ALTUN KERPİÇ DEĞİL, AHBUN KERPİÇ, YANİ TEZEK

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının “marifet”lerine dair yazdıklarını okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki yazıda Kılıç’ın şu sözlerini aktarmıştık: 

“… İbnü’l-Arabî,  kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta ["varlık"ta, yani Allah'ta] fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâʾil, s. 6).”

Kılıç’ın şu sözleri ise, İbn Arabî soytarısının su katılmamış has halis bir sahtekâr yalancı, ona masum peygamber muamelesi yapan Kılıç’ın ise “saftirik” (veya “saftirik” görünmeyi “bol kazançlı bir yatırım” olarak gören bir “uyanık”) olduğunu ispatlıyor:

“Tercümânü’l-eşvâ adlı manzum eserinde rabbânî mârifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler (Zeâʾir vel-ʿala, s. 5). Mekke’de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin’in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm’ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir (a.g.e., s. 2).”

*

Böylece süper şarlatan, yazdıklarının “fena fi’llah” diye adlandırılan bir halin ürünü olmadığını itiraf etmiş oluyor.  

Yalancı şarlatanın aslında fena fi’llah hali ile bir ilgisi yok, “cismanî aşk temalarından hoşlanan (yani şehvetine mağlup) nefislerin dikkatini çekme” arzusunda fani olmuş.

İnsanların büyük ekseriyeti bu durumda olduğu için, potansiyel okur kitlesini büyütmüş oluyor.

Sözde, (Kılıç’ın ifadesiyle) eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmamıştı, bütün eserlerini, ya Allah’tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle oluşturmuştu, veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah’ın emriyle yazıya geçirmişti.

Fakat aslında yazdıkları heva ve hevesinin ürünü..

Yazdığı doğruların bile, insanların “dikkatini çekme” amacına matuf olduğu anlaşılıyor.

Ve bu arada, kendisinin bu nefsanî ve şehvanî gevezeliğine “rabbânî mârifet, ilâhî nur” vs. madalyası takıyor.

*

Allahu Teala, bu sahtekâra “Bana olan muhabbetini Mekînüddin’in kızı Nizâm’a olan cismanî aşk ve şehevî arzu şeklinde anlat” diye emir vermiş olabilir mi?!

Doğal olarak, alimler, soytarının bu deccalî şarlatanlıklarına tepki göstermişler, bunun üzerine, “kızın adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli [alim ve fakihler] tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını” anlatmışmış.

Soytarı az uyanık değil..

“İlâhî aşkı anlatmak için kızı bir sembol olarak kullanmış”mış.

Demek ki, adına sembol (remz) deyince her haltı yiyebiliyorsun.

Peki, kitaplarında Şeytan’ı ve Deccal’i anlatmak için kendi şahsını niçin sembol olarak ortaya koymamış, kendi adını bu konuda sembolleştirmemiş?

Öyle ya, hepi topu bir “sembol”den ibaret olduğu için bir zararı yok.

*

İbn Arabî soytarısı sembol meselesini böyle anladığı için, bir şeytan ve deccal olarak sembolleştirilmeyi alnının akıyla hak ediyor. Helali hoş olsun..

Şeytan’a ve Deccal’e olan nefretimizi sembolize etmesi için Endülüslü soytarının adını bu minvalde rahatlıkla kullanabiliriz.

Ancak, bu soytarı, kendisi yerine, İslam ulemasına “deccallik” ve ayrıca “firavunluk” izafe etmiş.

Prof. Nihat Keklik, İslam ulemasının ve özellikle de kadı’ların “İbn Arabî’nin aleyhinde yüzlerce fetva vermiş” olduklarını söylüyor.

Peki kendisi ulemanın bu ikazları üzerine kendisine çekidüzen vermiş mi? Hayır, onları firavunluk ve deccallikle suçlamış..

Bu kadılardan Kurtuba kadısı hakkında ekstradan bir de “domuz” tabirini kullanmış. (Bkz. Nilat Keklik, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: Hayatı ve Çevresi, İstanbul: Çığır Yayınları, t. y., s. 14.)

Buradan anlaşılıyor ki Endülüs uleması bu deccali daha iyi anlamış ve memleketinde tutunamadığı için doğuya doğru yelken açmış.

*

Kılıç, onun “üslubu” konusundaki sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Öte yandan dile getirdiği konulara dair cümleler arasında mertebelerin değişmesine bağlı olarak yer yer tezatlı [çelişkili] durumlar da ortaya çıkar. Bu paradoksal ifadeler bu tür literatürün yapısal özelliklerindendir. Meselâ, “İlim aynı zamanda cehalet demektir” (el-Fütûḥât, I, 728); “Vücûd [varlık] adem [yokluk] olarak idrak edilebilir” (a.g.e., III, 362); “Hürriyet köleliktir” (el-İʿlâm, s. 8); “Doğru irşad hem yakınlaştırmak hem de uzaklaştırmak demektir” (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], IV, 262); “Sen O değilsin; belki sen O’sun” (Fuṣûṣ, s. 91) gibi ifadeler ancak onun düşünce sistemi bağlamında anlaşılabilir.”

Bunlar lüzumsuz gevezelik.. Adamın sağ kulağını tutmak için sol elini kullanması, bunu yaparken de elini sağ bacağının altından dolaştırması gibi şaklabanlıklar. Çocuksu artistlikler.

