadığı zamanda radyo yayını tekelini elinde tutan, yani özel radyo kanallarının bulunmadığı zamanda rakipsiz olarak tek başına radyo yayını yapan kurumu.. 

TRT..

Okunduğu gece de, devlet gemisine yeni bir rotanın çizildiği gece..

Hezeyan feyezanı taşıp coşmuş..

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp gitmiş, cesedi çürümüş günahkâr oğlu için söylenen zırvalara bakın!.. 

Önce peygamber yapılıyor, ardından anıtı “yönelinip kıble edilen Kâbe” ilan ediliyor, daha sonra iş, Selanikli ölünün Türklüğün haşa ölmez Allah’ı yapılması noktasına vardırılıyor.

Öyle bir bayağılık, alçaklık ve şerefsizlik ki, bütün alçaklık ve şerefsizlikler bunun yanında yücelik gibi görünmeye mahkum.

Bu zırvaları şiir diye yazan şerefsize gelince, tanınmış bir şair değil, unutulup gitmiş. O yüzden, ismini anmaya gerek yok.

*

Merhum Kurucu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şairin adını herhalde söylemedi veya ben duyamadım. Manzume aruzla yazılmıştı. Sanki bildik birinin üslubunu andırıyordu. [Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu] İbrahim Sabri Bey de ona benzetti. Ama ikimiz de,

– İnşaallah onun değildir, diye dua ettik.

İbrahim Sabri Bey:

– Yahu bunu [böyle bir herzeyi] yazan büyük kâfirdir; kuvvetli, anaç bir kâfirdir yahu, dedi.

Ben [ilk kez 1939 yılında yayınlanan bu] manzumeyi ezbere biliyordum. İbret olsun diye sırası geldikçe okurdum.

Bir gün Mustafa Sabri Efendi merhum şöyle demişti:

– Allah Allah, ben yetmiş seksen senedir Kur’an-ı Kerîm‘i okurum. Şirk ayetleri gelince kendi kendime şaşarım da şöyle bir sual gelir aklıma: Allah Allah, demek insanlığın başından böyle akıl dışı, idrak almaz, acayip şeyer de geçmiş!.. Böyle putlara, heykellere tapmak; taşın toprağın, tahtanın önünde eğilmek, secde etmek, onlara saygı göstermek, tapınmak; böyle felaketler, dalaletler, şekavetler de geçirmiş insanoğlu, der şaşarım. Yahu bu zamanda da mı varmış böyle şeyler!? Bu ne cehalet! Aynı şey bugün milletimizin başına da mı geldi? Şu şiire bak yahu! Bu şiir yazılır mı?! Allah demek yasak; ama ölmüş, çürümüş gitmiş bir insana Allah demek serbest

*

Asıl anaç kâfir, kendisi için bu tür zırvaları yazdıran, yazacak insanları etrafına toplayıp onları (milletin kesesinden dağıttığı) ulufelerle abad eden Selanikli Mustafa Atatürk..

Ne yazık ki bu millet, “bir cahile esir” olmuş durumda.

Esaretin en kötüsü, ruhların ve zihinlerin esaretidir.. İnsanın, kendisi gibi birini böyle haşa Allah yapacak kadar alçalmasını sağlayan bir esaret başka türlü oluşmaz.

Türk milletinin düşürüldüğü şu kepaze duruma gâvur bile hayret ediyor.

Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı şu anekdot, bunun bir örneği:

Nureddin Bey [Doç. Nurettin Topçu], Atik Ali Paşa Camii’nin avlusunda bir binanın bodrum katında, kapatılmış olan Türk Milliyetçiler Derneği’ni Milliyetçiler Derneği olarak yeniden kurmuş, orada hafta sonları sohbet yapardı. Ben de bu sohbetlere 50’li yıllarda pek çok kere devam etmişimdir. …

Orada Nureddin Bey bir gün dedi ki:

– Paris’te okumakta iken meşhur müsteşrik Masinyon’u [Massignon] ziyarete gitmiştim. Başkaları da vardı. Benim Türk olduğumu anlayıca bana bir sual tevcih etti ve dedi ki:

– Sizin hukuk alimleriniz Mecelle karşısında İsviçre Kanun-u Medenisini nasıl müdafaa ettiler? Ben merak ediyorum. Ben Avrupa lâdinî [din dışı] hukuklarını bilirim. İslam hukukuyla da oldukça meşgul oldum. Benim hukuk bilgimle Mecelle Dünya’da eşsiz bir hukuk abidesidir. Emsalsiz bir müdevvenattır. Allah aşkına sizin hükümetiniz bunu kaldırıp atarak İsviçre Medeni Kanunu’nu kabul ederken alimleriniz bu hareketi nasıl müdafaa edebildiler? Bunu merak ediyorum.

