İSTİKLALE SON VEREN İSTİKLAL: “İNGİLİZLER ATATÜRK İLE OSMANLI DEVLETİ’NE KOMPLO KURDU!”

 






Samsun'a çıkıştan bir ay önce "karar" verilmiş



Dayısına güveniyor


Hele bir sor, niye güldü!


Başlık yaptığımız ifade, https://www.ahaber.com.tr’de yayınlanan bir haberin serlevhasıyla aynı anlamda:

“İngilizler Atatürk ile Vahdettin'e komplo kurdu!”

Haberde, “A Haber’de yayınlanan Bekir Hazar ve Ergün Diler’in moderatörlüğündeki ‘Yaz Boz’a Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin açıklamaları damgasını vurdu” deniliyor.

Hilafetin kaldırılmasının bir İngiliz oyunu olduğunu vurgulayan Ekinci, “İngilizler Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal Atatürk’e komplo kurdular” demiş. 

Haberde, başlıkla çelişen bu cümle yer alıyor, fakat doğrusu şöyle: “İngilizler Sultan Vahdettin’e Mustafa Kemal Atatürk ile komplo kurdular.”

*

Prof. Ekinci şöyle konuşmuş:

“… biliyorsunuz savaş bittiğinde bir anlaşma yapılır. [İngilizler ve müttefikleri böyle bir anlaşmayı] Almanlarla yaptılar, Avusturyalılarla da yaptılar, Bulgarlarla yaptılar [ki bunlar] bizim [Birinci Dünya Savaşı’ndaki] 3 müttefikimiz. Sıra bize geldi anlaşma uzuyor. Neden? Çünkü Vahdettin Anadolu’da bir kıpırdanma olduğunu sezdi ve bu kıpırdanmaya canlandırarak bunu İngilizlere bir tehdit olarak kullanmayı düşündü.”

(https://www.ahaber.com.tr/gundem/2014/01/20/ingilizler-ataturk-ile-vahdettine-komplo-kurdu-605794179075)

Ekinci çok önemli bir noktaya işaret ediyor.. Galipler Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’la hemen barış antlaşması yaparken Osmanlı ile neden yapmadılar?

Ekinci, olayı Padişah Vahideddin’in gizli gündemine bağlayarak bu sorunun cevabını yanlış veriyor.

Anlaşmayı geciktiren Vahideddin değildi, bunu yapacak gücü de yoktu.

Asıl neden, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan halifesiz ve laik bir yeni Türk devleti kurdurmak ve Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığına son vermek istemesiydi.

*

Ancak bunu, o günkü şartlarda yapamazlardı.

İngilizler, gizli servislerinin (istihbarat teşkilatlarının) İstanbul şefi Robert Frew (Fru/Fro/Furo) vasıtasıyla Mustafa Kemal ile anlaştılar. İhaleyi o kazandı.

Fakat Mustafa Kemal’in Osmanlı siyasetinde bir ağırlığı yoktu.

İttihatçılar tarafından sevilmiyordu.. Onun için (Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında aktardığına göre) “ahlâksız, haris, sefih, fırsatçı, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, sarhoş” diyorlardı.

Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun hakkında “menfaat düşkünü, muhteris” nitelemesini yapıyorlardı.

*

Bu Robert Frew ismi üzerinde durmak gerekiyor.

İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefiydi.. Fakat kendisini İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi bir din adamı gibi göstererek kamufle ediyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk ile Frew’yu bir araya getiren isim ise, Pera Palas Oteli’nin müdürüydü.. Selanikli bunu Falih Rıfkı Atay’a açıklamış durumda.

Ayrıca Nutuk’unda da ondan söz ediyor, fakat ajanlığı bahsine hiç girmiyor, önemsiz bir figürmüş gibi aktarıyor. Kısacası olayı örtbas ediyor.

Onun Frew ile yaptığı görüşmelerden arkadaşları Rauf Orbay ile Cevat Abbas da anılarında bahsetmiş durumdalar.

*

Bu Frew, sadece Selanikli’yi Osmanlı Devleti’nin mezarını kazmak için ikna etmiş değil, aynı zamanda, başlangıçta Selanikli’ye mesafeli duran, Anadolu’da başlattığı mezar inşası işine katılmayan İsmet İnönü’yü de Mustafa Kemal’in sadık sağ kolu yapmış kişi.

Kadir Mısıroğlu, meşhur tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’dan bu hususla ilgili olarak dinlediklerini şu şekilde satırlara dökmüş bulunuyor:

“ İbrahim Hakkı Konyalı, Yenibahçeli Şükrü‘den dinlemiş olarak İnönü’nün Anadolu’ya zorla nasıl götürüldüğünü anlatmıştı. Bunu bir nebze çıkardığı “Tarih Hazinesi” dergisinde yazmıştır. Ben kendisinden duyduğumu anlatmak isterim:

“… O zaman Anadolu’ya adam kaçırmak için işgale rağmen İstanbul’da “M.M.” adıyla [Müdafaa-yı Milliye] bir gizli teşkilat kurulduğu malumdur….

M.M. grubunda çalışanlardan biri de Yenibahçeli Şükrü Bey’di…. Adamları İnönü’yü sokakta derdest edip Maltepe’ye getirmişler. Şükrü Bey, İstanbul’da düğün dernekle meşgul olacağına Anadolu’ya gitmesi teklifinde bulunmuş. O ise Kâzım Karabekir’e verdiği [ve Karabekir’in kitabında naklettiği] cevaplara benzer cevapla başarıya inanmadığını ve gitmek istemediğini söylemesi üzerine Yenibahçeli Şükrü, İsmet Paşa’yı faaliyette bulunduğu binanın bodrumuna hapsetmiş…. Nihayet İsmet Paşa kendisine yapılan teklifi kabule mecbur kalmış ve M. M. grubu [Asıl adı Müsellâh Müdâfaa-i Milliye (Silahlı Milli Savunma) olan ve baş harfleri  durumundaki M. M.’nin Osmanlıca alfabedeki okunuşu olan "Mim Mim" kısaltmasıyla tanınm istihbarat örgütü] mensupları nezareti [gözetimi] altında İzmit’e kadar götürülerek Ankara’ya gönderilmiş. Ankara’da da aynı kötümser tavrı sergileyince M. Kemal Paşa kendisine İngilizler’in İstanbul’daki entelijans [istihbarat, gizli servis] başkanı olan Râhip Furo‘dan [Frew (Robert Frew)] kendilerinin binnetice galip getirileceğine dair bir beyanına muttali olursa kararını değiştirip değiştirmeyeceğini sormuş. O da böyle birisinden o tarz bir söz duyarsa Milli Mücadele’ye inanabileceğini söylemiş. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, onun eline Rahip Furo’ya hitaben bir mektup yazıp vererek kendisini İstanbul’a göndermiştir.”