Okura bulmaca çözdürme ukalalık ve artistliğinin anlamı yok.. Güya bu soytarı bunları millete nasihat için yazmış. Nasihat böyle mi olur?!

Bu tür sözlerin bir kısmı tevil edilebilse bile bir kısmı düpedüz zırva olmaktan kurtulamaz.

Fakat, bir sözün doğru anlaşılması için tevili gerekiyorsa, o sözü söyleyenin meramını anlatma bakımından yetersiz ve yeteneksiz olduğu, maksadını doğru dürüst ifade etmekten aciz olduğu anlaşılır.

Milletin işi gücü yok da senin zırvalarını tevil etmek için vakit mi öldürecek?!

(Edeben ve maslahat gereği bazı şeyler üstü kapalı söylenir, o ayrı.)

*

Kılıç, İbn Arabî şarlatanının “üslubu” konusuna bu şekilde değindikten sonra “Genel Düşünce Tarihine Yönelik Görüşleri” başlığı altında başka bir bahse geçiyor.

Bu başlık altında yazdıkları, İbn Arabî’nin Eski Yunan filozoflarının etkisi altında olduğunu ispatlıyor.. “Bilgi” adı altında söylenen herşeyi kaydetmeyi marifet zanneden İhvan-ı Safa’nın Risaleler’inden de yararlanmış.

Ancak buralardan çalıp çırptığı şeylere “keşf” damgasını vuruyor.

Okuyalım:

“İbnü’l-Arabî ulûhiyyet [tanrılık, tanrısallık] konusunda keşif ehlinin bütün din, mezhep, mektep [ekol] ve kültürler, hatta bu konuda söylenmiş bütün sözler hakkında umumi görüşleri olduğunu, bu hususta onlara bir şeyin saklı kalamayacağını söyler (el-Fütûḥât, III, 398). … bunları … nakleder. Meselâ âlemin yapı taşlarını izah ederken dört rüknün (erkân-ı erbaa) aslı olan bir beşinci mevcuddan (mevcûd-ı hâmis) bahseder ve bunun Hakîm’in Üsṭuḳussât adlı eserinde de geçtiğini belirtir.”

Dört rükun dediği, Eski Yunan düşüncesindeki dört unsur: Su, hava, ateş, toprak.

Şarlatan biraz erken yaşamış olduğu için bunları “keşfen” öğrenmiş.. Bu yüzyılda yaşasaydı “elementler tablosu”nu “keşf” edecek, bu dört unsur lafazanlığını keşfle vakit öldürmeyecekti, yazık olmuş.

*

Kılıç’ı dinlemeye devam edelim:

“Bazı felsefî terimlerin tarihî süreç içerisindeki anlam kaymalarına örnek olarak ademin (yokluk) sırf şer olması konusunu gösterir. … Bunun böyle olduğunu mütekaddimîn ve müteahhirîn ulemâsından muhakkik kimseler de söylemişler, fakat sadece lafzını esas alıp mânasını ifade edememişlerdir (a.g.e., I, 212). Bu konudaki bir diğer örnek de onun eski filozofların, bütün cisimlerin ilk maddesi olarak var saydıkları şey karşılığında kullandıkları Grekçe kökenli “heyûlâ” (hyle) kelimesine dair yazdıklarıdır. … İbnü’l-Arabî ise heyûlânî cevherin [özün] aslında nefes-i ilâhî olduğunu söyleyerek felsefî terminolojinin tasavvufî anlamını vermiş olur (Fuṣûṣ, s. 144). “Mutlak iyi” (hayr-ı mahz) ve “ilim-mâlûm” irtibatı konusunda Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan İbnü’l-Arabî’ye rehberlik ettiği düşünülemez, ancak onun bu kavramlardan habersiz olmadığı da bir gerçektir. Bunlar, dönemin ilim ve fikir çevrelerinde yaygınlık kazanmış kavramlar olması dolayısıyla İbnü’l-Arabî tarafından da kullanılmıştır. Meselâ ademden “mutlak kötülük” (şerr-i mahz), hakikatten “mutlak nûr” (nûr-ı mahz) ve “muhal”den de “mutlak karanlık” (zulmet-i mahzâ) olarak bahsetmesi, onun filozofların kullandığı hikmete dair bazı terimlere kendine has anlamlar yükleme teşebbüsüdür. … Bununla beraber sırf fikir yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu da söyler.

Ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması meselesi boş bir mesele.. İslam uleması Eski Yunan filozoflarının bu boş laflarını ciddiye almasalar daha iyiymiş. (Konumuz bu olmadığı için bu bahse girmiyoruz.)

Görüldüğü gibi, İbn Arabî soytarısı, gelmişi geçmişi, selefi halefiyle bütün İslam ulemasını bu meseleyi anlamamakla suçluyor.

Böylece kendi nefsini iyiden iyiye şişiriyor.

Eski Yunan’ın “heyûlâ”sını “nefes-i ilâhî” olarak adlandırmasından ise şu iki sonuç çıkar (Eski Yunan filozoflarının “hyle” kelimesi tercümeler yoluyla Arapça’ya geçmiş, heyula şeklini almıştır):

Birincisi, adam Eski Yunan paradigması (kavramsal çerçevesi) ile düşünüyor, onların izleyicisi. Temel kavramlarını onlardan alıyor.

