CÜBBELİ'NİN MİTİK VE BİTİK MEZAR YÖNETİMİ YA DA KABİR İMPARATORLUĞU

 















Geçtiğimiz günlerde Cübbeli Ahmet’in, vefat eden şeyhi Mahmud Efendi hakkındaki sözleri tartışma konusu olmuştu.

O bizi bırakmadı, mezarından cemaati yönetmeye devam ediyor” demişti.

İşin açıkçası, merhum Mahmud Efendi, hayatının son zamanlarında, evinde sağken bile artık cemaatini yönetemez hale gelmiş durumdaydı.

"Gecikmeli Kemalist" Cübbeli’nin İsmailağa Cemaati’nin başına bela olması da bunun sonucu.

Yönetebiliyor olsaydı, bu Cübbeli, densiz Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına daha ilk çıktığında, merkezinde onun bulunduğu bir operasyonun cemaatine karşı başlatılmış olduğunun farkına varır ve gereken tedbirleri alırdı.

Alamadı.

Derin Kemalistlerin Cübbeli'ye "kredi" açmalarının altında bir "oyun" bulunmamasının imkânsız olduğunu söyleyerek bu şöhret tutkunu balona karşı cemaatini sadece bir kez uyarması bile yeterli olabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla, olan biteni "etkisiz eleman" kontenjanından seyretmekle yetinmiş, müridi olma iddiasındaki şahsa karşı şeyhliğinin gereğini yapamamış.

Bu sayededir ki Cübbeli şimdi onun ölüsünü tepe tepe kullanıyor.

Tarikat kalesinin en zayıf cepheleri olan "keramet" ve "rüya" surlarını son model istismar füzeleriyle bombardımana tabi tutuyor.

*

Mahmud Efendi alim bir zattı elbette, abiddi, milletin dini diyaneti için çok hizmeti oldu, fakat onu tutup “masum, yanılmaz, her işi hikmetli” biri olarak görmek gerekmiyor.

Allahu Teala’nın, hepimiz gibi, aciz kullarından bir kuldu.

Allahu Teala, peygamberlerinin hata yapmasına müsaade etmez, onları korur, fakat ulema ve meşayihin (tarikat şeyhlerinin) böyle bir ayrıcalığı yok.

Büyük hizmetlerinin yanında gafletleri, dalgınlıkları, hataları, günahları da olabilir.

Yoldan çıkabilirler.. Vahdet-i vücutçulardan Şeyh Bedrettin gibi..

Halid-i Bağdadî rh. a.’in İstanbul’a gönderdiği “halife”si (evet, halifesi), ona isyan edip aleyhinde bir sürü tezviratta bulunmuştu.

Bu şeyhlik postlarını, icazetleri falan da gözümüzde fazla büyütmeyelim.

(Ali Rıza Demircan hoca, kendisinin de hocası olan bir eski İstanbul müftüsünün, ki Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden Hasib Efendi’nin icazetli halifesiymiş, şöyle demiş olduğunu bana söylemişti: “Ben Diyanet İşleri başkanı olacaktım, şeyhim diye olamadım/olamıyorum, şeyh filan değilim.”)

*

Mezardan cemaati yönetmeye gelince..

Böyle birşey yoktur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde irtidat (dinden dönme) ve (“Namazı kılalım ama zekattan muaf olalım” gibisinden) “Şeriat’ı bırakıp kısmen laikleşme” hareketleri başlamıştı.

O zor günlerde Hz. Ebubekir r. a., hiçbir zaman “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem beni kabrinden yönetiyor” demedi, Kur’an ve Sünnet çerçevcesinde kendi içtihadı doğrultusunda kararlar aldı.

Irak fetholunduğunda Hz. Ömer r. a., ele geçirilen geniş arazilerin ne yapılacağı hususunda tereddüte düşmüş, tam bir ay bu mesele üzerinde düşünmüş, sonunda kendi içtihadı olarak bir karara varmıştı.