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 386-7)

Bu, Selanikli Mustafa Atatürk’ün (işgalci düşmanın ajanlarıyla gizlice temas kurarak devletini ve milletini satmış) bir vatan haini olduğunu ifade etmek anlamına gelmektedir.

İsmet İnönü 8 Ocak 1920’de Ankara’ya gelmiş, 3 Şubat 1920’de (cebinde Rahip Frew’ya hitaben yazılmış mektup bulunduğu halde) İstanbul’a dönmüş, 9 Nisan 1920’de de, Selanikli’nin İngiltere, Fransa ve İtalya’nın desteğini arkasına almış olduğunu bilmenin huzuru ve gönül rahatlığı ile tekrar Ankara’ya vasıl olmuştur.

*

Mustafa Kemal’in başlangıçtan itibaren bir gizli gündeminin bulunduğu, bunu daha Erzurum Kongresi’nde Mazhar Müfit Kansu gibi güvendiği kişilere açıkladığı biliniyor.

Padişah Vahideddin’e başka, millete başka, yakın çevresine başka türlü konuşmuş, asıl sadakati İngilizler’e olmuştur.

Bunun karşılığını da almıştır.

Nitekim, Nitekim Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şunu söyleyecektir:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Mondros Mütarekesi (Ateşkesi), 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmıştı.

Vahideddin o sırada henüz dört aylık çiçeği burnunda acemi padişahtı.

Mütarekenin ilanından iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngilizler İstanbul’a galip işgalci güç olarak geldiler.

Tesadüfen aynı gün Selanikli Mustafa Atatürk’te Adana’dan trenle İstanbul’a geldi.

Anasının Beşiktaş Akaretler’de evi bulunduğu halde, İngiliz subaylarının yerleştiği Pera Palas’ta ikamet etmeye başladı.

Selanikli’nin yeni padişahla arası iyiydi.. Onun veliahtlığı sırasında Berlin’e yaptığı ziyarette ona eşlik etmiş ve kafaya almayı başarmıştı.. Bu yüzden, yeni padişahın ilk işlerinden biri, Mustafa Kemal’i yaveri yapmak olmuştu.

Yaver Mustafa, Osmanlı’yı Mondros Mütarekesi’ni imzalamaya mecbur eden Filistin yengilsinin de mimarıydı.. İngiliz ordusunun önünden palas pandıras kaçmış, hemen arkasından da Padişah’a çektiği telgrafta “İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh (barış) yapılmasını” talep etmiş, ayrıca Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın başbakanlığı (sadrazamlığı) altında yeni bir hükümet kurulmasını, kendisi ile arkadaşlarının bu hükümette yer almasını teklif etmişti.

Selanikli İstanbul’a gelirken, yeni bir hükümet kurulacağını ve kendisinin de Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) olacağını umuyordu, fakat, Avni Paşa’nın hatıratında aktardığına göre, içinde kendisinin yer almadığı farklı bir hükümet kurulduğunu görerek hayal kırıklığına uğramıştı.

*

Ancak, Selanikli kolay pes edecek bir adam değildi..

İttihatçıların ve en yakın arkadaşlarının kendisine layık gördüğü “haris ve muhteris” sıfatlarının hakkını vermek istercesine hemen yeni hükümeti devirip istediği şekilde (başında eski sadrazam Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın bulunduğu ve kendisinin de Harbiye nazırı olduğu) bir hükümet kurulması için parlamentoda (Meclis-i Mebusan’da / milletvekilleri meclisinde) entrika ve dalavereler çevirmeye başlamıştı.

Fakat muvaffak olamamıştı.

Bunun ardından, arkadaşı Rauf Orbay’ın hatıratında aktardığına göre, İttihatçı eski bakanlardan (İaşe Nazırı) Kara Kemal ile bir hükümet darbesi tezgâhlamayı planlamış, fakat (sonradan İzmir Suikasti girişimi dalaveresini bahane ederek astıracağı) samimi ve yakın arkadaşı İsmail Canbolat’ın bile buna sert tepki göstermesi üzerine vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Selanikli için İstanbul’da çareler tükenmişti.

Kimse onu adam yerine koymadığı için, Padişah Vahideddin’in tam desteğine rağmen hükümette yer alamıyordu.

Darbe yapmaya da gücü yetmiyordu.. Bunu yapmasını sağlayacak, başında kendisinin bulunduğu güçlü bir ekibi, grubu ya da örgütü yoktu.

*

Fakat, İngilizler ondaki cevheri keşfetmişlerdi ve onun hedefine ulaşması için gereken otobanın inşasına başlamışlardı.

Bir yandan, Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’la olanın aksine Osmanlı ile bir barış antlaşması yapılması işini baltalayıp ipe un sererken, diğer yandan Selanikli’nin (dikiş tutturamadığı İstanbul’dan ayrılıp) Anadolu’ya “padişah vekili” ya da “Anadolu genel valisi” gibi gitmesinin zeminini hazırladılar.

İstanbul’da bir taraftan (Vahideddin’in Mustafa Kemal’e alternatif olarak düşünebileceği) isimleri birer ikişer tutuklayıp Malta’ya sürerken, diğer taraftan, Selanikli’ye İngiliz vizesiyle Anadolu’ya gitme izni verilmesi minaresi için dikilecek kılıfın dikimi hususunda terzilik sanatında göz kamaştırıcı yenilikler icat ettiler.

Önce, Samsun ve havalisinde bir müslüman-hristiyan çatışması faciası bahanesiyle Osmanlı hükümetine ültimatom verip, “Ya buraya bir adamınızı gönderip ortalığı yatıştırın ya da biz yapacağımızı biliyoruz” dediler.. Türkçesi şuydu: Siz bir adamınızı Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle göndermek isterseniz biz buna dünden razıyız, hemen vize veririz.

Boğaziçi’nin açlıktan kıvranan balığı Vahideddin’in önünde sallanan oltadaki yem son derece iştah açıcıydı.

Vahideddin’i tümden gaza getirmek için bir yandan da sahneye Yunan’ı davet ettiler, geleneksel Yunan folklörünün kıvrak danslarını İzmir’de sergilemesi için ona yeşil ışık yaktılar.

