YENİ OYUN: KEMALİZM-KAMALİZM KAVGASI

 













Salih Tuna, yandaş medyanın kalelerinden Sabah‘ta yazıyor..

Ondan önce Yeni Şafak‘ta yazıyordu.

Bir ara Odatv‘ci Soner Yalçın ile aralarında “Erdoğan’ı eleştirirdiniz, eleştiremezdiniz” diye boş bir tartışma yaşanmıştı.

Soner Yalçın, Salih Tuna için “… biliriz Erdoğan‘ı eleştiremezler!” diyor ve ekliyordu:

Biz başka politik kültürden geliyoruz; bizde “kişiye biat” olmaz! Mahalledeki devrimci ağabeylerin küçük yaşlarda bize ilk öğrettiği; “eleştiri-özeleştiri” kavramları ve “politik doğruculuk” oldu.

Eleştiride kişiler ve kişilik amaç olmaz; önemli olan olgunun kendisidir.

Rehberimiz kişi/mahalle değil, kitap/teoridir.

*

Bakmayın böyle palavra attığına, onun da biat ettiği biri var: Atatürk.

Onun politik kültüründe kişiye biat olmazmış.. Öyle diyor.

Öyle angut ki, kendisinden haberi yok. Vatandaş sen Atatürk’e biat etmiş durumdasın, farkında değilsin.

Sen özeleştirinin Atatürk konulu olanını yapabilir misin angut Abidin?

Politik kültürüymüş, politik doğruculuğuymuş…

Tükürürüm senin kültürüne de doğruculuğuna da..

*

Eleştiride kişiler ve kişilik amaç olmazmış da; önemli olan olgunun kendisiymiş de..

Bre angut, o zaman bırak şu Atatürk putçuluğunu, bir olgu olarak İstiklal Harbi’ni tartış..

Hayır, bunu yapmazlar, yapamazlar..

Bu palavracı bir de “Yazarın mahallesine-liderine değil; ülkesine sorumluluğu vardır” diyor.

Eğer Atatürk’e değil de bu ülkeye sorumluluğun varsa, Atatürk’e de, muhaliflerine de “olgu” çerçevesinde bak..

*

Evet, Soner Yalçın, aslında Salih Tuna‘ya yönelttiği eleştirilerinde haklı..

“Erdoğan’ı eleştiremezsiniz” diyor..

Haklı..

Fakat kendisi de Atatürk‘ü eleştiremez.

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat biri Atatürkçü, diğeri Erdoğancı..

Ve Salih Tuna, yüzüne ayna tutan Soner Yalçın‘a güya cevap veriyor, fakat “Sen de Mustafa Kemal’i eleştiremezsin” demiyor, diyemiyor.

Böylece, bir bakıma, Selanikli Mustafa Atatürk'ü (sadece Allahu Teala'ya mahsus olan) "lâ yüs'el"lik (sorgulanaamazlık) ve "lâ yuhtî"lik (hata etmezlik) tahtına oturtuyor. 

Şunu diyor: Kurtuluş Savaşı esnasında Mustafa Kemal’i eleştirmek neyse, 2. Kurtuluş Savaşı verdiğimiz bu dönemde Erdoğan’ı eleştirmek de odur.” 

Bunu diyerek, Erdoğancılığını Mustafa Kemalcilik ya da Atatürkçülük ile taçlandırıyor.

*

Yandaş medyadaki bu Atatürkçülüğü/Kemalistliği “Yeşil Kemalizm” ve temsilcilerini de “Yeşil Kemalistler” olarak adlandıranlar var.

Yeşil Kemalistlerin, “yeşil olmayan” Kemalistleri “Kamalist” olarak adlandırdıkları görülüyor.

Böylece, dolaylı olarak kendilerinin “en öz hakiki” Kemalist (veya gerçek Atatatürkçü) olduklarını söylemiş oluyorlar.

Ancak, Kamalist olarak adlandırılanlar kendileri için bu tabiri kullanmıyorlar, Kemalist ya da Atatürkçü olduklarını söylüyorlar.

Onlara da Kemalist diyeceksek (Ki Kemalizm’in patenti onların elinde olduğu için demek gerekiyor), berikilere “Yeşil Kemalist” demek uygun olur gibi görünüyor.

Onların karşısındakilere de “Kızıl Kemalist” mi denir, yoksa “sade suya tirit Kemalist” mi, onu bilemiyorum.

Bu tür bir Kamalizm karşıtlığı aslında Kemalizm'in emniyet sübabı.. "Tamam, Kemalizm kötü de, hangi Kemalizm.. Kötü olan Kemalizm aslında Kamalizm.. Kemalizm'in kendisi o kadar da fena birşey değil" bilinçaltı mesajını vermiş oluyorlar.

İnsanları "Kamalizm'ın öldürücülüğü"nü göstererek "Kemalizm sıtması"na razı etme taktiği.

*

Mustafa Kemal’in kimler tarafından hangi yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği malum..

İngilizler’in vizesiyle gittiği de meçhul değil..

Bu arada İngilizler’in "resmen" Ağustos 1919 başında, "fiilen" ise Haziran 1919 sonlarında Yunanlılar’ı (Milne Hattı ile) Ege’de durdurdukları ve orada beklettikleri biliniyor. Hat, ismini İngiliz generali Milne’den alıyor.

Ve bu “savaşsız” ortamda Mustafa Kemal’in tek yaptığı, kongre toplayıp nutuk atmak, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmak oldu.. Bu zaman zarfında ne cepheye uğradı, ne de düşmana tek bir mermi sıktı.

Tek derdi yeni bir meclis kurmaktı.

Çünkü, İstanbul’dan gelirken (riayet edeceğine dair yemin ettiği "gizli görev" çerçevesinde) cebine koyduğu yetki belgesini yırtıp atabilmek, Ben Türk milletini temsil eden TBMM‘nin seçtiği adamım, yetkiyi Padişah’tan (Osmanlı Devleti’nden) değil, milletten alıyorum. Bu da yeni bir devlet kurmak demek oluyor diyebilme imkânına kavuşmak istiyordu.