“Rasulullah beni yönetiyor” dememişti.

*

Kimi zaman insan bazı yol gösterici (müjdeleyici veya ikaz edici) rüyalar görebilir.

Bu bazen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i, diğer peygamber efendilerimizi ve ashab-ı kiramı görme şeklinde olur; bazen de daha alt seviyede, yani geçmişte yaşamış salihlerden (şeyhlerden, alimlerden) birini görme olarak ortaya çıkar.

Mesela Timur, askerî başarılarını göstermeden önce rüyasında Ahmed-i Yesevî rh. a.’i görmüş, ondan müjde almıştı.

Aynı şekilde, torunlarından Babür Şah da (hatıratında anlattığı üzere), en zor zamanında, mahvolduğunu düşündüğü ve öldürülmeyi beklediği bir sırada (babasının şeyhi olan, Nakşbendiye meşayihinden) Ubeydullah Ahrar rh. a.’i rüyasında görmüş ve teselli edilip müjde almıştı.

Bu tür rüyalar, kabirden yönetme anlamına gelmez.. Her zaman da (yani kesintisiz biçimde) yaşanmaz.

Timur’un her yaptığı Ahmed-i Yesevî rh. a.’in kabirden yönetmesiyle olmuştur diye birşey yok.

*

Rüya  olayını Fethullah Gülen çok istismar ediyordu.

Mesela düzenledikleri Türkçe Olimpiyatları’nı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in teşrif etmiş olduğunun on kadar kişi tarafından rüyada görüldüğünü söyleyebilmişti. 

Halbuki bu, "imkânsız rüya" kategorisine giriyordu. 

Türkçe'nin (tıpkı diğer diller gibi) bir kutsallığı bulunmadığı gibi, çalgıların çalındığı, kerli ferli kalantor heriflerin sahne alan genç kızları gerdan kırarak izledikleri bir eğlence mekânına Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in değer vermesi mümkün değildi. (Gülen’in güçlü zamanlarıydı fakat bu sözlerini eleştiren bir yazı yayınlamıştık. Gülen cemaatini kendilerini kaptırdıkları bu "güzel havalar" mahvetti.)

Rüya istismarı olgusu şimdi Cübbeli’nin en büyük sermayesi haline gelmiş durumda.

Mümkündür, müritleri arasından Mahmud Efendi’yi rüyasında görenler olabilir.  

Ancak, rüyada gördükleri, Mahmud Efendi kılığında gelen şeytan da olabilir, bizzat Mahmud Efendi de; dikkat etmek gerekir. (Şeytan, peygamberlerin kılığına giremez.)

*

Madem böyle bir “mezardan yönetme” iddiasında bulunuyorlar, aldıkları talimatları açıklamaları, görüşme ya da toplantı tutanaklarını yayınlamaları gerekir.

Mesela şöyle diyebilirler: “Falan zaman rüyamda bana filan mesele hakkında şunu dedi, şu emri verdi.”

Mücerret “yönetme” iddiası birşey ifade etmez.. Nasıl yönetiyor, hele onu bir anlatın bakalım!

İşte bunu yapmak istediğiniz zaman, foyanız meydana çıkar.

Mahmud Efendi rüyalarınızda her birinize ayrı ayrı şunu mu dedi: "Öyle kendi kafanızdan iş yapmak yok, ben rüyanızda söyleyeceğim, siz de yapacaksınız. Rüyanızda benden izin almadıkça size tuvalete gitmek bile yasak."

*

Bu nadanların, bir karar aldıklarında ya da birşey yaptıklarında, “Mahmud Efendi bizi kabirden yönetiyor” demeleri, saçmasapan işlerini bu şekilde "meşrulaştırma"ya çalışmaları "hayatın olağan akışı"na da, akla ve mantığa da, Şeriat’e de aykırıdır.

Kararlarını ve eylemlerini şer’î deliller ekseninde temellendirmeleri gerekir.