Vahideddin, vatan için Anadolu’ya “gizli gündem”le ve de olağanüstü yetkilerle bir adam göndermeye artık hazırdı.

*

Hazırdı ama, kimi gönderecekti?

Aradığı kişiyi gökte ararken yerde, yanı başında hazır buldu.

Şimdi Prof. Ekinci’nin açıklamalarının devamını okumaya başlayabiliriz:

“Bunu için Anadolu’ya bir müfettiş göndermek gerekiyordu. Bu kişinin de ittihatçılara bulaşmamış yüksek rütbeli bir paşa olması lazımdı tarihte işte önümüze Mustafa Kemal Paşa çıkıyor.

“Mustafa Kemal Paşa ittihatçıdır. İttihatçıların kuruluşundan beri içinde yer almıştır. Trablus delegesi olmuştur kongresinde. Daha sonra Enver Paşa ile arasındaki husumeti sebebiyle İttihat ve Terakki Fırkası’ndan ayrılmıştır. İngiliz taraftarı olmuştur. İngilizlerin [Birinci Dünya Savaşı’nı] kazanacağını tahmin etmiştir. Anadolu’ya gönderilecek paşalardan tek elverişli Mustafa Kemal Paşa’dır.”

Doğal olarak bunu İngilizler de biliyordu.. Vahideddin’in kendilerini oyuna getirmek için Mustafa Kemal’den yararlanmak isteyeceğinin farkındaydılar.

Ve ona hemen vize verdiler.

Şayet Vahideddin başka birini görevlendirseydi vize verirler miydi?

Bir bahane bulur, ondan şüphelendiklerini vs. söyleyerek başka bir isimle gelmelerini söylerlerdi.. Fakat Mustafa Kemal’e en küçük bir itirazda bile bulunmadılar.

Selanikli’yle ilgili bu gelişme hakkında (bir zamanlar tekrar hükümet kurması için Meclis-i Mebusan’da entrikalar çevirdiği eski sadrazam) Mareşal Ahmet İzzet Paşa, hatıratında şunları yazacaktı:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

“Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında (bile) olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurulumuzun) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

“Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

“Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

*

Ne zaman ki Mustafa Kemal Samsun’a çıktı ve cebinde olağanüstü yetkiler, üstünde padişah yaveri unvanı olduğu halde Anadolu’ya postu serdi, işte o zaman İngilizler söyledikleri uzun havaya son verip caz’a geçiş yaptılar.

Osmanlı hükümetinden Selanikli Mustafa Atatürk’ü derhal İstanbul’a geri çağırmasını istediler.

Maksat Selanikli’nin Osmanlı hükümetinden bağımsız ve laf dinlemeyerek hareket edebilmesinin zeminini hazırlamak, bunu meşrulaştırmaktı.

İngiliz baskısı altındaki Osmanlı hükümeti ve Padişah Vahideddin ister istemez buna uymak zorunda kalacak ve böylece bir ölçüde İngiliz işbirlikçisi konumuna düşürüleceklerdi.. Gerçek İngiliz işbirlikçisi Selanikli ise, İngilizler’e ve İngiliz işbirlikçisi Osmanlı Devleti yönetimine meydan okuyan 1919 model bir aslan yürekli vatansever haline getirilecekti.

Selanikli bir taraftan da millete, “Padişah ve hükümet böyle davranmaya mecbur, görünüşe aldanmayın” diyebilecekti.

*

İngilizler de, Selanikli’nin kendisi de, o günkü şartlarda Osmanlı hükümetinin, Anadolu’ya kapağı atmayı başarmış olan Mustafa Kemal’e artık güç yetiremeyeceğinin farkındaydılar.

İstanbul'un Selanikli'ye tavır koymasının tek bir işlevi ya da getirisi vardı: Osmanlı padişahı ile hükümetini İngiliz işbirlikçisi, Mustafa Kemal’i ise işgalcilere direnen kahraman gibi gösterme illüzyonunun millete yutturulması.

İngiliz oyunu iyi kurmuştu.

Nitekim Selanikli, anasına yazdığı bir mektupta, Osmanlı hükümetinin kendisine güç yetirmesinin artık mümkün olmadığını ifade etmiş bulunuyor:

“Muhterem Valideciğim,

“… Biliyorsunuz ki İstanbul'da iken yabancı devletler, devleti ve ulusu fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa hepsini hapis ve tevkifle, bir kısmını da Malta'ya sürerek herkesi sıkıntıya sokmakta pek ileri gidiyorlardı. Bana nasılsa ilişmemişlerdi. Fakat 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler, Hükümete benim gidiş nedenimi sordular.Nihayet İstanbul'a çağırılmamı istediler, bunda ısrar ettiler. Hükümet te beni kandırarak İstanbul'a gelmemi ve İngilizlere teslim olmamı sağlamak istedi. Bunun derhal farkına vardım. Tabiatıyla kendi ayağımla gidip esir olmam doğru değildi. Padişahımıza gerçek durumu yazdım ve gelemeyeceğimi bildirdim. Zat-ı Şahane de önce uygun buldu. Fakat daha sonra İngilizlerin baskısı artmıştı. Sonunda o da İstanbul'a dönmemi emretti.

“Bu suretle artık resmi görevimde kalmaya imkan görmediğim gibi askerliğimi sürdürdükçe de İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına karşı duyulamayacaktı. Bir taraftan da bütün Anadolu halkı, tüm ulus, hakkımda büyük bir sevgi ve güven gösterdi, "seni bırakmayız" dediler. Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için tek çare, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. Ben de öyle yaptım. Elhamdülillah başarılı oluyorum. Pek yakında elle tutulur sonucu bütün dünya görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. Ve bütün suçu bizim hükümete attılar. Gerçekten hükümet te benimle uğraşmak istedi. Fakat gücü buna yetmedi ve yetemez.

“Daha bir zaman bu şekilde Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolunacaktır. Yakında Millet Meclisi toplanacak ve meşru bir hükümet iktidara geçecektir. Ben de ihtimal o zaman İstanbul'a geleceğim. …”

(Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1980. s. 243-245.)

Mektubun başında şu tarih yer alıyor: 1 Ağustos 335 (920).

335’ten kasıt 1335, 1920 ise Borak’ın eklemesi.

Ancak, yanlış tarih eklemiş.. 1919 yazması gerekiyordu.. Mektupta yer alan Yakında Millet Meclisi toplanacak ve meşru bir hükümet iktidara geçecektir” şeklindeki cümle de bunu ortaya koyuyor.

