İBN ARABÎ HANGİ “MERTEBE”DEN KONUŞUYOR: KÜFÜR, BİD’AT, DALALET/SAPIKLIK, DİNSEL HARAMİLİK, DİN DOLANDIRICILIĞI, AHMAKLIK, DENGESİZLİK…? HANGİSİ?

 



Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Varlık Görüşü” başlığı altında yazdıkları üzerinde duruyorduk.

İbn Arabî’den aktardığı laflar, birbiriyle çelişen zırvalar durumunda.

Doğal olarak, Ehl-i Sünnet’in Allah inancıyla da çelişiyor.

Sözlerini şöyle sürdürüyor (Köşeli parantez içi ilaveler bize ait):

İbnü’l-Arabî bu mutlak vücûdun bilinemez, tavsif edilemez [betimlenemez, vasfedilemez], sır mertebesi olan ahadiyyet [Allahu Teala’nın zatının bütün isim ve sıfatlardan soyutlanmış olarak teklik ve birliği] veçhesiyle [yönünden] rab, hâliḳ ve mâbud olarak âlemle münasebette olduğu rubûbiyyet [rablik] veya vâhidiyyet [Allahu Teala’nın zatının bütün isim ve sıfatlarıyla birlikte teklik ve birliği] veçhesini ancak merâtib [mertebeler, düzeyler] bakımından izah sadedinde ayrı mütalaa eder. Ona göre ahadiyyette ne kesret [çokluk] ne tezat [zıtlık] ne de herhangi bir taayyün [belirme, beliriş] vardır. Bu cihetten O sırf nur, sırf iyi ve gayblar gaybıdır. İkincisinde yani vâhidiyyet mertebesinde Allah yaratıcı sıfatıyla birçok şeyin yaratılmasının fâili olunca bir “çokluk” ve “farklılık” [tezat] ortaya çıkar ve vahdet [birlik] bozulur. Ancak bu mertebede Hakk’ın tezahürü [zahir oluşu, zuhura gelişi] ve tekâsürü [çoğalması, çokluğu] zâtıyla değil sıfatları vasıtasıyla olur.

*

Önce ehadiyyet (ehadlık) ve vahidiyyet (vahidlik) kavramları üzerinde durmak gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ahad” maddesinde mesele şu şekilde özetleniyor:

“Bir, yegâne, bir tek” anlamına gelen ahadın, vahd (الوحد) veya vahde (الوحدة) kökünden türetilen vahad kelimesindeki vav harfinin hemzeye çevrilmesiyle ortaya çıkmış bir isim olduğu kabul edilir. Aynı kökten türemiş olan vâhid de aynı veya yakın anlamda olmak üzere Allah’ın isimleri arasında yer alır. …

Vâhid ve ahad kavramları Allah hakkında kullanıldığında, “bölünmesi (tecezzî, inkısâm) ve sayısının artması (tekessür) mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” mânasını ifade eder. Buradaki birlik, herhangi bir sayı dizisinin ilk basamağı anlamında değildir; Allah’ın cüzlerden teşekkül eden birleşik (mürekkeb) bir varlık olmadığı, benzeri ve dengi bulunmadığı mânasını taşır. Aynı kökten gelmekle birlikte ahad ile vâhid arasında kullanılış bakımından bazı farklar tesbit edilmiştir. Ahad, genellikle nefy için kullanılır ve Allah’a nisbet edildiğinde onun birliğini tenzîhî veya selbî (ne olmadığını belirten) sıfatları (celâl sıfatları) açısından anlatır. …

Ahad, bazı istisnalar dışında, müsbet kullanılışla Allah’tan başkasına nisbet edilemez; bu sebeple de kelimenin çoğulu yoktur. Vâhid ise müsbet ifade ile kullanılır ve Allah’a nisbet edilince onun birliğini sübûtî (ne olduğunu belirten) sıfatlar (cemâl sıfatları) açısından anlatır; O’nun zâtında ve sıfatlarında benzeri bulunmayan bir ve yegâne olduğunu ifade eder. … Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir (أحد في ذاته واحد في صفاته). Çünkü ahad, zât için düşünülebilecek adedî ve terkibî çokluğu ve bunun doğuracağı cismiyet özelliklerini nefyetmek suretiyle Allah’ın birliğini ifade eder. Vâhid ise onun zâtına ait sıfatların gerçekte çokluğu gerektirmediğini, O’nun, sıfatlarıyla birlikte de bir ve yegâne olduğunu ifade eder (bk. Şirvânî, Tefsîru sûreti’l-İḫlâṣ). Başka bir ifade ile ahad her türlü nisbî kesreti, vâhid ise adedî kesreti nefyeder.

*

Kılıç’ın bozuk, karman çorman ve anlaşılmaz durumdaki ilk cümlesinde anlatılmak istenen şu:

İbn Arabî soytarısı Allahu Teala’nın (mutlak vücudun) ehadiyyeti ile vahidiyyetini birbirinden ayırıyor.

Bunları ayrı birer mertebe (basamak, düzey) olarak gösteriyor..

Yani bunlar mutlak vücudun farklı mertebeleri olmuş oluyor: Haşa, mertebelerden, basamaklardan oluşan bir mutlak vücud (Allahu Teala) var ortada. (Soytarı "Ali, Veli hakkında" konuşmuyor.. Allahu Teala hakkında konuşuyor.)

İnsanın hayatını “özel” ve “sosyal” diye ikiye ayırmak ve bunlara mertebe/düzey/düzlem/basamak adını vererek “Falan adam sosyal hayat düzleminde şöyledir, özel hayatı düzleminde ise şu şekilde değerlendirilebilir” demek gibi birşey.

*

Evet, ehadiyyetin payına bilinemezlik, tavsif edilemezlik ve sır düşüyor.

Soytarı önce “mutlak vücud”un (mutlak varlığın, Allahu Teala’nın) “bilinemez, tavsif edilemez” olduğunu söylüyor, ardından onun herşeyini biliyormuş gibi konuşuyor.

Su iner yokuşlardan hep basamak basamak” diyen şair gibi bu da Allahu Teala’yı haşa mertebe mertebe yapıyor.

“Bilinemez, tavsif edilemez” mutlak vücud, ahadiyyeti bakımından “sırf nur, sırf iyi ve gayblar gaybı” imiş.

Mutlak vücudun vahidiyyeti ise, onun “rab, halik (yaratıcı) ve mabud (tapınılan, kendisine ibadet edilen) olarak” âlemle ilişkisi bağlamında ortaya çıkıyormuş.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Nur Suresi’nin 35’inci ayetini tefsir ederken “nur” kavramı hakkında önemli şeyler söylüyor, ve bu arada Gazzalî’yi de tenkit ediyor.

Ayetin meali şöyle:

“Allah, göklerin ve yerin Nûr'udur. O'nun nûrunun misâli, içinde lâmba bulunan bir kandillik gibidir. O lâmba bir cam içindedir. O cam da, sanki inciden bir yıldızdır; bu lâmba, ne doğuya ne de batıya nisbeti olmayan mübârek bir ağaçtan, zeytin ağacından(çıkan yağdan) yakılır; onun yağı, nerede ise kendisine ateş değmese bile ışık verecek! Nûr üstüne nûrdur. Allah, dilediği kimseyi nûruna hidâyet eder. İşte Allah, insanlara böyle misâller getirir. Çünki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.”

Merhum Elmalılı şunları söylüyor:

Allah Teâlâ'ya mecazen de olsa ışık demek caiz olmadığı halde, bu âyette Nur ism-i şerîfi geçmiştir. Halbuki En'am Sûresi'nin başında; "Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah'a mahsustur." (En'âm, 5/1) âyeti, Allah'ın, nurun kendisi değil, var edicisi ve (onun) zıddı olan her çeşit karanlık ile nurun O'nun var ettiği, yarattığı eseri olduğunu bildirmişti, ve nuru Allah'a denk tutanları (aynı ayetin devamında) "Hamd o Allahın hakkıdır ki Gökleri ve yeri yarattı, zulmetleri ve nuru yaptı, sonra da Hakkı tanımayanlar bunları kendilerini yaratana denk tutuyorlar" (En'am, 5/1) azarlaması ile sakındırmıştı. Bundan dolayı Allah'a nur denilirken, bu noktadan habersiz bulunmamak ve müteşabih bir mânâ olduğunu bilmek gerekir.

İlk önce bu iki âyetin (En’am Suresi’nin 1’inci ayeti ile Nur Suresi’nin 35’inci ayetinin) karşılaştırılmasında ilk akla gelen mânâ "Allah, göklerin ve yerin nurunun var edicisidir" meâlinde olmasıdır (En’an Suresi’ndeki ayet, diğerini tefsir eder). Onun için tefsircilerin bir kısmı bunu (Allah’ın göklerin ve yerin nuru olmasını) ism-i fâil sigası ile, yani "gökleri ve yeri nurlandıran, aydınlatan; gerek cisme ve gerekse ruha ait nurlar ile nurlandıran" diye ifade etmişlerdir. Çünkü nur, aydınlatıcıdır. Bu ifade âyetteki nurun olay mânâsına değil, fâil mânâsına; göklere ve yere izafetinin de, mef'ûlüne izafet olduğunu göstermesi itibarıyla bir anlam ifade ediyorsa da münevvirin (nurlandıranın), nurun yapıcısı olması gerekmeyeceğinden (mana) eksiktir. Halbuki Allah'ın, nurun yaratıcısı olduğu Kur'ân'da açıkça belirlenmiştir. Bundan dolayı, müfessirler burada daha birçok açıklamalarda bulunmuşlardır. Felsefeciler ve sofiler de işrakıyye nazariyesine temas eder gibi gördükleri bu âyet hakkında uzun bahisler yapmışlar. Hatta Gazalî, bu âyetin tefsiri için Mişkâtü’l-envâr adında bir eser yazmıştır ki, bazı noktalarını özetleyelim.”

*

İşte, İbn Arabî soytarısı “Kelamcı” Gazzalî’nin fikirlerinin çoğunu (mesela İhya’da yazılanların belki dörtte üçünü, yüzlerce binlerce sayfasını) benimsemez ve yırtıp çöpe atarken, merhum Elmalılı Hoca ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi sözü edilen Mişkâtü’l-envâr’daki bazı ifadeleri yanlış buluyorlar.

Durum buyken, İbn Arabî soytarısının Gazzalî’nin fikirlerinin çoğunu (bir kısmını değil, çoğunu) reddetmesini önemsemeyen hassas gönüllü zevat, bu iki alimin Gazzalî’ye bir iki noktada itiraz etmesine tahammül edemiyorlar.

Aynı şekilde, İbn Arabî soytarısının eleştirilmesini de hoş karşılamıyorlar.