Şayet karar ve eylemleri Şeriat çerçevesinde savunulabiliyorsa, haklı ve makul görünüyorsa, o eylem ve kararları için ayrıca “Yeri gelmişken söyleyelim, acizane Mahmud Efendi’yi de rüyamda görmüştüm, böyle yapmamız tavsiyesinde bulunmuştu” demeleri anlaşılır birşey haline gelebilir.

Fakat saçmasapan, Şeriat açısından mahzurlu, akıl ve izan fakiri karar ve eylemlerini, “Mahmud Efendi’nin mezar imparatorluğundan gelen talimatlar” olarak gösterip meşrulaştıramazlar.

Mahmud Efendi bu Cübbeli’yi yönetiyor ya da yönetebiliyor olsaydı, bu medya tutkunu, medyatiklik meraklısı, izlenme oranı ve tiraj müptelası/bağımlısı şahıs öyle rahatça Kemalistlik yapabilir miydi?!

Şimdi hayatta değil, vefat etmiş, “Lan sahtekâr, seni ben nerden ve nasıl yönetiyorum, yaptığın densizlikleri benim üstüme yıkma!” diyemiyor ya, atış serbest!

*

Bu tür rezaletlere, bırakın Mahmud Efendi gibileri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile alet edebiliyorlar.

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasındaydı, yine İsmailağa Cemaati’nden bir sarıklı cübbeli proje soytarı çıkıp “Rüyada gördük, Davutoğlu’na başbakanlığı Rasulullah verdi” filan diye çığırtkanlık yapmıştı. (O sıralarda MİT, Hakan Fidan sayesinde Davutoğlu’nun arkasındaydı.)

Ancak, Erdoğan buna inanmadı, onu başbakanlıktan şutladı.

Onu başbakan yapan Erdoğan’dı, bunu hatırlattı, “Yok öyle yağma, seni ben başbakan yaptım, ne çabuk unuttun, bana bile çalım mı atıyorsun!” dedi.

Cübbeli, görüldüğü kadarıyla, (Fethullah Gülen’in de zamanında tepe tepe kullandığı) bu tür efsanevî (mitsel, mitik) taktiklerden medet umuyor, fakat bununla varabileceği bir yer yok.

 

ŞEHİT TUĞGENERAL BAHTİYAR AYDIN, DERİN (ÇUKUR) DEVLET, VE MUHBİR-İSPİYONCU "DİYANET"

 




Bahtiyar Aydın
J.1965-20
Doğum1946
Nefsi PirazizPirazizGiresunTürkiye
Ölüm22 Ekim 1993
LiceDiyarbakırTürkiye
Bağlılığı Türkiye
Branşı Jandarma
Hizmet yılları1965-1993
Rütbesi Tuğgeneral
Komutası
Ailesi
Çocukları2

Bahtiyar Aydın (1946 – 22 Ekim 1993) Türk asker. Eski Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı.[1]

Eğitim ve askerlik kariyeri

[değiştir | kaynağı değiştir]

İlköğrenimini doğduğu Nefs-i Piraziz köyünde okuyan Aydın, ortaokul ve liseyi Bulancak'ta tamamladı. 1963'te Kara Harp Okulu'nu kazandı ve 30 Ağustos 1965'te buradan mezun olarak Jandarma Asteğmen rütbesi ile meslek hayatına başladı. 1966-1967 yıllarında Piyade Subay Temel Kursu ve Jandarma Subay Temel Kursu`nu bitirdi. 1967'den itibaren 9 yıl boyunca sırasıyla VanBitlisYalovaİstanbul ve Samandağ'daki birliklerde bölük komutanı olarak çalıştı. Kara Harp Akademisi'nde öğrenimini tamamlayan Aydın, 1978 yılında Jandarma Kurmay Binbaşı rütbesine terfi etti. Askerlik kariyerine Çanakkale ve Mardin'de devam etti ve bu şehirlerde Kurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Harekât Şube Müdürlüğü görevlerini üstlendi. Şırnak'taki 119. Jandarma Sınır Alay Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı ve Jandarma Okullar Komutanlığı Öğrenci ve Kurslar Alay Komutanlığı'nda da görev yaptı. 30 Ağustos 1991 tarihinde tuğgeneralliğe terfi etti ve Jandarma Okullar Komutanlığına atandı.[1]