*

Evet, bu satırlar Erzurum Kongresi sırasında yazılmış bulunuyor. Samsun’a çıkıştan iki ay, iki hafta sonra..

Selanikli Mustafa Atatürk, saf Kâzım Karabekir’in desteğini alması sayesinde bir Heyet-i Temsiliye oluşturmayı ve başına geçmeyi başarmış durumda.

Ancak Selanikli’nin kafasındaki asıl hedef, yeni bir devlet kurmaktan ibaret.. İngilizler’den bu konuda destek sözü almış.

Nitekim İngilizler, Selanikli’nin başarısı için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. İnönü’nün sözlerini tekrar hatırlayalım:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

*

İngilizler’in, Selanikli Samsun’a çıktıktan sonra güya pirelenip Osmanlı hükümetine “Mustafa Kemal Anadolu’ya niye gitti?” diye sormaları ve ardından İstanbul’a dönmesinin sağlanmasını istemeleri, Selanikli’nin Osmanlı hükümetini İngiliz işbirlikçisi ve gayrimeşru gösterebilmesi ve Anadolu’da sözde meşru bir hükümet kurma bahanesine sahip olabilmesi için elzemdi.

Yoksa, Selanikli’nin anasına yazdığı mektupta dile getirdiği gerçeğin onlar çok daha iyi farkındaydılar: “Gerçekten hükümet te benimle uğraşmak istedi. Fakat gücü buna yetmedi ve yetemez.”

Fakat, Padişah Vahideddin’e o sırada toz kondurmuyor.. Öyle ki, TBMM’yi açarken bile Padişah’a bağlılık yemini edecek, ona isyan etmiş olmaları dedikodusunun bir yalandan ibaret olduğunu açıklayacaktır. Yani yalan söyleyecek, takiyyesinin üstüne kapkara bir tüy dikecektir.

TBMM’yi açıp başkanlığına geçtikten ve “meşru” hükümetini kurduktan sonra yavaş yavaş asıl niyetini izhar etmeye başlayacaktır.. Çünkü artık, “Ben Padişah’ın gizli görevle Anadolu’ya gönderdiği yaveriyim” demesine çok fazla ihtiyaç kalmamıştır.

Millet hakimiyetinden söz etmesi, kendisini millet iradesine dayanan, meşruiyetini milletin tensibinden alan bir halk adamı gibi göstermesi imkânı hasıl olmuştur.

*

Bu süreçte İngilizler de (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği şekilde) Selanikli Mustafa Atatürk’ün başarısı için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır.

İlk hamleleri, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamaya mahkum etmeleri olacaktır. Bunun için (adını General Milne’den alan) bir Milne Hattı belirleyecek ve bu sınırı geçmemeleri talimatı vereceklerdir. 

Yunan ordusunun durdurulması, (Selanikli’ye bir Heyet-i Temsiliye oluşturup başına geçmesi fırsatı verecek olan) Erzurum Kongresi’nin toplanacağının artık kesinlik kazanmış olmasının ve İngilizler’in Mustafa Kemal’in bu işin üstesinden geleceğine kanaat getirmesinin bir sonucuydu:

“Yunanlıların Aydın’ı ikinci defa işgali ile Denizli istikametine ilerlemelerinin önüne geçebilmek için bütün birlikler Demirci Mehmet Efe’nin de katılımıyla birlikte Umurlu’da toplanmaya başlamıştı. …

“Fakat   bu   savunma   hattı   17   Temmuz   1919   aamı   gerçekltirilen   Yunan taarruzunda   saa re çatışmada sonr dayanamayara Köşk çekildi.  Köşk istikametine dogru yürüyeYunan birliklerini ise Venizelosun emri durdurmuştu.

Celal Bayar’ın da belirttiği gibi Yunan kuvvetleri taarruza devam etseydi, Köşk’ü de işgal edebilirdi. Yunan Kuvvetleri Başkomutanı, Köşk’ün de işgali emrini vermişti. Ama Venizelos’un gönderdigi telgraf üzerine Yunan ilerleyişi durmuştur.”

[Hakkı Gürkan Ganız, “Milli Mücadele Başlarında Aydın Sancağı (1919-1920)”, yüksek lisans tezi, Aydın: Adnan Menderes Üni. Sos. Bil. Ens., 2009, s. 101-2.]

Cephedeki adam, Yunan Kuvvetleri Başkomutanı, Köşk’ün de işgali emrini veriyor, fakat Venizelos taa Atina’dan oturduğu yerden telgraf çekip “Aman işgal etmeyin!” diyor.

Niye?

Sebep şu: Emir büyük yerden.. Venizelos’un da, Selanikli Mustafa Atatürk’ün de ipini elinde tutan İngiliz, Selanikli’nin saf Karabekir sayesinde Anadolu’da tutunma imkânına kavuşmuş olduğunu görmüş durumda.

*

Yunan ordusu o gün için yürüyecek olsa, karşısında direnecek bir güç bulunmadığı için (Ki Sakarya Savaşı öncesinde Ankara-Polatlı’ya kadar rahatça geleceklerdir) Karabekir’le karşılaşıncaya kadar sellemehüsselam yoluna devam edebilecektir. Bu da Karabekir’in İstiklal Harbi’nin doğal lideri haline gelmesine yol açacaktı ve Selanikli’nin TBMM’yi kurup açması fırsatı da ebediyen elden kaçacaktı.

O yüzden İngilizler Yunan’ın kulağını çok sert çektiler ve ona İzmir dağlarında ot yoldurdular.

Selanikli 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’yi açtığında, Samsun’a çıkışının üzerinden tam 11 ay 4 gün, yani yaklaşık bir yıl geçmiş bulunuyordu. 

Ve Selanikli bu süre zarfında düşmana tek bir mermi bile sıkmış değildi, sadece nutuk atmış, İngiliz işbirlikçisi olmakla suçladığı Osmanlı hükümetine bol bol sövüp saymıştı.

*

TBMM’yi açtıktan sonra sıra millete sövüp saymaya gelmişti.

Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz’in İzmir dağlarına bağladığı Yunan’la değil, kendisine biat etmeyi kabul etmeyen milletle savaşmaya başlamıştı.

İngiliz, Selanikli’nin millete karşı başlattığı bu savaşı kazanması için, İnönü’nün açıkladığı şekilde, gereken desteği sonuna kadar vermekteydi.

Yunan’ın Milne Hattı ile durdurulmuş olması bundan kaynaklanıyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk’e biat etmeyenler vatan haini kabul ediliyor, vatan topraklarının üstünde yaşama haklarını kaybediyor, yerin bir metre altına yolcu ediliyorlardı.