*

İngilizler de bu arada boş durmuyor, TBMM’nin önünü açacak, rakipsiz ve alternatifsiz bırakacak şekilde, Mart 1920’de, yani TBMM’nin açılmasından bir ay kadar önce, İstanbul’daki meclisi, Meclis-i Mebusan‘ı dağıtıyorlar.

Ayrıca, Meclis-i Mebusan’ı dağıttıkları gün, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki mülkî amirlerine ve subay kadrosuna İstanbul’da başvurabilecekleri merci bırakmayacak, onları Ankara’ya kulak vermek zorunda bırakacak şekilde, İstanbul’daki Harbiye Nezareti’nin (Milli Savunma Bakanlığı’nın) ve ona bağlı Erkân-ı Harbiye Dairesi’nin (Genelkurmay Başkanlığı’nın) kapısına kilit vuruyorlar.

Böyle savaşsız, Milne Hattı ile Yunan’ın durdurulmuş olduğu bir ortamda Mustafa Kemal, düşmana tek kurşun atmadan başka şeyler yapıyor.

*

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında Mustafa Kemal’in şu sözünü aktarır:

“… (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21).

Yani mevzubahis olan yeni bir meclis açıp başına geçmekse memleketin menfaati ve vatan da teferruattı.

*

Evet, Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar, yani 11 ayı aşkın bir süre, yaklaşık bir yıl boyunca, düşmana tek kurşun bile sıkmamıştı.

Acelesi yoktu, vatanı kurtarması, düşmana silah sıkması gerekmiyordu.

İngilizler’in “Milne Hattı” sayesinde..

Yunan Ege’de, Aydın civarında durmuş bekliyordu; Maraş, Antep ve Urfa‘yı ise milletin kendisi Fransız’dan temizlemişti.

Ancak bu arada bazı yerlerde birileri, “Mustafa Kemal Padişah’a ihanet etmiş, kendi kendine kongreler, toplantılar filan yapıyor, bir meclis toplayarak Osmanlı Devleti yerine başka bir devlet kurmak istiyormuş. Biz sadece devleti, Padişah’ı, Halife’yi tanırız, Mustafa Kemal diye biri bize emir veremez” şeklinde konuşmaya başlamış bulunuyorlardı.

İşte Mustafa Kemal, Yunan’a değil fakat bunlara kurşun sıkmış, üzerlerine hışımla yürümüştü.

*

Söylediğine göre, aslında o Padişah’a bağlıydı, zaten TBMM’yi de Padişah’a sadakat yemini ile açmışlardı.

Mustafa Kemal, yeminini çiğneyecek adam değildi:

Falih Rıfkı şunları yazmaktadır:

Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir! ‘Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.”

“Mustafa Kemal ilk amacına ermiştir. Bir Millet Meclisi vardır. Onun başbakanı ve hükûmeti vardır. ”

(Atay, Çankaya III, s. 22.)

Mustafa Kemal, “Sevgili Padişahımız’a sadakat” yemini ettiğine, ilk ve son sözü Padişah ve Halife’ye bağlılık olduğuna, üstelik yemini Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’in ismi üzerine yaptığına göre, Padişah’a ve Halife’ye asla isyan etmediğine, bu bir yalandan ibaret olduğuna göre, kendisine isyan edenleri ezebilirdi.

*

Ancak, Mustafa Kemal’in sadık adamlarından Mazhar Müfit Kansu, çok sonraları yazdığı kitabında Mustafa Kemal’in “profesyonel bir yalancı” olduğunu ilan edecekti:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“- Mazhar not defterin yanında mı?

“- Hayır Paşam!

“- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

“… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin ! Şartım bu!’ dedi. Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik…. ‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki!; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç!; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört!; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’ Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim. ‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.’ dedim. Gülerek; ‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim: ‘Beş!; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

Evet, kafasındaki “gizli gündem” bu olan Mustafa Kemal, İngilizler’in “Milne Hattı“nın sağladığı güllük gülistanlık savaşsız ortamda hedefine doğru emin adımlarla yürüyordu.

Verdiği sözlere, ettiği yeminlere inanmayan, kendisini sorgulayan ve yalancı olduğunu düşünenlere karşı acımasızdı.

TBMM‘nin açılışından sadece altı gün sonra, yani 29 Nisan 1920 günü Hıyanet-i Vataniye Kanunu‘nu çıkaracaktı.

Kanun, TBMM’ye yönelik her türlü sözlü ve yazılı muhalefeti ya da sorgulamayı vatana ihanet sayıyor, bu suçları işleyenlerin idamla cezalandırılmasını, yani öldürülmesini hükme bağlıyordu.

Kısacası, TBMM’ye iman etmemenin, Mustafa Kemal’in sözlerine ve yeminine inanmamanın cezası idamdı.

Ölümdü.

*

Bu arada İngilizler de Meclis-i Mebusan’ı kapatarak “Ya hu İstanbul’da bir millet meclisi varken Ankara’da ikincisine ne lüzum vardı?” diyecek olanları susturmuş durumdaydılar.

İngilizler ayrıca İstanbul’daki Harbiye Nezareti ile Genelkurmay Başkanlığı‘nı da kapatarak, Ankara’da bunların yerine ikame edilecek kurumların oluşturulmasının da önünü açmış bulunuyorlardı.

Böylece, Anadolu’daki mülkî amirlerin ve subayların Mustafa Kemal’e, “Tamam sen geniş yetkilerle gönderildin, Padişah’a/Halifeye/devlete sadakat yemini de ettin, fakat sana hangi noktaya kadar itaat edeceğimize İstanbul’dan, başkentten gelen emirler çerçevesinde karar veririz” demelerinin de önü kesilmiş oluyordu.