1993'te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı oldu. Bölgede, halka yakın ve yasadışı şiddet yöntemlerini tasvip etmeyen bir asker olarak tanınan Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü. Bahtiyar Aydın suikastının PKK tarafından gerçekleştirildiği duyuruldu.[2]

Yüksekova Çetesine yönelik soruşturma kapsamında sorgulanan bir çete üyesi verdiği ifadede Aydın'ın JİTEM adına çalışan itirafçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.[2][3] Genelkurmay ise JİTEM iddialarını reddetmekte Aydın'ın PKK tarafından öldürüldüğünü savunmaktadır.[4]

Ergenekon soruşturması için ifade veren ve bir dönem PKK içinde sözde üst düzey yönetici[5] olarak faaliyet gösteren "Deniz" kod adlı (Şemdin Sakık[6]) gizli tanık ise, Aydın'ın bir asker tarafından öldürüldüğünü, cinayeti işleyen askeri de başka bir askerin öldürdüğünü iddia etti.[2][5][7]

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Daha sonra Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden gibi Bitlis'in ekibi içinde yer alan bazı yüksek rütbeli askerler görevi başında yaşamını yitirmişti.[7]


(https://tr.wikipedia.org/wiki/Bahtiyar_Ayd%C4%B1n)


ATATÜRK’E YÖNELİK ÇOK VAHİM BİR İHANET İDDİASI

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 72

 

Selanikli Mustafa Atatürk'ü Erzurum’a geldiğinde koruyup kollayan, tutuklayıp İstanbul’a göndermek ve “olağanüstü” yetkilerini uhdesine almak dururken ona “biat” eden Kâzım Karabekir Paşa, zaferden sonra ödülünü, İzmir Suikasti (suikast planı) davasında idam talebiyle yargılanarak almıştı.

Bunu kabullenemeyen subayların tehditleri sonucunda mahkeme onu beraet ettirmek zorunda kalmış, fakat Paşa’nın çilesi bitmemişti. Devletin başına geçen Selanikli onu polisin ve hafiyelerin takibiyle baskı altına almış, nefes alışını bile kontrol etmeye başlamış, yoksulluk, yalnızlık ve sefalete mahkum etmişti.

Paşa’nın bu çilesi, Selanikli’nin öldüğü 1938 yılı sonuna kadar devam etti.

Ancak ondan sonradır ki Paşa biraz rahat nefes almaya, tekrar sosyalleşmeye başladı.

*

Selanikli’nin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken Paşa, günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Evet, Kâzım Karabekir Paşa’nın Günlükler’inde anlattığına göre, o dönemde, Selanikli’nin İngilizler’le olan dostluğunun Pera Palas’tan öncesine uzandığını, hatta Filistin’de İngilizler karşısında kirişi kırmasının onlarla perde arkasında anlaşmış olmasından kaynaklandığını düşünenler varmış.

Savaşın içinde bulunmuş, olayları yaşamış (ikisi paşa) dört önemli subayın haber verdiği bir olay.

Selanikli Atatürk, küçük hesapları için İngiliz'e teslim olmak istemiş.

Bu paşalar biraraya gelip "Böyle bir iftira atalım" diye aralarında anlaşacak karaktersizlikte adamlar değil.

*

Anlaşılan o ki, Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’le bu konuda anlaşmış, minareye kılıf uydurmak için de komutanına olan kızgınlığını bahane olarak göstermeye çalışmış, Enver Paşa'dan fazla hazzetmeyen kişilerin duygularıyla oynayarak onları manipüle etmek istemiş.