İkincisi, bu kavramlara İslamî literatürden karşılıklar uydurarak onları meşrulaştırıyor, tasdik ediyor.

İdrak fakiri Mahmut Erol Kılıç cahili de buna “felsefî terminolojinin tasavvufî anlamı” madalyası takıyor.

Tasavvuf buysa, en büyük mutasavvıflar ve en büyük “ehl-i keşf”, Eski Yunan’ın filozofları demektir.

Adamlar “nefes-i ilahî”yi keşfetmişler, daha ne olsun!

Aynı durum, ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması konusunda da geçerli.. Bunu İslam uleması değil, Eski Yunan filozofları “keşfetmişler”, İslam uleması ise, bunu keşfedememek bir yana, keşif sahiplerinden doğru bir şekilde öğrenmeyi bile becerememişler.

Meseleyi Eski Yunan’ın keşf ehli büyük mutasavvıfları gibi doğru anlayan tek “müslüman alim ve mutasavvıf” ise, Endülüs’ün soytarısı.

*

Endülüslü şarlatan, Eski Yunan’dan “mutlak iyi” (hayr-ı mahz), “mutlak kötülük” (şerr-i mahz) ve“hakikat” gibi kavramları da almış, fakat, Eski Yunan’ın basit bir takipçisi gibi görünmemek için bunlara anlamsız kuyruklar takmış; “hakikat” “mutlak nûr” (nûr-ı mahz), ve “muhal” de “mutlak karanlık” olmuş. (Mutlak nur’un zıddı mutlak karanlık olabilir de, hakikatin zıddı muhal değildir, butlandır. Muhalin zıddı aklî vücub/zorunluluktur.)

Kılıç’a göre, İbn Arabî soytarısına Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan rehberlik etmesi düşünülemezmiş.

Doğrudan rehberlik etmemiştir, fakat onlardan yapılan tercümeler “vasıtasıyla” rehberlik ettiği açık.

*

Soytarının “sırf fikir [akıl] yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu” söylemesine gelince..

Turpun en büyüğü bu..

Kelamcıların (ehl-i nazarın) en başta gelenleri İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’dir.

Soytarıya göre, ilahiyyat meselelerinde Ehl-i Sünnet’in bu iki büyük imamının yanlışları doğrularından fazlaymış.

Yani itikaden Matüridiyye veya Eş’ariyye mezheblerinden olmak, ilahiyat meselelerinde doğrudan çok yanlışa inanmak anlamına geliyor.

Niye? Çünkü sırf fikir (akıl) yolundan gidiyorlar.. Akılları (fikirleri) onlara, bazı bilgilere akıl, bazı bilgilere de sağlam duyular (beş duyu) ve doğru haber (nakil, rivayet) yoluyla ulaşılacağını söylüyor.

Durum bu.. Nitekim, Matüridiyye’nin en temel itikad kitaplarında (mesela Nesefî Akaidi’nde), bilgiye “akıl, sağlam duyular ve doğru haber” vasıtasıyla ulaşılabileceği, keşf ve ilhamın “kesin bilgi kaynağı” olmadığı belirtilir.

Evet, Ehl-i Sünnet’e göre, keşf ve ilham, ne itikadda, ne de şerî hükümlerde delil olarak kullanılabilir.

(Keşf ve ilham, Kur’an ve Sünnet’e uygun olmak kaydıyla kişinin imanının kuvvetlenmesine, yakîn sahibi olmasına hizmet edebilir, fakat Kur’an ve Sünnet’le, akla ve nakle dayanan “zahirî bilgi” ile çelişen batınî bilgi olarak boy gösterdiğinde Şeytan’ın iğvasından başka birşey değildir. 

İslam itikadı ve Şeriat hükümleri, keşf ve ilhamdan müstağnîdir.)

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gümüş kerpiç, kendisini altın kerpiç ilan eden İbn Arabî soytarısı gerçekte ahbın kerpiçtir.. Yani tezek.

Tezek sadece yakıt olarak kullanılabilir.. Başka da bir işe yaramaz.

*

[Risalehaber.com’da şu başlığa sahip bir yazı yer alıyor: “Muhyiddin-i Arabi ve Said Nursi, Karanlık Madde'yi çözdü”. (https://www.risalehaber.com/muhyiddin-i-arabi-ve-said-nursi-karanlik-maddeyi-cozdu-326563h.htm)

Elin gâvuru, evrenle ilgili araştırmalarında kullandığı formüllerin batağa saplandığını görüyor, formülü çöpe atmamak için ona, mahiyetini bilmediği bir “x” ekliyor, adını da “karanlık madde” koyuyor.

“Biz göremiyoruz, ölçemiyoruz, tespit edemiyoruz, fakat formülümüz böyle birşeyin mevcut olmasını gerektiriyor, yoksa hesapların hepsi çöküyor, bilim değirmenini sel alıp götürüyor” diyor.

Bunlar da hemen onların peşine takılıp “Bizimkiler zaten bunu keşfetmişlerdi” diyerek kutlama yapıyor.

Peki bu formüllerde meleklere bir yer var mı?

Yok!

Dolayısıyla, fizik formülleri evrenin gerçek bir fotoğrafı değildir.