(Bunu yapanlardan biri, maalesef Bediüzzaman Said-i Nursî rh. a… Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin İbn Arabî hakkında yazdıklarını okumadan aleyhinde beyanda bulunmuş durumda.. Hakkın hatırı âlîdir, Bediüzzaman da dahil olmak üzere kimsenin hatırına feda edilmez.. Alimler peygamberlerin varisleridir, velakin masum değildirler.. Ayrıca, içtihatları mutlaka doğru olacak diye birşey de yok.. Kaldı ki, peygamberler bile içtihatlarında hata edebiliyorlar. Dolayısıyla, Bediüzzaman gibi zatların her sözünü ayet ve hadîs gibi kutsal bellememiz gerekmiyor. Nitekim merhum Bediüzzaman da, kendi sözlerinin de mihenge vurulması, körlemesine kabul edilmemesi gerektiğini söylüyor.. Şeyhülislam konuyu derinlemesine incelemiş, meseleyle ilgili yüzlerce sayfalık bilgi vermiş, yazdıklarını hiç okumadan hakkında değerlendirme yapmak uygun değil.. Okunup da “Şu şu sözleri şu nedenlerden dolayı yanlış” denilmiş olsaydı durum değişebilirdi.)

*

Bu noktada İşrakiyye nazariyesi (teorisi) konusuna da değinmek gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin (Prof. Mahmut Kaya imzalı) “İşrâkiyye” maddesinde şunlar söyleniyor:

Şark kökünden türetilen işrâk kelimesi sözlükte “güneşin doğuşu sırasındaki ışıma, aydınlanma, parlama, tan ağarışı” gibi anlamlara gelir. … Terim anlamında işrak, epistemolojik açıdan akıl yürütmeye veya bir bilgi vasıtasına gerek kalmadan bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanma, keşf ve zevke (mânevî tecrübe) dayanan bilgi için kullanılır. … İşrâkıyye terimi, İslâm düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi (istidlâl) temel alan rasyonalist Meşşâî felsefeye karşı mistik tecrübe ve sezgiye (keşf, zevk, hads) dayanan teozofik düşünce sisteminin adıdır. İşrâkıyyûn da bu düşünceyi izleyenlerin oluşturduğu akımı ifade etmektedir.

İşrâkīlik seçmeci (eklektik) bir sistemdir; ancak kaynağını nereden aldığı ve sisteme asıl rengini verenin hangi filozof veya doktrin olduğu tartışma konusudur. İslâm düşünce tarihinde işrak felsefesinin en önemli temsilcisi kabul edilen Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl [Bu Sühreverdî, Sühreverdiyye tarikatı pîri olan Sühreverdî’den farklı], görüşlerini temellendirdiği Ḥikmetü’l-işrâḳ adlı eserinin giriş kısmında İşrâkī hikmetin mahiyetini ve önceki felsefî doktrinlerle olan ilişkisini açık bir şekilde belirtir. Ona göre kadim hikmet biri kanıtlamaya (istidlâl) dayalı araştırma ve incelemeyi (el-hikmetü’l-bahsiyye), diğeri mistik tecrübe ve sezgiyi (el-hikmetü’z-zevkıyye) temel alan iki farklı metot kullanıyordu. …

Buna göre hakikate ulaşmanın birbirini tamamlayan iki yolu vardır. Bunların ilki nazar ve tefekküre dayanan “bahs”, diğeri de … keşf yoluyla hakikatin bilgisine ulaşma …

İlk sûfîler tarafından işrak kelimesi bir tasavvuf terimi olarak kullanılmamakla birlikte Yeni Eflâtuncu felsefî fikirlerin de tesiriyle ontoloji, epistemoloji ve ahlâk alanında İşrâkīlik’le paralellik arzeden kavramlar ve fikirler tasavvuf çizgisinde büyük bir gelişme kaydetmiştir. Özellikle Gazzâlî, bu gelişmenin Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Sühreverdî’den önceki en büyük ismidir. Ayrıca Gazzâlî İşrâkīliğin zulmet, nur, zevk, keşf gibi diğer temel kavramları yanında işrak kelimesini ve türevlerini bilhassa Mişkâtü’l-envâr’da ve İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de kullanmıştır. …

Şüphesiz Sühreverdî ruhî arınmayı esas alan İşrâkīliği kurarken isimlerini hayranlıkla andığı Bâyezîd-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr gibi İslâm sûfîlerinden [onların şatahatlarından] ve bu konudaki zengin tasavvuf literatüründen yararlanmıştı. Ontik varlığı [İbn Arabî’nin “vücud”unu] nur kavramıyla açıklayarak bir çeşit nur metafiziği yapmasında Kur’an’daki, “Allah göklerin ve yerin nurudur” (en-Nûr 24/35) âyetiyle bu âyeti yorumlamak üzere Gazzâlî’nin yazdığı Mişkâtü’l-envâr’da idealize edilen nur fikrinin onun için bir ilham kaynağı olabileceği de göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husustur. Bu arada İhvân-ı Safâ ve Karmatîler’deki imâmet ve kutup kavramları, Yeni Pisagorcu ve Sâbiîler’in yıldızlara yaptıkları dua ve münâcâtlar, hulâsa kadim Hermetik ve gnostik kültürde mevcut olan birçok unsuru İşrâkīliğin satır aralarında bulmak mümkündür (geniş bilgi için bk. M. Ali Ebû Reyyân, Uṣûlü’l-felsefeti’l-İşrâḳıyye, s. 71-119). Dolayısıyla Sühreverdî, uzlaştırılması çok zor kadim kültürlerle kendi inanç ve kültüründen aldığı birçok unsuru ortak bir paydada buluşturarak oluşturduğu sisteme İşrâkıyye adını vermiştir.

Sühreverdî, ister değiştirmek suretiyle sistemine alsın isterse eleştirip reddetsin, İşrâkī felsefede [ayrıca] Meşşâîliğin [Aristoculuğun] rolü büyüktür. Bu arada Sühreverdî özellikle İbn Sînâ’ya çok şey borçludur. Çünkü İbn Sînâ kendisinden önce, Meşşâî felsefeden üstün gördüğü ve rasyonel sezgiyi temel alan bir Doğu felsefesi kurma girişiminde bulunmuştu. … Bütün bunlar, İşrâkī felsefenin köklerinin büyük ölçüde İbn Sînâ’nın Aristocu olmayan son dönem eserlerine, özellikle onun el-İşârât ve’t-tenbîhât’ının “Makāmâtü’l-ârifîn” başlıklı son kısmındaki görüşlere dayandığını göstermektedir (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Düşüncesi Tarihi, I, 417). Nihayet İşrâkīlik’teki eklektik sistemin omurgasını İbn Sînâ ve onun felsefesine yansıdığı ölçüde Yeni Eflâtunculuğun [ve Plotinus’un] oluşturduğunu belirtmek gerekir.

… Sühreverdî, Aristo’yu İslâm Meşşâîleri’nden ayrı tutmaya özen gösterir ve Meşşâîler’in yaptıkları yorumlarla Aristo’nun felsefesini asıl maksadından saptırdıklarını savunur; hatta uzun zaman uğraşıp da çözemediği bilgi problemini rüyasında imdadına yetişen Aristo’nun yardımıyla çözdüğünü bildirir. Grek filozofu ona, çözümü objektif varlık alanında değil kendi sübjektif dünyasında aramasını yani özüne dönmesini tavsiye eder. Ayrıca İslâm filozofu olarak bilinenlerden hiçbirinin hakikat bilgisine (huzûrî bilgi) ulaşamadığını, bunu ancak Bâyezîd-i Bistâmî, Sehl et-Tüsterî gibi sûfîlerin başardığını, gerçek anlamda hakîmin de bunlar olduğunu söyler (et-Telvîḥât, I, 74). Böylece Sühreverdî, hakiki felsefenin keşf ve sezgiye dayanan mistik ve teozofik düşünce tarzı olduğunu Aristo’ya tasdik ettirerek kendi sistemi adına onun güçlü otoritesinden yararlanmak ister. Bununla birlikte bu konuda Sühreverdî’ye kılavuzluk eden gerçekte Aristo değil, yanlışlıkla ona mal edilen Es̱ûlûcyâ adlı apokrif eserdeki görüşleriyle Plotin’dir; dolayısıyla İşrâkīliğin ilham kaynaklarından biri de [Plotin’in/Plotinus’un temsil ettiği] Yeni Eflâtunculuk’tur. Böylece Gazzâlî’nin eleştirileriyle büyük bir darbe yiyen Yeni Eflâtuncu karakterdeki İslâm felsefesi Sühreverdî ve takipçilerinin gayretleriyle, Gazzâlî’nin de dahil olduğu mutasavvıf düşünürlerden gelen birikimden yararlanıp ilham alarak yeni bir form kazanmak suretiyle tekrar canlanmıştır.

Gazzâlî, Allah’ın semaların ve arzın nuru olduğunu ifade eden âyete dayanarak (en-Nûr 24/35) daha sonra Sühreverdî’nin ortaya koyduğu İşrâkıyye felsefesine benzeyen teozofik ve Hermetik bir ilâhiyyât geliştirmiştir. …

Gazzâlî, nur ağırlıklı bir tasavvuf anlayışı geliştirirken bir yandan Kur’an ve hadise, diğer yandan kendisinden önceki sûfîlere dayanmıştır. Onun nur felsefesinin üçüncü kaynağı ise son döneminde İşrâkīliğe meyleden İbn Sînâ’nın ilâhiyyât ve nefisle ilgili eserleri ve görüşleridir. Aslında tasavvufun doğuşunda ve gelişmesinde Eflâtunculuk ve Yeni Eflâtunculuk’la Hermetik geleneğin, eski İran hikmetinin etkili olduğu her zaman ileri sürülmüştür. Doğruluk payı bulunan bu görüşe göre Gazzâlî, ilk sûfîlerden beri süregelen adı konmamış bir İşrâkīliğe yeniden şekil vermiş, bu da Sühreverdî için ilham kaynağı olmuştur. İlk sûfîlerde ilham ve keşf gibi sadece bir bilgi edinme aracı olan işrak Gazzâlî’den sonra özellikle “şeyh-i İşrâk” ve “hakîm-i ilâhî” diye tanınan Sühreverdî’nin çalışmalarıyla kapsamlı bir tasavvuf felsefesi veya teozofik bir tasavvuf haline gelmiştir. …

İşrâkīlik’te nübüvvet (peygamberlik), genellikle peygamberlerin keşf ve müşâhede yoluyla nurun kaynağından bilgi alması olarak anlaşılır. Onlara göre müteellih hakîm (hikmet sahibi) feyz yoluyla nûrü’l-envârdan (“nurların nuru”ndan) mârifet alır ve bunu çevresindekilere yansıtır. İlâhî kaynaktan bilgi almak süreklidir. Bu kaynaktan en üst düzeyde bilgi alan insan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Buna kutub da denir. Kutub bazan gizli de olabilir. …

Mistik, gnostik ve gizemli olan her düşünce tarzının insanlara cazip geldiği bilinen bir gerçektir. İşrâkīlik de özünde bu nitelikleri barındırdığından özellikle sûfî ve Şiî çevrelerde büyük ilgi uyandırmıştır; günümüzde de hâlâ canlı bir düşünce akımı olarak varlığını sürdürmektedir. XII. yüzyıldan itibaren Meşşâî felsefenin zayıflaması üzerine onun yerini büyük ölçüde İşrâkīlik almış ve bu teozofik felsefe İbnü’l-Arabî’nin beslendiği başlıca kaynaklardan biri olmuştur (aş.bk.).