Muhtemelen, maiyetindeki subayların büyük çoğunluğunun yüzlerindeki ifadeyi ve itirazları görünce, teslim olma yerine ricatı, palaslandıras kaçmayı tercih etmiş.

Ama kendisiyle kafa dengi bazı subayların savaşma azimlerinin tükenmesini ve İngilizler’e teslim olmalarını sağlamış.

İmdi, subay olsun, veya başka bir görevde bulunsun, bir devlet memurunun amirleriyle görüş ayrılığına düşmesi veya geçimsizlik yaşaması her zaman mümkündür.. 

Her zaman yaşanır.

Böylesi bir durumda memurun yapması gereken şey, vazifesini mümkün mertebe, üstleri tarafından cezalandırılmayı da göze alarak, “doğru bildiği şekilde” yapmaya çalışmak olmalıdır.

Eğer elinden hiçbir şey gelmiyorsa ve görevi amirlerinin arzusu doğrultusunda sürdürmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçları içine sindiremiyorsa, o takdirde yapması gereken şey, yerine başka birinin görevlendirilmesini ve kendisinin de başka bir vazifeye atanmasını istemek olmalıdır.

Şeref ve haysiyet sahibi dürüst bir insana yakışan davranış budur. Ondan, "Mevzubahis olan vatansa benim Enver'e olan öfkem teferruattır" demesi beklenir.

Selanikli’nin bu olaydaki akıl yürütüş şekli ise düpedüz ihanet.

Evet, ihanet..

Komutanına değil, milletine, devletine ihanet.

Devletin şerefini, milletin hak ve hukukunu, emrindeki binlerce askerin hayatını, vatanın selametini hiçe sayan, ayaklar altına alan bir ihanet.

Soru şu: Böyle bir adam, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da gizlice buluştuğu (Ki bunu Nutuk'ta itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?

"Kafdağı'nı assalar belki çeker de bir kıl,

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu mizaç, bu karakter ve bu kafada olan bir adamın, 30 Ekim 1918 tarihinde başlayan Mütareke (savaşsızlık) döneminde, bu defa da Padişah Vahideddin’e kızarak (ya da kızma bahanesiyle) İngilizler’e yanaşması ve onlarla gizli pazarlıklar yaparak “teslim” olması, onların adamı haline gelmesi “hayatın olağan akışı”na uygundur.

Evet, Selanikli tam da bunu yaptı.

Bu işbirliğinin hikâyesini yazı dizimizin önceki bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde anlatmış, Selanikli’nin (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi) üst düzey ajan Robert Frew (Fro) ile olan gizli saklı görüşmelerini konu edinmiştik.

Selanikli’nin İngilizler’le anlaşıp danışıklı dövüşle Osmanlı devlet erkânını ve saf milleti aldatmakta olduğunu daha o günlerde anlayanlar vardı.

Bunlardan biri Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’ydi..

Bu yüzden, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan sürülen 150’likler listesinde yerini aldı.

(Listede şair Rıza Tevfik, edib Refik Hâlid Karay; Refi Cevat Ulunay, Tarık Mümtaz Göztepe ve Mevlanzâde Rıfat gibi gazeteciler; Çerkez Ethem ve istihbaratçı Kuşçubaşı Eşref gibi meşhurlar da yer alıyordu.)

*

Önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Osmanlı Devleti’nin son içişleri bakanlarından Mehmet Ali Bey’e attığı esaslı kazığı, yaptığı nankörlüğü konu edinmiştik.

Falih Rıfkı Atay’a anlattığına göre, kendisinin kaldırım subayı olarak boş beleş yaşayıp havadan maaş aldığı, Filistin cephesindeki bozgunun baş mimarı olarak etkisiz ve yetkisiz silik bir adam olarak İstanbul’da gün saydığı o tuhaf, sancılı ve acayip zamanlarda, Mehmet Ali Bey koskoca içişleri bakanı olarak defalarca bunu evinde ziyaret etmiş, ayağına kadar gitmiş, yemeğe çağırıp görüşmüş.

