İBN ARABÎ: ESKİYUNANİYYE TARİKATININ SAPKIN VE SAHTEKÂR ŞEYH-İ EKBERİ


(TARİKATÇILARI/CEMAATLERİ SİYASAL DIŞ BAĞLANTILARI YA DA DIŞA BAĞIMLILIKLARI YÜZÜNDEN TEKFİR EDENLER, ONLARDAKİ İTİKADÎ VE ZİHNİYETSEL DIŞA BAĞIMLILIĞI NEDEN ÖNEMSEMİYOR, HATTA TEŞVİK EDİYORLAR?)





Prof. Mahmut Erol Kılıç, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde Genel Düşünce Tarihine Yönelik Görüşleri” başlığı altında şunları söylüyor:

İbnü’l-Arabî, … filozofların doğru olduğuna inandığı görüşlerine katılmakta tereddüt göstermez. Meselâ …, fizik alanlar için kimi zaman Aristo mantığının kategorilerini dahi kullandığı görülür (el-Fütûḥât, II, 211, 304, 319, 338; III, 313). Hatta metafizik konularda nazar, burhan ve fikrin çok zor olmakla beraber doğru kullanılması halinde doğru araçları bulmaya yardımcı olabileceğini söylemesi son derece ilginçtir. Ona göre nazarında isabetli olanlar keşif  ehline muvâfakat, isabetli olmayanlar ise muhalefet ederler (a.g.e., II, 754).”

Nazardan kasıt, "göz değmesi" değil tabiî ki, teorik düşünce ve akıl yürütüş, yani aklî “bakış”.. 

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan tanım şöyle: “Bir şey hakkında tefekküre dalma [fikir yürütme, düşünme, aklı kullanma], nazarî [teorik] araştırmalar yapma anlamında kelâm ve felsefe terimi.”

Burhan ise, “bütün şüpheleri ortadan kaldıracak açıklıkta ve itirazlara yer bırakmayacak kesinlikte bir delil” demektir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Burhan” maddesi.)

Bu soytarı, “Nazarında isabetli olanlar keşif  ehline muvâfakat, isabetli olmayanlar ise muhalefet ederler” derken, “hakikat”i tersyüz ediyor.

Hakikat edebiyatçısı, hakikatin en acımasız katili.

*

İmdi, metafizik, gerçekte “nazar” ile başlar.. 

Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin bilinmesi hususu böyledir.. 

O yüzden İmam Matüridî ve İmam Eş’arî, peygamberlere gelen vahyin bulunmaması durumunda bile insanların tek bir Tanrı inancına akıllarını kullanmak (tefekkür) suretiyle ulaşma durumunda olduklarını söylemiş bulunuyorlar.

Bu iki imamın konuyla ilgili yaklaşımlarındaki fark ise, İmam Matüridî’nin, insanın aklını kullanarak Tanrı’nın varlığını ve birliğini anlamak ve kabul etmekle yükümlü olduğu kanaatini taşıması, İmam Eş’arî’nin ise, bir peygamberin tebliği söz konusu olmadan bu hususta sorumluluk doğmayacağı düşüncesini benimsemiş olmasıdır. (Her ikisinin de kendisine göre delili var. Kafadan atıyor değiller.)

Bazı cahillerin ve okuduğunu anlamaktan aciz geri zekâlıların zannettiği gibi İmam Eş’arî, İmam Matüridî’nin aksine, akla önem vermiyor değil.

*

Evet, metafizik alanında da akıl (fikir, nazar), işin temelini oluşturur.

Ancak, ibadetler, ölümden sonra diriliş ve ahiret ahvali gibi konular akıl yürütülerek bilinemez, bunlar için peygamberlerin getirdiği “doğru haber” (vahiy, nakil) gerekir.

İmam Matüridî’nin belirttiği gibi, peygamberlerin gerçekten peygamber olduğunun bilinmesi de yine akıl sayesinde olur. (Bu meselenin ayrıntılarını internetten ulaşılıp okunabilecek olan bazı kitaplarımızda genişçe anlatmıştık. Bkz. https://archive.org/search?query=%22seyfi%20say%22)

*

İbn Arabî soytarısının “keşf”ine gelince…

Nazar, burhan ve fikirle işi olmayan bir keşf, ancak sapıklığa, hurafeye ve ümniyeye (kuruntu ve vehme) götürür.  

Doğru olan şudur: Metafizik bahsinde hak ve hakikate, aklın yol göstericiliği ve hakemliğinde nakil (vahiy, doğru haber) vasıtasıyla ulaşılır.

Keşfin ise, metafizik bahsinde söyleyebileceği (akla ve nakle aykırı) fazladan birşey yoktur.

Şayet keşf, akla (nazar, burhan ve fikir) ve nakle (vahye) mutabıksa, doğrudur. Mutabık değilse, batıldır, Şeytan’ın ilkası ve vesvesesi ya da nefsanî kuruntu ve vehimdir.

Nakle aykırı gibi görünmemekle birlikte nakilde yeri olmayan bir keşfiyat, din adına savunulamaz; savunulursa bu, "dinde bid'at ihdas etme" anlamına gelir.. Bunu yapan kişi, o andan itibaren sapıklar zümresine iltihak etmiş olur.

Bu durumdaki bir keşf sahibinin Şeytan'dan Allahu Teala'ya sığınması ve keşfini önemsememesi gerekir.

O yüzden, ariflerin kutbu Bahaeddin Nakşbend k. s., “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan [özet durumundaki] marifeti [manevî tecrübeyle, yaşanan haller ile] tafsîl etmek, istidlalî [aklî ve naklî delillere dayalı] olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.

Yani, esas olan “akla ve nakle” dayalı istidlalî/delillendirilmiş bilgidir..

Keşf, o istidlalî (akıl ve nakil çerçevesinde delile sahip) bilgiye uyuyorsa ne âlâ, uymuyorsa atılır.