“Ben fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir Osmanlı vatandaşıyım ve devletime bağlıyım” diyen herkes vatan haini kabul ediliyordu.

İngilizler’in (İnönü’nün sözünü ettiği desteği sayesinde) Selanikli, vatanı vatandaşlardan kurtarmaya çalışmaktaydı.

*

Selanikli rahatça TBMM’sini ve “meşru” hükümetini kursun diye Yunan’ın elini ayağını bağlayan İngilizler, TBMM’nin önü açılsın, alternatifsiz olsun diye İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın (parlamentonun, milletvekilleri meclisinin) kapısına kilit vurmayı da ihmal etmemişlerdi.

TBMM’nin açılışından bir ay kadar önce, Meclis-i Mebusan’ın (Mustafa Kemal’i adamdan saymayan) ağır toplarını tutuklayıp Malta’ya sürmüşler, hafif sıklet mebusların (milletvekillerinin) ise Anadolu’ya geçerek Ankara’da “doğal üye” olarak TBMM’ye katılmalarına izin vermişlerdi..

Böylece, hem, “Meclis-i Mebusan varken ne lüzum var yeni bir meclise?!” diyecek olanlar susturulmuş, hem de “doğal üye” hafif sıkletler sayesinde TBMM’nin meşruiyeti sağlam kazığa bağlanmış oluyordu. (Bu “doğal üye”lerden Ali Şükrü Bey ilerde Selanikli’ye sorun çıkaracak, fakat onu Selanikli’nin korumalarının başı Topal Osman aldatıp tuzağa düşürerek adamlarıyla boğup öldürecekti. Emri kimden aldığı belliydi.)

İngilizler bu arada Osmanlı hükümetinin ayağına pranga vurmayı da ihmal etmemişlerdi. Harbiye Nezareti’ni (Milli Savunma Bakanlığı’nı) ve Osmanlı Genelkurmayı’nı basarak kapısına kilit vurmuşlar, böylece Anadolu’daki Osmanlı subaylarına “Otobandaki son çıkış, istikamet Ankara” mesajını vermişlerdi.

İngiliz keferesi bununla da yetinmemiş, bütün telgrafhaneleri işgal ederek Osmanlı hükümetinin Anadolu ile olan iletişimini tümden kesmiş, böylece hükümeti kör, sağır ve kötürüm hale getirmiş, eli ayağı tutmaz ve yürüyemez yatalak bir hasta durumuna düşürmüşlerdi.

*

En kötüsü de, Ankara aleyhinde açıklamalar yapması sağlanarak Selanikli’nin onu gayrimeşru göstermesinin ve İngiliz işbirlikçisi olarak yaftalamasının önünü açmışlardı.

İngilizler bu politikalarını, İstanbul’u Selanikli'ye kavgasız gürültüsüz bırakıp gittikten sonra da sürdürdüler. Mustafa Atatürk’ün Vahideddin aleyhindeki “İngiliz işbirlikçisi hain” söylemine haklılık kazandırmak için ellerinden geleni yapmaya devam ettiler. Mustafa Armağan şunları yazmıştı:

“… Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de ‘esir padişah’ı Samsun’a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa’nın ancak İtalya’nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar “haydut” kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir(Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923Londra 1975, s. 154, dipnot 1’den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250.)

“İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin’in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle:

“It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him.”

(http://www.derindusunce.org/2010/07/20/ataturk-ingiliz-valisi-olmak-istedi-mi/)

*

Bütün bunlar olup bittikten, Selanikli TBMM’yi açıp “meşru” hükümetini kurduktan sonra İngilizler, bu defa Ankara-Yunan barışı için devreye girecek, Selanikli’nin cepheye gidip yorulmadan zaferini ilan etmesini sağlamaya çalışacaklardı. Fakat o arada Yunanistan’da hükümet değişecek, İngilizler’in adamı Venizelos, Almanya yanlısı devrik kral Konstantin’in tekrar tahta oturması yüzünden başbakanlık koltuğunu kaybedecekti.

Ve Konstantin, ordusuna Anadolu içlerine yürümeleri emri verecek, İsmet İnönü Eskişehir’de ağır bir bozgun yaşayacaktı.

Filistin’de İngiliz’in önünden yıldırım gibi kaçmış olan Selanikli, bu defa da Yunan’ın önünden Kayseri’ye kaçmayı ve TBMM’yi (sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet gören binaya) taşımayı kararlaştıracaktı.

Fakat TBMM bunu kabul etmeyecekti..

Selanikli, kendisinin Kayseri’ye gitmesi durumunda TBMM’nin Ankara’da kalıp yeni bir başkanla yoluna devam etmesi ihtimali belirince geri adım atacak, Ankara’da kalıp Yunan’la savaşmak için gereken tedbirleri almayı kabul edecekti.

Bununla birlikte, Selanikli’nin has adamları, TBMM evrakını da yüklenip çoktan Kayseri’ye gitmiş durumdaydılar:

“… Sakarya Savaşı öncesi ve sonrası milli mücadelenin en buhranlı zamanıydı. … Ağustos [1921] sonlarına doğru [Yunan’ın] Sakarya taarruzu başlayıp da ordu sıkıştığı sırada, meclis ve hükümet evrakı vesair şeyler Kayseri’ye gönderilmişti. Hatta bir kısım mebuslar da [milletvekilleri] aileleriyle birlikte Kayseri’ye gitmişti. Meclisin [milletvekillerinin] dörtte biri kadar gitmişti. Ailesini Kayseri’ye nakledenlerin arasında Mazhar Müfit de bulunmaktaydı.”

(Nurcan Yavuz, “Milli Mücadelede Mazhar Müfit Kansu”, Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 5, 1991, s. 123.)

Gidenler, Selanikli’nin has adamlarıydılar.

Felsefeleri ise şuydu: Mevzubahis olan bizim istikbalimizse vatan da teferruattır.

*

Evet, Selanikli’nin (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği şekilde kendisine destek veren) İngilizler’le daha Samsun’a gitmeden önce İstanbul’da belirlediği yol haritası, şu aşamaladan oluşuyordu:

Bir kongre ile Heyet-i Temsiliye’nin teşkili, ilk adımdı..

İkinci adımı, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın yerini alacak bir meclisin (TBMM’nin) toplanması oluşturuyordu.

Üçüncü adım ise, İstanbul hükümetini gayrimeşru gösterecek yeni bir hükümet kurmaydı..