O günler, İngiliz’in kendisi için tehlikeli ya da sorunlu bulduğu herkesi tutuklayıp Malta’ya yolcu ederken Selanikli’ye “Gözünün üstünde kaşın var” bile demediği ilginç zamanlar.

*

Selanikli, eften püften, kıytırık birçok şeyi Falih Rıfkı'ya anlatmış, fakat hikayenin can alıcı noktasını atlıyor: Mehmet Ali Bey’in İçişleri Bakanlığı’nın örtülü ödeneğinden kendisine verdiği 25 bin liradan hiç bahsetmiyor.

Memur maaşının iki buçuk lira olduğu zamanda verilen 25 bin lira..

Bugün sıradan bir memurun maaşının 50 bin lira olduğunu kabul edersek 500 milyon liraya, yarım milyar liraya karşılık gelen bir para.

Selanikli, bu iyiliği (tıpkı Karabekir Paşa'ya yaptığı gibi) karşılıksız bırakmamış, devletin başına geçtikten sonra Mehmet Ali Bey’i, 150’likler listesine dahil etmiş, malına mülküne el koyup vatandan sürülenler arasına katmış.

*

Prof. Ekrem Buğra Ekinci, “Yakın Tarihin Acı Bir Sayfası: 150’likler” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“M. Kemal’i Anadolu’ya gönderenlerden dâhiliye nâzırı Mehmed Ali Bey, Paris’te La Republique Enchaine (Zincirli Cumhuriyet) adında Ankara’yı tenkit eden bir gazete neşretmiş; rivayete göre cumhuriyetin ilanının her yıldönümünde Atatürk’e hakaret telgrafı çekmiştir.”

(https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=648&yakin-tarihin-aci-bir-sayfasi:-150%E2%80%99likler)

Falih Rıfkı’ya Mehmet Ali Bey’le olan görüşmelerini anlatan Selanikli’nin, Bahriye Nazırı (donanmadan sorumlu bakan) Avni Paşa ile olan görüşmelerinden de söz etmiş olduğunu yine bir önceki bölümde görmüştük.

Mehmet Ali Bey’e teşekkür ederken onu atlamış değil, 150’likler listesine onu da eklemiş..

Kadirşinas adam, iyilikten anlıyor.. Kendisine iyilik eden eli ısırırcasına iştiyakla öpmek gibi bir huyu var.

*

Selanikli’nin Avni Paşa ile tanışıklığının öncesi de bulunuyor:

“Yıldırım Orduları Gurup Komutanlığı lağvedilip bölgedeki görevi sonlandırılan Mustafa Kemal 10-11 Kasım 1918’de Adana’dan ayrıldı. Adana’dan İstanbul’a giderken Mustafa Kemal’in bindiği trene Konya civarında Çumra istasyonunda Avni Paşa da dahil oldu. Avni Paşa İstanbul’a giderken Mustafa Kemal’in sergilemiş olduğu tavır ile ilgili izlenimlerini şu şekilde aktarır: “Mustafa Kemal Paşa adeta Harbiye Nazırı [Savunma Bakanı] sıfatıyla İstanbul’a geliyor idi. [İstanbul’a yaklaşıp] Maltepe’ye vardığımızda satın alınan bir gazeteden İzzet Paşa Kabinesinin düştüğünü ve Tevfik Paşa kabinesiyle Harbiye Nezareti’ne Abdullah Paşa’nın tayinini okuduğu zaman, pek çok sıkıldığını saklayamadı.

(Mehmet Fatih Cebeci, Mütareke Döneminde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri ve Anadolu’da Görevlendirilmesi, yüksek lisans tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 32-33.)