İngiliz orkestrasının enstrümanlarının çaldığı parça ile Selanikli Mustafa Atatürk’ün seslendirdiği uzun hava arasında acayip bir uyum vardı. Beste ve güfte birbirini eşsiz bir ahenkle tamamlıyordu.

*

Böylece sıra, Mustafa Kemal’in vatanı kurtarmasına gelmiş durumdaydı.

Yine Falih Rıfkı’nın yazdığına göre, Selanikli meclisini kurup Anadolu’da otoritesini tesis ettikten sonra İngilizler devreye girmiş, Mustafa Atatürk ile Yunanlılar’ı herhangi bir savaşa girmeden barıştırmak istemişlerdi.

Mustafa Kemal’in “yeni devlet”ini kurmasına imkân verecek şekilde Yunanlılar’a Milne Hattı dayatmasında bulunan İngilizler, onun Yunan karşısında uğrayabileceği muhtemel bir yenilgiyi önlemek istiyorlardı.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Haziranda İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Atay, Çankaya III, s. 82.)

Evet Yunan tarafı barış teklifini kabul etmemişti.

Nedeni, Yunanistan’da siyaset rüzgârlarının yön değiştirmiş olmasıydı.

İngilizler’in, Almanya yanlısı olduğu için 1917 yılında tehdit edip oğlu lehine tahttan feragat etmesini sağladıkları Kral Konstantin tekrar devletin başına geçmiş, İngilizler’in adamı Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybetmişti.

Konstantin İngilizler’i takmıyordu. Böylece, Selanikli’nin sağlıklı yaşam sigortası “Milne Hattı” yerle yeksan hale gelmiş oldu.

Anadolu içlerine yürümeye başlayan Yunan, Venizelos zamanında “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden göstermelik harekatlar yaparken, Konstantin’le birlikte iş ciddiye binmişti.

Venizelos Yunan siyasetinin dümeninde kalmaya devam etseydi, ufak çaplı çatışmalarla Selanikli vatanı kurtarmış olacaktı. Konstantin işi çıkmaza soktu.

*

Ankara’ya doğru acelesiz ve istikrarlı bir biçimde ilerleyen Yunan ordusu, 10 Temmuz 1921 ile 24 Temmuz 1921 tarihleri arasında cereyan eden Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde 70 bin kişilik Türk ordusunu yenilgiye uğrattı. Mağlup ordudan geriye sadece 30 bin kişilik bir kuvvet kalmıştı ve onlar da geriye çekilip Sakarya’nın doğusunda mevzilenmişlerdi (Atay, Çankaya III, s. 492-3).

Evet, 40 bin kişi kayıptı.

Mustafa Kemal için kara günler başlamıştı: “Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü. (Atay, Çankaya III, s. 83.)

Evet, Yunan yönünden durum buydu, fakat Mustafa Kemal’in şansı İngilizler yönünden açıktı:

T.C. Eskişehir Valiliği’nin resmî sitesinde verilen bilgilere göre, 20 Mart 1920’de, Milli Alay’a komuta etmekte olan 20. Kolordu komutan vekili Mahmut Bey, Eskişehir’deki işgal kuvvetlerine (İngilizler’e) bir uyarı yapmış ve Eskişehir’i bir saat içinde terk etmelerini istemişti. Aynı gün, sürenin uzatılması istekleri reddedilen İngiliz kuvvetleri, çok sayıda araç gereç ve mühimmat bırakarak Eskişehir’i terk etmişlerdi. (http://www.eskisehir.gov.tr/tr/?option=com_content&view=article&id=114&Itemid=321)

Yani bir anlamda, Ankara Hükümeti’ne çok sayıda araç gereç ve mühimmat yardımı yapmış durumdaydılar.

*

İngilizler’in Mustafa Kemal liderliğindeki Ankara’ya dolaylı yardımları bununla da sınırlı değildi.

Yine Eskişehir Valiliği’nin resmî sitesinde verilen bilgilere göre, İngilizler, Eskişehir’den çekilmeden altı ay kadar önce, İsmail Hakkı Bey komutasındaki bir müfreze Kütahya’ya giderek, İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e doğru çekilmelerini sağlamış bulunuyordu.

Kütahya’da bulunan İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e çekilmelerinden sonra, Türk birlikleri Eskişehir-Kütahya Demiryolu üzerinde bulunan Alayunt köprüsünü yıkarak, İngilizler’in Kütahya’ya dönmesi ihtimalini ortadan kaldırmak istemişlerdi.

Bu durum, Eskişehir’de bulunan İstanbul Hükümeti (Osmanlı Devleti) yanlılarını rahatsız etmiş ve (devletin mülkî yetkilisi) Mutasarrıf Hilmi Bey, İngilizler’den yardım istemişti. Ancak İngilizler, bu çatışmaların Osmanlı İmparatorluğu’nun iç sorunu olduğunu belirterek, Mutasarrıf Hilmi’ye destek vermekten kaçınmışlardı. (http://www.eskisehir.gov.tr/tr/?option=com_content&view=article&id=114&Itemid=321)

Yani aslında, İngilizler’in, pratikte, Ankara’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etmesi gibi bir durum söz konusu değildi.

Aynı şekilde, Yunanistan Kralı Konstantin’e de ciddî bir yardımları olmamıştı.

Tam aksine, yine Falih Rıfkı’nın ifade ettiği gibi, İngilizler, Türk-Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilan etmiş bulunuyorlardı (Atay, Çankaya III, s. 82).

*

Evet, Yunan ordusu İngilizler gibi davranmıyordu, onların bırakıp gittiği Eskişehir‘i işgal etmiş durumdaydılar.

Durum kritikti, ama olsundu.. Mustafa Kemal neden Samsun‘a çıkmış, Anadolu’ya gelmişti?..

Mevzubahis olan vatansa Mustafa Kemal’in canı da teferruattı, hemen düşmanın üstüne yürürdü..

