ATATÜRK, TAĞUTTUR















Tağut, Kur’an’da geçen bir kavram.

Geçmişte “radikal İslamcı” diye adlandırılan kesim, bu kavramı çok kullanırdı.

Kemalist rejim taraftarları bu kavramdan nefret ederken, radikal İslamcı olmadığını, hatta İslamcı olmadığını ileri süren “süslüman müslüman” taife de bu kavramdan özenle uzak durdu.

Belki de, “Niye Kur’an’da bu kavram var ki?.. Keşke olmasaydı” diye düşünüyor fakat yüksek sesle söyleyemiyorlardı.

Bundan olsa gerek ki, Türkiye’de bazı sivri zekâlar “Biz İslam’ı tam anlatsak ve insanlar Kur’an’da yazılı olanları tam bilseler çoğu İslam’ı bırakır” diyebiliyorlar.

Bu tespitleri doğruysa, zaten onlar müslüman değildir, kendilerini müslüman zanneden gayrimüslimdirler.

Onlara, keyifleri bozulmasın diye “gerçek İslam”ı anlatmayanlar da bir tür papazdır. Kendilerini hoca gibi gösteren papaz.

*

İslam’ı “güncelleme”, “hayatla buluşturma”, “toplumsala dahil etme”, “din kültürünü donukluktan kurtarma” gibi süslü püslü yaldızlı adlar altında ameliyat edip kolunu kanadını keserek yaşanan karanlık çağa uydurmaya, yani reforme etmeye çalışan düzen-bazların temel taktiklerinden birisi, İslamî kavramları çarpıtmak, içini boşaltmak ve yeniden tanımlamaktan ibaret.

Madem ki kaldırıp atmanız mümkün değil, tek çare onu istismar edilebilir ve kullanılabilir hale getirmek.

İşte “tağut” kavramı için bunu yapmaya kalkışan isim, karanlık derinliklerin gür seslerinden Soner Yalçın.

"Tağut - Kutsal Aldanışın Soyağacı" adıyla bir kitap yazdı.

Ali Ateş adlı solcu bir yazar, kitapla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmıştı:

Tağut, kelime anlamı olarak, ölçüyü aşmak şeklinde ifade ediliyor. İlahiyatta ise “Allah dışında başka unsurlara ibadet, putlara inanma” anlamına geliyor.

… kitap belli bir sistemle yazılmış değil. … ancak … her başlıktaki yazı bilgi dolu. Hatta çok bilgi dolu. Soner Yalçın, bir dizi bilgiyi ardışık olarak sıralayıp, okuyucuyu önce cahil hissettirip sonra basit bir sonucu büyük bir analizmiş gibi sunabiliyor. Bu açıdan Yalçın’ı, bu üslubu dolayısıyla kutlamak lazım. …

Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı? Burası da karışık. Kitap bir yandan solculara siz İslam’ı bilmiyorsunuz diğer yandan sağcılara da siz de İslam’ı gerçekten bilmiyorsunuz demeye getiriyor. …

Bu anlamıyla kitap, İslamcıları eleştiriyor, karşısına alıyor. Bunun yaparken İslam’ı ise savunuyor. İslamcıların inandıklarına tağut diyor. “Siz, din olarak yanlış değerleri savunuyorsunuz, putlaştırılmış olgulara inanıyorsunuz, dini bozuyorsunuz” diyerek dinciliğin yobaz tarafını ortaya koymaya çalışıyor.

Kitap, solcuları da küçümsüyor, onlara akıl veriyor. “Siz, İslam ve dini, doğrudan sağcılık olarak görüp karşınıza aldınız, İslam’ı anlamayarak, ülkenin moda deyimle ‘milli-manevi’ değerlerine yabancılaştınız” demeye getiriyor.

İslamcıları eleştirirken, gerici uygulamalardan örnekler verirken, İslam’ın esasının başka olduğunu anlatmaya girişiyor.

Kıvılcımlı’dan, Gölpınarlı’dan, Ali Şeriati’den, Karmati, Pir Sultan, Bedrettin vs. vs. gibi solcu isim ve dini politik-toplumsal hareketlerden örnekler vererek, İslamcılık ile solculuk birleşmeliye getiriyor.

… AKP eliyle kurulan rejimin, laikliği sulandırıp, İslamcılığı artık rejimin normali haline getirmesi olgusuna, aslında Tağut kitabıyla Yalçın da omuz vermektedir. İslamcı yobazlara, “değişin İslam bu değil” derken, solculara İslam da solcu aslında diyerek 2. Cumhuriyet rejiminin ideolojisine paralel bir çizgi izlemektedir.

İlginç… Helalleşme ve normalleşme tartışmalarının yaşandığı bu çağda… Doğu Perinçek örneğin, 1923 Cumhuriyeti’ni artık referans almıyor, AKP eliyle kurulan bu rejimi referans almakta, onu sahip çıkmaktadır. Yalçın da benzer bir kulvarda koşuyor gibi."