Avni Paşa’nın, “Mustafa Kemal Paşa adeta Harbiye Nazırı [Savunma Bakanı] sıfatıyla İstanbul’a geliyor idi” diyor olması sebepsiz değil.

Filistin’de İngilizler’in önünden yıldırım hızıyla kaçtıktan sonra hemen yeni padişah Vahideddin’e telgraf çekip İngilizler’le “behemahal” (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılmasını teklif etmiş, bu arada kendisi ile bazı arkadaşlarının bakan olarak içinde yer alacağı yeni bir hükümet kurulmasını (bakanlar kurulu oluşturulmasını) da teklif etmiş durumdaydı.

Kendisini yaveri yapmış olan Vahideddin’in ricasını kırmayacağından emindi.

Fakat evdeki hesap çarşıya her zaman uymuyor.

*

Ancak Selanikli kolay pes edecek adam değildi.. Önceki bölümlerde teferruatlıca anlattığımız gibi, kafasında bir “B planı” vardı..

Bunun için, İstanbul’a gelince anasının Beşiktaş-Akaretler’deki evi yerine, işgalci İngiliz subaylarının karargâh kurduğu Pera Palas Oteli’nde kalmaya, İngiliz subaylarına centilmence ev sahipliği yapıp onlarla Türk kahvesi “höpürdetmeye” başladı.

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır diyenler haklı.. İngilizler, Selanikli’nin ısmarladığı kahvelerin karşılığını bonkörce fazlasıyla verdiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü bu gerçeği çok veciz bir biçimde ifade etmiş durumda:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Başa dönersek, Ulu Yalan Selanikli Mustafa Atatürk, Falih Rıfkı’ya Osmanlı hükümetinin bakanları Mehmet Ali Bey ve Avni Paşa ile olan görüşmelerini anlatırken asıl önemli gerçekleri saklıyor, olayları çarpıtıyor.

Emekli deniz subayı araştırmacı-yazar Osman Öndeş, Avni Paşa’nın hatıratını “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” adı altında yayınlayarak tarihçilik alanında önemli bir hizmette bulunmuş durumda. (Deniz Harp Okulu'nu birincilikle bitirmiş olan Osman Öndeş, aynı zamanda pekçok önemli çalışmaya imza atmış başarılı bir gazeteci, pop tarihçi İlber Ortaylı gibi ekran şovmenliği yaparak bilinen ezberleri tekrarlayan biri değil.)

Avni Paşa’nın anlattığına göre, (Samsun'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmadan bir gün önce) 15 Mayıs 1919’da Padişah Vahideddin'le görüşmek üzere Yıldız Camii’ne gelen Mustafa Kemal, cuma selamında,  Kuran-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor.

Avni Paşa’nın ifadeleri şöyle:

Sadrazam Paşa, Yaver Paşa [Naci Paşa] padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi:

“Heyet-i Vükelaca (Bakanlar Kurulu’nca) tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”

Basit bir "müfettişlik" görevi için kim böyle yemin ettirir ve kim bir müfettişe Van'dan Ankara'ya kadar bütün askerî ve mülkî erkân (tüm subaylar, valiler ve kaymakamlar) hakkında (görevden alma ve yerlerine başkasını tayin etme de dahil olmak üzere) "olağanüstü" yetkiler verir?!

Avni Paşa’nın hatıratında şu satırlar da var:

Mayıs’ın yirminci günü, Mustafa Kemal Paşa’dan Harbiye Nezareti şifresiyle bir telgraf aldım:

”Bahriye Nazırı Avni Paşa Hazretlerine, Gösterdiğiniz yüksek alaka sayesinde salimen ve rahat bir şekilde Samsun’a varılmış ve göreve başlanılmıştır. Muhterem kayınpederiniz Şakir Paşa Hazretlerinin afiyetlerini temin eder, siyasi durumlar ve gelişmeler hakkında da arasıra beni aydınlatmanızı ve bilgilendirmenizi istirham eylerim. Mustafa Kemal.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."