Ama Mustafa Kemal bizim gibi düşünmemişti..

Cepheye gitmek yerine, başka birşeyi düşünmeye başlamıştı: Ankara’yı “bir hafta içinde” boşaltıp, TBMM’yi Kayseri’ye taşımak.

Bu bir kaçış, bir ricat değildi, stratejik bir çekilmeydi.

Falih Rıfkı durumu şöyle özetlemektedir: 

“… Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu) ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak) bir gün gizli oturum istedi. Rengi uçmuş, traşsız, kim bilir kaç gündür uykusuz, milletvekillerine:

” ‘Arkadaşlar,’ dedi, ‘tarihi günler yaşıyoruz. Yunanlıların çok üstün kuvvetlerle yaptıkları taarruza karşı askerlerimiz kahramanca dövüştüler. Ağır kayıplara uğradık…. Hükümetimiz adına Ankara’yı bir hafta içinde boşaltmıya, merkezi Kayseri’ye götürmeye karar verdik. Şimdiden hazırlığa başlanmasını rica ediyoruz.’

“Bir kıyamettir koptu. Kürsüden inen çıkana idi. Milletvekilleri iki noktada birleşiyorlardı:

“1- Ankara’yı harpsiz bırakmamak,

“2- Bozguna sebep olanları şiddetle cezalandırmak.

“…

“Bu arada bazı milletvekillerinin hatırlarına Mustafa Kemal’i başkomutan yapmak fikri geldi….”

(Atay, Çankaya III, s. 93.)

*

Bu fikir, Falih Rıfkı’nın belirttiği gibi, Mustafa Kemal’i öfkelendirmişti.

İşler, Mustafa Kemal’in istediği gibi gitmiyordu.

Söz konusu yenilginin ardından, Falih Rıfkı’nın ifadesiyle, “Eğer Mustafa Kemal de bir yenilmeye uğrarsa ortada hiçbir otorite kalmıyacağını düşünen ve onun cepheye gitmesini doğru bulmayan birkaç arkadaşı müstesna, dostu da düşmanı da Mustafa Kemal’i ordunun başına geçirmek ister”. (Atay, Çankaya III, s. 85.)

Yani, Mustafa Kemal’in “birkaç arkadaşı”na göre, yenilgiler başkalarının payına düşmeliydi, Mustafa Kemal yenilmemeliydi.

Cepheye gitmesi doğru değildi. Cepheye gitmemeliydi.

Bir bakıma, mevzubahis olan Mustafa Kemal’in karizması, imajı ve otoritesiydiyse, vatan da teferruattı. 

Falih Rıfkı, şunları yazmaktadır:

“Bu sırada bazı milletvekillerinin hatırlarına Mustafa Kemal’i başkomutan yapmak fikri geldi. Bunlar Meclise tekliflerini verdiler. Teklif üzerine bir gizli oturumda görüşmeler iki gün sürdü. Vatanın son tepesine kadar savaş kararında olan Mustafa Kemal herhangi bir çarpışmanın doğrudan sorumluluğunu üstüne almak istemiyordu.”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

*

Sorumluluk başkalarının üstünde olmalıydı. Mustafa Kemal sadece yetki sahibi olmalı, karar almalıydı.

Falih Rıfkı, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“… İki gün süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal kürsüye geldi:

“- Bu tekliften maksat nedir? dedi. Eğer işin başında benim bulunmaklığım ise, esasen işin içindeyim. Durumu yakından takip ediyorum. Genelkurmay Başkanı (Fevzi Paşa) ile benim karargâhımız Ankara’dadır. Lâzım gelen tedbirleri buradan alıyoruz. Bu teklif beni Ankara’dan uzaklaştırmaktan başka mana taşımaz.

“Öfkeli idi….”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

Mustafa Kemal’in Ankara’dan uzaklaşmaması, cephede düşmanı karşılamasından, vatanı savunmasından daha önemli idi.

Mevzubahis olan Mustafa Kemal’in Ankara’daki konumu idiyse, bir bakıma, vatan da, vatan savunması da teferruattı.

*

Aslında, Falih Rıfkı’nın yazdıklarına bakılırsa, asıl anlamsız olan, Mustafa Kemal’in bu öfkesiydi, çünkü “… teklif sahipleri Sakarya zaferinin ancak onun cephe başında bulunması ile mümkün olacağı inancında idiler” (Atay, Çankaya III, s. 83).

Teklif sahipleri ile Mustafa Kemal’in dertlerinin başka olduğu anlaşılıyordu..

Mustafa Kemal, sonunda, teklifi kabul edip başkomutan olarak cephenin başına geçmeyi kabul eder.

Etmek zorunda kalır.

Falih Rıfkı, nasıl kabul ettiğini şöyle anlatmaktadır:

“… Meclisin bütün yetkileri üç ay müddetle kendisine verilmek şartı ile, Başkomutanlığı kabul edeceğini bildiren bir takrir verdi…. İki gün de bu tartışma devam etti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Sakarya’da bir bozgun olsa da durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki ile 5 Ağustos 1921’de başkomutanlığa geldi.”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

Vatanı kurtarmak için 19 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Güneş, tam iki yıl, iki ay, iki hafta, üç gün sonra, nihayet düşmana, cephede bizzat karşı koymayı kabul etmiş bulunuyordu.

Tam dört gün boyunca tartıştıktan sonra…

Bozgun halinde bile “durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki”yi yan cebine koyarak…

İstanbul’dan gelirken de “Anadolu’da durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki“yi alıp cebine koymayı ihmal etmemişti.

Mevzubahis olan vatansa yetki de teferruattır” dememişti.

*

Bütün bunlardan sonra “sorumluluk” alıyor, lutfedip özveride bulunuyor, “başkomutan” olarak cepheye gitmeyi kabul ediyordu.