(https://www.odatv.com/guncel/soldan-soner-yalcina-tagut-elestirisi-120058262)

*

Gibisi fazla, “benzer bir kulvarda koşuyor gibi” değil, tam da o kulvarda..

İkinci Cumhuriyet rejimi” tabiri yerinde bir kavramsallaştırma.. Ancak bu rejimin banîsi AK Parti değil.. Yeni rejimin derin banîleri, bu iş için AK Parti’nin önünü açmış durumdalar.

Daha doğrusu yeni rejim, “eski rejim”in adamları ile onlarla işbirliği içine giren “eski İslamcı” AK Partililerin ortaklığı ya da konsorsiyumu tarafından kurulmuş durumda. 

Aralarında, “kazan-kazan” perspektifi (win-win outlook) üzerine kurulu uzlaşmacı nitelikte interaktif (etkileşimli) bir ilişki var.

Ateş’in “Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı?” sorusunun cevabı ise belli: Her ikisine de.. Sağcı diye isimlendirilen İslamcılara “Bildiğiniz İslam’ı bırakın, bizim ‘düzenin ideolojik saplantılarına uydurulmuş’ İslam yorumumuza gelin” mesajı veriliyor. Solculara ise, İslam’da sizin de hoşunuza gidecek şeyler var deniliyor.

Kitabın asıl yapmak istediği ise, “tağut” kavramını bu “uydurulmuş düzen-baz İslam”ın bir silahı haline getirmeye çalışarak tahrif etmek ve sulandırmaktan ibaret.. Kavramın illa da Soner Yalçın’ı kullanan derin odağın istediği gibi anlaşılması şart değil, her kullanıldığında Yalçın’ın zırvalarının da akla gelmesi ve böylece sulandırılmış ve etkisizleştirilmiş olması yeterli.

Ali Rıza Demircan hocanın “Soner Yalçın ‘Tağut’ isimli eserinde suçladığı kişiler ve kurumlardan daha şedid bir Tağût’tur. Kurucusu olduğu Odatv’yi de kendisi gibi Tağûtlaştırmıştır” şeklindeki sözleri, durumu çok güzel özetliyor.

Ancak, Yalçın tağut turplarının büyüğü değil, o, minnacık piyon tağut.. Asıl tağut onu kullanan yedi başlı, 700 kollu ahtapot derin odak.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi, muhtemelen derin düzen-bazların telkini ve ansiklopedideki kullanışlı aparatlarının devreye girmesi sonucu “Tâğût” maddesini “es” geçmiş.

Sadece şu tanımı yapmakla yetinmişler: “Hak yoldan saptıran, bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık anlamında bir Kur’an terimi.

Oysa kavramın etimolojisini, sözlük ve terim anlamlarını, bu kavram etrafında yapılmış tartışmaları aktarmaları gerekirdi.

Tanımdaki “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” ifadesindeki" bazıları", müşrikler, Allahu Teala’ya ortak koşanlar.

"Yaratılmışlık üstü konumda tutulma" ise putlaştırmaya, kutsallaştırmaya ve tanrılaştırmaya karşılık geliyor.

*

Bu tanrılaştırma ve putlaştırma peygamberler ve velîler (salih zatlar) hakkında bile yapılabiliyor.

Mesela Hristiyanlar’ın büyük bir bölümü Hz. İsa aleyhisselam’ı, ve gulat-ı Şîa (mesela Nusayrîler, bazı Alevîler) Hz. Ali radiyallahu anh’i “tanrı” yapmış durumdalar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Hristiyanlar’ın Hz. İsa’nın yanı sıra rahiplerini de putlaştırdıkları belirtilir (ve aynı şekilde Yahudiler’in de hahamlarını):

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden tamamen münezzehtir!

İslam ulemasının ve tasavvuf büyüklerinin sözlerine de “Onlar ne söylerse doğrudur, Kitap ve Sünnet’e aykırı olsa bile onların her sözlerinde bir hikmet vardır” diyerek tam teslimiyet gösterenler de benzer durumdadır. Ulemanın ve tasavvuf büyüklerinin hak yolda olanları, ahirette, kendilerine bu şekilde tabi olanlardan berî olduklarını ilan edecekler.

Maide Suresi’nin 116 ve 117’inci ayetlerinde şöyle buyuruluyor:

“Yine (hesap gününde) Allah: ‘Ey Meryemoğlu Îsâ! İnsanlara: “Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin!” diye sen mi söyledin?’ buyurduğu zaman, (Îsâ) der ki: ‘(Yâ Rabbî!) Sen, (noksan sıfatlardan) münezzehsin! Benim için hak olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz! Eğer onu söylemiş olsaydım, o takdirde (sen) onu muhakkak bilirdin! (Sen) benim nefsimde olanı bilirsin; fakat (ben) senin zâtında olanı bilmem! Muhakkak ki görünmeyenleri hakkıyla bilen ancak sensin!’