Nureddin Bey, bu suale karşı Masinyon’a demiş ki:

– Öyle bir şey yok. Bu ilmen müdafaa edilerek üstünlüğü vehmiyle (velev vehim olsa) kabul edilmiş değildir. Bu, emirle olmuş bir iştir. Bizde bir darb-ı mesel vardır. “Emir demiri keser” derler, herkes itaat etti ve icabını yaptı.

Masinyon biraz düşündükten sonra demiş ki:

– Delikanlı, Dünya’da bin yıl süper güç olmuş bir milletsiniz. Desene bir cahile esir oldunuz. Halinize acıyorum.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 636-7.)


ENBİYA SURESİ


 

UŞAĞI CEMAL GRANDA, MUSTAFA ATATÜRK’TEN AKTARIYOR: “PADİŞAH VAHİDEDDİN BENİ İNGİLİZLER’İ VATANDAN KOVMAM İÇİN GÖREVLENDİRDİ”

 








“Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk.”

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda konuya böyle girmiş.

Kaynağımız, “Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri: Atatürk’ün Oniki Yıl Hizmetini Gören Cemal (Çelebi) Granda’nın Hâtıraları” adlı kitap.

Yayına hazırlayan, Turhan Gürkan. 

İstanbul’da 1971 yılında Fer Yayınları tarafından yayınlanmış.

Kitabın 164-167’nci sayfaları arası, yazımızın başlığında ifadesini bulan konuyla ilgili.

Evet, Granda, “Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk” diye söze başlıyor.

Devamı şöyle:

Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas‘la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona:

— Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun. Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım… Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?

Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim :

— İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün çıkışmasının, Granda’nın Kâzım Karabekir’i övmüş olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor:

Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı öğüyordum. Bilmem ama, çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:

«Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli – Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?»

Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

*

Söz konusu marşın sözleri ve bestesi Kâzım Karabekir Paşa’ya ait:

Cihan Harbi yangınından bağrı yanık vatana,

Türk’ü boğmak maksadıyla, girdi düşman askeri,

Kan ve yangın başlamıştır; ırz ve namus kalmıyor;

Tehlikeye düştü vatan, yas içinde her yeri.

 

Kahraman halk! Kalk, silahlan! Ahd ü peymân Tanrı’ya

Vur! Ve haykır! Türklük ölmez, Türk de yılmaz, ileri!

 

Çelik gibi kollu, tunçtan ayaklı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Göğsü imanlı, temiz vicdanlı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Düşmana salsa, tek bile kalsa

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

*

Granda, sözlerini şöyle sürdürüyor:

O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

— Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.

— Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu :

— Kütüphanenin neresinde biliyor musun?

— Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.

— Öyleyse al getir…

Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyliyeyim, bir korku vardı.

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

— Sen de dinle… Diye ekledi.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

*

Böylece mevzu, Türkiye’de hâlâ tartışılan bir meseleye gelmiş.

Granda’nın tanıklığı önemli.. Selanikli Mustafa Atatürk’ten şunları duymuş:

Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

— Emredersiniz.

— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

Ve kendisine şu görevi veriyor:

— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri işi haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı :

— Onun yerine Samsun’a çıkıp, askeri elbiselerimi yırtıp, üniformamı attıktan sonra Karabekir Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

*

Gerçekte, Selanikli’nin Anadolu’da tutunması Karabekir sayesinde oldu.

Hatta Padişah Vahideddin ve İstanbul hükümeti, bir zaman sonra, Selanikli’nin ikircikli söz ve hareketlerinden dolayı gerçek niyetleri hakkında kuşkuya kapılmış ve yerine bir başkasını görevlendirmeyi düşünmüşlerdi. 