*

Ansiklopedideki aynı “İşrâkiyye” maddesinin Prof. Süleyman Uludağ tarafından kaleme alınmış olan kısmında ise şunlar söyleniyor:

Fârâbî, İbn Sînâ ve İhvân-ı Safâ’da mevcut olan İşrâkī eğilimlerin Sühreverdî tarafından tasavvufa sokulması, Sühreverdî dönemi ve sonrasında terim olarak değilse bile kavram olarak mutasavvıfların bu hususa ilgi duymasına sebep olmuştur. Öte yandan Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve takipçileri işrak felsefesini oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almışlar ve bunu vahdet-i vücûdla bütünleştirmişlerdir. Esasen onlara bu yolu açan, özellikle Mişkâtü’l-envâr’da ışık ve karanlığı (nur-zulmet) esas alarak bir bilgi ve varlık anlayışı ortaya koymaya çalışan Gazzâlî olmuştur. …

İbnü’l-Arabî’nin tasavvufu geniş ölçüde İşrâkīliği içerdiğinden Sadreddin Konevî, Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-i Kayserî, Müeyyidüddin Cendî, … gibi [vahdet-i vücutçu] Osmanlı ilim ve fikir adamlarının önemli bir kısmı İşrâkī sayılır. …

Evet, İbn Arabî esas itibariyle Eski Yunan’ın ve de Yeni Eflatuncu Plotinus’un takipçisidir.

Yaptığı, teşbihte hata olmaz derler, Eski Yunan’ın bir müşriğini keşf tiyatrosu sahnesine müslüman cübbesi ve sarığı ile çıkarmak, “İşte gerçek müslüman bu, bunu ilk ben keşfettim” demek gibi bir şey.

*

Merhum Elmalılı Hoca’nın ifadelerine dönelim.

Gazzalî’nin “nur”la ilgili sözlerini şöyle özetliyor:

Nur ismi, lügatte güneşten, aydan, ateşten şu uzayda yer tutan şu cisimlerin dış yüzlerine vuran hale konulmuş bir isimdir. Ve bilinmektedir ki, bu halin şeref ve faziletine özelleştirilmesi, gözle görülen şeylerin bu sebeple ortaya çıkıp görülmesi itibariyledir. Sonra şu da bilinmektedir ki, bütün bu görülen şeyleri idrak etmek, onların ışık almalarına bağlı olduğu gibi görecek gözün var olmasına da bağlıdır. Çünkü gözle görülen şeyler, ışık aldıktan sonra dahi körlere gözükmez. O halde gören ruh, ortaya çıkma ve görünmede vazgeçilmez bir rükün olmakta, görünen ışığa denktir, eşittir. Sonra şu yönden ona tercih de edilir. Çünkü gören ruh, idrak edici, yani anlayıcıdır; idrak onunla mümkündür. Dışardaki ışık ise idrak edici değildir. Kendisiyle idrak olunan yani idrake sebep olan değil, belki idrak anında bulunandır. Ve o halde gösterme vasfı, görülen nurdan fazla gören nurun hakkıdır.

Bunun için nur ismini, gören göz nuruna, tereddüt etmeden, kullandılar da "nur-ı aynım" (gözümün nuru), "falanın nûr-ı basarı zayıfladı" (Filan kimsenin görmesi zayıfladı) ve gözleri görmeyen kimse hakkında "nûr-i basarını kaybetti" (gözünün görme özelliğini kaybetti) dediler. Bu böyle olunca şunu da söyleyelim ki, insanın bir basarı, yani gözü; bir de basireti, yani idraki vardır.

Basar, yani göz; ışığı ve renkleri algılayan gözdür. Basiret de idrak ve akıl kuvvetidir. Bu iki idrakten ikisi de idrak edilenin görülmesini gerektirir. Bundan dolayı ikisi de nurdur. Fakat göz nurunda bazı kusurlar saymışlardır ki, bu kusurlar akıl nurunda yoktur. Netice olarak görme duygu ve gücü, kendisini ve idrakini ve diğer gözle görülen parçalar ile akılla bilinen parçaları ve her şeyi, geçmişi ve geleceği göremediği halde; akıl duygu ve gücü, hem kendini, hem idrakini, hem âletlerini, hem her şeyi idrak eder. Ve göz idrak ve duygusundan çok ilerilere ve derinliklere gider.

Bu sebepten, nur isminin gözün algılamasından çok, akıl algılamasına daha uygun olduğu ortaya çıkar. Bununla beraber aklî nurlar da kusur ve hatadan tamamen kurtulmuş değildir. Önce hallerin tam olarak bilinmesinde, bulunması gerekli olan ve yaratılıştan gelen düşünceler, insan cevherinin gereklerinden değildir, beraber doğmaz; bebek bunları elbette bilemez. "Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı" (Nahl, 16/78). Bu fıtrî nurlar sonradan ortaya çıkmaktadır. Buna isabette bir sebep gerekir. Bütün sebepler de netice olarak Allah'a dayanır.

Nazarî düşüncelere gelince, bunda da insanın yaratılışına çoğunlukla hata isabet ettiği muhakkaktır. Dolayısıyla akıl, bir yol göstericiye, bir mürşide muhtaçdır. En yüksek mürşid ise Allah kelâmı ile peygamberlerin irşadıdır. Ve gerçekte akıl ve basiret gözünde Kur'ân âyetleri, madde gözünde güneş ışığı yerindedir. Güneşin ışığına nur denildiği gibi Kur'ân'a da nur denilmesi daha önceliklidir. Ve işte bununla "Allah'a Peygamberine ve indirdiğimiz, o nura (Kur'ân’a) inanın" (Teğabün, 64/8), "Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik" (Nisâ, 4/174) âyetlerinin mânâsı ortaya çıkar.

Bu bakımdan, Peygamber’in açıklamasının, güneşin ışığından daha kuvvetli olduğu ortaya çıkınca, onun kutsal nefsinin, nurlulukta güneşten daha yüksek olması gerekir. Nitekim Allah Teâlâ "Onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay yarattı." (Furkan, 25/61) diye güneşi yalnızca bir çerağ (kandil) olmakla vasıflandırdığı halde, Resul-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v)'yı da "Nurlu bir kandil" (Ahzab, 33/46) diye sıfatlandırmıştır. Demek ki âlemde bulunan cisimlerden güneşin diğer bir cisimden faydalanmaksızın başkalarına nur vermesi özelliği, peygamberde daha kuvvetlidir. Peygamberlik nuru, diğer beşerî şahıslardan istifade etmeksizin diğerlerine nur verir. Fakat güneşin gökyüzündeki diğer kuvvetlerle alakası yok olmadığı gibi, şu da aklî ve naklî delillerle bilinmektedir ki, peygamberlerin ruhlarında meydana gelen nurlar dahi meleklerin ruhlarında meydana gelen nurlar ile ilgilidir. …

… Gerek aşağıdaki ateşlerin ışığı gibi bayağı ve gerek yukardaki güneş ve ay ve yıldızların ışığı gibi yüce ve ulvî olsun, bütün bu duygularla elde edilebilen nur ve ışıklar ve bunun gibi gerek yerdeki peygamberler ve velilerin ruhları ve gerek semâvî nurlar olan melekler olsun bütün bu aklî nurların hepsi, O'nun zatı dolayısıyla mümkünler cümlesindendir. Başkasının sebebiyle var olan da kedi kendine kalınca yokluğa hak kazanmış olur. Varlığı kendinden değil, başkasındandır. Halbuki, yokluk zulmet ve karanlık, varlık nur ve aydınlıktır. Buna göre Allah'tan başka her şey O'ndan sebep karanlıktır, yoktur .Ve ancak Allah Teâlâ'nın nurlandırmasıyla, nurludur, O'nun var kılmasıyla vardır. Varlıklarından sonra meydana gelen bilinişlerinin hepsi de Allah'ın varlığından meydana gelir. Yokluk karanlığında iken onları varlık ile ortaya çıkaran ve bilinmemezlik karanlığında iken üzerlerine bilinme nurlarını gönderen ancak Allah Teâlâ'dır.

Özet olarak, her şeyin ortaya çıkışı ve bilinmesi ancak O'nun açığa çıkarması ve bildirmesiyledir. Nur'un özelliği de ortaya çıkma, parlama ve bulunmadır. O halde açıkça ortaya çıkar ki, gerçekte mutlak nur, Allah Sübhânehû ve Teâlâ'dır. Ve O'ndan başkasına nur demek mecazdır. Fakat Allah gerçekten nur ise ispatında delile neden ihtiyaç duyuluyor? Bunun cevabını önce göze ait görünen nura göre anlamak kolaydır. Bir gündüz ışığında baharın yeşilliğini gördüğün zaman hiç şüphesiz bilirsin ki, sen renkleri görüyorsun ve çok defa sen renkler ile birlikte başka bir şey görmüyorsun zanneder de yeşilliğin yanında yeşillikten başka bir şey görmedim dersin, ışığı farketmezsin. Fakat güneş batarken o rengin üzerine ışığın düştüğü hal ile düşmediği halde mecburen fark edersin de şüphesiz tanırsın ki nur, renkten başka bir mânâyadır. Renkler ile beraber algılanır ve idrak olunur. Kuvvetli birleşiminden dolayı farkedilmez, açıklığının şiddetinden dolayı gizli kalır. Açıklık, böyle bazan gizli kalmaya neden olur.

Bu bilinmiş olunca şimdi şunu da bilmek gerekir ki, her şey, göze açık ışık ile göründüğü gibi, yine batınî basirete de her şey Allah ile gözükür. Allah'ın nuru her şey ile beraber bulunur da fark edilmez. Ancak bunda diğerinden bir farklılık vardır: Görünen nurun güneşin batması ile kaybolup gizlendiği düşünülür. Fakat her şeyin kendisi ile ortaya çıktığı ilâhî nurun batması veya kaybolması düşünülemez ve değişmesi imkansız olduğundan eşya ile daima beraber kalır. Ayırmakla delil getirmek yolu, kesilmiş olur. Onun kaybolmasını düşünsen gökler ve yerler yıkılır, kendinden geçersin. O zaman zarurî ilim meydana gelecek bir fark idrak olunur.

Fakat eşyanın hepsi yaratıcının varlığına şahitlik yapmakta bir ifade üzere eşit olduklarından ve bazısı değil, her şey, bazı zaman değil, her vakitte O'na hamd ile tesbih eylediklerinden ayrılık kalkmış, gizli yol kalmıştır. Zira marifette görünen yol, eşyayı zıddıyla tanımaktır. Bundan dolayı, hiç zıddı olmayan ve hiç değişmeyenin gizli kalması uzak görülmemelidir. Onun gizliliği, açıklığının şiddetindendir.