*

Şah-ı Nakşbend, Abdülkadir Geylanî ve Ahmed er-Rüfaî gibi zatların sözleri ve hayat hikayeleri gerçek arif-i bi'llah oldukları kanaatini insanda uyandırıyor.

Bunlar, değerli ve büyük zatlar.. Takva sahiplerinin önderleri..

İbn Arabî’ye gelince.. Bu “ahbun kerpiç”, sapığın önde gideni bir şarlatan, yalancılıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr ve şahsını öne çıkarma derdindeki bir din dolandırıcısından başka birşey değil.  

İngiliz keferesi bu sapıkta şeytanîlik bakımından zengin bir damar keşfetmeseydi Ibn Arabi Society’yi kurup ona yatırım yapmazdı.

*

Kılıç’ın şu sözleri ise, İbn Arabî şarlatanının, yazdıklarının ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü” olduğu palavrasının büyüklüğünü ortaya koyuyor:

İbnü’l-Arabî eski bilgelerin özlü sözlerini nakletmekte de bir sakınca görmemiş, eserlerinde Hipokrat, Aristo, Büyük İskender, Pisagor, Sokrat ve Eflâtun’a atfedilen hikemiyata isim belirtmeden yer vermiştir. Bu tür sözlere özellikle Muḥâḍaratü’l-ebrâr ve el-Fütûḥât’ta rastlanılır. Yine “evliyâullah ilimlerinden biri” dediği bazı harf ve sayıları vücûd [varlık] ve mertebelerinin sembolleri olarak ele alır. Bu yaklaşımın Pisagorcu mektebe [ekole] benzeyen yanları bulunmakla birlikte onun kendine has bir metodu ve yorum farklılıkları vardır. Meselâ ilâhî nefesin görülen şeylerin sûretlerine inmesi gibi görüşleri Plotin’in “sudûr” (emanation) kavramından bazı farklılıklar taşır. Bu görüşler, Plotin’in sisteminin aksine daha ziyade Hegel’inki gibi bir idealizme benzetilebilir; salt diyalektikle inşa edilmesi sadece mantıkîdir, fiilî yahut gerçek değildir. Yeni Eflâtuncular’ın sudûru ise ancak İbnü’l-Arabî’nin sıfatlar veya cihetleri hakkındaki açıklamalarını karşılayabilir. Ayrıca Yeni Eflâtuncular’ın “ilk akıl”, “küllî nefis” ve “küllî cism”ine karşılık İbnü’l-Arabî “kalem”, “levh-i mahfûz” ve “arş” tabirlerini kullanır. Bazan da bütün düşünce okullarının (filozoflar, kelâmcılar ve sûfîler) aralarındaki ayrılıklara rağmen Tanrı’nın varlığı, ne, nasıl, niçin sorularının Tanrı için sorulamayacağı, ruhların muvakkaten girmiş oldukları bedenlerinden etkilendikleri gibi konularda görüş birliği olduğuna da işaret eder (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], III, 218; el-Fütûḥât, III, 12). İlginç bir husus da İbnü’l-Arabî’nin metafiziğe yer verdiği kadar zaman zaman fizik üzerine de yorumlar getirmesi ve ilimler hiyerarşisi içerisinde fiziğin yerini göstermesidir. Bu husus bazı   dikkatini çekmiş ve onu bir sûfî olduğu kadar gerçek bir Meşşâî [Aristocu]saymalarına da yol açmıştır (ERE, VII, 553).

Şarlatanın Hipokrat, Aristo, Büyük İskender, Pisagor, Sokrat ve Eflâtun’a atfedilen sözleri isim belirtmeden aktarması, mürşitlerinin kimler olduğunu gösteriyor.

Sözde, yazdıkları Allah’tan gelen varidatmış.. Zırvaya bakın, Allahu Teala birşeyleri bu adamlardan mı öğrenip aktarıyor?!

Eski filozofların laflarını almış, onların kavramlarını ya aynen kullanmış, ya da o kavram altında savundukları görüşler için Arapça bir kavram uydurmuş, sonra da bunu "Allah'tan gelen varidat" olarak yutturuyor.

*

Kılıç, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Sonuç olarak kendinden önceki düşünürlerin İbnü’l-Arabî üzerinde doğrudan ve doktriner mahiyette bir tesiri olduğu söylenemez. Hatta bütüncül bir açıdan bakıldığında İbnü’l-Arabî’nin birçok durumda kendinden önceki düşünürlerle aynı görüşte olmadığı açıktır. Nitekim onun kendisini tam olarak anlamak isteyenlere filozofların kitaplarındaki hükümlerle kendisine yaklaşmamaları tavsiyesinde bulunması önemli bir husustur (el-Fütûḥât, II, 595). Bu durumda İbnü’l-Arabî’nin görüşleri üzerinde fikir yürütmeye çalışan bir kimse, onun Aristocu mânada bir filozof veya bir kelâmcı olmadığını bilmelidir. Bazı şarkiyatçıların ve müslüman araştırmacıların, onun İbn Meserre kanalıyla Empedokles’in fikirlerini öğrendiğini belirterek bunlardan etkilendiğini veya Patristik dönemin kilise babalarından, İskenderiyeli Philon’dan ve Stoacılar’dan faydalandığını söylemelerinin yahut bu tür imalarda bulunmalarının ilmî bir dayanağı yoktur. Meselâ Ebü’l-Alâ Afîfî’nin onun Yunan felsefesine, özellikle onların teoloji anlayışlarına, yahudi Philon’un ve Stoalılar’ın felsefesine âşina olduğu iddiasını ortaya atmasının hemen ardından, “Böyle bir felsefeye nasıl âşina olduğunu söylemek ise kolay değildir” demesi de (The Mystical Philosophy, s. 163) bu iddiaların tutarsızlığını açıkça göstermektedir.