*

Risalehaber’in söz konusu yazısına göre, İbn Arabî soytarısı Fütuhat-ı Mekkiye’sının 8. cildinin 107. kısımında şunu diyerek karanlık maddeyi tarif etmişmiş:

"Sonra tümel karanlık cevheri öğrenir. Bu cevherde parça olmadığı gibi bir suret de bulunmaz. Bu, âlemin maverasındaki her şeyden gizlidir. Oradan, cisimler âlemine nurlar ve aydınlıklar çıkar. Bunlar, bu cevherden soyutlanmış bileşik ruhlardır.”

Bediüzzaman ise 12. Lem’a’da (eski filozofların “esir” kavramını kullanarak) şunu demiş:

“Birinci kaide: Fennen [fen bilimlerince] ve hikmeten [felsefeye göre] sabittir ki, bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esir” dedikleri madde ile doludur.”

Sabit değil.. Nitekim söz konusu yazıda bu söz aktarıldıktan sonra şu denilmiş:

Önceleri “Esir” maddesi adıyla anılan ve kainatın temel maddesi olarak tahayyül edilen bu gizemli madde, Modern Fizik tarafından reddedilmiş gözükse de, aslında farklı terimlerle yaşamaya devam etmektedir.

Yapılan sadece basit bir kelime değişikliğidir, maharetli bir illüzyondur. Eskilerin “Mavi Madde” (Esir) dediğini şimdiki bilim adamları, “Kara Madde” (Karanlık Madde) olarak adlandırmaktadır.

Bediüzzaman’ın “esir”i ile İbn Arabî’nin tümel karanlığı (küllî zulmeti) aynı şey değildir.

Nitekim İbn Arabî hem parça (zerre) olmamadan, hem de suretsizlikten (şekilsizlikten) söz ediyor. Bediüzzaman’a göre ise “esir” hem parçacıklardan oluşuyor hem de sureti var (29. Lem’a):

"Hem nasıl ki cevâhir-i ferd üzerine esir zerrâtıyla [zerreleriyle] bir Kur'ân-ı hikmet [görünmez kevnî ayet] yazmak, semâvat sayfaları üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle bir Kur'ân-ı azîm [görünür kevnî ayet] yazmaktan cezalet itibarıyla daha aşağı değildir.”

Söz konusu yazıda, bu alıntının ardından şu söyleniyor:

Bu tefsirinde Bediüzzaman açık bir şekilde “esir zerratıyla” tabirini kullanarak “Esir” maddesinin zerrelerden (parçacıklardan) oluşan bir madde olduğunu da ortaya koymuş olur.

Suret meselesine gelince.. Bediüzzaman’ın şu sözünü aktarmış bulunuyorlar:

“Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir.”

Tecrübeten sabit olma, gözlem ve deney konusu olma anlamına gelir.

*

Görüldüğü gibi, modern fizikçiler, İbn Arabî ve Bediüzzaman birbiriyle ilgisiz şeyler söylüyorlar.]


YÂSÎN, 36/49

 

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ


"Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir."


ÇAĞDAŞ DEVLETLERİN İSTİHBARAT TEŞKİLATLARI ELİYLE İŞLEDİKLERİ ÖRTÜLÜ CİNAYETLER, KURDUKLARI ŞANTAJ AMAÇLI FUHUŞ TUZAKLARI VE ENVAİ ÇEŞİT AHLÂKSIZLIKLAR

 







Turkcesi.biz adlı internet sitesinde Ahmed Selâmî imzasıyla yayınlanmış olan bir yazıda Kadir Mısıroğlu’nun bazı sözleri eleştiri konusu yapılmış bulunuyor.

Bunlardan biri, “siyaseten katl” meselesi hakkında söyledikleri.

Ahmed Selâmî şunları diyor:

Padişâhların kardeş  ve çocuk katlini “siyâseten katil” [siyaseten katl, siyaset gereği öldürme] diyerek meşrû’ göstermek… Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ile İslâmiyyet’i,  akvâl, ef’âl ve ahvâliyle  aşağılayan ve Mekke müşriklerini azdıran yahudi hahamı (Kaab İbni Eşref Kâfir MEL’ÛNUNU),  Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın me’mûr etdiği sahâbî eliyle düğün gecesinde tedmîr edib tepeleyişini, “İslâm’da ilk siyâseten kat’li Peygamber tatbîk etdi” diyerek, katlin gayr-i meşrû’ olanlarını da, “Siyâseten Katil” diyerek, bu meşrû’ olanın cinsinden ve aynı imiş gibi  göstermek… Bu noktadaki çirkinlik ve fitne, nâmütenâhî ölçüdedir… Bu FÂSİD mantık kıyâsından yola çıkarak, Osmanlı ecdâdımızın çirkin, vahşî ve ŞERÎAT-I MUTAHHARA’ya tuğyân tarafını şirin ve meşrû’ göstermek uğruna, kardeş katli ile Kaab İbni Eşref MEL’ÛN-I Melâininin katlini “Siyâseten Katil” diyerek, üstelik de ŞECAAT ARZEDEN BİLMEM NEYE benziyerek ve zerre kadar da utanmadan cihâna i’lân etmek… Ma’sûm kardeş ve çocuk hatta bebeklerin katli ile, Kaab İbni Eşref denen fitne ve zulüm çukurunun katlini “SİYÂSETEN KATİL” müştereği içinde toplayıb, aynı KEYFİYETE sâhib kılmak, … akıl kârı olabilir mi?… Böylece ve diğer yandan, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini de “Siyâseten KATLİN” müşevvik ve azmetdiricisi mevkiinde bulundurarak, dolayısıyla, kardeş ve bebek-çocuk katli gibi bir zulm-i azîme denk bir cür’mün içinde göstermiş olmak ortaya çıkmış olmıyacak mıdır?… Ve bu, binnetîce ONU (Efendimiz Aleyhisselâm Hazretlerini),  sonsuz bir umursamazlıkla veya ONU kullanma cinnetiyle veya lâfın sonunun neye müncer olacağını düşünmeden, echelî bir cür’et ve tuğyânla, ONU, töhmet ve şâibe altında bırakmak ma’nâsına da gelmiyecek midir?…. Bunlar, iğrenç bir desîse ve cerbezedir. Aldatıcı sözlerle kurnazlık etmekdir… Hakîkatı gizlemek ve saptırmakdır. Hakkı, bâtılla TELBİSDİR… Aynı zamanda hilekârlık ya’ni DESSASLIKDIR… ..., hakkı bâtıl, bâtılı hakk göstermekdir. Tefsirdeki şekliyle bu, tâğûtîlikdir; ..., (menfilikde çukur)un dibine inişdir….