“’(Ben) onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye (senin) bana, o emrettiğinden başka bir şey söylemedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe, onların üzerinde bir şâhid (bir gözetleyici) idim. Nihâyet beni (aralarından) alınca, onları hakkıyla gözetleyici olan ancak sen idin! Ve sen, herşeye hakkıyla şâhid olansın!’”

*

Günümüz Türkiye’sine gelelim.

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp cesedi çürüyüp bozulmuş olan içkici ve dans meraklısı oğlu Mustafa Kemal Atatürk de putlaştırmadan nasibini almış durumda.

Onu kimisi tanrı ilan etmiş kimisi peygamber..

Kimisi Çankaya köşkünü Kâbe yapmış, kimisi Atatürk Ekber diyerek şiir sanatı adına zırvalar dizmiş.

Selanikli’nin yalakaları “Sultan’la birlikte Allah’ı da tahtından indirdik” diyerek sapıklık sanatında zirveyi yakalamışlar.. Yani, “Ulu putumuz Selanikli’yi sadece padişahlık tahtına oturtmadık, aynı zamanda tanrı yaptık” demişler.

Selanikli’ye kimisi “yarı tanrı, yarı ilah”, kimisi “tam tanrı” demiş.

Ölü için bir metrekarelik toprak parçası yeterken tanrıları Selanikli için devasa bir anıt mezar yapanlar burasının mabet (tapınak) olduğunu ilan etmişler.

Gidişattan İsmet İnönü bile rahatsız olmuş, Anıtkabir’in aşırılıklara sahne olmasından endişelendiğini dile getirmiş.

Evet, ortada bir tanrılaştırma, putlaştırma var.. Yani Selanikli'nin, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçtiği şekilde “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” haline getirilmesi durumu yaşanmış.

*

Peki, Selanikli’ye ahirette “Ey Zübeyde oğlu Kemal! Ey 'rakı sever' Mustafa, ey dans meraklısı Mustafa Kemal, insanlara: ‘Allah'ı bırakıp da beni ilâh edinin!’ diye sen mi söyledin?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde ne cevap verecektir?

Hz. İsa a .s. gibi şunu diyebilecek midir:

“’Ben onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye Allah'ın emrettiğinden başka bir şey söylemedim.”

Hakkını yemeyelim, Firavun’un yaptığı gibi açıkça “Ben tanrıyım” demedi, fakat tanrılaştırılması türünden yalakalıkları beşuş bir çehreyle kabul etti, “İstemez, yan cebime koyun” formülüyle iç etti.

Bunu fark eden embesil yalakalar ve tufeylî asalaklar taifesi “Ne kaa ekmek, o kaa köfte” babından bal kâsesine üşüşen sinekler gibi etrafını çevirdiler.

Ticaret kârlıydı, ne kadar yağ, o kadar ulufe, ne kadar yalakalık, o kadar makam mevki formülü yürürlükteydi.

*

Selanikli, kendisini tanrılaştıran asalak yalakalar taifesine hiç değıilse bir inilti, bir vızıltı, bir fısıltı, bir mırıltı ile itiraz etse, “Haddinizi bilin lan utanmaz yalakalar, ben de sizin gibi Allah’ın yiyip için yellenen, tuvalete gidip ıkınıp sıkınan aciz bir kuluyum, defolun başımdan” deseydi, sorun yoktu, fakat bunu demeyip “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onları onayladığı, onaylaması da yetmiyormuş gibi ödüllendirdiği için, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçenHak yoldan saptıran” ifadesinin de hakkını tam vermiş durumda.

Yani dört dörtlük, kusursuz bir tağut olmayı başarmış.

Peki bu noktada bize (ve de, eğer “tağutî bir devlet” olmak istemiyorsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve devletlûlarına) düşen nedir?

Cevabı ben vermeyeyim.. Allahu Teala’nın mesajını okuyalım:

“… Artık kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa sarılmış olur. Allah, işitendir, bilendir.

“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. Onlar cehennemin yoldaşlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/256)

“De ki: Allah katında uğrayacakları ceza itibariyle kötünün kötüsü bir durumda olanları size haber vereyim mi? Bunlar, kendilerini Allah’ın lânetlediği, gazabına uğrattığı, kimini maymunlara, kimini domuzlara çevirdiği kimseler ile tağuta tapanlardır. İşte bulundukları yer ve konum itibariyle en kötü olan ve dosdoğru yoldan en çok sapanlar onlardır.” (Maide, 5/60)

“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!” Zümer, 39/17)


KAMER SURESİ

 


ATATÜRK: “İNGİLİZLER BENİ KAZANMAK (SATIN ALMAK) İSTEDİLER”

 





Kitap görece yeni..

İnternetteki reklamlarda yer alan “tanıtım yazısı“nın, yayınevinin kitapla ilgili sayfasında “Kitap Hakkında” başlığıyla verilmiş olduğunu görüyoruz.

Şöyle:

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla…

Muhterem Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. (…)
Ağustos 1919, Erzurum

Latife Hanım” ve “Halide Edib” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.