Vatanı kurtarmak için 19 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Güneş, madem ki sorumluluk alma fedakârlığında bulunuyordu, o halde, TBMM’nin bütün yetkisi de, millet iradesi de, kayıtsız şartsız ona devredilmeliydi.

Madem ki o sorumluluk alıyordu, sorumluluk alma özverisinde bulunuyordu, TBMM de, bir anlamda kendisini inkâr etmeli, Mustafa Kemal karşısında kendisini hiçe indirgemeli, yok saymalıydı.

“Biz milletin iradesini temsil ediyoruz. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” demekten vazgeçmeliydi.

Falih Rıfkı’nın dediği gibi, “Mecliste bozguncu takımının fesatlarını durdurmak lâzımdı” (Atay, Çankaya III, s. 29).

TBMM, Mustafa Kemal’in arzusu yönünde hareket ederse millet iradesi oluyordu, başka şeyler düşünürse bozguncu takımı..

*

Timur'la ilgili şöyle bir olay anlatılır: 

Nasıl olup da her savaşı kazandığını soran birine (Bazıları bunun Yıldırım Bayezid olduğunu yazıyor) "Birer parmağımızı aynı anda karşılıklı ısıralım, bakalım kim daha fazla dayanacak" demiş. Bir süre sonra karşısındaki kişi ağzını açıp feryat etmiş, böylece Timur'un parmağı kurtulmuş. Timur da "Zafere sabırla ulaşılır" anlamına gelen birşey söylemiş.

Tarihte yaşanan savaşlarda bunun örnekleri çok.. 

Tuhaf gelecek ama, savaşan iki ordunun aynı anda ricat ettikleri bile var.. Bazen de bir taraf ricat kararı almışken bir aksilik yüzünden biraz beklemeleri gerekmiş ve o arada karşıdaki düşman ricat etmiştir.

Yine bazen bir ordunun, karşısındaki düşmanın ricatini bir tuzak olarak değerlendirip yerinde beklediği de olmuştur. Mesela Kösedağ Savaşı'nda Selçuklu ordusunun karşısında Moğollar'ın durumu buydu.

*

Bunlara benzer ilginç bir olay Sakarya Savaşı'nda da yaşanmış durumda. Bu, 22 gün ve gece süren, 100 kilometre uzunluğundaki bir alanda cereyan eden yıpratıcı ve zorlu bir savaştı. Nitekim orada Türk ordusu 5 bin 713 şehit verdi. Yaralı sayısı 18 bin 480'di. 

Kayıp 14 bin 268 askerin ise akıbetinin ne olduğu tespit edilemedi. 

Evet, bu savaşın son safhasında Selanikli Mustafa Atatürk umutsuzluğa kapılıp geri çekilme emri vermiş, fakat sahadaki tabloyu iyi okuyan Fevzi Çakmak, Yunan ordusunun durumunun da parlak olmadığını değerlendirerek bu emri icra safhasına geçirmemiş ve orduya duyurmamıştı. Ve o arada Yunan'ın hissettirmemeye çalışarak geri çekilmeye başladığı anlaşılmıştı. 

Yunan'ın geri çekilmeye başlamasının nedeni, yaşadıkları lojistik sorunundan dolayı iaşede zorluk yaşamaları, askerin aç kalması, ishal ve salgın hastalık başgöstermiş olmasıydı. Mareşal İshal, General Açlık ve Albay Salgın Hastalık Yunanlılar'ı perişan etmiş, canlarından bezdirmişti.

Selanikli Atatürk'ün ricat emri emri ve Çakmak'ın bir rezalet ve felaketi önlemiş olması gerçeği, bir sır olarak kaldı.. Yazabilen sadece iki kişi çıktı.. 

Biri, olayı bizzat Fevzi Çakmak'tan duyan Kâzım Karabekir Paşa'ydı.. 

Diğeri de, Selanikli'nin bir zamanlar yakın dostlarından ve cumhuriyet hükümetlerindeki ilk bakanlarından olan Dr. Rıza Nur'du.

Selanikli, zahiren çok şanslı bir bedbahttı.

*

Türkiye'nin, cumhuriyet diye adlandırılan idarenin kurulmasıyla neticelenen istiklal mücadelesi, matruşka türü bilmecemsi bir entrika ve hileler yumağıdır.

Onu hiç kimse, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü kadar veciz, açık, net ve anlaşılır biçimde özetlemeyi ve en kalın çizgileriyle tasvir etmeyi başaramadı.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde aynen şunu demişti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


HİLAFET, İNGİLİZLER, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK VE “İNÖNÜ’DEN FAZLA ATATÜRKÇÜ” YEŞİL KEMALİSTLER

 










Ali İhsan Çelikkan



“MOSSAD operasyonunda ayrıntılar ortaya çıktı: Casus vaiz… Herkes kim olduğunu merak ediyordu”.

Odatv.com’un haberinin başlığı böyleydi.

Haberin spotu ise şöyleydi:

“MİT ve Emniyet’in deşifre ettiği Mossad casuslarının önceki gün yayınlanan görüntüleri “ajanlık”la ilgili birçok ezberi bozdu. Suriye uyruklu S.T. geçen yıl Hatay Kırıkhan’da camide namaz sonrası vaaz verdiği ortaya çıktı.”

(https://www.odatv4.com/guncel/mossad-operasyonunda-ayrintilar-ortaya-cikti-casus-vaiz-herkes-kim-oldugunu-merak-ediyordu-120019882)

Buradan anlaşılıyor ki, kendilerini çok akıllı, çok zeki, çok bilgili zanneden, her konuda ahkâm kesen Odatv’ciler casusluğun doğası hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış.

Yanlış ezberlerin peşinde kaybolup gitmişler.

Ya da bizim böyle düşünmemiz için numara yapıyorlar.

*

Ancak, yanlış ezberlere kapılıp gitme bakımından benim de mazim pek parlak değil.