… Son derece Suçsuz bir kardeş veya çocuk veya bir ma’sumun KATLİ cinâyeti ile, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’a olmadık yalan ve iftirâlar düzen; ve Mekke müşriklerini kudurtmıya kıyâm eden AZGIN bir yahûdînin nâmütenâhî SUÇUNDAN dolayı yüzde yüz ADLEN katledilişini, “Siyâseten KATİL” diyerek aynı CİNS ve keyfiyetde bir (katil) göstermek, bir müslümanın değil, bir gayr-i müslimin bile tüylerini diken diken etmiye kâfidir… Suçsuzun (ya’ni katli haketmiyenin) katli de, suçlunun (ya’ni KATLİ hakedenin) katli de aynı suçdan olacak; ya’ni  CEZÂLAR, (Siyâseten katl) olarak aynı cezâlar olacak… Bu ne dehşetli, konkunç ve tüyleri diken diken eden bir manzaradır! …   

Bu, hakkı bâtıl ile cinnetlik bir telbîsdir ki, bunu (İslâm) diye takdîm eden kim olursa olsun, ya gâfil, ya câhil, ya hâin veya aklından zoru olan bir ucûbedir… 

Bir akıl, muvâzenesini kaybetmeden veya her türlü rezillik  ve utanmazlığı göze almadan, Osmanlı târîhindeki bu korkunç ve çirkin cinâyetleri meşrû göstermiye kıyâm edemez, buna aslâ mecâl bulamaz, böyle bir dolandırıcılığı aslâ irtikâb edemez…

(http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ahmed-selami/1-tahrife-karsi-cikarken-islamda-tahrifat.html)

Laikliği (siyasal dinsizliği) seçmiş rejimlerin istihbarat teşkilatlarında (gizli servislerinde) çalışan “müslüman”ların kimi örtülü cinayetleri işlerken vicdanlarını susturmak için başvurdukları “safsata”lardan biri işte budur: 

Siyaseten katlin cevazı.

*

Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli Mustafa Atatürk’ün gerçek yüzünün anlaşılması konusunda yaptığı hizmetler çok değerlidir; bu, inkâr edilemez.. 

Fakat İslamî bilgisi aslında yetersizdi, bu yüzden epeyce bir çam da devirmiş bulunuyor.. Allah taksiratını affetsin.

Mesela, mirasyedi olarak 32 yaşında halife olan “sarhoş” (el-Humûr) lakablı Yezid hesabına Hz. Hüseyin r. a.’a dil uzatabilmiştir..

Ehl-i Sünnet’ten olma bu değildir; o zamanın ehl-i Sünnet’i Hz. Hüseyin’di..

Toplumsal”ın hakkını vererek huzurunda sazlar, çalgılar çaldıran, türküler söyleten, içki içip demlenen, kadınları semah kabilinden oynatan, oyun ve eğlence düşkünü “sosyal adam” Yezid ise “amel” düzeyinde “Anadolu (ya da Türkmen) Müslümanlığı”nı hatırlatan bir “Arabistan (Arapman) Müslümanlığı” (ya da dinci olmayan dindarlık) inşa etme yolundaydı.

*

Mısıroğlu’nun firaset ve basiret bakımından "engelli" olduğunu gösteren bir başka vukuatı Kıbrıslı Şeyhtan Nazım’a aldanmış olması.

Hatıratında, kızının bir hastalığıyla ilişkili olarak Nazım’dan keramet de naklediyor.. Kerametiyle kızının iyileşmesine vesile olmuş.. İstikametin olmadığı yerde keramet gibi görünen olağanüstülüklerin istidrac anlamına geleceğini gözden kaçırıyor. (Cinler vasıtasıyla insanları hasta hale getirip sonra iyileştirme gibi numaralar sergilenebilmektedir.)