*

Görüldüğü gibi, tanıtım yazısında, Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a yazmış olduğu bir mektuptan pasajlara da yer verilmiş.

Demek ki yazar İpek Çalışlar, mektubu çok önemli ve çok çarpıcı bulmuş..

Yayınevi ve editörler de..

Bu konuda yalnız değiller.. Odatv.com ekibi de bu mektubun tamamını çeşitli vesilelerle birkaç defa yayınlamış bulunuyor.

“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…

Böyle diyordu Odatv.. (Bkz. http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..

Önemli bir tarihî belge.. Şerhi hakediyor.

Okuyalım ve cümle cümle irdeleyerek şerh edelim:

Muhterem Valideciğim,

“İstanbul’dan mufarakatımdan [ayrılışımdan] beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam [eksik] haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir [fazlalaştırmıştır]. Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe (kaygılanılacak) hiçbir şey yoktur.

“Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN BU BEYANI ÖNEMLİ..

DEMEK Kİ YABANCI DEVLETLER DEVLETİ FEVKALADE YANİ NORMALİN ÜSTÜNDE SIKIŞTIRMIŞLAR..

MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK NE KADAR ADAM VARSA YA HAPSETMİŞLER, YA DA MALTA’YA ESİR OLARAK SÜRMÜŞLER..

ORTADA MİLLETE HİZMET EDECEK ADAM BIRAKMAMIŞLAR..] 

*

“Bana nasılsa ilişememişlerdi. 

[ŞERH: İLİŞMEMİŞLERDİ DEĞİL, İLİŞEMEMİŞLERDİ DİYOR..

NEDEN İLİŞEMEMİŞLERDİ?

“NASILSA” DEDİĞİNE GÖRE BUNU KENDİSİ DE BİLMİYOR..

ACABA ATATÜRK’Ü ADAMDAN SAYMAMIŞLAR MIYDI?..

YOKSA, ONU MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK BİR ADAM KABUL ETMEMİŞLER MİYDİ?

BUNU BİLMİYORUZ.. FAKAT, BAZI ATATÜRKÇÜ YAZARLARA GÖRE, İNGİLİZLER ATATÜRK’TEN KORKMUŞTU..

KRALDAN FAZLA KRALCI, PAPA’DAN FAZLA KATOLİK OLMAK HERHALDE BÖYLE BİRŞEYDİR..

ACABA İNGİLİZLER ATATÜRK HAKKINDA BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMÜŞ OLABİLİRLER MİYDİ?]

*

“Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler.

[ŞERH: ŞİMDİ O “NASILSA” ANLAŞILDI.. DEMEK Kİ MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZLER’İN KENDİSİNDEN ŞÜPHELENMEDİĞİ BİRİYMİŞ.. 

ACABA BUNU NEYE BORÇLUYDU?.. 

SAMSUN’A AYAK BASAR BASMAZ ŞÜPHELENİYORLAR DA, SAMSUN’A GİTMEK İSTER İSTEMEZ NEDEN ŞÜPHELENMEMİŞLERDİ?

BURADA BİR DÜMEN YOK MU?..]

*

“Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular.

[ŞERH: NEDEN GÖNDERİLMEDEN ÖNCE DEĞİL?..

DİYELİM Kİ SİZ ŞİMDİ ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VİZE BAŞVURUSUNDA BULUNDUNUZ, GİTME NEDENİNİZ BAŞVURU SIRASINDA MI SORULUR, YOKSA SİZE VİZE VERİLİP SİZ KAPAĞI AMERİKA’YA ATTIKTAN SONRA MI?]

*

“Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.

[ŞERH: İNGİLİZLER, HERKESİ TUTUKLAR YA DA MALTA’YA SÜRERKEN, NASILSA MUSTAFA’YA DOKUNMUYORLAR.

ONDAN HİÇ ŞÜPHELENMİYORLAR. DOKUNMAMAK BİR YANA, SAMSUN’A GİTMESİ İÇİN VİZE VERİYORLAR.

SONRA DA, SAMSUN’A GİDİP ARTIK İNGİLİZLER’İN VE İSTANBUL HÜKÜMETİ’NİN ELİNİN ULAŞAMAYACAĞI BİR YERE VARINCA DA ANSIZIN PİRELENİYORLAR..

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZLER’DEN YANA OLAĞANÜSTÜ YA DA OLAĞAN DIŞI ŞANSLI OLDUĞU MUHAKKAK..]

*

“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürerek) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi.

[ŞERH: PADİŞAH DEĞİL, HÜKÜMET ONU İĞFAL ETMEK, ALDATMAK, İSTANBUL’A ÇEKİP İNGİLİZLER’E TESLİM ETMEK İSTEMİŞ..

PEKİ, DAHA ÖNCE ONU NİÇİN GÖNDERMİŞLERDİ?

GÖNDERMEMEK ELLERİNDEN GELMİYOR MUYDU?]