"Açıklığının şiddetinden dolayı yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaması sebebiyle onlara karşı perdelenen Allah'ın şanı ne yücedir!"

Gazzalî’nin bu sözlerini aktaran Elmalılı Hoca, şu tenkitleri yöneltiyor:

Gazâlî'nin bu nurlu sözleri hoştur. Fakat araştırıldığında neticesi şu oluyor ki: Allah'ın nur olmasının mânâsı bütün âlemin ve âlemdeki bütün duygularla algılanan nurların ve bilinen kuvvetlerin yaratıcısı ve mücidi, yani nurun yaratıcısı olması ve bundan dolayı nurdan asıl istenilen, nurlandırma ve meydana çıkarma, belirme ve açığa çıkma mânâlarının hakikatinin özü nurdan ve nuru bulandan çok nuru yapana ait olacağından nur isminin Allah'a daha uygun bulunmasıdır. Yalnız bu son noktada Gazâlî, izafî karşılığı olan hakikat ile mecaz karşılığı olan hakikati karıştırmıştır. Şüphe yok ki nuru yapan, nurun fevkındadır, yani ondan üstündür. Fakat bundan dolayı nuru yaratana nur denilmesi dilbilgisi yönünden hakiki mânâsında değil, mecaz olur. Hakikati o nurun sahibi olmasıdır. Böyle düşünmesi uygun değil yanlıştır.

Gerçek budur ki, yanlış bir düşünceye meydan bırakmamak için âyetin kendisi bunun, bir teşbîh-i beliğ ile temsilî bir ifade olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki; nurunun misali, burada nurun Allah'a muzâaf (izafe edilmiş) kılınması da gösterir ki, öncekindeki mânâsı zahirine hamledilmediği gibi göklere ve yeryüzüne izafeti de hakikî sahibine izafet değildir. Yani gökleri ve yeryüzünü aydınlatan ve gerçek sahibi Allah olan nurun, varlık nurunun, hidayet nurunun, peygamberlik nurunun, Kur'ân nurunun, iman nurunun hayret verici vasıflarının temsili, yani benzetmesi şudur:

Sanki bir mişkât, yani arkasına nüfuz edilmez dairevî veya çokgen bir pencere. Dikkat edilirse gökyüzünde her cismin vucudu böyle arkası kapalı, önü özel bir uzaklık içinde açılmış bir pencere, bir hücre halinde yükselir. Ki içinde bir mısbâh vardır.

MISBÂH: "Sabah ve Sabâhat" maddesinden ism-i alettir ki, sabah gibi hoş ve kuvvetli aydınlık veren lamba demektir. Kur'ân'da güneşe sirâc denilmiş olduğu halde, burada misbah denilmiş olması, bunun yanında güneşin normal bir kandil kadar kalacağına işaret eder. O mısbah, bir billurda sırça, yani billur, sanki inciye benzer bir yıldız. İncimsi yıldız, zühre ve müşteri gibi inci saflığı ve güzelliği ile parıldayan bir yıldız. Öyle berrak, öyle güzel, öyle hem göklerin, hem yerin güzelliklerini kendinde toplayan bir cam. Mişkât da o camın içindeki lamba mübarek bir ağaçtan, öyle bir zeytinden tutuşturulur ki doğuya da, batıya da nisbet edilemez. Bunda başlıca iki mânâ vardır:

Birincisi, yalnız öğleden önce güneş gören doğuda değil, yalnız öğleden sonra güneş gören batı tarafında da değil hem doğuya, hem batıya bakan tepenin tam ortasında. Çünkü böyle bir yerde bulunan zeytinin yağı son derecede saf ve güzel olur.

İkincisi, yön şüphelerinden uzak, yani bildiğiniz dünya zeytinlerinden değil, mekanı olmayan bir zeytin demek olur. Önceki mânâ kendisine benzetilenin herkesce düşünülebilecek bir özelliği olmasından dolayı temsilde terşih, ikinci mânâ ise benzetilenin özelliğine işaret etmek yönünden bir tecrid ifade eder. Terşihin faydası benzetmeyi bir açıklama ile kuvvetlendirmektir. Tecridin inceliği de benzetilenin belirgin bir yönüne işaretle kendisine benzetilene üstünlüğünü ve bundan dolayı benzetmenin yanaşamayacağı bir hakikat noktasını ortaya koymaktır.

Netice olarak öyle bir zeytin ki yağı, neredeyse, kendisine bir ateş dokunmasa bile ışık verir. Bir elektrik gibi hemen yanmaya hazır; o derece saf ve parlaktır. Özet olarak Allah nuru, nur üzerine nurdur. Yani temsilden zannolunacağı gibi sınırlı beş kat değil, birisi veya tamamı da değil, sınırsız olarak her nurun kat kat üzerinde, sınırlanması ve bilinmesi mümkün olmayan bir nurdur. O halde onu niye herkes bulamıyor? İstenilene niye eremiyor? denilirse Allah, o nuruna veya o nuruyla dilediği kimseyi hidayet eder. Dolayısıyla herkes hak delili göremez, hak âyetlerini bilemez, hakkın isteğine eremez. Herkes peygamber veya velî veya mümin veya arif veya iyi bir kul olamaz. Ve onun için peygamberlik nurundan, Kur'ân nurundan, iman nurundan, ilim nurundan herkes faydalanamaz. Ve Allah insanlara (işte böyle) misaller verir. Doğrudan doğruya anlayıp idrak edemeyecekleri hakikatleri, duygularla algılanabilen misaller ile tasvir ve temsil ederek anlatır, bu da hidayeti cümlesindendir. Nitekim duygular, hayaller, lisanlar, teşbihler yalnız hakkı anlatmak için birer mesel oldukları gibi, bu âyetteki temsil de böyledir. Bundan dolayı misallere hakikat diye bağlanıp kalmamalı, onlardan gerisindeki gerçeği sezmelidir.

Ve Allah her şeyi bilir. Aklen olanı da, hissen olanı da bilir; açığı da, gizliyi de, gerçek olanı da, temsilî olanı da bilir. Dolayısıyla her kesin duygu ve anlayışını ve faydalanma derecesini ve takip ettiği gaye ve maksadını ve tekvin ve teşride layık olup olmadığı dine yol göstermeyi ve ona göre herbirine yapacağı muameleyi de bilir

*

Başa dönelim..

Mahmut Erol Kılıç’ın söylediğine göre, İbn Arabî mutlak vücudun/varlığın, yani Allahu Teala’nın ehadiyyeti (ehadlığı) için bir sır mertebesi icat ediyor.

Ehadiyyetin neresi sır ise?

Allahu Teala "ehad"dır, bunun anlaşılmayacak, sır olacak nesi var?

Mesela yeryüzünde sadece bir tane Mahmut Erol Kılıç bulunduğunu, (isim açısından değil, cisim açısından) onun yerini tutacak ikinci bir (her bakımdan aynı özelliklere sahip) Mahmut Erol bulunmadığını söylediğimizde bunun neresi sır olur?

*

Soytarının burada “mertebe” laga lugası yapması sebepsiz değil..

Önce mutlak vücûdun, (bilinemez, tavsif edilemez, sırlı) ahadiyyet mertebesinde kesret, tezat ve taayyün konusu olamayacağını söylüyor.

Sonra, başka bir makama geçerek kesret, tezat ve taayyün türküsü söylemeye başlıyor.

Adını da mertebe farklılığı koyuyor.

Yani adama “Allahu Teala için nasıl kesretten, tezattan, tezahür ve taayyünden söz edebilirsin?” denilince cevap hazır: “Söz etmiyorum ki.. Ama o, sırlı ehadiyyet mertebesinde öyle, ben başka bir mertebeden bahsediyorum.”

Böylece “mertebe” lafı, her kapıyı açan bir maymuncuk, her hazineye ulaşmayı sağlayan bir “Açıl susam açıl!” sihirli sözcüğü oluyor.

Adını mertebe koyduktan sonra artık Allahu Teala için haşa herşeyi söylemek caiz.

İyi numara.

*

Evet, soytarı ehadiyyeti sırlı ilan ettikten sonra, Allahu Teala’nın rab, halik ve mabud olmasını vahidiyyetin tekeline veriyor.

Sanki Allahu Teala ehadiyyeti ile rab, halik ve mabud değil.

Mutlak vücud, vâhidiyyet yönüyle (İbn Arabî’nin üfürdüğü sihirli sözcüğü kullanmak gerekirse mertebesiyle) yaratıcı sıfatı çerçevesinde birçok şeyi yaratınca ortaya bir “çokluk” ve “farklılık” [tezat] çıkar ve vahdet [birlik] bozulurmuş.

Ancak bu mertebede Hakk’ın tezahürü [zahir oluşu, zuhura gelişi] ve tekâsürü [çoğalması, çokluğu] zâtıyla değil sıfatları vasıtasıyla olur”muş.

Bu, “Allahu Teala zatıyla yaratıcı, rab ve mabud değil, sıfatlarıyla yaratıcı, rab ve mabud” demek gibi bir mantıksızlık.

Allahu Teala o sıfatlara sahip olmasa zaten zatı itibariyle rab olamaz.

*

Sonra, “vahdetin (birliğin) bozulması ne demek?

Mesela, Vali Ahmet Bey için şöyle dediğimizi varsayalım: “Ahmet Bey, vali sıfatıyla bugün vatandaşlara bir konuşma yaptı, evine gitti, baba sıfatıyla çocuklarına nasihatte bulundu, koca sıfatıyla karısına çiçek götürdü, ardından anne babasını çocuk sıfatıyla ziyaret etti, öğleyin de müşteri sıfatıyla bir lokantada yemek yedi.”

Bunu dediğimizde Ahmet’te “kesret” mi ortaya çıkmış olur?

Ahmet’in zatından ayrı düşünebileceğiniz sıfatı var, düşünemeyeceğiniz sıfatı var: Valilik sıfatı ayrı düşünülebilir, her zaman vali değildi, ve her zaman da olamayacak, fakat filan çocuğun babası olma sıfatı/vasfı bir defa gerçekleştiğinde artık hiçbir zaman ortadan kalkmaz, şu ana babanın çocuğu olması sıfatı da öyle. En başta da “insaniyet” ve "mahlukiyet" sıfatı ondan hiçbir zaman ayrı düşünülemez.

Peki, Allahu Teala sıfatlarından ayrı düşünülebilir mi?

Vali Ahmet’e bile sıfatları cihetinden çokluk, tezat, taayyün vs. atfedilemezken, "Ahmet şu cihetten çokluk kabul etmez, şöyle bir cihetten ise o çoğalmaktadır" denilemezken, bunu Allahu Teala için nasıl söyleyebiliriz?