Lafa bakın, kendisinden önceki düşünürlerin İbn Arabî üzerinde doğrudan ve doktriner mahiyette bir tesiri olduğu söylenemezmiş..

Tesir daha nasıl olacaktıysa?!

Daha dahası, bütüncül bir açıdan bakıldığında, İbn Arabî’nin birçok durumda kendisinden önceki düşünürlerle aynı görüşte olmadığı açıktırmış.

“Bütüncül bir açıdan” bakıldığında, zaten dünya üzerinde hiç kimse bir başkasıyla tam aynı görüşte olamaz, olamıyor.

Mesela, İmam-ı Azam’ın en önde gelen talebeleri İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed, bazı hususlarda ondan farklı düşünüyorlardı.

Bir kimse, kendisinden önce yaşamış bir filozof ya da alimin görüşlerini aynen benimsemek istese bile bunu kamilen başaramaz, onların bazı görüşlerini ya yanlış anlar, ya eksik kavrar, ya hatalı yorumlar, ya da bir şekilde kastedilenden farklı anlamlar yükler.

En iyi ihtimal, aslına uygun olmakla birlikte "eksik" kavramaktır.. Kötü ihtimalin ise sonu yok.

“Bütüncül bir açıdan” bakıldığında durum budur.

*

İkinci bir husus ise şu: Filozof ya da “çığır açıcı alim” görünmek isteyen şöhret budalaları, özgün görünmek ya da dikkat çekmek için “aykırılık” sergiler, kendisinde orijinal birşeyler olduğunu göstermeye ya da o intibayı vermeye çalışırlar.

"Muhalefet et, bilinir, meşhur olursun" (Hâlif, tu'ref) denilmiştir.

Bu nefsaniyet İbn Arabî soytarısında fazlasıyla mevcut.. Gerçek bir sufî değil, fakat gerçek bir şarlatan ve dolandırıcı olduğu şüphesiz.

Ebü’l-Alâ Afîfî’nin "onun Yunan felsefesine, özellikle onların teoloji anlayışlarına, yahudi Philon’un ve Stoalılar’ın felsefesine âşina olduğu iddiasını" ortaya atmışken, “Böyle bir felsefeye nasıl âşina olduğunu söylemek ise kolay değildir” diyerek lafı çevirmesine gelince..

Burada sorun, nasıl aşina olduğu sorunu..

Aşina olduğu kesin, aynı dili kullanması ve aynı şeyleri söylemesinden bu anlaşılıyor.. Fakat bu aşinalık ve “samimiyet”in kaynağı ne?

İbn Arabî soytarısı, “Ben onların fikirlerini falan kitaplardan, mesela İhvan-ı Safa Risaleleri’nden öğrendim” gibi birşey demediği için, nasıl aşina olduğunu söylemek kolay değil.

Kılıç saftiriği (ya da ultra kurnazı) ise, zımnen “Yaa gördünüz mü, Allah bu konuları söz konusu adamlardan öğrenip ilahî ilham ile İbn Arabî’ye aktarmış, ya da o adamlar, en az İbn Arabî kadar ‘ilahî ilhama mazhar’ keşf sahibi büyük velîler durumundalar” demiş oluyor.

Demiş oluyor, fakat bu kadar büyük bir zırvayı yumurtlamaktan çekindiği için açıkça söylemiyor, “mış” gibi yapıyor.


ALTUN KERPİÇ DEĞİL, AHBUN KERPİÇ, YANİ TEZEK

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının “marifet”lerine dair yazdıklarını okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki yazıda Kılıç’ın şu sözlerini aktarmıştık: 

“… İbnü’l-Arabî,  kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta ["varlık"ta, yani Allah'ta] fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâʾil, s. 6).”

Kılıç’ın şu sözleri ise, İbn Arabî soytarısının su katılmamış has halis bir sahtekâr yalancı, ona masum peygamber muamelesi yapan Kılıç’ın ise “saftirik” (veya “saftirik” görünmeyi “bol kazançlı bir yatırım” olarak gören bir “uyanık”) olduğunu ispatlıyor:

“Tercümânü’l-eşvâ adlı manzum eserinde rabbânî mârifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler (Zeâʾir vel-ʿala, s. 5). Mekke’de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin’in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm’ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir (a.g.e., s. 2).”

*

Böylece süper şarlatan, yazdıklarının “fena fi’llah” diye adlandırılan bir halin ürünü olmadığını itiraf etmiş oluyor.  

Yalancı şarlatanın aslında fena fi’llah hali ile bir ilgisi yok, “cismanî aşk temalarından hoşlanan (yani şehvetine mağlup) nefislerin dikkatini çekme” arzusunda fani olmuş.

İnsanların büyük ekseriyeti bu durumda olduğu için, potansiyel okur kitlesini büyütmüş oluyor.

Sözde, (Kılıç’ın ifadesiyle) eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmamıştı, bütün eserlerini, ya Allah’tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle oluşturmuştu, veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah’ın emriyle yazıya geçirmişti.

Fakat aslında yazdıkları heva ve hevesinin ürünü..

Yazdığı doğruların bile, insanların “dikkatini çekme” amacına matuf olduğu anlaşılıyor.

Ve bu arada, kendisinin bu nefsanî ve şehvanî gevezeliğine “rabbânî mârifet, ilâhî nur” vs. madalyası takıyor.

*

Allahu Teala, bu sahtekâra “Bana olan muhabbetini Mekînüddin’in kızı Nizâm’a olan cismanî aşk ve şehevî arzu şeklinde anlat” diye emir vermiş olabilir mi?!

Doğal olarak, alimler, soytarının bu deccalî şarlatanlıklarına tepki göstermişler, bunun üzerine, “kızın adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli [alim ve fakihler] tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını” anlatmışmış.

Soytarı az uyanık değil..

“İlâhî aşkı anlatmak için kızı bir sembol olarak kullanmış”mış.