Dördüncü adımı da, Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi, Padişah Vahideddin’in sırtında bir asker postalı izi çıkartılması ve Dolmabahçe’deki koltuğa oturma imtiyazının Selanikli’ye devri oluşturuyordu.

Ancak, sinsi Kemal başlangıçta millete tam aksi yönde konuştu.. Anasına yazdığı özel mektupta bile Padişah Vahideddin’den saygıyla söz etti, “Zat-ı Şahane” filan dedi.

Bir tek, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e (kimseye söylenmemesi kaydıyla) gerçek niyetini ve gündemini açıkladı.

*

Prof. Ekinci söz konusu programda şunları da söylemiş:

“[Mustafa Kemal başlangıçta] Harbiye nazırı [Milli Savunma Bakanı] olup İstanbul’da kalmak istiyordu. ama Sultan Vahdettin ile kişilikleri çok farklıydı ,yaşantıları, dünya görüşleri çok farklıydı. Baştan böyle [Msutafa Kemal’i Anadolu’ya gizli görevle gönderme gibi] bir görüşü yoktu, Sultan Vahdettin’e [“Vatan için böyle birşey yapabilirsin”] dediler; Raporlar hazırlandı “işte bu Mustafa Kemal Paşa senin beğeneceğin adam değil, işte kadına meraklıdır, sabetay asıllıdır. İşte şöyledir böyledir, eski ittihatçıdır”, çok onu kötüleyen, itham eden raporlar geldi. “Fakat başka adam yok” dedi, “ondan başka adam yok n’apabiliriz” dedi.

“Hatta Cumhuriyetçi olduğunu da söylediler. “Ama elde adam yok” dedi, “ona iltimat etmek durumundayız, umarız ki dedikleriniz doğru çıkmasın” dedi . Ama [rapor verenlerin] dedikleri doğru çıktı. Mustafa Sabri Efendi diyor ki: “Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal ile İngilizler’e bir oyun oynamak istedi. İngilizler Mustafa Kemal ile Sultan Vahdettin’e bir oyun oynadılar.”

“Diyor o zaman Mustafa Sabri Efendi, hatıralarında böyle diyor. Yani işin 2 aktörü var: Ankara ve İstanbul. Ama esas aktör, baş aktör İngiltere’dir. [İngilizler] ikili oynamıştır, her iki tarafla da iyi geçinmiştir. 

Ve sonunda yine İngiltere kazanmıştır. Kasa her zaman kazanır.”

*

İngiliz istihbaratının İstanbul şefi Rahip Frew



Mustafa Atatürk'ün ekselansları İngiliz kralı Edward'a bakışlarındaki derin anlam










"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" MU DESEK, YOKSA "FENA Fİ'L-İNGİLİZ" OLMAKTAN MI SÖZ ETSEK?

 











Lafı dolandırmadan konuya girelim, Türkiye’nin en büyük realitesi, Millî Gazete yazarı Mehmed Şevket Eygi’ye göre şu gerçeklerdi:

“M. Kemal Paşa, 1938’de ölüm döşeğinde iken, Ankara’dan İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’i çağırtmış, geldiğinde odadakileri dışarıya çıkartmış, elçiden bir şey istemişti. İstediği neydi? Elçi bunu hatıralarında yazıyor. Yakın tarihimizin bu sırrını bilenler el kaldırsın.

*

“İngiltere’nin Ankara’daki askerî ataşesi Armstrong, 1936’da yayınladığı Grey Wolf adlı kitabının sonunda şöyle yazıyor: “Ondan sonra Türkiye’ye yeni bir diktatör gelmeyecektir. Onun ruhu diktatörlük yapmaya devam edecektir.

*

“New York’ta yayınlanan The Forward isimli Yahudi gazetesinin 28 Ocak 1994 tarihli nüshasında, Hillel Halkin ne yazmıştı. Tarih Kurumu bu yazıya niçin reddiye yazmıyor?

*

“Birilerine: O adamın su katılmadık bir Yahudi olduğu kesinlikle ortaya çıkmıştır. Bu gerçeği bilmeyen, onu Müslüman sananlar süper ahmaktır, geri zekâlıdır, enayiliklerine doymasınlar.

“Birine: Belanı bulmak istemiyorsan; Allah, Peygamber, İslam, Kur’an, Sünnet, Şeriat düşmanlarını sevmekten, yüceltmekten, benimsemekten uzak dur. İnsan sevdiği ile birlikte haşr olunurmuş. Böyle sapık sevgiler seni Cehenneme sürükleyebilir.”

(“Türkiye’nin En Büyük Realitesi”, Millî Gazete, 24 Kasım 2017; http://www.milligazete.com.tr/makale/1425820/mehmed-sevket-eygi/turkiyenin-en-buyuk-realitesi)

*

M. Şevket Eygi’nin ifadeleri bulmaca gibi..

Gerçekten, Atatürk ölüm döşeğindeyken İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’e ne demiş olabilir?

Esra S. Değerli, Atatürkçü bir dergide yayınlanan bir makalesinde şunu diyor:

“Sir Percy Loraine’nin bir İngiliz yurttaşı ve diplomatı olarak, Atatürk’ü anlama, anlatma ve onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için gösterdiği çaba övgüye değerdir.”

(Esra Sarıkoyuncu Değerli, “Bir İngiliz Diplomatın Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXIII - Sayı 67-68-69, Kasım 2007, s. 187-218.)

Bu ifade, Değerli’nin makalesinin en son cümlesi ve de paragrafı durumunda.

Buradan anlıyoruz ki, Sir Loraine, Atatürk hakkında asılsız iddiada bulunabilecek biri değil.

Tam aksine, onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için övgüye değer bir çaba sarfetmiş.

*

Bu Sir Loraine, Atatürk hakkında M. Şevket Eygi’nin iddia ettiği türden açıklamalarda bulunmuş mu acaba diye kendimize sorduğumuzda karşımıza Kadir Çandarlıoğlu’nun “Hilafet.org sitesinden alıntılanmıştır” kaydını düşerek yazdıkları çıkıyor:

Aşağıda kıraat edecekleriniz (okuyacaklarınız) “The Sunday Times (London)” isimli İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] Martin Gilbert tarafından neşredilen “How Our Man Declined To Rule Turkey [Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?] isimli makalenin Türkçe tercemesidir.