Öyle ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında anlattığına göre, Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak), Selanikli’yi kulağından tutup İstanbul’a getirmek için Sivas’a kadar gelmişti.

Fakat, Karabekir bunu yapmasına engel olmuştu. Nitekim anılarında anlatmış bulunuyor.

Falih Rıfkı'nın Fevzi Çakmak hakkında bunu yazmış olmasının nedeni, öyle anlaşılıyor ki, onu itibarsızlaştırmak, ve Selanikli’nin ne  büyük zorlukların üstesinden gelmiş “tek kahraman” olduğunu göstermek istemiş olmasıydı.

Birçoklarına göre, Fevzi Çakmak’ın sonraki dönemde Selanikli’ye karşı hep alttan alması ve boynu eğri durmasının nedenlerinden biri, geçmişindeki bu “sabıka”sıydı.

Evet, Selanikli, velinimeti Karabekir’e çok büyük nankörlük yapmıştı.. Vahideddin'e yaptığı gibi..

Karakterinin en bariz vasfı, nankörlüğü.

*

Granda’nın anlattığı (“çıkışma”lı ve Nutuk okumalı) olayın yaşandığı sıralarda Karabekir’in izi tozu kalmamış durumdaydı.

Ne siyasal hayatta, ne sosyal çevrede bir ağırlığı ve etkisi vardı.

Unutulup gitmişti.. Unutturulmuştu..

Fakat, Selanikli Mustafa Atatürk onu unutmamıştı.. Sivil polisler ve ajanlar marifetiyle sürekli olarak takip altında tutuyordu.

Devletin ve milletin imkânlarını, elindeki yetkileri kişisel kaprisleri, tutkuları, kini ve menfaati için kullanıyor, istismar ediyordu.

İzmir Suikasti girişimini bahane ederek Karabekir'i ve arkadaşlarını yargılatmış, idam tehdidini Demokles’in kılıcı gibi başlarının üstünde sallandırmış, arkadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (Partisi’ni) ülke için tehdit ve tehlike olmakla suçlayarak kapattırmıştı.

Karabekir yalnızlığa ve sefalete mahkum edilmişti.

Fakat, Selanikli’nin öfkesinin, kininin ve nefretinin dinmesine bu da yetmemişti.

Bu yüzden, 1930’lu yılların başlarında onun aleyhine yayınlar yaptırmış, fakat Karabekir cevap hakkını kullanarak söz konusu yazılara medyada cevap vermeye başlamıştı.

Bir süre sonra cevap vermesi de engellenmiş, fakat bu gelişme, Karabekir’in bütün bildiklerini kitaplaştırma kararı almasına yol açmıştı.

Ancak, bastırdığı kitabı Selanikli tarafından daha dağıtıma verilmeden toplatılacak ve imha edilecekti.

Yakılacaktı.

*

Granda sözlerini şöyle sürdürüyor:

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor «Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı…» gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara biraz sinirlenmiş olacak ki, birden şunları söyledi:

— Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım… Eğer bu memleketi bir Karabekir’le bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak lâzım!

*

Evet, şimdilerde Türkiye’de “Atatürk olmasaydı biz olmazdık, şöyle olmazdı, böyle olmazdı” diyen sürü sepet dangalak var.

Atatürk’leri onlar için “Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım” demiş.

Bunu yapmak mümkün değil.. 

İmkânsız..

Bu kadar çok dengesiz deli için yeterli sayıda “akıl doktoru”muz yok. Hangi birini göndereceksin?!

*

Granda, Padişah Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği paralardan da bahsediyor:

… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti. Elde avuçta beş para kalmamıştı.

Nereden para bulunacağı düşünülürken Diyanet İşleri Başkanı Rifat Hoca çıkageliyor [O zamanlar Ankara müftüsü.. Sonradan başkan yapılıyor]. Hemen cebinden bin lira çıkarıyor ve Atatürk’e:

— Paşam, şimdi sizin paraya ihtiyacınız vardır. Bugünlük bu kadar temin edebildim. Kusura bakmayın… Diye parayı uzatıyor.

— Bu parayı hiç unutmam… Der ve Rifat Hoca’dan sırası geldikçe öğünerek sözederdi. (s. 163.)

*

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...