Demek ki, adına sembol (remz) deyince her haltı yiyebiliyorsun.

Peki, kitaplarında Şeytan’ı ve Deccal’i anlatmak için kendi şahsını niçin sembol olarak ortaya koymamış, kendi adını bu konuda sembolleştirmemiş?

Öyle ya, hepi topu bir “sembol”den ibaret olduğu için bir zararı yok.

*

İbn Arabî soytarısı sembol meselesini böyle anladığı için, bir şeytan ve deccal olarak sembolleştirilmeyi alnının akıyla hak ediyor. Helali hoş olsun..

Şeytan’a ve Deccal’e olan nefretimizi sembolize etmesi için Endülüslü soytarının adını bu minvalde rahatlıkla kullanabiliriz.

Ancak, bu soytarı, kendisi yerine, İslam ulemasına “deccallik” ve ayrıca “firavunluk” izafe etmiş.

Prof. Nihat Keklik, İslam ulemasının ve özellikle de kadı’ların “İbn Arabî’nin aleyhinde yüzlerce fetva vermiş” olduklarını söylüyor.

Peki kendisi ulemanın bu ikazları üzerine kendisine çekidüzen vermiş mi? Hayır, onları firavunluk ve deccallikle suçlamış..

Bu kadılardan Kurtuba kadısı hakkında ekstradan bir de “domuz” tabirini kullanmış. (Bkz. Nilat Keklik, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: Hayatı ve Çevresi, İstanbul: Çığır Yayınları, t. y., s. 14.)

Buradan anlaşılıyor ki Endülüs uleması bu deccali daha iyi anlamış ve memleketinde tutunamadığı için doğuya doğru yelken açmış.

*

Kılıç, onun “üslubu” konusundaki sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Öte yandan dile getirdiği konulara dair cümleler arasında mertebelerin değişmesine bağlı olarak yer yer tezatlı [çelişkili] durumlar da ortaya çıkar. Bu paradoksal ifadeler bu tür literatürün yapısal özelliklerindendir. Meselâ, “İlim aynı zamanda cehalet demektir” (el-Fütûḥât, I, 728); “Vücûd [varlık] adem [yokluk] olarak idrak edilebilir” (a.g.e., III, 362); “Hürriyet köleliktir” (el-İʿlâm, s. 8); “Doğru irşad hem yakınlaştırmak hem de uzaklaştırmak demektir” (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], IV, 262); “Sen O değilsin; belki sen O’sun” (Fuṣûṣ, s. 91) gibi ifadeler ancak onun düşünce sistemi bağlamında anlaşılabilir.”

Bunlar lüzumsuz gevezelik.. Adamın sağ kulağını tutmak için sol elini kullanması, bunu yaparken de elini sağ bacağının altından dolaştırması gibi şaklabanlıklar. Çocuksu artistlikler.

Okura bulmaca çözdürme ukalalık ve artistliğinin anlamı yok.. Güya bu soytarı bunları millete nasihat için yazmış. Nasihat böyle mi olur?!

Bu tür sözlerin bir kısmı tevil edilebilse bile bir kısmı düpedüz zırva olmaktan kurtulamaz.

Fakat, bir sözün doğru anlaşılması için tevili gerekiyorsa, o sözü söyleyenin meramını anlatma bakımından yetersiz ve yeteneksiz olduğu, maksadını doğru dürüst ifade etmekten aciz olduğu anlaşılır.

Milletin işi gücü yok da senin zırvalarını tevil etmek için vakit mi öldürecek?!

(Edeben ve maslahat gereği bazı şeyler üstü kapalı söylenir, o ayrı.)

*

Kılıç, İbn Arabî şarlatanının “üslubu” konusuna bu şekilde değindikten sonra “Genel Düşünce Tarihine Yönelik Görüşleri” başlığı altında başka bir bahse geçiyor.

Bu başlık altında yazdıkları, İbn Arabî’nin Eski Yunan filozoflarının etkisi altında olduğunu ispatlıyor.. “Bilgi” adı altında söylenen herşeyi kaydetmeyi marifet zanneden İhvan-ı Safa’nın Risaleler’inden de yararlanmış.

Ancak buralardan çalıp çırptığı şeylere “keşf” damgasını vuruyor.

Okuyalım:

“İbnü’l-Arabî ulûhiyyet [tanrılık, tanrısallık] konusunda keşif ehlinin bütün din, mezhep, mektep [ekol] ve kültürler, hatta bu konuda söylenmiş bütün sözler hakkında umumi görüşleri olduğunu, bu hususta onlara bir şeyin saklı kalamayacağını söyler (el-Fütûḥât, III, 398). … bunları … nakleder. Meselâ âlemin yapı taşlarını izah ederken dört rüknün (erkân-ı erbaa) aslı olan bir beşinci mevcuddan (mevcûd-ı hâmis) bahseder ve bunun Hakîm’in Üsṭuḳussât adlı eserinde de geçtiğini belirtir.”

Dört rükun dediği, Eski Yunan düşüncesindeki dört unsur: Su, hava, ateş, toprak.

Şarlatan biraz erken yaşamış olduğu için bunları “keşfen” öğrenmiş.. Bu yüzyılda yaşasaydı “elementler tablosu”nu “keşf” edecek, bu dört unsur lafazanlığını keşfle vakit öldürmeyecekti, yazık olmuş.