Bu Nazım’ın Şeriat’e aykırı saçmasapan bir sürü lafı vardı.. İngilizler’in adamıydı, şu anki İngiltere kralı Charles’ın müslüman olup Hüseyin adını almış olduğu palavrası ile İngiliz siyasetine hizmet etti.

Ajandı.

*

Konuya dönelim..

Medine yahudilerinin servet ve şöhret sahibi önemli isimlerinden olan Kâ’b bin Eşref kudretli bir şair, etkili bir hatipti.. Dili keskindi..

Bedir Savaşı’ndan sonra kırk kadar adamıyla Mekke’ye gidip, Müslümanlar'a karşı birlikte savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaşarak ittifak yapmıştı. 

Söylediği şiirlerle Kureyşliler’i galeyana getirmeyi, yaralarına tuz basmayı, intikam duygularını kamçılamayı da ihmal etmemişti.

Medine’deki kendi (kale gibi) korunaklı mahallelerine döndükten sonra şiirleriyle Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve Müslümanlar’ı hedef almaya devam etti.  

Bunun üzerine ashabdan Muhammed b. Mesleme, Abbâd b. Bişr, Hâris b. Evs ve Ebû Abs r. a., yanlarına Kâ‘b b. Eşref’in süt kardeşi Ebû Nâile b. Selâme’yi de alarak, dostça ziyaret ediyormuş gibi evine gittiler ve onu öldürdüler.

*

Burada, savaş halinde olan, fırsat bulduğunda birbirinin hakkından gelmek isteyen karşı kamplar, düşman saflar var.

Nitekim, Kâ’b’ın öldürülmesi diğer yahudilerin gözünü korkutmuş, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e gelip rahatsızlıklarını dile getirmişlerdi.

Hz. Peygamber s.a.s. onları Kâ‘b gibi davranmamaları konusunda uyardı ve Müslümanlar’a karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmamak üzere antlaşma yapmaya çağırdı. Yahudiler bu teklifi kabul edince Hz. Ali tarafından yazıya geçirilen bir antlaşma yapıldı.

İşte Ali Bulaç’ın 1990’llı yıllarda diline pelesenk ettiği, sakız gibi çiğnediği, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sofraya getirdiği, Medine Sözleşmesi diye adlandırarak anyasa gibi gösterdiği metne, bu antlaşma da dahil.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Anayasa” maddesinde bu konuda şu söyleniyor:

“Muhtemelen müslümanlarla ilgili bölüm (1-23. md.ler) hicretten hemen sonra kaleme alınmış, yahudilerle ilgili bölüm ise (24-47. md.ler) Bedir Gazvesi’nden sonra ilâve edilmiştir (Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 211-212). Yahudilerle ilgili bölümün bir defada değil ihtiyaç duyuldukça parça parça düzenlenmiş olması, ihtiyaç kalmayan hükümlerin metinden çıkarılmış bulunması da muhtemeldir (Watt, Muhammad at Medina, s. 227-228).”

Medine Sözleşmesi diye adlandırılan metnin Yahudiler’le ilgili maddeleri bir “anayasa” değil, “uluslararası antlaşma” mahiyetindedir.

Evet, Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesi Osmanlı’daki “siyaseten katl” olgusu ile ilişkisizdir.

Kâ’b, “casus belli (ka:zus beli), yani "savaş nedeni" olan bir tavır sergilemiş ve karşılığını almış, ektiğini biçmiştir..

Bundan ibret alan diğer Yahudiler de barış yapma (antlaşma imzalama) yoluna gitmişlerdir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s., İslam devletinin tebaası durumundaki (modern tabirle vatandaşlık hakkına sahip olan)  insanlara karşı hiçbir zaman “siyaseten katl” diye adlandırılabilecek bir muamelede bulunmamıştır.

Hatta, münafıkların kendisi aleyhindeki lafları şahitlerin ifadesiyle sabit olduğu halde, onları “devlete karşı suç işlemekle, devlet başkanına hakaret etmekle” suçlayıp cezalandırma gibi bir tavır sergilememiştir.

Onlara “demokratik” cezalar vermemiştir.

Onlar için “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” darağaçları kurdurmamıştır.

Kendisine yakın gördüğü insanları gizlice maaşa bağlayıp muhaliflerini tespit ve cezalandırma işiyle görevlendirmemiş, onlara “Falancaya gidin, onu zehirleyin, işbirliğine yanaşmıyor, filancayı ise yolda giderken atınızla çiğneyin, kaza oldu deyin, feşmekancanın da ağzını arayın, bakalım benim hakkımda ne düşünüyor.. Şunu takip edip aleyhinde delil biriktirin, bunu da takip edip taciz edin, rahat vermeyin, hep tedirgin yaşasın; falancaya da hafifmeşrep karı kız gönderin, dört kişi alesta beklesin, tam iş üstündelerken baskın yapın, sonra da 'Dört şahitle basıldın, istersek seni hem rezil rüsvay eder insan içine çıkamaz hale getiririz hem de halkın gözü önünde cezanı veririz, fakat bir çaresi var, olayı örtebiliriz, bundan sonra biz ne dersek yapacak, her yerde istediğimiz gibi konuşacak, ispiyoncumuz olacaksın' deyin” şeklinde emirler vermemiştir.

Hiç kimseyi fail-i meçhul suikastle öldürtmemiştir.