*

“Bunun derhal farkına vardım.

[ŞERH: İŞTE ATATÜRK’ÜN FARKI BU..

O, HERŞEYİN DERHAL FARKINA VARIYOR.. ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK OLDUĞU SÖYLENEN İNGİLTERE İSE, O KADAR DİPLOMATINA, POLİTİKACISINA, STRATEJİSTİNE, TARİHÇİSİNE, BİLİM ADAMINA, KOMUTANINA, İSTİHBARATÇISINA RAĞMEN, DERHAL FARKINA VARAMIYOR..

UYANMAK İÇİN ONUN SAMSUN’A AYAK BASMASINI BEKLİYOR..]

*

“Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN PADİŞAHI, MALUM, VAHİDEDDİN…]

*

“Ve gelemeyeceğimi arz ettim.

[ŞERH: ARZ ETMİŞ.. KENDİSİ ÖYLE DİYOR..]

*

“Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti.

[ŞERH: ZAT-I ŞAHANE..]

       

“Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı).

[ŞERH: YANİ “PADİŞAHIMIZ”I, YANİ “ZAT-I ŞAHANE”Yİ İNGİLİZLER ZORLUYOR VE SIKIŞTIRIYORLAR..

FAZLASIYLA..]

*

“Nihayet o da İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler. 

[ŞERH: TABİÎ Kİ MUSTAFA KEMAL, ANNESİNE YAZDIKLARINI MİLLETE DE SÖYLÜYOR, “ZAT-I ŞAHANE PADİŞAHIMIZ”IN İNGİLİZ ZORLAMASI VE BASKISI YÜZÜNDEN KENDİSİNİ MECBUREN GERİ ÇAĞIRDIĞINI AÇIKLIYORDU..]

*

“Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi (düşünülemezdi).

[ŞERH: BÖYLECE, DENKLEMDEN PADİŞAH VE İSTANBUL HÜKÜMETİ DÜŞMÜŞ OLUYOR, MUSTAFA KEMAL, MİLLET İLE BAŞBAŞA KALMIŞ OLUYORDU..

İNGİLİZ BASKISININ SONUCU..

HANİ SU İÇSE YARIYOR DERLER YA, İNGİLİZLER NE YAPSA ATATÜRK’E YARIYOR..]

*

“Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.

[ŞERH: SONRADAN ELHAMDÜLİLLAH DEMEYİ UNUTACAK.] 

*

Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı.

[ŞERH: SİYASET İCABI POLİTİKA DEĞİŞTİRMEYİ, BÖYLESİNE KESKİN VE KIVRAK MANEVRALAR YAPMAYI ÇOK İYİ BİLDİKLERİ, İNSANLARI “KAZANMA”YA ÖNEM VERDİKLERİ ANLAŞILAN İNGİLİZLER, MUSTAFA KEMAL’İ DAHA İSTANBUL’DAYKEN KAZANMAYA ÇALIŞMIŞ OLABİLİRLER Mİ?

YA DA OLAMAZLAR MI?

BU KONUDA NEDEN MAKALE VE KİTAP YAZILMIYOR?

ÜSTELİK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İNGİLİZ GİZLİ SRVİSİNİN (İSTİHBARAT TEŞKİLATININ) İSTANBUL ŞEFİ ROBERT FREW İLE GİZLİCE BAŞBAŞA DEFALARCA GÖRÜŞMÜŞ DURUMDA.

KENDİSİNİ RAHİPLİK MASKESİ ALTINDA KAMUFLE EDEN BU ŞEF (EN ÜST DÜZEY) AJANDAN RUHBANLIK/RAHİPLİK DERSLERİ ALMIYORDU HERHALDE.

SELANİKLİ’NİN ANLATTIĞI MASALA GÖRE, İNGİLİZLER KENDİSİNİ İSTANBUL’DA KAZANMAYA HİÇ ÇALIŞMAMIŞLAR, FAKAT ANADOLU’YA GEÇİNCE BUNUN İÇİN UĞRAŞMIŞLAR.

OYSA İSTANBUL’DA, KAZANAMADIKLARI YA DA KAZANMAYA GEREK GÖRMEDİKLERİ BİRÇOK KİŞİYİ TUTUKLADIKLARI VE MALTA’YA SÜRDÜKLERİ MALUM..

MUSTAFA KEMAL’E İSE NASILSA İLİŞEMEMİŞLERDİ. ONDAN ŞÜPHELENMİYORLARDI.

KAZANMIŞ OLDUKLARI İÇİN Mİ, YOKSA ADAMDAN SAYMADIKLARI İÇİN Mİ?]

*

“Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar.

[ŞERH: DEMEK Kİ İNGİLİZLER’LE ANADOLU’DA CİDDİ BİR BAĞLANTISI, İRTİBATI, FİKİR ALIŞVERİŞİ VARDI..

FARAT BU “KAZANMA” MESELESİNE AÇIKLIK GETİRMİYOR, ÜSTÜNKÖRÜ GEÇİYOR.