*

Kılıç’ı dinlemeye devam edelim:

“Bazı felsefî terimlerin tarihî süreç içerisindeki anlam kaymalarına örnek olarak ademin (yokluk) sırf şer olması konusunu gösterir. … Bunun böyle olduğunu mütekaddimîn ve müteahhirîn ulemâsından muhakkik kimseler de söylemişler, fakat sadece lafzını esas alıp mânasını ifade edememişlerdir (a.g.e., I, 212). Bu konudaki bir diğer örnek de onun eski filozofların, bütün cisimlerin ilk maddesi olarak var saydıkları şey karşılığında kullandıkları Grekçe kökenli “heyûlâ” (hyle) kelimesine dair yazdıklarıdır. … İbnü’l-Arabî ise heyûlânî cevherin [özün] aslında nefes-i ilâhî olduğunu söyleyerek felsefî terminolojinin tasavvufî anlamını vermiş olur (Fuṣûṣ, s. 144). “Mutlak iyi” (hayr-ı mahz) ve “ilim-mâlûm” irtibatı konusunda Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan İbnü’l-Arabî’ye rehberlik ettiği düşünülemez, ancak onun bu kavramlardan habersiz olmadığı da bir gerçektir. Bunlar, dönemin ilim ve fikir çevrelerinde yaygınlık kazanmış kavramlar olması dolayısıyla İbnü’l-Arabî tarafından da kullanılmıştır. Meselâ ademden “mutlak kötülük” (şerr-i mahz), hakikatten “mutlak nûr” (nûr-ı mahz) ve “muhal”den de “mutlak karanlık” (zulmet-i mahzâ) olarak bahsetmesi, onun filozofların kullandığı hikmete dair bazı terimlere kendine has anlamlar yükleme teşebbüsüdür. … Bununla beraber sırf fikir yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu da söyler.

Ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması meselesi boş bir mesele.. İslam uleması Eski Yunan filozoflarının bu boş laflarını ciddiye almasalar daha iyiymiş. (Konumuz bu olmadığı için bu bahse girmiyoruz.)

Görüldüğü gibi, İbn Arabî soytarısı, gelmişi geçmişi, selefi halefiyle bütün İslam ulemasını bu meseleyi anlamamakla suçluyor.

Böylece kendi nefsini iyiden iyiye şişiriyor.

Eski Yunan’ın “heyûlâ”sını “nefes-i ilâhî” olarak adlandırmasından ise şu iki sonuç çıkar (Eski Yunan filozoflarının “hyle” kelimesi tercümeler yoluyla Arapça’ya geçmiş, heyula şeklini almıştır):

Birincisi, adam Eski Yunan paradigması (kavramsal çerçevesi) ile düşünüyor, onların izleyicisi. Temel kavramlarını onlardan alıyor.

İkincisi, bu kavramlara İslamî literatürden karşılıklar uydurarak onları meşrulaştırıyor, tasdik ediyor.

İdrak fakiri Mahmut Erol Kılıç cahili de buna “felsefî terminolojinin tasavvufî anlamı” madalyası takıyor.

Tasavvuf buysa, en büyük mutasavvıflar ve en büyük “ehl-i keşf”, Eski Yunan’ın filozofları demektir.

Adamlar “nefes-i ilahî”yi keşfetmişler, daha ne olsun!

Aynı durum, ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması konusunda da geçerli.. Bunu İslam uleması değil, Eski Yunan filozofları “keşfetmişler”, İslam uleması ise, bunu keşfedememek bir yana, keşif sahiplerinden doğru bir şekilde öğrenmeyi bile becerememişler.

Meseleyi Eski Yunan’ın keşf ehli büyük mutasavvıfları gibi doğru anlayan tek “müslüman alim ve mutasavvıf” ise, Endülüs’ün soytarısı.

*

Endülüslü şarlatan, Eski Yunan’dan “mutlak iyi” (hayr-ı mahz), “mutlak kötülük” (şerr-i mahz) ve“hakikat” gibi kavramları da almış, fakat, Eski Yunan’ın basit bir takipçisi gibi görünmemek için bunlara anlamsız kuyruklar takmış; “hakikat” “mutlak nûr” (nûr-ı mahz), ve “muhal” de “mutlak karanlık” olmuş. (Mutlak nur’un zıddı mutlak karanlık olabilir de, hakikatin zıddı muhal değildir, butlandır. Muhalin zıddı aklî vücub/zorunluluktur.)

Kılıç’a göre, İbn Arabî soytarısına Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan rehberlik etmesi düşünülemezmiş.

Doğrudan rehberlik etmemiştir, fakat onlardan yapılan tercümeler “vasıtasıyla” rehberlik ettiği açık.

*

Soytarının “sırf fikir [akıl] yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu” söylemesine gelince..

Turpun en büyüğü bu..

Kelamcıların (ehl-i nazarın) en başta gelenleri İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’dir.

Soytarıya göre, ilahiyyat meselelerinde Ehl-i Sünnet’in bu iki büyük imamının yanlışları doğrularından fazlaymış.

Yani itikaden Matüridiyye veya Eş’ariyye mezheblerinden olmak, ilahiyat meselelerinde doğrudan çok yanlışa inanmak anlamına geliyor.

Niye? Çünkü sırf fikir (akıl) yolundan gidiyorlar.. Akılları (fikirleri) onlara, bazı bilgilere akıl, bazı bilgilere de sağlam duyular (beş duyu) ve doğru haber (nakil, rivayet) yoluyla ulaşılacağını söylüyor.

Durum bu.. Nitekim, Matüridiyye’nin en temel itikad kitaplarında (mesela Nesefî Akaidi’nde), bilgiye “akıl, sağlam duyular ve doğru haber” vasıtasıyla ulaşılabileceği, keşf ve ilhamın “kesin bilgi kaynağı” olmadığı belirtilir.

Evet, Ehl-i Sünnet’e göre, keşf ve ilham, ne itikadda, ne de şerî hükümlerde delil olarak kullanılabilir.

(Keşf ve ilham, Kur’an ve Sünnet’e uygun olmak kaydıyla kişinin imanının kuvvetlenmesine, yakîn sahibi olmasına hizmet edebilir, fakat Kur’an ve Sünnet’le, akla ve nakle dayanan “zahirî bilgi” ile çelişen batınî bilgi olarak boy gösterdiğinde Şeytan’ın iğvasından başka birşey değildir. 

İslam itikadı ve Şeriat hükümleri, keşf ve ilhamdan müstağnîdir.)