Makalenin Türkçe çevirisi:

Kasım 1938 Türkiye’nin şefi Kemal Atatürk’ün vefat ettiği tarihtir. …

Atatürk’ün vefat döşeğinde, üzerinde en fazla tefekkür ettiği mesele; kendisinden sonra programını tatbik edebilecek birisini bulup yerine geçirip geçiremeyeceği hususuydu.

Bunun için zamanın İngiliz sefiri (Büyükelçisi) Sir Percy Loraine‘i İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’na çağırdı. İkisi arasında geçen mülakatlar yaklaşık olarak otuz (30) sene gizli kaldı. Gizli mülakatlar ilk olarak Piers Dixon’un babası (Sir Percy Loraine) hakkında hazırladığı “Double Diplomat” (Çifte Diplomat) isimli kitabında yer aldı ve daha sonra da “Hutchinson Yayınevi” tarafından neşredildi.

Piers Dixon’un dökümanları arasında Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderilmiş bir telgraf da vardı. Telgraf İngiliz tarihinin en mühim senetlerinden birisi idi. Loraine, vefat döşeğinde olan diktatörle yaptığı bu mülakâtı çok enteresan olarak nitelendiriyordu.

Bu vesikada Loraine, Lord Halifax’a şunları yazıyordu:

“… Huzuruna vardığımda ekselanslarını yastıklara yaslanmış vaziyette, iki tabib ile, hemşirenin tedavisi altında gördüm. Ben girdiğimde, Reis (Mustafa Kemal), hizmetinde bulunanların ve hemşirelerin dışarı çıkmalarını istedi ve ihtiyaç anında kendilerini çağırabileceğini ifade etdi. Ondan sonra, ekselansları benimle yavaş yavaş, fakat dikkatlice konuşmaya ibtida etdi. Beni hiç bir zaman bana layık olmayan makamda görmek istemediğini, “Beni daima en layık makamlarda görmek istediğini” ve beni buraya onun için çağırdığını söyledi. Hakkımda arzuladıklarını gerçekleştirmem için çok ricada bulundu.
Kendisine müsbet bir cevab vermemi taleb ediyordu.

Şüphesiz ben geçmişte onunla bir arada çok bulundum ve çok mulâkatlar yaptım. Fakat bu, son mulâkatım olabilirdi. O, uzun ve mâcerâlı hayatı boyunca beraber çalıştığı arkadaşlarından bir çoğunu (kendisinden uzaklaştırarak) kaybetmiş ve yapılan tavsiyelerin bir çoğunu da reddetmişti. Sadece benim dostluğuma ve nasihatlarıma güveniyor ve bu dostluğun pekişmesine ehemmiyet veriyordu. Ben sanki Türkiye’nin başbakanıymışım gibi, benimle çok sade ve serbest bir vaziyetde meşveret ediyordu. Onun bir reis olarak vefatından evvel, kendi makamı için birisini takdim etme selahiyeti vardı. Onun en büyük arzusu kendisinden sonra “Türkiye’nin Reisi” olarak onun vazifesini üzerime almam idi. Teklifi karşısında benim nasıl bir cevab vereceğimi bir an evvel bilmek istiyordu. Mütefekkirane bir sessizlikle geçen bir anlık bekleyişden sonra ekselanslarına (Mustafa Kemal’e) “Bütün taleb ve duygularımı kelimelerle izah etmeye yetkili değilim!” şeklinde cevab verdim. Hakikaten o anda çok şaşırmış bir vaziyetde tefekkür ediyordum; hatırladığım kadarı ile yapmış olduğum mulâkatların hiç birisinde bu kadar derin tefekkür edecek derecede bir mülâkatla karşılaşmamıştım.

Ekselansları (Mustafa Kemal) yaptığı bu teklif ile sadece benzeri görülmemiş bir ikramda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda majestelerinin (İngiliz kralının) hükümetine olan bağlılığını da izhar ediyordu. Ekselansları benim ömrümün büyük bir kısmını majestenin hükümetinin hizmetinde geçirmiş olduğumu biliyordu. Ben halihazırdaki işimde bir kaç sene daha çalışmayı ümit ediyordum. Ekselansları ise, şimdi benden kesin bir cevab taleb etmekteydi.

Kendilerine şu cevabı verdim:

“İdarî işleri iyi yapıp yapamıyacağımdan şüphe ediyorum. Türkiye’nin Reisicumhurluğu’nu yüklenmek mesuliyeti ile İngiltere Sefirliği arasında çok büyük fark vardır. Tecrübe ve kabiliyetlerimin, ancak elimdeki işi yürütmek için aranan imtiyazlar olduğunu biliyor; bunun için kesin bir şekilde ve üzülerek teklifinizi kabul edemediğimi bildiriyorum!”

Ben konuşmamı bitirdikten sonra ekselansları (Mustafa Kemal) çok heyecanlandı ve yatağına tekrar gömüldü, hizmetinde bulunan hemşireleri çağırdı (ve derin bir uykuya daldı.) Ekselansları ikinci defa konuşmaya ibtida edebildiğinde [başlayabildiğinde] kendisine bildirdiğim kararda müessir [etkili] olan hususları idrak ettiğini söyledi. Durumu henüz verdiğim cevabdan çok üzüldüğünü söyleyebilecek kadar iyi idi. Benden başka bir cevab alamayacağını idrak edince “Reislik” için İsmet İnönü’yü tavsiye etti. Atatürk sonra dirseklerine dayanarak doğrulmaya çalıştı ve ellerimi sıktı, gelecekte de Britanya ve Türkiye ilişkilerinde faal roller oynayacağımı belirterek teşekkür etti ve kendinden tekrar geçti.

Bu teklifi reddedişimin isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Şayed yapmış olduğum teşebbüslere dair ekselanslarından te’yidli bir mesaj alabilirsem pek müteşekkir ve mesrur olurum.

Lütfen Kral’a da bildiriniz!..”

*

Çandarlıoğlu, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:

“Olay böyle, ancak ünlü Alman Dergisi “Der Spiegel”in 19 Şubat 1968 tarihli sayısında [sayfa 131], başka bir İngiliz diplomatın “Sunday Times” gazetesini arayarak bu gönderiyi kendisinin “şaka” amaçlı kaleme aldığını söylediği yazmaktadır. İngiltere gibi bir devletin diplomatı böyle ciddi bir konuda nasıl “şaka” yapabilir anlamak gerçekten güç. Fakat bu bilgiyi de verelim istedik. Sevmediğimiz bir insan da olsa haksızlık yapmak istemiyoruz. Lakin bu tekzip de düşündürücü… Belki de Türkiye ile diplomatik kriz yaşanmaması için tekzip edildi. Bilemiyoruz, ancak yukarıda da gördüğünüz gibi böyle bir telgraf var.