Mesela, sonradan (Türkler’in atası anlamında palavra niteliğindeki) Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal’le ilgili ilkokul ve ortaokul ezberlerimin birer hurafe olduğunu anlamaya başlamam lisede oldu.

Nerden nasıl elime geçti hatırlamıyorum, fakat merhum Mustafa Yazgan’ın Monark – Ütopia adlı kitabını okuduğumda, Mustafa Kemal’in hikâyesine farklı bir açıdan bakmanın mümkün olduğunu fark etmiştim.

Selanikli Mustafa ile ilgili düşüncelerimin değişiklik göstermesine ve netleşmesine sebep olan ikinci yazar Uğur Mumcu’ydu.

Onun, 30 küsur sene önce okuduğum Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabı kafamı altüst etti, Selanikli ile ilgili kanaatlerimin tamamen olumsuzlaşmasına yol açtı.

Yazgan’ın kitabı bir ütopyaydı, Mumcu’nun kitabı ise, belgelere dayanan bir hatıratın özeti..

Karabekir, başından geçenleri, isim ve yer vererek, şahit göstererek anlatıyordu.

*

Yazdıkları, ilk basıldığında, özellikle Selanikli’yi rahatsız etmişti.

Çünkü onun balonunu patlatıyordu.

Ve Selanikli, ölümünün ardından TBMM’de Vahideddin’e karşı “patlattığı” Nutuk’unun benzeri bir yeni nutuk yazarak Karabekir’i rezil rüsvay etmek varken, onun kitabını toplatmış, tek bir nüshası kalmayacak şekilde imha etmeye çalışmış, yeni baskısının yapılmasına engel olmuştu.

Ortada henüz “Atatürk’ü koruma kanunu” gibisinden bir ad taşıyan bir “tarih ambargosu, hakikat sansürü” yoktu, fakat Selanikli, kendisi hakkında oluşturulmuş olan gerçek dışı efsane ve masalı korumak için, o güne kadar seslendirdiği bütün “hürriyetçi, akılcı, bilimci” lafları yalayıp yutmuştu.

Ortaçağ'ın Engizisyon zulmü hortlayıp Ankara'da vücut bulmuş, Ortaçağ irticasının çarklarını döndürmeye başlamıştı.

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” Karabekir’in sade fakat sahici mumu karşısında Selanikli'nin süslü püslü, boyalı cilalı, yaldızlı mumu, elindeki bütün devlet gücüne, emri altındaki sürü sepet emir kulu dalkavuğa rağmen, yatsıyı görmeden sönmüştü.

Selanikli'nin Karabekir karşısındaki duruşu, zorba bir monark duruşuydu.

*

Selanikli hakkındaki kanaatlerimin tam anlamıyla vuzuha kavuşup berraklaşmasına neden olan son yazar ise, onun has adamı, torpil kontenjanının demirbaş millet(sel)vekili, sofra arkadaşı Falih Rıfkı Atay.

Atay’ın onunla ilgili Çankaya kitabındaki, dalkavukça makyaj ve süslemeler bir tarafa atıldığında geriye kalan Selanikli profili, “Çıplak Kral” masalını akla getiren bir tablo ortaya koyuyordu.

Kralın mahir terzisinin elinden çıkmış, ancak zekî insanların görebileceği yeni elbisenin ihtişam ve görkemi için koparılan velvele ve bir türlü bitmeyen alkış fırtınasını sayfalarına taşıyan kitaptaki somut bilgiler, anlayan için çok şey söylüyordu.

Selanikli, büyük bir hayal kırıklığıydı.

(Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızın omurgasını Atay'ın yazdıkları oluşturuyor: https://archive.org/details/kurtulus-savasinin-sansursuz-tarihi)

*

Bu satırları yazmama vesile olan kişi, Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan..

Hilafet gelecek dertler bitecek” alaycı başlığını taşıyan (6 Ocak 2024 tarihli) ve Kâzım Karabekir’in hatıratına atıfta bulunan yazısında bir yığın hata var..

Bunu bilinçli mi yapıyor, bilinçsizce mi, kestirmek zor.. Fakat bilinçsizlik de bir meziyet değil.

Yazısına şöyle başlamış:

Zeki bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, şimdiki ahmak Kamalistlerin aksine, “hilâfet” dediğimiz politik makamın ne işe yarayacağını bildiği için halife olmak istemişti. Bunun niçin mümkün olmadığını, o esnada memleketin ikinci adamı olan Kazım Karabekir Paşa, hatıratında bütün detayıyla anlatıyor.

Bu mümkün olmadığında bile Mustafa Kemal ve arkadaşları bir halife belirlemişler, hilafet bayrağının Türkiye bayrağı olarak kalmasına özen göstermişlerdi. Lozan’a giden süreçte İngiltere, tabii ki şeriatla yönetilen bir ülke olduğu için değil, hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş; bu tehlikeli gelişme karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşları hilafeti ilga etmiş ama hilafet makamının mana ve mefhum olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde mündemiç olduğunu bir kanun maddesiyle kayda geçirmişlerdi. Böylelikle İngiltere dâhil herhangi bir ülkenin hilafet makamını talep etmesinin önüne geçilmişti.

Ne yazık ki Kılıçarslan’ın bu sözlerinin iler tutar tarafı yok.

Lozan’a giden süreçte İngiltere hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş”tirmiş.

Lozan’da bile değil, Lozan’a giden süreçte..

*

İmdi, İngiltere’nin hilafet makamını kendisine istemesi diye birşey olabilir mi?! “İngiltere kralını halife olarak tanıyın” mı diyecekler?

Olacak şey değil.. 

Çünkü o gün için 1921 Anayasası yürürlükte ve Anayasa’ya göre devlet İslam devleti. Madde 2, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır” diyor.