Hiç kimsenin, "Bir açığı olsun da ona şantaj yapabileyim" diye tuzak kurup ayağını kaydırmaya çalışmamıştır.

Nerde kaldı ki “siyaseten katl” diye birşey yapsın.

O devirde demokrasi, insan hakları, laik fikir ve inanç hürriyeti mi vardı ki böyle yapsındı?!


(İlk yayın tarihi: 7 Haziran 2024)


"CEMAAT"LERİN "PARALEL DEVLET" GİBİ DAVRANMASINA İTİRAZINIZ İYİ DE, DEVLETİN (PRATİKTE SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARIN) "PARALEL TANRI"LIK TASLAMASINA NEDEN KARŞI ÇIKMIYORSUNUZ?








İslamcı bilinen ve Yeni Akit gazetesinde köşe yazarlığı yapmış olan bir gazeteci-yazarın bir yazısındaki şu satırlar, Selefîler arasındaki aşırı ya da tekfirci bilinen grupların anlayışını yansıtıyor:

Hayat devam ediyor ve biz imtihan oluyoruz.. Bugün başka bir gündemi yazacağım.

Hep Müslümanların vahdetinden söz ediyoruz da, peki nasıl olacak bu iş. Sufi’si, Selefi’si, Şii’si yerinden milim kıpırdamayacak, kendini değiştirmeye yanaşmayacak, sonra da vahdet olacak..

Yok böyle bir şey.. Gerçekten vahdet istiyorsanız, dininizi Allah’a has kılacaksınız.. Yanılmaz önderlerin, liderlerin karizması çevresinde bir birlik iddiasında bulunmayacaksınız. Öyle haşa gayb tasarrufuna, kalpler üzerinde tasarrufa sahip liderlerle neyi istişare edeceksiniz, neyin şurasını yapacaksınız ki.

İkide bir Selefîlik düşmanlığı yapamasıyla tanınan yazarın bu ifadeleri, belirli kesimleri açıkça tekfir etmesi anlamına geliyor.

Çünkü, “dini Allah’a has kılmamak”, Kur’an-ı Kerîm’de, kâfirlerin/küfrün özelliği olarak anlatılmaktadır.

Dini Allah’a has kılmayanlar, kâfirdir, müşriktir:

“Vaktâ ki onlar gemiye binmiş olurlar, dini Allah'a tahsis etmek sûretiyle muhlisane (muhlisîne lehu’d-dîne) duada bulunurlar. Vaktâ ki, onları selâmetle karaya çıkardı mı, o vakit hemen şirke düşerler.” 

(Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Ankebut, 27/65)

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayet-i kerimesinde bildirildiği gibi, Yahudiler ve Hristiyanlar hahamlarını ve rahiplerini rabler edinmişler ve böylece müşrik/kâfir hale gelmişlerdir.

Peygamber Efendimiz s.a.s., Yahudi ve Hristiyanlar’ın, haham ve rahiplerinin “Şu helaldir, şu haramdır” şeklindeki sözlerini Allahu Teala’nın açık emirlerine ve peygamberlerinin tebligatına aykırı olduğu halde kabul etmeleri yüzünden, o haham ve rahipleri rab edinme konumuna düştüklerini açıklamıştır.

Günümüzde Müslümanlar arasında da benzer durumlar yaşanıyor.

Gerçek ulemanın, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını açıkça duyurduklarını, alim bilinen kimilerinin de, bu emir ve yasaklarla çelişen birtakım “fetvaları” yaldızlı ve dolambaçlı ifadelerle dile getirdiklerini görüyoruz.

Yani, ulemadan bazısı “dini Allah’a has kılıyor”, bazısı da “kendi kafasından din uyduruyor”.

*

Ve, bu kendi kafasından din uyduranların, dini Allah’a has kılanları “tekfircilik”le suçladıklarına şahit oluyoruz.

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” teranesiyle ortaya çıkıyor, gerçekten tekfir edilmesi gerekenleri bile tekfir edenleri “Selefîler, dini ideoloji haline getirenler, dinin manevî ve derunî boyutunu, ahlâkî yönünü görmezden gelenler, irfandan nasipsizler” filan diyerek yerin dibine batırıyorlar.

Fakat, “Sünnet ehli” (ehl-i Sünnet) olmanın ne anlama geldiğinden haberleri yok.

Öte yandan kimi konularda selefîce bir üslubu benimsemiş olduklarının farkında değiller.

Selefîlerin meziyetleri bunlarda yok, fakat kusurları eksiksiz olarak var.

*

Mesela, laiklik (siyasal dinsizlik) meselesinde durum bu.

Laiklik kavramı selefin kitaplarında mevcut değil (Burada seleften kastımız eski Ehl-i Sünnet uleması).

Onların zamanında laiklik diye bir ilke (ya da ideoloji) mevcut olmadığı ve bu kavram kullanılmadığı için laikliğin hükmüne dair bir şey söylemiş değiller.

Ancak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi yakın dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, dini Allah’a has kılarak, laikliği benimsemenin küfür olduğu fetvasını vermişler.

*

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” diye yazı döşenen zevata göre ise, müslüman olduğunu söylüyorsan bu sana yeter, ardından laikliği benimseyebilir, Şeriat yerine laiklik tavsiyesinde bile bulunabilirsin. 