“Şaka mı, değil mi, kararı okuyucu versin.”

(https://belgelerlegercektarih.com/2013/01/26/m-kemal-ataturk-bir-ingilizi-turkiyeye-reis-mi-yapacakti/)

Der Spiegel, yazı yayınlandıktan sekiz gün sonra, böyle bir gazetede böyle bir yazının yayınlanmış olduğunu teyit etmiş.

Konu ayrıca, The New York Times’in 13 Şubat 1968 tarihli sayısının 16’ncı sayfasında da kendisine yer bulmuş.

*

Burada iki ihtimal var..

Birinci ihtimal olayın gerçekten bir şaka olması..

Ancak, bu ihtimal çerçevesinde önümüze şu soru gelir: Sir Loraine’in oğlu Piers Dixon, babası hakkında böyle bir şaka yapılmasını ve kendisinin de buna alet edilmesini diyelim ki kabul etti, peki makale yazarı Martin Gilbert’in, bir gazeteci olarak gelecekteki güvenilirliğini tehlikeye atacak, kendisinin ciddiyetsiz olarak nitelendirilmesine yol açacak, kariyerini tehlikeye düşürecek bir şakaya alet olmayı kabul etmiş olması makul mü?

Bundan kazancı ne olacaktı?

Dahası, gazete yönetimi böyle bir “eşek şakası”na alet edilmeyi kabul eder miydi?

*

Çandarlıoğlu’nun yazısının altına “Meraklı Kişi” adıyla 4 Ağustos 2018 günü yorum ekleyen birisi şunu diyor:

1) Bu telgraf şaka yapmak amacıyla yazılmış. (İngiliz arşivlerinden çıkmamış zaten, bir diplomatın (Piercon Dixon) ölümünden sonra oğlu dosyaların arasından bulup yayınlamış.
2) Telgrafı şaka amaçlı yazan Charles Mott-Radclyffe’tir (bu şaka yapıldığı zaman Roma’da ataşe olarak bulunmaktaymış) …
5) Percy Loraine sık olarak Ankara’daki günlerinden bahsetmekte ve kendisini övmekte olduğundan altında çalışan Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgrafı hazırlar ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a verir.
6) Telgraf sözde Percy Loraine tarafından Lord Halifax’a yazılmış gibi görülmektedir ancak telgraf çekilmemiştir.

Telgraf çekilmiş mi, çekilmemiş mi, bunu bilemeyiz, fakat yayınlanmamış olması, çekilmemiş olduğunu iddia etmek için tek başına yeterli olmaz.. Hiçbir devlet tüm yazışmalarını kamuoyuna açıklamaz.

Ancak, önümüze şu sorular geliyor: Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgraf hazırlamış ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a vermişse, neden bu Piercon onu kutsal bir emanet gibi muhafaza etmiş?

Gülüp geçmesi ve yırtıp atması gerekmez miydi?

Ve neden bu şakayı sürdürmüş, gazeteci Martin’i ve çalıştığı gazetesini buna alet etmiş?

Neden gazeteci Martin söz konusu telgrafı, “Bir Hariciyecinin Bir Büyükelçi İçin Yaptığı İlginç Şaka” diye haberleştirmemiş de gerçek bir olay gibi yazmış?

Ve neden olayın bir şaka olduğunu söz konusu gazete ve de gazeteci bir başka yazıyla kamuoyuna açıklamamış, sağırmış gibi kulaklarının üstüne yatmışlar?

Neden Loraine’in oğlundan hiç ses seda çıkmamış?

*

İkinci ihtimal, (sonradan İngiliz Hariciyesi’nin devreye girip olayı şaka diye kapatmaya çalıştığı) bir tarihî gerçeğin ya da sırrın kazara fâş edilmiş olması.

Sir Loraine’in (Mehmet Şevket Eygi’nin zannının aksine) kendisi tarafından değil, kazara oğlu ve acar bir gazetecilik heveslisi tarafından..

Bu ihtimal çerçevesinde İngilizler'in Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ın anılarında ortaya attığı bir iddia gündeme gelir: Atatürk, işgalci İngilizler’den, kendisini sömürge valisi olarak istihdam etmelerini istemişti.

Pierce’in iddiasına göre, Atatürk (İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğunu düşündüğü) kendisi vasıtasıyla İngiliz yetkililere şu teklifi iletmişti:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya [İngiltere] idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu iki iddiayı biraraya getirirsek şu sonuca varırız: Atatürk, kendisini bir tür İngiliz valisi gibi kabul ediyordu, bu psikolojiden kendisini kurtaramamıştı.

*

İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk'ü vali yapmadılar, fakat ona çok daha büyük bir bağışta bulundular.

Tarihe basit bir İngiliz sömürge valisi ve işbirlikçi piyon olarak geçecekken, bu kalitesiz kumaştan, ülkesini kurtaran ve yeni bir devlet kuran bir siyaset dehası ürettiler. 

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Atatürk, İngilizler’in kendisine meşhur Dizbağı Nişanlarını vermek istemelerine gerekçe olarak “İngilizler beni sever de ondan” derken, İnönü'nün yarım asır sonra açıkça dile getireceği bir gerçeğe parmak basmış oluyordu.

Adamlar sizin bir devlet kurup başına geçmenizi sağlamışlar, sevmeseler yaparlar mıydı?!. Nişan dediğin ne ki, altı üstü bir metal parçası..

Dolayısıyla Selanikli Mustafa Atatürk'ün de İngilizler'i, onların büyükelçisine kendi tahtının varisi olmayı teklif edecek derecede seviyor olması, "hayatın olağan akışı"na uygundur.

Yadırganamaz.

Bu yüzden, Yeşilçam filmlerinin "Senin annen bir melekti yavrum" repliğinden hareketle "Senin atan bir ajandı yavrum" dersek, olayı tam ifade etmiş olamayabiliriz.

Burada ajanlıktan öte bir durum var.. Selanikli Mustafa Atatürk, "fena fi'l-İngiliz" olmuş durumdaydı.

Koskoca bir ülkeyi ve milleti, İngiliz ilke ve inkılaplarının deneme tahtası haline getirdi.

*

(EK: Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı kitaptan bir sayfa:

Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

*

Martin Gilbert'in The Sunday Times adlı İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] yayınlanan “How Our Man Declined To Rule Turkey (Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?) başlıklı yazısı:

*


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...