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gümüş kerpiç, kendisini altın kerpiç ilan eden İbn Arabî soytarısı gerçekte ahbın kerpiçtir.. Yani tezek.

Tezek sadece yakıt olarak kullanılabilir.. Başka da bir işe yaramaz.

*

[Risalehaber.com’da şu başlığa sahip bir yazı yer alıyor: “Muhyiddin-i Arabi ve Said Nursi, Karanlık Madde'yi çözdü”. (https://www.risalehaber.com/muhyiddin-i-arabi-ve-said-nursi-karanlik-maddeyi-cozdu-326563h.htm)

Elin gâvuru, evrenle ilgili araştırmalarında kullandığı formüllerin batağa saplandığını görüyor, formülü çöpe atmamak için ona, mahiyetini bilmediği bir “x” ekliyor, adını da “karanlık madde” koyuyor.

“Biz göremiyoruz, ölçemiyoruz, tespit edemiyoruz, fakat formülümüz böyle birşeyin mevcut olmasını gerektiriyor, yoksa hesapların hepsi çöküyor, bilim değirmenini sel alıp götürüyor” diyor.

Bunlar da hemen onların peşine takılıp “Bizimkiler zaten bunu keşfetmişlerdi” diyerek kutlama yapıyor.

Peki bu formüllerde meleklere bir yer var mı?

Yok!

Dolayısıyla, fizik formülleri evrenin gerçek bir fotoğrafı değildir.

*

Risalehaber’in söz konusu yazısına göre, İbn Arabî soytarısı Fütuhat-ı Mekkiye’sının 8. cildinin 107. kısımında şunu diyerek karanlık maddeyi tarif etmişmiş:

"Sonra tümel karanlık cevheri öğrenir. Bu cevherde parça olmadığı gibi bir suret de bulunmaz. Bu, âlemin maverasındaki her şeyden gizlidir. Oradan, cisimler âlemine nurlar ve aydınlıklar çıkar. Bunlar, bu cevherden soyutlanmış bileşik ruhlardır.”

Bediüzzaman ise 12. Lem’a’da (eski filozofların “esir” kavramını kullanarak) şunu demiş:

“Birinci kaide: Fennen [fen bilimlerince] ve hikmeten [felsefeye göre] sabittir ki, bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esir” dedikleri madde ile doludur.”

Sabit değil.. Nitekim söz konusu yazıda bu söz aktarıldıktan sonra şu denilmiş:

Önceleri “Esir” maddesi adıyla anılan ve kainatın temel maddesi olarak tahayyül edilen bu gizemli madde, Modern Fizik tarafından reddedilmiş gözükse de, aslında farklı terimlerle yaşamaya devam etmektedir.

Yapılan sadece basit bir kelime değişikliğidir, maharetli bir illüzyondur. Eskilerin “Mavi Madde” (Esir) dediğini şimdiki bilim adamları, “Kara Madde” (Karanlık Madde) olarak adlandırmaktadır.

Bediüzzaman’ın “esir”i ile İbn Arabî’nin tümel karanlığı (küllî zulmeti) aynı şey değildir.

Nitekim İbn Arabî hem parça (zerre) olmamadan, hem de suretsizlikten (şekilsizlikten) söz ediyor. Bediüzzaman’a göre ise “esir” hem parçacıklardan oluşuyor hem de sureti var (29. Lem’a):

"Hem nasıl ki cevâhir-i ferd üzerine esir zerrâtıyla [zerreleriyle] bir Kur'ân-ı hikmet [görünmez kevnî ayet] yazmak, semâvat sayfaları üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle bir Kur'ân-ı azîm [görünür kevnî ayet] yazmaktan cezalet itibarıyla daha aşağı değildir.”

Söz konusu yazıda, bu alıntının ardından şu söyleniyor:

Bu tefsirinde Bediüzzaman açık bir şekilde “esir zerratıyla” tabirini kullanarak “Esir” maddesinin zerrelerden (parçacıklardan) oluşan bir madde olduğunu da ortaya koymuş olur.

Suret meselesine gelince.. Bediüzzaman’ın şu sözünü aktarmış bulunuyorlar:

“Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir.”

Tecrübeten sabit olma, gözlem ve deney konusu olma anlamına gelir.

*

Görüldüğü gibi, modern fizikçiler, İbn Arabî ve Bediüzzaman birbiriyle ilgisiz şeyler söylüyorlar.]


YÂSÎN, 36/49

 

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ


"Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir."


ÇAĞDAŞ DEVLETLERİN İSTİHBARAT TEŞKİLATLARI ELİYLE İŞLEDİKLERİ ÖRTÜLÜ CİNAYETLER, KURDUKLARI ŞANTAJ AMAÇLI FUHUŞ TUZAKLARI VE ENVAİ ÇEŞİT AHLÂKSIZLIKLAR

 







Turkcesi.biz adlı internet sitesinde Ahmed Selâmî imzasıyla yayınlanmış olan bir yazıda Kadir Mısıroğlu’nun bazı sözleri eleştiri konusu yapılmış bulunuyor.

Bunlardan biri, “siyaseten katl” meselesi hakkında söyledikleri.