*

Allahu Teala'nın Halik ismini, mahlukatı yaratması bağlamında, Hadî ismini hidayet etmesi hususunda, Rezzak ismini canlıları rızıklandırması çerçevesinde kullanırız, peki bu, Allahu Teala'nın rızık şeklinde çoğalması ve taayyünü müdür?

Esma-i Hüsna'da yer alan "rab" kelimesine gelelim, tabiî ki Allahu Teala âlemlerle olan ilişkisi bağlamında "rab"dir, "Rabbü'-âlemîn"dir, "kendi kendisinin rabbi" olarak nitelendirilmez, peki bu, Allahu Teala'nın rububiyet (rablik) söz konusu olduğunda çoğalması ve taayyünü anlamına mı gelmektedir?

Mabud kelimesine gelelim (Ki Esma-i Hüsna'da yer almaz), mahlukatın Allahu Teala'ya ibadet etmesi ya da etmemesi, O'nu mabud bilmesi ya da bilmemesi, O'nda kesret, tezat, taayyün vs. gibi durumların ortaya çıkmasına yol açabilir mi?

Eğer sen Allahu Teala için kesretten, tezattan, taayyünden vs. söz edersen, bunları sıfatlarına tahsis etsen bile son tahlilde zatına racî olur.

*

Allahu Teala’nın isim ve sıfatları tevkîfîdir, kafamızdan isim ve sıfat icat edemeyiz.

İbn Arabî ise Allahu Teala için taayünden bahsetmekle O'na “müteayyin”, tezahürden bahsetmekle “mütezahir” gibi isim ya da sıfatlar vermiş oluyor.. Allahu Teala mütezahir değildir, Esma-i Hüsna'daki ismiyle doğrudan "el-Zahir"dir.

Soytarının yaptığı şey, işgüzarlık sergileyerek, ukalalık taslayarak, irfanfuruşluk şovu icra ederek itikadî bid’at çıkarmaktan ibaret. 

Bu, Kitab ve Sünnet'i bırakıp kendi işkembevî keşf ve icadının peşine takılmaktır.

*

Evet, “ahadiyyette ne kesret (çokluk) ne tezat (zıtlık) ne de herhangi bir taayyün (belirme) vardır”mış.

Ne büyük buluş, ne büyük hikmet!

Mesela bir insan için “Ruh düzeyinde onun için ne çokluktan, ne tezattan/farklılaşmadan, ne de belirginleşmeden söz edilebilir” demek gibi birşey. 

Sonuçta insanın iki tane ruhu yok, kesretten bahsetmek mümkün değil.. Ruhun kendi kendisiyle tezat ilişkisi kurması da söz konusu olamaz.. Taayyünü de yok.

Ancak, İbn Arabî’nin “bilinemez, tavsif edilemez, sırlı mutlak vücudu bir yandan da bilinebilir, tavsif edilebilir oluyor ve (kendisi olarak değil, mahlukat şeklinde/suretinde) tezahür etmiş hale gelebiliyor.

Bunun için tek yapılması gereken, “mertebe” vitesinde değişikliğe gidilmesi.

*

Tavuk-yumurta hikayesi gibi.. Kesret, tezat ve taayyün ortaya çıktığı için mi mertebe değişikliğinden söz ediyoruz, yoksa mertebe değiştiği için mi bunlar oluyor?

İlk ihtimali kabul edersek, ehadiyyet-vahidiyyet ayrımı yapmak anlamsızlaşır, ikincisinde ise “asıl fail” konumunda olup mertebe adı verilen başka bir “vücud” ortaya çıkar, “mutlak vücud”a yön veren “üst vücud”.

Bu, "mutlak vücud" için, "Bakmayın bizim ona mutlak vücud diyor oluşumuza, aslında o 'mertebe' ile mukayyed vücud; mutlak vücud bir kuru isimden ibaret, ha var ha yok, fark etmiyor, bütün numara 'mertebe'de" demek anlamına gelir.

Esasında "mertebe" ile kayıtlanmış, özü/hakikati itibariyle "mukayyed" durumda vücud, fakat adı "mutlak" vücud.. Ahmak bir adamın adının nüfus kaydında "Zeki" olması gibi bir durum.

Mertebe kelimesi burada işlev bakımından gözbağcı illüzyonistin abrakadabra, hokuspokus lafazanlığı kabilinden dikkat dağıtma çığırtkanlığına karşılık geliyor.

Bu, bir kimse için “O, tek başınayken, yalnızlık mertebesindeyken, yanında kimse yokken kimseyle konuşmaz, arkadaşlık yapmaz, fakat sosyalleşince, toplumsal ilişkiler kurma mertebesinde bulununca arkadaşlık yapar” demek gibi birşeydir, lüzumsuz kelime kullanarak lafı çoğaltmadır, totolojik bir mugalata ve lafazanlıktır.

*

Evet, İbn Arabî’ye göre “vâhidiyyet mertebesinde Allah yaratıcı sıfatıyla birçok şeyin yaratılmasının fâili olunca bir ‘çokluk’ ve ‘farklılık’ ortaya çıkar ve vahdet bozulur”muş.

Sakatlık şurada: Çoğalma ve farklılaşma (tezat) yaratılanlara değil, Yaratıcı’ya atfediliyor.

Çünkü bir sonraki cümle şöyle:

“Ancak bu mertebede Hakk’ın tezahürü (zuhura gelişi) ve tekâsürü (çoğalması) (Hakk’ın) zâtıyla değil sıfatları vasıtasıyla olur”.

Tamam da, sonuçta çoğalan Hakk’ın kendisi.. Burada zat-sıfat ayrımı salt dilde (söylemde) kalıyor.

Nitekim, arkadan gelen cümleler bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor:

Bu durumda zâtı açısından bakıldığında aynı hakikate “o Hak’tır”, sıfatları açısından bakıldığında ise “o halktır” denebilir.

Dikkat et, “aynı hakikat”ten söz ediyorsun.

Ve o hakikatin “Hak” (Allahu Teala) olduğunu söylüyorsun.

Ve aynı zamanda onun “halk” (yaratılanlar) olduğunu savunuyorsun.

Dolayısıyla halk, Hakk’ın kendisi oluyor.

Sana fakültede sıfatından dolayı (sıfat mertebesinde) “Sayın Profesör, Hocam” diyen kişiler fakülte kapısından çıkınca zatından dolayı (zat mertebesinde) “N’aber lan Mahmut Erol?” diye seslendiklerinde, “mertebe” değişti, hocalık mertebesinden hemşerilik mertebesine geçtin diye senin “hakikat”inde bir değişiklik mi oluyor?!

İşte İbn Arabî sapık soytarısı bunu anlatmaya çalışıyor: Halk aslında Hak'tır diyor.

Daha ne desin?


VAHDET-İ VÜCUTÇULUK NEDİR, NE DEĞİLDİR? (İBN ARABÎCİLİĞİN SEFALETİ.. EN BASİT ANLATIMIYLA..)

 



Sıra, Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Varlık Görüşü” başlığı altında yazdıklarına geldi.

İlk cümlesi şöyle (köşeli parantez içindeki ilaveler bize aittir):

“İbnü’l-Arabî’ye göre bir cevher olarak hakikat nihayetinde bir [tek] olduğundan “mutlak vücûd” [mutlak varlık] veya “küllî vücûd” var olan bütün şeylerin kaynağıdır.”

Bu söz, herşeyi Allahu Teala’nın yaratmış olması anlamında doğru.

Ancak, böyle konuşmakla, Kelamcılara yönelttiği  Cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler” şeklindeki suçlamanın mâsadakı haline gelmiş oluyor.

Bu cümle, “mutlak (kayıt ve şart taşımayan) vücûd (varlık)” olarak nitelendirilen Allahu Teala’nın bir “cevher” olarak görülmesinin önünü açıyor..

Çünkü adamın “hakikat” anlayışının temelinde “cevher” kavramı var.

Nitekim, Kılıç’ın bir sonraki cümlesi şöyle (bir cevher olarak hakikatin nihayetinde bir tek olduğunu hatırlayalım):

“Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir.”

Oysa ki Kelamcılar, “Allah’a ruhanî anlamda bile cevher denmesinin, hıristiyânî ‘uknûm’ (hypostasis) anlayışına yol açacağı endişesiyle de reddedilmesi gerektiğini vurgulamışlardır”. (Bkz.  TDV İslâm Ansiklopedisi, “Cevher” maddesi.)

Ee, kimmiş şimdi “cevher ve arazdan başka birşeyden bahsetmeyen”?

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, Yaratan ve yaratılanları ile birlikte bütün vücud (varlık) ile mevcudatın (var olanların) özü/hakikati itibariyle aynı şey olduğu inancını ortaya koyuyor:

Bir kavram olması hasebiyle bilgimiz dahiline giren her şey sadece mukayyet [kayıtlı, kayda tabi] bir vücûda (varlığa) sahip demektir. Bu mukayyet vücûd kendi kendisinin kaynağı olamaz. Binaenaleyh bütün sınırlı varlıkların kaynağı olan bir “mutlak” [kayıt ve şart altına girmeyen], bir “mutlak [kayıtsız ve şartsız] hakikat”, bir “mutlak vücûd” olmalıdır. Bu mertebeden bakınca mutlak vücûd (vücûd-ı mahz) denildiğinde ister vücûd ister mevcûd kastedilsin İbnü’l-Arabî’ye göre çok fazla farketmez, çünkü her ikisi de neticede o tek hakikate bağlıdır. Diğer bir ifadeyle her ne kadar düşüncede, dilde ayrılabilirlerse de mutlak hakikat ile mutlak vücûd ve mevcûd aynında [işin aslında], özünde, hakikatinde birdir. Delil ve burhan aramadan bütün müslümanların inanmaları lâzım gelen esasları belirtirken, “Vücûd-ı mahz Allah’tır, başkası değil” (a.g.e., II, 473) sözüyle mutlak vücûdu Allah ile bir tutan İbnü’l-Arabî’ye göre filozofların yaptığı gibi vücûdun kadîm [ezelî olan] ve hâdis [sonradan olan] olarak ikiye ayrılması tamamen ıstılahî [söylemsel] bir ayırımdır, yoksa hâdis olana zaten vücûd lafzı asla ıtlâk olunamaz. O halde “vücûd-ı hâdis" [sonradan ortaya çıkan varlık]” demek yanlıştır, bunun doğrusu “mevcûd-ı hâdis”tir [sonradan var olan]. Çünkü hâdis olanın varlığı kendinden değildir, o ancak kadîm olanın varlığı ile vardır. Bu durumda vücûd birdir. Âlemdeki şeyler yani mevcûdat [sonradan var olanlar] ise bu vücûdun [varlığın] değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, belirgin hale gelmeleridir]. Hakiki fâil bir tanedir, o da vücûddur, vücûdda ancak “bir” (vâhid) vardır. Suyun rengi kabının rengidir, vücûdda ancak Allah vardır. Hak vücûdun aynıdır [ta kendisidir]. …. Vücûd [var oluş] Allah’a aittir. Allah daima var (vücûd) olandır, [mevcud ya da “mukayyed vücud” durumundaki] biz ise hep yokuz (adem). Hak vücûd [varlık] olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat, sonradan var olanlar] ise o vücûdun sûretleridir.