Madde 7 ise Şeriat ahkâmından, Fıkıh (İslam hukuku) hükümlerinden söz ediyor:

Ahkâm-ı şer'iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelâtı nâsa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı Fıkhiye ve hukukiye ile âdap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tâyin edilir.

Bu Anayasa çerçevesinde hilafetin İngilizler’e verilmesi mümkün olabilir mi?!

İngiliz keferesi Selanikli’ye belki şöyle birşey diyebilirdi: 

“Bak Mustafacığım, Selanikli kardeş, bilirsin ki bizim Selanikliler’e karşı özel bir sevgimiz var, seni de çok severiz, hatta sana Dizbağı Nişanı vermeyi bile düşünüyoruz, bizim niyetimiz Osmanlı’yı tümden tarihe gömmek, izini tozunu bırakmamak, bu yüzden, Osmanlı’yı hatırlatan hilafetin Türkler’de kalmasına razı olamayız, hilafet Araplar’a, Şerif Hüseyin’e geçmeli.. Üstelik Şerif, Peygamberinizin soyundan, Kureyşli.. Evet sen de bir Selanikli olarak en az Şerif kadar bizim nezdimizde kredi sahibisin, hatta seninle böyle perde arkasında dolap çevirip işbirliği yapabiliyor, dinî kurumlarınızı beraberce kumar masasında pazarlık konusu haline getirebiliyoruz, fakat Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif bizim safımızda yer aldı.. Sen de Nablus’ta hemen tabana kuvvet deyip önümüzden kaçarak bize az hizmet etmedin ama sonuçta karşı cephede arz-ı endam ediyordun. Dolayısıyla oyunu kuralına göre oynamaya devam etmeliyiz. Osmanlı’nın postunu yüzdükten sonra Anadolu adlı etini budunu siz alabilirsiniz, fakat hilafet derisi Şerif’e bırakılmalı.”

Evet, İngilizler’in işbirlikçi Araplar için böyle bir plan yaptıkları söylense mantığa uyar, fakat “Hilafeti bize bırakın” demiş olmaları mümkün değildir.

*

Araplar için bile böyle bir teklif yapamazlar..

Neden?

Şundan: O günün şartlarında Osmanlı bakiyesi bir topluluk, hilafeti Şerif’e, hem de Osmanlı’yı savaşta arkadan vurmuşken, kendi elleriyle teslim edip de onu halife olarak tanımaz.

Tanıyamaz.

Bu iş kanunla olan birşey.. Hilafetin kaldırılması bile “hile-i şer’iyye” ile oldu, doğrudan “Kaldırdık” denilemedi, indimac mündemic laga lugası, mugalata ve demagojisi ile işe bir kılıf uydurulmaya çalışıldı.

“Artık halifemiz Şerif Hüseyin’dir” diye bir yasa çıkarılabilir miydi?

İmkânsız.

Yeni Şafak’ın İsmail’i resmî tarihçilikte yeni bir sayfa açacak şekilde güzel masal anlatıyor fakat sonu mutlu bitmiyor.

*

İngilizler olsa olsa “Hilafeti yıkacak, ocağına incir dikeceksiniz” diyebilirlerdi.

Ve dediler.

Selanikli de bu talimatın gereğini kuzu gibi yerine getirdi.

İşte, Selanikli’nin, bir ara halifelik hevesine kapılıp camide vaaz vermişken, Balıkesir’de minbere çıkıp hutbe okumuşken sonradan ansızın keskin bir viraj alıp ters yönde yol almaya başlamasının nedeni buydu.

İngilizler halifeliğini veto edince arabayı derhal geri vitese taktı, namus bayraktarlığının yerini namussuzluk güzellemesi aldı.

Kâzım Karabekir’e “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar…. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız diyebildi.

*

Kanaatimce İngilizler Selanikli Mustafa Atatürk'ün halifeliğine dünden razı olurlardı, fakat bir şartla: Hiç yaşlanmaması ve ölmemesi, "ölümsüz halife" olarak kıyamete kadar Müslümanlar'ın başında kalması kaydıyla.

Fakat bunun mümkün olmadığını biliyorlardı.

Selanikli diyelim ki halife oldu, "dindar müslüman" numarası yapmaya, Balıkesir'de olduğu gibi cumaları camide hutbe okumaya devam edecekti.

Ömrünün ne kadar olduğu belli değil, bir görünmez kaza ya da devasız hastalık adamı genç yaşta da götürebilir.. Ya daha sonraki halifeler M. Kemal gibi "İngiliz dostu" olmazsa?..

İngiliz uzun vadeli düşünür ve hesabını "şahıs" eksenli yapmaz, istediği sistemi oturtmaya çalışır. 

İşi şansa bırakmaz.

Selanikli'nin halifelik rüyalarının suya düşmesinin nedeni bu.

*

Hilafetin İngilizler’in talimatıyla kaldırıldığını ben demiyorum, bu devletin en tepesinde görev yapmış, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı makamlarını uhdesine almış, devlet sırlarına doğrudan erişme imkânına kavuşmuş biri diyor: Turgut Özal.

Bizim gibiler ancak eldeki veriler doğrultusunda puzzle (bulmaca) çözmeye çalışabilir.

Resmin görünen kısmına bakarak üstü örtülüp görünmez hale getirilen kısmı hakkında tahmin yürütebiliriz.

Bu tahminler bazen isabetli olur, bazen isabetsiz.. Doğruluğundan bazen emin olunur, bazen şüphe duyulur.

Mesela bir dağ resminin yarısını gördüğünüzde, diğer tarafta bir uzantısının bulunduğunu kesin olarak söyleyebilirsiniz, dağ, bıçakla kesilmiş gibi son buluyor olamaz.

Bulut yığını resmi gördüğünüzde de aynı durum söz konusudur.

Fakat ekilip biçilen bir tarla resmi gördüğünüzde, onun devamının olup olmadığı hakkında kesin birşey söylemek mümkün olmaz.