NE İÇİN KAZANMAK İSTEMİŞLERDİ, TEKLİFLERİ NEYDİ? KAZANINCA ELLERİNE NE GEÇECEKTİ?,, BU BAHİSLERE HİÇ GİRMİYOR.

AYRICA BU TÜR “KAZANMA” GİRİŞİMLERİNDE KAZANILACAK KİŞİLERE BİRTAKIM VAADLERDE BULUNULUR? SELANİKLİ’YE HANGİ VAADLERDE BULUNMUŞLARDI?

CEVABINI BİLMİYOR GİBİ SORU YÖNELTTİĞİMİZE BAKMAYIN.. İNÖNÜ 1973 YILINDA, MİLLİ MÜCADELENİN BAŞARISININ İNGİLİZLER’İN BU YÖNDE KARAR ALMIŞ OLMASININ SONUCU OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI.

DEMEK Kİ SELANİKLİ İNGİLİZLER’İ KENDİSİ HESABINA “KAZANMIŞ”..

PEKİ, İNGİLİZLER’E NE VAAD ETMİŞ OLABİLİRDİ?] 

*

“Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez. 

[ŞERH: PEKİ BUNU, İNGİLİZLER NEDEN AKIL ETMEMİŞLER?

BUNU ANLAYACAK AKIL BİR TEK MUSTAFA KEMAL’DE Mİ VARMIŞ?

HÜKÜMET’İN MUSTAFA KEMAL’LE UĞRAŞMAYA KUVVETİNİN MÜSAİT OLMADIĞINI İNGİLİZLER NEDEN ANLAMAMIŞLAR?

YA DA ANLADIKLARI HALDE Mİ ÖYLE DAVRANMIŞLAR?..

BÖYLEYDİYSE, NEDEN?..

KENDİSİNİ KAZANMAYA ÇALIŞAN İNGİLİZLER’İN HÜKÜMET’E GERİ ÇAĞIRILMASI İÇİN BASKI YAPTIKLARINI SÖYLEYEN KENDİSİ.. PEKİ NİYE ONLARA “BÜTÜN SUÇU HÜKÜMET’E ATARAK YALAN SÖYLÜYORSUNUZ, İFTİRA ATIYORSUNUZ” DEMEMİŞ?]

*

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir.

[ŞERH: ÖNCELİKLİ MESELE VATANIN KURTARILMASI DEĞİL, YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASIYMIŞ..

BÜTÜN BU İNGİLİZ TAZYİKİNİN, TUTUKLAMALARIN, MALTA SÜRGÜNLERİNİN, İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’IN KAPATILMASININ VS. SONUCU İŞTE BU:

ANKARA’DA YENİ BİR MECLİS OLUŞTURULMASI VE YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASI.. İSTANBUL’DAKİ PADİŞAH’A BAĞLI MECLİS’İN VE HÜKÜMET’İN DEVRE DIŞI KALMASI..

SONUÇ BU..

TAZYİKATIN, ZORLAMALARIN SONUCU BU OLDUĞUNA GÖRE, İNGİLİZLER AÇISINDAN, BÜTÜN BU ZORLAMALARIN NEDENİ DE BU MUYDU? 

HERŞEY BU SONUCUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN Mİ YAPILDI? 

NEDEN BU SORULARI CEVAPLAMA AMACI TAŞIYAN MAKALELER VE KİTAPLAR KALEME ALINMIYOR?..]

*

“Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

[ŞERH: İSTANBUL’A GELMESİ “İHTİMAL“İNİ VATANIN KURTULMASI VE İNGİLİZLER’LE SAVAŞILIP ONLARIN MAĞLUP EDİLMESİNE DEĞİL, KENDİSİNİN İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’DAN AYRI YENİ BİR MECLİS VE İSTANBUL’DAKİ OSMANLI HÜKÜMETİ’NDEN FARKLI YENİ BİR HÜKÜMET KURMASINA BAĞLIYOR..

 BU KADARI, İSTANBUL’A GİTMESİ “İHTİMAL”İ İÇİN YETERLİ..

SÖZLERİNDEN BU ANLAŞILIYOR.

SORU ŞU: SELANİKLİ’NİN “KAZANMAYI BAŞARDIĞI” İNGİLİZLER ONA “SEN BİR MECLİS TOPLA, OSMANLI HÜKÜMETİ’NİN OCAĞINA İNCİR DİKECEK YENİ BİR HÜKÜMET KUR GERİSİ KOLAY, İSTANBUL’U SANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE SUNACAĞIZ, DÜKKAN SENİN” DEMİŞ OLABİLİRLER Mİ?]

*

“Sıhhat ve afiyetimi, katiyen hiç merak ve endişe etmeyiniz. … Ben birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. "

[ŞERH: HER İŞİTTİĞİMİZE ÖNEM VERMEME TAVSİYESİ BİZİM İÇİN DE GEÇERLİ OLABİLİR Mİ?..