Böylece, “mukayyed vücud” (mevcudat, alemdeki şeyler) Allahu Teala’nın tezahürleri, taayyünleri ve “suretleri” haline gelmiş oluyor.

Evet, alemdeki şeylerin yani mevcudatın Allah’ın haşa tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri] ve taayyünleri [belirlenimleri, belirgin hale gelmesi] olduğunu ileri sürüyor.

Haşa Allahu Teala, sonradan (evet, sonradan) tezahürleri, taayyünleri ve suretleri oluşan bir varlığa dönüşüyor.

Bu, zamandan münezzeh olan, zamanı da yaratmış bulunan Allahu Teala’nın, “zaman” içine alınması demektir.. Çünkü O, İbn Arabî'ye göre, “sonradan” âlem olarak (ya da âlemde) tezahür ediyor, taayyün ediyor, suretleniyor. 

Sonradan.. Zaman içinde..

Tezahür ve taayyünler için “sonradan” kaydını getinmezsek, bu durumda alemdeki mevcudat “mutlak vücud”a dönüşmüş, Allah’ın (tezahür de değil) bizzat kendisi olmuş olur.

Ayrıca, bu laflar çerçevesinde Allahu Teala, tezahürleri, taayyünleri ve suretleri itibariyle mekan haline de geliyor.

Ortada zaman ve mekandan münezzeh olma diye birşey kalmıyor.

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, karlı bir dağın zirvesinden yuvarlanan bir kartopunun giderek büyümesini andırır şekilde, mantıksızlık ve akılsızlığın bir çığa dönüşmesine sahne oluyor:

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir. Fakat câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmek bize ait bir durumdur, Hak ise kendi aynında [kendi aslında, özünde, hakikatinde] mevcuddur. O’nun vücûdunun ademden olması [bizim gibi aslında yok durumda olması] câiz değildir zira O, mutlak vücûddur. … O vücûd-ı mutlaktır ve hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Ehl-i Sünnet’e göre, Allahu Teala’nın zatî sıfatlarının bilinememesi diye birşey yoktur, bilinirler.

Bunlar (Ehl-i Sünnet alimlerinin büyük çoğunluğuna göre) Vücud (var olma), Kıdem (zamanın yaratıcısı olması itibariyle varlığı için zamansal bir başlangıç düşünülememesi), Beka, Vahdaniyet (tek oluş), Muhalefetün li’l-havadis (sonradan olan şeylere benzememe) ve Kıyam bi-Nefsihî’dir (varlığının kendisinden olması, başkasının yaratmasının ürünü olmaması).

*

İkincisi, “O’nun misli gibisi yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ayeti zatî bir sıfatı ortaya koymaktadır: Muhalefetün li’l-havadis.

Mahmut Erol’un yaptığı “O’nun misli yoktur” şeklindeki tercüme yanlış, ayette “misli gibisi” geçiyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

… sizin eşleriniz, emsalleriniz evlatlarınız oluyor, çoğalıyorsunuz. Fakat O'nun misli gibi bir şey yok, doğrudan doğruya O'nun misli, aynısı bir şey bulunması şöyle dursun, O'na benzer bir şey bile yoktur. Bu şerefli söz Allah'a benzer olmadığını ifade ile tevhid ve tenzihde sağlam, belâgatlı bir delildir. Allah gibisinin olmadığını ifade etmekten maksat, kendine benzer olmadığını ifadede mübalağadır. Nitekim "Senin gibi bir kimse cimrilik etmez" derler. Bununla onun zatında, şahsiyetinde cimriliğin olmadığını ifade etmek isterler, bunun olmadığını ifadede mübalağa etmiş olmak için kinaye üslubuna giderler. Bu mânâ dilimizde de çok yaygındır. Mesela “senin gibi bir kimse ona tenezzül eder mi?” desek “sen ona tenezzül etmezsin” demiş oluruz. Bunda mübalağa ile birlikte bazen ta'zim de kastedilir. Dolayısıyla, bu niteliğin olmadığında doğrudan doğruya kendine nisbeti tasavvur bile caiz olamayacağına işaret gibi bir incelik vardır. Bazen de bu bir istidlal (delil getirme) neşesi verir. Hatta bu kinaye mânâsı o kadar kuvvetlidir ki burada gerçek mânâsı üzere "Allah'a benzer bir şey yok" denilse idi, kinaye yolu ile zatının olmadığını ifade [Allah diye birşey yok denilmek istendiği] şüphesi ve kusuru bulunacağından dolayı güzel olmazdı. Keşşaf sahibi [Zemahşerî] der ki: "Bunun kinaye olduğu bilinince 'Allah gibi bir şey yok' demekle misli gibi bir şey yok demek arasında kinayenin verdiği faydadan başka bir mânâ farkı olmadığı anlaşılır ki ikisinin de mânâsı zatında benzerliğin olmadığını ifadedir. Allah'ın misli yok demektir."

MÜMASELET [misillik]: (Benzerlik), hakikatte ortaklık, yani zatî sıfatta benzeyiştir. "Yerini tutabilecek şekilde özel sıfatta ortaklıktır." diye tarif edilmiştir. Bu açıklamaya göre asıl mânâ, Allah'ın benzeri olması suretiyle bir başkasına benzetilmesinin mümkün olmadığının ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte benzerliğe yakın bir şekilde benzetmenin olmadığı ifade ediliyor denilmesi daha uygundur. Alûsî, der ki: "Bu âyet her açıdan Allah'ın başkasına benzerliğinin olmadığını ifade etmektedir." Bu hükme herhangi bir şeyin O'na eş olamayacağının ifadesi de dahildir. Bu âyetin öncesine bağlanma yönü de budur. Bu açıklama, İhlâs Sûresi'ndeki "Hiçbir şey O'nun dengi değildir" (İhlâs, 112/4) ifadesinin mânâsıdır. Gerçi yüce Allah'ın ahlak ve niteliklerinden ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da nitelendiği varsa da o sıfatların yüce Allah'taki niteliği ve gerçek yüzü insanlardaki gibi değildir. Buna özellikle işaret için de buyuruluyor ki: Ve O, öyle Semî öyle Basîr'dir. Yani misli olmayan işitici ve görücüdür. İşitilmeye uygun olan şeylerin bazısını değil hepsini işitir görülenlerin ve varlıkların hepsini görür, hem insanlarda olduğu gibi dış dünyadan duyu organlarının etkilenmesi yolu ile değil, sonradan olma durumundan hayal kurma ve vehmetmeden uzak ve ezeli bir idrak ile bilerek işitir ve görür. … O, kulakları ve gözleri yaratan ve onları mülkünde tutup idare eden, benzeri bulunmayan, ezelî ve her şeyi kuşatan gerçek bir işitici ve görücüdür.]

*

Üçüncüsü, Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibidenilmesi, bütün “marifet” ve “hakikat” edebiyatının berhava edilmesi, bunların törenle yedi kat yerin dibine gömülmesi anlamına gelmektedir.

Hani sen, “hakikat ilmi”nden söz ediyor, “marifet” (bilme) edebiyatı yapıyor, “Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir” diyordun.

Şimdi de “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez” diyorsun. Yani “Mutlak hakikatin mahiyeti bilinemez” demiş oluyorsun (Ki mukayyedliğin payına da zaten yokluk/adem düşüyor).

Bu durumda hangi “hakikatbilgisinden ve hangi “marifet”ten (bilmeden, bilişten) söz ediyorsun?

Şunu demiş oluyorsun: Tek bildiğimiz, mutlak hakikat diye birşeyin var olduğudur. Fakat mutlak hakikatin mahiyetini, yani ne olduğunu, nasıl birşey olduğunu bilemeyiz.

Demek ki senin “hakikat bilgin” ve/veya “marifetin”, mutlak hakikat diye birşey bulunduğuna iman etmekten ibaret.

Başka da birşey bildiğin yok.

O halde niye utanmadan hakikat edebiyatı yapıyor, marifetfuruşluk taslıyorsun?

*

Dördüncüsü, bu “cehalet” itirafın “son kararın” değil. Sürekli kendinle çelişiyor, mantıksızlık binasına yeni kaçak katlar ekliyorsun.

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, şunu diyemezsin:

“Âlemdeki şeyler yani mevcûdat ise bu vücûdun değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, gözle görülür elle tutular hale gelmeleridir]. Hak vücûd olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat] ise o vücûdun sûretleridir.”

Mutlak vücudun tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak nitelendirdiğin "alemdeki şeyleri" biliyorsun (Hatta, senin gibi gözü kulağı ve aklı olan herkes biliyor), o zaman geriye bilinmeyen ne kalıyor?

Evet, mutlak vücudun, tezahür ve taayyün eden bir şey olduğunu iddia etmiş (ya da bilmiş) durumdasın.. Sana göre, mutlak vücudun tezahür etme ve taayyün edip belirme gibi özellikleri var..

Dahası, o tezahür ve taayyünlerin neler olduğunu da biliyorsun: Alemdeki her şey.

Ayrıca, mutlak vücuda suretler (suret sahibi olma özelliği) izafe ediyorsun.. Etmekle de kalmıyorsun, alemdeki şeyleri (mevcudatı) göstererek “Aha işte bunlar Allah’ın suretleridir” diyorsun.

Hem tezahür ve taayyünü var, hem de suretleri.

Mutlak vücudun, yani Allahu Teala’nın hem mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı yok, hem de tezahürü, taayyünü, dahası suretleri var, bu nasıl oluyor?

Tanrı’nın mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı olmayan “mutlak” tarafını “bilemiyoruz”, fakat zararı yok, geride kapı gibi tezahürleri, taayyünleri ve suretleri var.. 

Hem de sayısız bollukta.. Bütün mevcudat.. Alemdeki her şey..

İnsan da mesela esas itibariyle ruhuyla insandır.. Fakat alemde bedeniyle tezahür ve taayyün eder, suretlenir.. Tezahür ve taayyün değişim gösterir, öyle ki, beş yaşındaki bedenin atomları ve hücreleri ile 55 yaşındaki tamamen farklıdır. İki aylıkken sahip olunan suret de 90 yaşındaki surete hiç benzemez.. Fakat o, geri plandaki ruhtan dolayı, aynı insandır. Ve de mesela şöyle birşey diyemeyiz: "Ben, ruhum itibariyle ben'im, bedenim itibariyle ben, ben değilim." Tam aksine, "Ben ruhumla da, bedenimle de, iç alemimle de, suretimle de ben'im, aynı kişiyim" deriz.

Bu durumda, Allahu Teala'nın tezahürlerinden, taayyünlerininden, suretlerinden söz etmenin ne anlama geldiğini düşünün.