Ahmed Selâmî şunları diyor:

Padişâhların kardeş  ve çocuk katlini “siyâseten katil” [siyaseten katl, siyaset gereği öldürme] diyerek meşrû’ göstermek… Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ile İslâmiyyet’i,  akvâl, ef’âl ve ahvâliyle  aşağılayan ve Mekke müşriklerini azdıran yahudi hahamı (Kaab İbni Eşref Kâfir MEL’ÛNUNU),  Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın me’mûr etdiği sahâbî eliyle düğün gecesinde tedmîr edib tepeleyişini, “İslâm’da ilk siyâseten kat’li Peygamber tatbîk etdi” diyerek, katlin gayr-i meşrû’ olanlarını da, “Siyâseten Katil” diyerek, bu meşrû’ olanın cinsinden ve aynı imiş gibi  göstermek… Bu noktadaki çirkinlik ve fitne, nâmütenâhî ölçüdedir… Bu FÂSİD mantık kıyâsından yola çıkarak, Osmanlı ecdâdımızın çirkin, vahşî ve ŞERÎAT-I MUTAHHARA’ya tuğyân tarafını şirin ve meşrû’ göstermek uğruna, kardeş katli ile Kaab İbni Eşref MEL’ÛN-I Melâininin katlini “Siyâseten Katil” diyerek, üstelik de ŞECAAT ARZEDEN BİLMEM NEYE benziyerek ve zerre kadar da utanmadan cihâna i’lân etmek… Ma’sûm kardeş ve çocuk hatta bebeklerin katli ile, Kaab İbni Eşref denen fitne ve zulüm çukurunun katlini “SİYÂSETEN KATİL” müştereği içinde toplayıb, aynı KEYFİYETE sâhib kılmak, … akıl kârı olabilir mi?… Böylece ve diğer yandan, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini de “Siyâseten KATLİN” müşevvik ve azmetdiricisi mevkiinde bulundurarak, dolayısıyla, kardeş ve bebek-çocuk katli gibi bir zulm-i azîme denk bir cür’mün içinde göstermiş olmak ortaya çıkmış olmıyacak mıdır?… Ve bu, binnetîce ONU (Efendimiz Aleyhisselâm Hazretlerini),  sonsuz bir umursamazlıkla veya ONU kullanma cinnetiyle veya lâfın sonunun neye müncer olacağını düşünmeden, echelî bir cür’et ve tuğyânla, ONU, töhmet ve şâibe altında bırakmak ma’nâsına da gelmiyecek midir?…. Bunlar, iğrenç bir desîse ve cerbezedir. Aldatıcı sözlerle kurnazlık etmekdir… Hakîkatı gizlemek ve saptırmakdır. Hakkı, bâtılla TELBİSDİR… Aynı zamanda hilekârlık ya’ni DESSASLIKDIR… ..., hakkı bâtıl, bâtılı hakk göstermekdir. Tefsirdeki şekliyle bu, tâğûtîlikdir; ..., (menfilikde çukur)un dibine inişdir….

… Son derece Suçsuz bir kardeş veya çocuk veya bir ma’sumun KATLİ cinâyeti ile, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’a olmadık yalan ve iftirâlar düzen; ve Mekke müşriklerini kudurtmıya kıyâm eden AZGIN bir yahûdînin nâmütenâhî SUÇUNDAN dolayı yüzde yüz ADLEN katledilişini, “Siyâseten KATİL” diyerek aynı CİNS ve keyfiyetde bir (katil) göstermek, bir müslümanın değil, bir gayr-i müslimin bile tüylerini diken diken etmiye kâfidir… Suçsuzun (ya’ni katli haketmiyenin) katli de, suçlunun (ya’ni KATLİ hakedenin) katli de aynı suçdan olacak; ya’ni  CEZÂLAR, (Siyâseten katl) olarak aynı cezâlar olacak… Bu ne dehşetli, konkunç ve tüyleri diken diken eden bir manzaradır! …   

Bu, hakkı bâtıl ile cinnetlik bir telbîsdir ki, bunu (İslâm) diye takdîm eden kim olursa olsun, ya gâfil, ya câhil, ya hâin veya aklından zoru olan bir ucûbedir… 

Bir akıl, muvâzenesini kaybetmeden veya her türlü rezillik  ve utanmazlığı göze almadan, Osmanlı târîhindeki bu korkunç ve çirkin cinâyetleri meşrû göstermiye kıyâm edemez, buna aslâ mecâl bulamaz, böyle bir dolandırıcılığı aslâ irtikâb edemez…

(http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ahmed-selami/1-tahrife-karsi-cikarken-islamda-tahrifat.html)

Laikliği (siyasal dinsizliği) seçmiş rejimlerin istihbarat teşkilatlarında (gizli servislerinde) çalışan “müslüman”ların kimi örtülü cinayetleri işlerken vicdanlarını susturmak için başvurdukları “safsata”lardan biri işte budur: 

Siyaseten katlin cevazı.

*

Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli Mustafa Atatürk’ün gerçek yüzünün anlaşılması konusunda yaptığı hizmetler çok değerlidir; bu, inkâr edilemez.. 

Fakat İslamî bilgisi aslında yetersizdi, bu yüzden epeyce bir çam da devirmiş bulunuyor.. Allah taksiratını affetsin.

Mesela, mirasyedi olarak 32 yaşında halife olan “sarhoş” (el-Humûr) lakablı Yezid hesabına Hz. Hüseyin r. a.’a dil uzatabilmiştir..

Ehl-i Sünnet’ten olma bu değildir; o zamanın ehl-i Sünnet’i Hz. Hüseyin’di..

Toplumsal”ın hakkını vererek huzurunda sazlar, çalgılar çaldıran, türküler söyleten, içki içip demlenen, kadınları semah kabilinden oynatan, oyun ve eğlence düşkünü “sosyal adam” Yezid ise “amel” düzeyinde “Anadolu (ya da Türkmen) Müslümanlığı”nı hatırlatan bir “Arabistan (Arapman) Müslümanlığı” (ya da dinci olmayan dindarlık) inşa etme yolundaydı.

*

Mısıroğlu’nun firaset ve basiret bakımından "engelli" olduğunu gösteren bir başka vukuatı Kıbrıslı Şeyhtan Nazım’a aldanmış olması.

Hatıratında, kızının bir hastalığıyla ilişkili olarak Nazım’dan keramet de naklediyor.. Kerametiyle kızının iyileşmesine vesile olmuş.. İstikametin olmadığı yerde keramet gibi görünen olağanüstülüklerin istidrac anlamına geleceğini gözden kaçırıyor. (Cinler vasıtasıyla insanları hasta hale getirip sonra iyileştirme gibi numaralar sergilenebilmektedir.)