SELANİKLİ’NİN MASALLARINA ÖNEM VERMESEK OLUR MU?]

*

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım

[ŞERH: İŞTE DANANIN KUYRUĞUNUN KOPTUĞU YER BURASI. O NETİCEYİ İNGİLİZLER DE GÖRMÜŞ OLABİLİRLER Mİ?..

İNGİLİZLER DE “KENDİLERİNİN NE YAPTIĞINI BİLİYOR” OLABİLİRLER Mİ?

MUSTAFA KEMAL’E SAMSUN VİZESİ VERİRKEN BİR NETİCE GÖRMÜŞLER MİYDİ?

YOKSA NE YAPTIKLARINI BİLMEZ SALAKLAR MIYDILAR?..

BURADA ASIL SORUN, BU İFADELERİN BİZE İLKOKULDA ÖĞRETİLEN ATATÜRK PORTRESİNE PEK UYMUYOR OLUŞU..

HATTA HİÇ UYMUYOR OLUŞU.

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK’ÜN, SONUNDA NETİCE GÖRMEYİNCE VATAN İÇİN MÜCADELE ETMEKTEN KAÇINMASI SÖZ KONUSU OLABİLEMEZ..

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK, SONUNDA NETİCE GÖRMESE DE KANININ SON DAMLASINA KADAR VATAN İÇİN SAVAŞIR.. 

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA BENİM NETİCE ALMAM DA TEFERRUATTIR” DİYE DÜŞÜNÜR.

HATTA NE NETİCESİ, "MEVZUBAHİS VATANSA BENİM CANIM  BEDENİM HAYATIM TÜM VARLIĞIM DA TEFERRUATTIR" DER. 

SONUNDA NETİCE GÖRMEDİĞİ İÇİN VATAN SAVUNMASI İÇİNE GİRMEMEYİ AKLININ UCUNDAN BİLE GEÇİRMEZ..

BUNU YAPANLARI VATAN HAİNİ ALÇAK KÜÇÜK HESAPÇILAR, AHLÂKSIZ FIRSATÇILAR, RİYAKÂR UCUZ VATANSEVERLİK GÖSTERİŞÇİLERİ, GARANTİLİ NETİCE AVCISI MENFAATPERESTLER OLARAK GÖRÜP LANETLER. 

*

YOK ABİ, BU MEKTUP SAHTE OLABİLİR.. YOK YOK, KESİN SAHTEDİR..

ATATÜRK BÖYLE DÜŞÜNÜYOR OLABİLEMEZ ABİ..

“ İLKOKUL ÖRTMENİM” ATATÜRK’Ü BÖYLE ÖĞRETMEMİŞTİ BANA.

BELKİ DE ATATÜRK’ÜN YAVERİ SALİH BOZOK İNGİLİZ AJANIYDI, ATATÜRK HAKKINDA ŞÜPHELER UYANDIRMAK İÇİN BU MEKTUBU UYDURDU..

ATATÜRK BÖYLE BİR MEKTUP YAZMIŞ OLABİLEMEZ ABİ..]

*

“Saygıyla ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim. Salih’in (Bozok) gözlerinden öperim. Bana İstanbul havadisi vermeni beklerim.”

(Kaynak: Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok. Hazırlayan Can Dündar)

(http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Ben de bu vesileyle “ilkokul örtmenlerim”in ihtiyarlamış hafızamdaki nostaljik hatıralarının sisli ve puslu görüntülerini hasretle öpüyorum.

Onlar Atatürk’ü bana böyle anlatmamışlardı.

Selanikli bu mektubu yazdığı tarihten iki üç gün önce, 28 Temmuz 1919 gecesi sabaha karşı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e başka şeyler söylüyordu.

Mazhar Müfit’e gecenin bir yarısı not defterini getirmesini emrediyor, sonra da (Mazhar’ın tabiriyle) sigarasından bir iki nefes çekip, “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Kalem-i Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu” diyordu.

*

Buna göre, (ulaşılması “garanti” olan) “zafer”den sonra ortada padişah, halife-malife, Osmanlı Devleti diye bir şey kalmayacak, kendisi cumhurbaşkanı olacaktı.

Fakat hitabet sanatında mesafe kat etmiş olduğu için doğrudan “Ben cumhurbaşkanı unvanıyla padişahın makamını tapulu malım yapacağım” demek yerine “Cumhuriyet ilan edilecek” diyordu.

Zafer ve cumhurbaşkanlığı garanti olduğu için “hükümet programı” da hazırdı.. Bunun bazı maddelerini Mazhar Müfit’e yazdırmıştı.. Çok önemli devrimler yapılacaktı.. Mesela “kilot devrimi” vezninde şapka devrimi..

Mesela, Kur’an harfleri olan eski yazıyı yasaklayacak, millete Avrupa’nın Latin alfabesini dayatacaktı..

Elin gâvurunun alfabesini kopyalayıp alıyordunuz, al sana paketlenmiş hazır fastfood devrim.. Afiyet olsun!