*

Beşincisi, “Mutlak vücûdun (Allah’ın) mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır” diyorsan,

 Ve de, “Allah’ı bilmenin (mârifetin, marifetullahın) son noktasının bu dünya hayatında O’nu ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımak olduğunu” söylüyorsan,

Evvela, O’nun tezahür, taayyün ve suretlerinin bulunup bulunmadığının bilinemeyeceğini, saniyen de, ondan tezahürün, taayyünün ve suretlenmenin nefyedilmesi gerektiğini kabul etmiş olursun.

Nefyetmiyorsan, kendi ön kabulüne göre, Allahu Teala’yı bilmiyorsun, marifet (marifetullah) bakımından tam takır kuru bakırsın demektir.

Evet, İbn Arabî soytarısının durumu tam da budur.

*

Altıncısı, “İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin (marifetin, hakikat bilgisinin) kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir” diyorsan, meselenin keşf ya da mükaşefe meselesi olmadığını, sadece “akletmek”le ilgili olduğunu itiraf etmiş olursun.

Farkında olmadan.

“Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Çünkü keşf ve mükaşefe (müşahede de öyle), nefyedilene (menfî/negatif olana) taalluk etmez, müsbet (sabit/pozitif olan) için söz konusu olabilir.

Nefyetmek, “Bulamadık, keşfedemedik, müşahede edemedik, göremedik” demek, ve bundan hareketle “aklın bir hükmü” olarak nefyetme tavrı sergilemektir.

Burada akıl devreye girmiyor olsa, mesele salt keşf/mükaşefe ve müşahede meselesi olarak kalsa, oturur beklersin, “Şimdilik keşfedemedik, yarın bir daha bakalım, belki keşfederiz” gibi birşey dersin.

*

İbn Arabî şarlatanı, alemdeki şeyleri, yani mevcudatı “mutlak varlık”ın (Allahu Teala’nın) tezahür ve taayyünü, ve de suretleri olarak gösteriyor.

İmdi, mevcudat, mümin ve kâfir, alim ve cahil herkes tarafından bilinen ve “müşahede” edilen (gözlemlenen) birşey.. Mükaşefeden değil, müşahededen söz ediyoruz.

Burada, İbn Arabî soytarısının zırvaları çerçevesinde keşf ve mükaşefenin payına düşen şey, mevcudatın, alemdeki şeylerin “mutlak varlık”ın tezahür ve taayyünleri, ve de suretleri olduğu iddiasından ibaret.

Ancak, “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, tezahür, taayyün ve “mutlak varlık”ın suretleri adını verdiğin mevcudatın “mutlak varlık” ile olan ilişkisinin keşf ya da mükaşefe konusu olamayacağını kabul ediyorsun demektir.

Yani, vahdet-i vücud inancına ne müşahede (pozitivizm eksenli pozitivist yöntemle) ve ne de keşf ve mükaşefe yoluyla ulaşılabilir.

*

[Allahu Teala'nın varlığı ve birliği inancına müşahedeye dayalı akıl yürütme ile ulaşılır.. Alemdeki herşey Allahu Teala'nın "ayet"leridir, varlığının ve birliğinin delilleridir. 

Peygamberlerin mucizeleri ise, onların gerçekten Allahu Teala'nın peygamberleri olduğunun, "materyalist-pozitivist zeminde müşahede (gözlem) konusu olan" kesin kanıtlarıdır: "... İşte bu ikisi (yılana dönüşen âsâ ve beyazlaşan el) Firavun'a ve ileri gelen adamlarına Rabbinden iki kesin delildir (burhan)..." (Kasas, 28/32)

Allahu Teala'nın varlığı ve birliği, Kur'an'da gösterildiği gibi, kevnî ayetler üzerinde tefekkürde bulunularak (akıl ve fikir/nazar yoluyla) bilinir.

Fakat ahiretin varlığı salt akıl yürütme ile bilinemez, bunun için bir peygamberin, muhbir-i sadıkın (doğru habercinin) getireceği "haber"e ihtiyaç vardır. (Bu muhbirlik, casusluk jargonundaki muhbirlik değildir; muhbir, if'al babından ism-i faildir, "haber veren, haber verici" demektir. İhbâr da bu bubdan gelen masdardır, "haber verme" demektir.)

Bununla birlikte, Kur'an'da belirtildiği gibi, kışın karlı buzlu havalarında tümden ölen yeryüzü yeşilliğinin baharda tekrar canlanması, ahiret hayatının "aklen mümkün" olduğunu, "muhal" olmadığını gösteren bir delildir. Bunu mucize ile teyit edilmiş, sıdkı/doğruluğu mucize ile ispatlanmış bir peygamberin söylemesi ise, onun "doğruluğu kesin bilgi" haline gelmesini sağlar. (Bununla birlikte, yeniden dirilişin "aklen mümkün" olması, dünyevî gözleme bağlı bir durum değildir. Böyle bir şey yaşanmamış olsaydı bile aklın vereceği hüküm "imkan/mümkünlük" olurdu.)

Hz. İsa aleyhisselam'ın ölüleri diriltmesi, materyalist-pozitivist düzlemde müşahedeye (gözleme) dayalı açık/doğrudan bir "burhan" (kesin delil) durumundaydı.]

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalıştığı husus işte bu: 

Vahdet-i vücudçuluk, keşf ya da mükaşefe ürünü olarak benimsenen bir inanç değildir, alem hakkında spekülasyonlar yapan ateist ya da deist felsefecilerden kopyalanmış yarım akıl ürünü (ve de akla aykırı) bir felsefedir, batıl bir felsefî zırvadır, zandan ibaret (hurafe kabilinden) bir kuruntudur.

Şeyhülislam şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini)felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî MünâkaşalarıC. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

Evet, nasıl mahlukatın Allahu Teala ile olan ilişkisi müşahede (gözlem) konusu olamıyorsa, keşf ve mükaşefe konusu da olamaz. 

(Eğer müşahede konusu olsaydı, nasıl hiç kimse bize, müşahede edilmekte olan Güneş için “Güneş’in varlığını bana ispat et!” diyemiyorsa, diyemezse, “Allah’ın varlığını bana ispat et!” de diyemezdi.)

Nitekim İbn Arabî, şunu diyerek, keşf ya da mükaşefe ile oluşan bir “marifet”ten söz edilemeyeceğini ortaya koyuyor:

O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, “O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir.

İşte zurnanın zırt dediği, dananın kuyruğunun koptuğu yer burası.

Bu durumda keşf ve mükaşefeden değil, ancak (Kur’an’da geçtiği gibi) akletmeden, “akıl ile bilme”den söz edebilirsin.

Bir defa, "Hak için caiz olmayan şey" ancak "akıl yürütme" yoluyla bilinebilir.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, “Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Eğer tamamen "keşf" esaslı düşünürsen, Hak için caiz olan ve olmayan şeylerden değil, ancak keşf olunan ve olmayan şeylerden söz edebilirsin.

Yani şöyle konuşman gerekir: "Ben, Hakk'ı mükaşefemde şöyle gördüm.. Fakat Hakk'ta şunları şunları göremedim, onları nefyediyorum, onlar hakkında 'yokluk' hükmünü veriyorum."

Dangalak şarlatan böylece bütün keşf edebiyatının içine etmiş, kaldırıp çöpe atmış oluyor.

Ama haberi yok.. Kendisinden bile haberi olmayan bu soytarı tutup bize keşfiyle Allahu Teala'dan, mutlak vücuddan vs. haber veriyor.

*

Akıl yürütmenin söz konusu olduğu yerde keşf ve mükaşefe değil, Kelam ilmi devreye girer.

Allahu Teala’nın ancak selbî açıdan bilinebilmesi, onun hem müşahede (gözlem) hem de mükaşefe/keşf konusu olamayacağı anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte, Allahu Teala’nın hiç bilinememesinden söz edilemez; bilinir, fakat sadece akıl yoluyla, ve aklın elverdiği sınırlar içinde (varlığı ve birliği cihetinden).

Selb/olumsuzlama, akılla verilen bir hükümdür, müşahede ya da mükaşefe ile kavranılmakta olan birşey değildir.

*

Eğer Kelam’ı (aklı ve nakli/vahyi) bir yana bırakır ve salt keşf ve mükaşefeye dayanırsanız, Allahu Teala’yı asla bilemezsiniz.

Salt müşahede (gözlem) çerçevesinde kanaat oluşturan, kabaca “Gördüğümü kabul eder, görmediğimi inkar ederim” diyen pozitivistlerin Allahu Teala’yı bilme (marifet) bakımından tam takır kuru bakır olmaları gibi.

Aklı (Kelam’ı) devre dışı bırakan keşfçilik/mükaşefecilik de “manevî pozitivizm” durumundadır.

Son tahlilde materyalist pozitivizmin ikizidir.

Nitekim materyalist pozitivizm madde ve enerjiye (mevcudata) Allahu Teala’nın “kıyam bi-nefsihî” (varlığı kendinden olma, sonradan yaratılıp var edilmeme) sıfatını yüklüyor, ve evreni, bütün parçalarıyla birlikte tanrı haline getiriyor.

Benzer bir şeyi manevî pozitivizm durumundaki vahdet-i vücutçuluk da yapıyor, mevcudatı Tanrı’nın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak gösteriyor.


MİT’E DAİR BİR DÜZELTME

 



“MİT'çilik Vaadiyle Kızı Metres Yapan Şahıs MİT’çi miydi, MİT’çi Rolü mü Yapıyordu?” başlıklı yazımızda şunu demiştik:

Haberi incelediğimizde, söz konusu şahsın gerçekten MİT'çi olduğunu düşünmemize yol açacak emarelerle karşılaşıyoruz.

Çünkü olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar.

Söz konusu şahıs MİT'çi değil de kendisini öyle gösteren bir dolandırıcı olsaydı, o müdürlerin de tutuklanmaları, "dolandırıcılık çetesi üyesimuamelesi görmeleri gerekirdi.

Görmemişler.

Ayrıca "çete üyesi" muamelesi görmemek için onların da o şahıs hakkında şikâyetçi olmaları, "MİT'çi gibi görünerek bizi kandırdı, süflî arzularına alet etti, şikâyetçiyiz" demeleri gerekirdi.

Dememişler. 

Bu yüzden, "Demek ki savcı, 'Bu garibanlar ne yapsınlar, vatan için, millet için bir MİT'çinin talebine evet deme konumundalar, bunlar da mağdur' diye düşünmüş olabilir" demek zorunda kalıyoruz.

Durum böyle değilse nasıl oluyor da onları serbest bırakıyor, tutuklatmıyor?

O okul müdürlerinin yardımı olmadan bir elektrikçi parçası bir genç kızı MİT hikâyesiyle nasıl kandırabilir?

*

Konuyla ilgili yeni bir haber (daha doğrusu gelişme), bu ifadelerimizde düzeltme yapmamız gerektiğini gösteriyor.

Bununla birlikte, kafamızdaki soru işaretleri tümden yokolmuş değil.