O yüzden, Turgut Özal gibi örtünün altına bakma imkânına sahip olmuş kişilerin sözlerine itibar etmek gerekiyor.

*

Merhum Özal, vefatına yakın şunları demişti:

Turgut Özal: 'Türkiye ve Hilafete ihanet ettiler'

Özal’ın merhum gazeteci Yalçın Özer ile 25 yıl önce yaptığı mülakatın hiç yayınlanmamış bölümleri ortaya çıktı. Özal, Osmanlı’nın ihanetle nasıl yıkıldığı, hainlerin İngilizlerle işbirliğine ilişkin, bugüne de ışık tutan çarpıcı bilgiler aktardı. …

Özal, 1991’de dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği başkenti Moskova’ya resmi ziyarete giderken, programı takip eden gazeteciler arasında Türkiye Gazetesi adına dönemin başyazarı Yalçın Özer de vardı. Ziyaretin Moskova’dan sonraki ayağı, o dönem Sovyetler’den kopmamış olan Ukrayna’nın Kiev şehriydi. Özal, bu gezi sırasında beraberindeki gazetecilere, bir bölümünü yayınlamamak üzere, çok önemli açıklamalar yaptı. Röportajda, yapılan tespitler, günümüze de ayna tuttu.

 … Özal şunları anlattı: 

“Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlı’yı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar. (...) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşa’ya (Hasan Cemal’in dedesi) talimat vererek, Şam’daki İslam alimlerinin (ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş) genç kızlarını konağına getirmesi, onlara alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak geri bırakılmaları istenmiştir. Bu emri alan (Cemal) Paşa, derhal bu işlemi yapmıştır. Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve ‘Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır’ propagandası yapılarak , Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicaz’da hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. ….”

Özal, röportajında, “Avrupalıların satın aldıkları adamlarla Osmanlıyı içten yıktığına dikkat çekerek, böylece Türkiye’nin hem Arap dünyasından, hem de Hindistan’daki Müslüman aleminden koparıldığını" anlattı:

“İngilizler, bu yolla iki şeye kavuştu: Ortadoğu’daki petrol sahasını kontrol altına aldılar ve İslam Halifesi’nin etki alanındaki bir türlü hakim olamadıkları Hindistan’a hilafeti kaldırarak hakim oldular” dedi. …

Özal, Osmanlı’nın çöküşüne neden olan İttihat ve Terakki ile bugünkü CHP yöneticileri arasındaki paralelliğe de dikkat çekti: 

“CHP’lilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve ‘Kinim dinimdir’ diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3’lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal paşalar... Halifeye saygıyı dini bir vecibe sayan Hint Müslümanlarını bir türlü kontrol edemeyen İngilizler, Osmanlıdan sonra kurulacak yeni devlete bir şartla izin verdiler: 5 yıl içerisinde hilafeti kaldırmak... Ve 1924 yılında hilafet kalktı, Müslümanlar başsız kaldı. …, halife Vahdettin Han’ın dünya Müslümanlarından son isteği Anadolu’da başlattığı direniş için dua istemek oldu. Hindistan Müslümanlarından dua dışında bir şey istenmediği halde bu direnişe destek için tonlarca altın gönderildi. Ancak bu altınlara CHP’liler el koydu ve bir kısmıyla da malum İş Bankası’nı kurdu."

(https://www.sabah.com.tr/aktuel/2016/04/19/yalcin-ozer-turkiye-ve-hilafete-ihanet-ettiler)

*

Mesele İngilizler’e verilen “gizli” sözler olunca Selanikli Atatürk’ün has adamı, gözde destekçisi ve de son başbakanı (sonradan Özal gibi cumhurbaşkanı olan) Celal Bayar’a söz hakkı tanımazsak ayıp olur.

Onun sözlerini nakleden, Süleyman Arif Emre..

Arif Emre, beş dönem milletvekilliği yapmış, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlığı makamında da bulunmuş hukukçu bir siyasetçi..

O, hem cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Celal Bayar’ın itirafına, hem de Ankara Hukuk Fakültesi’nden hocası (ve de Lozan’daki hukuk müşaviri) Prof. Nusret Metya’dan duyduklarına dayanarak, Lozan’da İngilizler’e bazı sözler verildiğini açıklamış durumda..

Açıklamalarını TBMM’nin görevlendirdiği bir heyete yapmış bulunuyor.

TBMM zabıtlarından okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş : 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

Süleyman Arif Emre:

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: 

“Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.” (…)

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.] (…)

(https://www.scribd.com/document/113336745/Suleyman-Arif-Emre)

*

İsmet İnönü’nün neyi eksik, o da cumhurbaşkanlığı yaptı.

Dolayısıyla bu yazıda onu da anmadan geçmeyelim.

Selanikli’nin okul arkadaşı ve İsmet İnönü’nün yakın dostu Ohrili Kemal’in, dostu İnönü’ye yazdığı bir mektup ve yaptığı teklif, bu hilafet konulu “İngiliz dümeni” hakkında ilave bilgi veriyor.

7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)

*

Aklınıza şöyle bir soru takılabilir: Niye böyle oldu, nasıl oldu da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler ne dediyse onu yaptı, bağımsız hareket edemedi?

Cevabı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü’nün 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde var:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Herşeye İngilizler karar verdi, olayın özeti bundan ibaret.

İnönü’nün sadece şu cümlesini biliyorsanız, Kurtuluş Savaşı’nın içyüzünü ve Selanikli’nin bütün macerasını çözmüşsünüz demektir.

Fakat bu cümle sizin kafanızda bir yere oturmuyorsa, bir yere oturtamıyorsanız, resmî ideolojinin yoğun propaganda bombardımanı ve kesintisiz algı operasyonu zihninizi tamir edilemez ve düzeltilemez şekilde dumura uğratmış demektir.

Bizim elimizden “Geçmiş olsun!” demek dışında ne gelir ki!..


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...