Müstakbel cumhurbaşkanının bir başka müjdesi “tesettür”ün yani İslamî örtünmenin kalkmasıydı. Kaldırılmasıydı.

Selanikli daha başka şeyler de yazdıracakken Mazhar Müfit “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” diyor, defterini kapatıp yatmaya gidiyor.

*

Selanikli’nin anasına yazdığı mektup ile Mazhar Müfit'in hatıratında aktardığı anekdottan şunları anlıyoruz:

Bir: Selanikli “gizli gündem”le hareket eden takiyye ustası büyük bir yalancı.. Tarihte benzeri görülmemiş bir siyasal dolandırıcı.. Hem her fırsatta yağ çektiği Padişah’ı (devlet başkanını), hem Osmanlı hükümetini hem de bütün bir milleti yalan söyleyerek, olduğundan farklı görünerek aldatan bir sahtekâr.

İki: Anasına gönderdiği, Osmanlı hükümetine rapor veriyormuş gibi bir üslupla kaleme almış olduğu mektup aslında Osmanlı Devleti yetkililerini aldatma amacına yönelik bir ayak oyunu..

Hükümetin, anasının yanına, hatır sorma ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle ağzını aramak üzere tanıdık olan olmayan birtakım kadınlar göndereceğini ve mektupta yazdıklarının Padişah’ın ve hükümet erkânının kulağına gideceğini hesapladığı anlaşılıyor.

Böylece, Erzurum’da (İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’la yaptığı ve yapacağı görüşmeler dolayısıyla meydana gelecek kuşku bulutlarını dağıtmış, “Evet haklısınız, İngilizler’le anlaşmış olabileceğimi düşünmüş olmanız normaldir, fakat vallahi de billahi de yok böyle birşey, ahan da anama söylüyorum, adamlar beni kazanmak istediler ama bende hiç o göz var mı, ben zat-ı şahane Padişahımız’ın sadık bir bendesiyim” mesajını ustaca vermiş oluyor.

Mektuptaki "Her işittiğinize önem vermeyiniz" lafı da bunu teyid için. Devlet erkânına "Benim hakkımda her duyduğunuza önem vermeyin, sadece benim yalanlarımı önemseyin" mesajını veriyor.

Şeytan’a pabucunu ters giydirecek türden olağanüstü kurnaz bir siyasal dolandırıcı.

*

Üç: Mazhar Müfit’le konuşurken “yedi düvel”e saman çöpü kadar kıymet atfetmeden müstakbel “zafer”inden emin olarak idare-i kelamda bulunması, İngilizler’le anlaşmış olduğunu gösteren bir karîne durumunda.

Eğer İngilizler’den garanti almamış olsaydı, bu rahatlıkta konuşamazdı..

Tam aksine şartların olumsuzluğu yüzünden ne yapacağını bilmez halde olan Padişah Vahideddin gibi binbir endişe, kaygı ve korku içinde hafakanlar geçiriyor olurdu.

Fakat adam rahat.. Ununu elemiş, eleğini asmış adam rahatlığıyla konuşuyor.

Ayrıca, müjdelediği şapkalı, Latin hurufatlı ve de “tesettür”süz “hükümet programı”, kendisine verecekleri destek mukabilinde İngilizler’e neler vaad ettiğini ortaya koyuyor..

Adam pazarlığı yapmış, el sıkışmış, Birinci Dünya Harbi’nin galiplerinin “örtülü” himayesi altında Osmanlı Devleti’nin temeline dinamit koymanın planları ile meşgul.

Yedi düvel” konusunda hiçbir endişesi yok.. Yunan’ı da umursamıyor, çünkü İngiliz tam da o günlerde (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri hasat etmekle görevlendirmiş, Anadolu içlerine yürümesine yasak getirmiş durumda.

*

O yüzden, anasına yazdığı mektupta İstanbul’a gelmesini sadece yeni bir meclisin toplanması ve o mecliste (güya Padişah’a bağlı) yeni bir hükümet kurulması şartına bağlıyor.

Savaş ihtimali aklında yok.

(Yunan’ın daha sonra Anadolu içlerine yürümesi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos hükümetinin devrilmesi yüzünden oldu.

Hesapta olmayan bir yol kazasıydı.

İngilizler 1917 yılında donanmalarıyla Atina’yı tehdit etmiş ve Konstantin’i, yerini oğluna bırakarak tahttan çekilmek zorunda bırakmışlardı.)

Selanikli’nin endişesi sadece Osmanlı tebaası.. Türk milleti..

Onları da eşsiz takiyyesi ve devasa yalanlarıyla nasıl dolmuşa bindireceğini, sonra da çıkaracağı bir hıyanet-i vataniye kanunu marifetiyle hangi dümenlerle duvar dibinde tek ayak üstünde bekleme cezasına çarptıracağını gayet iyi biliyor.

*

Selanikli Atatürk’ün İngilizler’le anlaşmış olduğunu Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."