Haber şöyle:

MİT yalanıyla liseli kıza tuzak: Cinsel istismar günlerce sürdü! Müdürler hakkında şok gelişme

İğrenç olay Konya'da yaşanmıştı. Lise öğrencisi G.A.'nın (17), 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' vaadiyle kandırılıp, elektrik ustası Ahmet Mandal'ın (35) cinsel istismarına uğramasına ilişkin davada Yargıtay, yerel mahkemenin verdiği kararı onadı. Tutuklu Ahmet Mandal'ın tutukluluk halinin devamına karar verilirken, tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ve Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş hakkında çok çarpıcı bir gelişme yaşandı. İşte detaylar

Konya'daki olayda çarpıcı gelişmeler yaşandı. Mide bulandıran olay 2022 yılının Kasım ayında meydana gelmişti. Lise müdürü Harun Avcu, iddiaya göre; son sınıfta okuyan G.A. isimli kız öğrenciyi, derslerinde başarılı olduğu için 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' diyerek kandırıp, evli ve 3 çocuk babası Ahmet Mandal ile tanıştırdı.

Mandal da G.A.'ya günlerce cinsel istismarda bulundu. G.A.'nın durumu anlatmasıyla ailesi, şikayetçi oldu. Kendisini 'MİT mensubu' olarak tanıtan elektrik ustası Ahmet Mandal, gözaltına alınıp, 25 Kasım 2022'de 'Çocuğun cinsel istismarı' suçundan tutuklandı. Aynı okulda eğitim alan K.K. adlı kız öğrenci de Mandal tarafından tacize uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu. Soruşturmada ayrıca okul müdürü Harun Avcu ile G.A. ve Mandal'ın dini nikahının kıyıldığı okulun müdürü Asuman Sahar Koleri tutuklandı.

MEMURLUKTAN İHRAÇ EDİLDİLER

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri hakkında 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı', 'Sarkıntılık yapmak suretiyle cinsel saldırı' suçlarından 37'şer yıla kadar hapis; diğer sanıklar Ali Akkaş, M.K., B.K. ve H.K. için de 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı' suçlarından hapis cezası istendi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma kapsamında 2 okul müdürü de memurluktan ihraç edildi.

OKUL MÜDÜRLERİNE TAHLİYE

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri'nin tutuklu yargılandıkları 9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın 5'inci duruşmasında karar verildi. Ahmet Mandal'a 'Cinsel istismar' suçundan 22 yıl hapis cezası vererek tutukluluk halinin devamına karara verildi. Okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri'ye de 'Cinsel istismara yardım etme' suçundan 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye oldu. Diğer sanıklardan Asuman Sahar Koleri'nin eşi M.K., B.K. ve H.K. beraat ederken, Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş ise 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

DOSYA YARGITAY'A TAŞINDI

9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın ardından Konya Bölge Adliye Mahkemesi aynı kararı onadı. Sanıklar ve taraf avukatları kararı, Yargıtay'a taşıdı. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi de dosyada yaptığı incelemenin ardından yerel mahkemenin kararını yerinde bularak onadı.

Kararda, "5271 sayılı kanunun 288 ve 294'üncü maddelerinde yer alan düzenlemeler nazara alınıp, aynı kanunun 289'uncu maddesinde sayılı kesin hukuka aykırılık halleri ve temyiz dilekçelerinde belirtilen nedenler de gözetilerek yapılan değerlendirmede, yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı anlaşılmakla, kararlarda hukuka aykırılık bulunmamıştır.

Yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı kanunun 302/1 maddesi gereği, tebliğnameye uygun olarak, oy birliğiyle temyiz istemlerinin esastan reddi ile hükümlerin onanmasına karar verilmiştir" denildi.

HÜKÜM GİYDİLER

Buna göre tutuklu Ahmet Mandal'a 22 yıl hapis ve tutukluluk halinin devamına karar verildi. 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ile 8 yıl 4 ay hapis cezası verilen Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş tutuklanarak cezaevine konuldu.

(https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/mit-yalaniyla-liseli-kiza-tuzak-cinsel-istismar-gunlerce-surdu-mudurler-hakkinda-sok-gelisme)

*

Demek ki, “Olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar” derken yanılmış ve yanlış bilgi vermişiz.

Baltayı taşa vurmuşuz.

Özür diliyor ve düzeltiyoruz.

Ancak bu, olayın kahramanı olan elektrikçi Ahmet Mandal’ın gerçekten MİT’çi olabileceği yönündeki şüphelerimizi gidermeye yetmiyor.

Yetmemesinin sebebi, devletin televizyonu TRT’nin MİT’i tanıtma iddiasındaki Teşkilat dizisini izleme bahtsızlığına uğramış olmamız.

Bizim gibi saftirik vatandaşlar için bu dizi çok acı verici büyük bir hayal kırıklığı.

Çünkü bu dizi, MİT’in hedefe kilitlendiği zaman kanun manun, ahlâk ve vicdan, namus ve helal-haram tanımadığı, düşman olarak kodladığı kişileri sahipsiz sokak köpeği gibi zehirleyebildiği, kaşını gözünü beğenmediği vatandaşları çekip alnından vurabildiği, ve de her minareye göre kılıf dikmeyi beceren süper kurnaz mahir terziler çalıştırdığı düşüncesini inat ve ısrarla zihnimize yerleştirmeye çalışıyor.

*

Misal:

En son yayınlanan 144’üncü bölümde MİT’çi Korkut, İstanbul mafyasının önde gelenlerinin “masa” diye adlandırılan toplantısına katılıyor.

Tabiî MİT kimliğini gösterip “Siz burada ne haltlar çeviriyorsunuz lan hergeleler?” demiyor.

Toplantıyı, “masa”nın sahibi en büyük mafya babası, en önde gelen “kanunsuz” olarak basıyor.

Masadakilerden birisi yarım ağızla itiraz edecek oluyor, “kanun adamı” kanunsuz Korkut anında tabancasını çekip alnından vuruyor.

Sonra da “Başka itirazı olan var mı?” gibisinden birşey diyor.

Anlaşılır Türkçesi: “Hayattan bıkmış olan başka kimse var mı, ücretsiz ötenazi hizmeti sunuyoruz.”

Verilen mesaj şu: Devlet, büyük suç patronlarına dokunmaz, onlara çeteleşme, silahlanma, gayrimeşru (hatta yasadışı) yollardan büyük servetler edinme ve ferih fahur suç işleme imtiyazı tanır, bazen onların başına bir MİT’çiyi geçirip yasadışı işleri yerli-milli hale getirir, ve de MİT’çiler, faaliyetleri sırasında kendilerine ayak bağı olan kişileri istedikleri gibi öldürebilirler.

Ne yargılanırlar, ne hesap sorulur.. Olayın üstü kapatılır.. Sen sağ ben selamet..

Ölen öldüğüyle kalır.. 

Ölümü gerçekten hak etmiş miydi, etmemiş miydi, onun hesabı ahirette.

*

İmdi, Konya’daki olayda iki ihtimal var.

Birincisi, bir elektrikçi parçası MİT’e çalışmadığı halde MİT’çi gibi görünerek iki tane okul müdürünü aldatabiliyor, istediği öğrencileri ve velîleri kandırabiliyor, ve de Teşkilat dizisinde “Bizim herşeyden haberimiz olur, elimizden uçan kaçan kurtulamaz, biz her yerdeyiz” mesajını veren MİT’in bundan haberi olmuyor.

MİT aslında aciz mi aciz bir kurum.. 15 Temmuz’da görüldüğü gibi Erdoğan’ın eniştesi kadar bile istihbaratı olmayan bir acezeler kulübü.

MİT’in “kale”lerinde kimisi masa başında uyukluyor, arasıra esnemek gibi hayli zahmetli bir etkinlikte bulunuyor, kimisi müzik dinliyor, kimisi film seyrediyor, kimisi de futbol takımlarının çetelesini tutuyor.

Ve de devletin televizyonu TRT, Teşkilat dizisi ile bizi kandırıyor.

Türkiye, elektrikçi parçası Mandal gibi dolandırcıların cenneti.

*

İkinci ihtimal ise, Teşkilat dizisinin çizdiği MİT portresinin gerçekçi olması varsayımı üzerine kurulu.

Bu durumda, Mandal’ın gerçekten MİT’çi olması ihtimali gündeme gelir. 

(Dizinin ilk sezonunda Tövbekâr diye bir tip vardı.. Bazı ailelere yardım ediyordu.. Bunlar arasında, ihanet ettiği için öldürülen bir MİT’çinin ailesi de bulunuyordu.. Ailenin oğluna, babasının vatan için şehit olduğu söylenmiş durumdaydı.)

Böylesi bir durumda MİT’ten, Mandal kendilerinin adamı olsa da olmasa da, “Bizimle ilgisi yok, bizim çalışanımız değil” demesi beklenir.

Dolayısıyla, kurumun imajına zarar gelmemesi için, olayda rol üstlenen okul müdürleri de (görünüşte de olsa) suçlu muamelesi göreceklerdir. 

Ancak onlara örtülü ödenek vs. gibi arka kapı uygulamalarıyla gereken yardım yapılacak, maaşlarını yine düzenli biçimde almaları sağlanacak, emeklilikleri garantiye alınacak, hapiste rahat etmelerinin şartları oluşturulacak, suikaste değilse de yol kazasına uğramış olan itibarları için tazminat ödenecek, çocuklarının istikbali için garanti verilecektir. Öyle sanıyorum.

Bizim bu işlere aklımız ermez, fakat Teşkilat dizisi hayranı olarak zihnimize bu tür casusluk numaralarının üşüşmesine maalesef engel olamıyoruz.

*

Olayın asıl mağduru kızcağıza gelince, bu ikinci ihtimal çerçevesinde ondan özür dileniyor, bundan sonrası için ağzını sıkı tutması söyleniyor, ve istikbali için birşeyler yapılıyor olabilir.

Devlet ciddiyeti, ahlâk ve vicdan bunu gerektiriyor.

Ya da belki (çağdaş anlayışla) şöyle düşünülüyordur: 

Olan olmuş, ne lüzumu vardı namus davası gütmesine, tantana çıkarmasına, dava vatan davasıdır, mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır. Zaten büyük önder Selanikli Atatürk geri kafalı Kâzım Karabekir Paşa’ya “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdur. Bunun için önce insanların namus telakkisini değiştirmeliyiz” dememiş miydi?.

Evet, böyle düşünülüyor, ve devlet kurumlarına olan güveni yüzünden gelecek hayalleri yerle yeksan olan kızcağız, uğradığı yıkımla başbaşa bırakılıyor da olabilir.

*

Söz konusu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunu, eğer olayın savcısı olsaydık, kesin olarak biliyor olabilirdik.

Ama değiliz.. Aklımızda binbir soru..

Eskiden olsa gazete haberini okur geçerdik; Teşkilat dizisi kafa konforumuzu dinamitledi maalesef, mahvetti.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...