Bu Nazım’ın Şeriat’e aykırı saçmasapan bir sürü lafı vardı.. İngilizler’in adamıydı, şu anki İngiltere kralı Charles’ın müslüman olup Hüseyin adını almış olduğu palavrası ile İngiliz siyasetine hizmet etti.

Ajandı.

*

Konuya dönelim..

Medine yahudilerinin servet ve şöhret sahibi önemli isimlerinden olan Kâ’b bin Eşref kudretli bir şair, etkili bir hatipti.. Dili keskindi..

Bedir Savaşı’ndan sonra kırk kadar adamıyla Mekke’ye gidip, Müslümanlar'a karşı birlikte savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaşarak ittifak yapmıştı. 

Söylediği şiirlerle Kureyşliler’i galeyana getirmeyi, yaralarına tuz basmayı, intikam duygularını kamçılamayı da ihmal etmemişti.

Medine’deki kendi (kale gibi) korunaklı mahallelerine döndükten sonra şiirleriyle Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve Müslümanlar’ı hedef almaya devam etti.  

Bunun üzerine ashabdan Muhammed b. Mesleme, Abbâd b. Bişr, Hâris b. Evs ve Ebû Abs r. a., yanlarına Kâ‘b b. Eşref’in süt kardeşi Ebû Nâile b. Selâme’yi de alarak, dostça ziyaret ediyormuş gibi evine gittiler ve onu öldürdüler.

*

Burada, savaş halinde olan, fırsat bulduğunda birbirinin hakkından gelmek isteyen karşı kamplar, düşman saflar var.

Nitekim, Kâ’b’ın öldürülmesi diğer yahudilerin gözünü korkutmuş, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e gelip rahatsızlıklarını dile getirmişlerdi.

Hz. Peygamber s.a.s. onları Kâ‘b gibi davranmamaları konusunda uyardı ve Müslümanlar’a karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmamak üzere antlaşma yapmaya çağırdı. Yahudiler bu teklifi kabul edince Hz. Ali tarafından yazıya geçirilen bir antlaşma yapıldı.

İşte Ali Bulaç’ın 1990’llı yıllarda diline pelesenk ettiği, sakız gibi çiğnediği, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sofraya getirdiği, Medine Sözleşmesi diye adlandırarak anyasa gibi gösterdiği metne, bu antlaşma da dahil.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Anayasa” maddesinde bu konuda şu söyleniyor:

“Muhtemelen müslümanlarla ilgili bölüm (1-23. md.ler) hicretten hemen sonra kaleme alınmış, yahudilerle ilgili bölüm ise (24-47. md.ler) Bedir Gazvesi’nden sonra ilâve edilmiştir (Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 211-212). Yahudilerle ilgili bölümün bir defada değil ihtiyaç duyuldukça parça parça düzenlenmiş olması, ihtiyaç kalmayan hükümlerin metinden çıkarılmış bulunması da muhtemeldir (Watt, Muhammad at Medina, s. 227-228).”

Medine Sözleşmesi diye adlandırılan metnin Yahudiler’le ilgili maddeleri bir “anayasa” değil, “uluslararası antlaşma” mahiyetindedir.

Evet, Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesi Osmanlı’daki “siyaseten katl” olgusu ile ilişkisizdir.

Kâ’b, “casus belli (ka:zus beli), yani "savaş nedeni" olan bir tavır sergilemiş ve karşılığını almış, ektiğini biçmiştir..

Bundan ibret alan diğer Yahudiler de barış yapma (antlaşma imzalama) yoluna gitmişlerdir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s., İslam devletinin tebaası durumundaki (modern tabirle vatandaşlık hakkına sahip olan)  insanlara karşı hiçbir zaman “siyaseten katl” diye adlandırılabilecek bir muamelede bulunmamıştır.

Hatta, münafıkların kendisi aleyhindeki lafları şahitlerin ifadesiyle sabit olduğu halde, onları “devlete karşı suç işlemekle, devlet başkanına hakaret etmekle” suçlayıp cezalandırma gibi bir tavır sergilememiştir.

Onlara “demokratik” cezalar vermemiştir.

Onlar için “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” darağaçları kurdurmamıştır.

Kendisine yakın gördüğü insanları gizlice maaşa bağlayıp muhaliflerini tespit ve cezalandırma işiyle görevlendirmemiş, onlara “Falancaya gidin, onu zehirleyin, işbirliğine yanaşmıyor, filancayı ise yolda giderken atınızla çiğneyin, kaza oldu deyin, feşmekancanın da ağzını arayın, bakalım benim hakkımda ne düşünüyor.. Şunu takip edip aleyhinde delil biriktirin, bunu da takip edip taciz edin, rahat vermeyin, hep tedirgin yaşasın; falancaya da hafifmeşrep karı kız gönderin, dört kişi alesta beklesin, tam iş üstündelerken baskın yapın, sonra da 'Dört şahitle basıldın, istersek seni hem rezil rüsvay eder insan içine çıkamaz hale getiririz hem de halkın gözü önünde cezanı veririz, fakat bir çaresi var, olayı örtebiliriz, bundan sonra biz ne dersek yapacak, her yerde istediğimiz gibi konuşacak, ispiyoncumuz olacaksın' deyin” şeklinde emirler vermemiştir.

Hiç kimseyi fail-i meçhul suikastle öldürtmemiştir.

Hiç kimsenin, "Bir açığı olsun da ona şantaj yapabileyim" diye tuzak kurup ayağını kaydırmaya çalışmamıştır.

Nerde kaldı ki “siyaseten katl” diye birşey yapsın.

O devirde demokrasi, insan hakları, laik fikir ve inanç hürriyeti mi vardı ki böyle yapsındı?!


(İlk yayın tarihi: 7 Haziran 2024)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."