Ve bu noktada, Ehl-i Sünnetçiliği de, Selefîliği de sahte olan bir “Ehl-i Sünnetçi Selefîlik” devreye giriyor, “Seleften hangi alimin kitabında laikliği benimsemenin küfür olduğuna dair bir kayıt var?! Demek ki laikliğin savunulmasında bir mahzur yok” diye akıl yürütüyorlar.

Şeytanî kepazeliği bu noktada bıraksalar iyi, laiklik karşıtlığı ve Şeriat savunuculuğunu İslamcılık adı altında lanetlediler. 

"Küresel küfür kumpanyası"nın Türkiye bayiliğini yapan bu alçaklara göre İslamcılık bir ideolojiydi, "din olan İslam"dan farklıydı.

Tam komedya, tam soytarılık.. Fakat bu akla ziyan imansız ve ahlâksız tiyatro bu ülkede oynandı.

*

Evet, söz konusu yazarın dikkat çektiği gibi, tasavvufî gruplar içinde sapıtanlar, şeyh ya da liderlerine yanılmazlık atfedenler, onları Allahu Teala’ya ait sıfatlarla muttasıf görenler mevcuttur.

Fakat, sapıtma, sadece onlara mahsus bir özellik değil.

Bir tarikatçı, (Ehl-i Sünnet'in keramet anlayışının sınırlarını aşarak) şeyhinin Allahu Teala gibi gaybı bildiğini ve insanlar ve eşya üzerinde Allahu Teala gibi tasarrufa sahip bulunduğunu, dilediğini hidayete eriştirebileceğini ya da günahlardan temizleyebileceğini kabul ettiğinde sapıtmış olur da, mesele gayb meselesi olmaktan çıkıp şehadet âlemine (şahit olunan, herkesin gözlemlediği âleme) geldiğinde, kulları Allahu Teala gibi yasa, kural ve hüküm (şerîat) koyucu kabul edenler sapıtmış olmaz mı?!

Biri, gaybî konularda kulları Allahu Teala’ya denk tutuyor, diğeri ise, şehadet âlemi söz konusu olduğunda, Allahu Teala’ya denk tutmak bir tarafa, O’ndan da yüce bir makama çıkarıyor. Allahu Teala'yı yok sayıyor.

“Milletimiz ve milletimizi temsil eden seçilmiş yöneticilerimiz Allahu Teala gibi hüküm koyabilirler” bile demiyorlar, “Aziz milletimizin ve yöneticilerimizin iradesi ve seçimi söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın hükümleri (Şerîat) yok hükmündedir” diyorlar.

Demiyorlar mı?!

*

Evet, kulları, teşrî (kanun koyma, yasa yapma) hususunda Allahu Teala’dan daha yüce bir konuma çıkarıyorlar.

Allah’ın dini, dinin Allah’a has kılınmasını istiyor, bunlar ise, Batı’dan aldıkları, kendilerine Vestfalya Düzeni’nden ve mason Fransız ihtilalcilerinden miras kalmış laiklik ilkesi gereği, yönetim düzeyinde dinler arasında tarafsız kalmayı savunuyorlar.

“Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak” diyorlar, fakat “Tek Tanrı, Tek Din!” diyemiyorlar.

Onun yerine, “Laikiz” diyorlar…

Yani, “Tanrılar çok olabilir, varsın olsun. Dini Allah’a has kılmak şart değil, diğer tanrılara da pay kalsın. Bizim rejimimiz, bizim yönetimimiz bunlar arasında tarafsız olsun” demeye getiriyorlar.

Getirmiyorlar mı?!

*

Tamam, gaybî hususlarda Allahu Teala’ya ortak koşulmasından rahatsız olmanız gayet iyi birşey..

Peki şehadet âlemi söz konusu olunca neden “ayar”larınız birden bire bozuluyor?

Neden, küfre küfür, şirke şirk demiyorsunuz, diyemiyorsunuz?

Neden, Allah’ın dini (Şeriat) ile laiklik arasında seçim yapma durumu söz konusu olduğunda tercihiniz laiklikten yana oluyor?

Neden açıkça ya da dolambaçlı ifadelerle Şerîat’e (Allah’ın dinine) karşı laikliği savunuyorsunuz?

Neden sizin için millî irade ya da millet iradesi denilen talepler, Allah’ın hükmünden/iradesinden daha değerli?

Neden Şerîat’i değil de laikliği ve demokrasiyi savunuyorsunuz?

Neden, size sunulan laiklik ve demokrasiyi Şerîat’e göre sorgulamıyor, Şerîat terazisinde tartmıyorsunuz da, Şerîat hükümlerini demokrasi ve laiklik kriterlerine göre “sınırlı sorumlu” tarzda savunuyor ya da onlara bu kriterlerin izin verdiği kadar özgürlük ve hayat hakkı tanıyorsunuz? Tanınması gerektiğini kabul ediyorsunuz?

Neden?

Neden, neden, neden?

*

Söz konusu “laik düzen müslümanları” bunları yazmaz..

Öğüt veriyormuş numarasıyla Müslümanlığı ve Şerîat’i “korkunç” göstermek için ellerinden geleni yaparlar.

Son dönemde “laik devlet” kendi ürettiği “numaracı” bir Frankeştayn’a, FETÖ’ye (Fethullahçı Takiyye Örgütü'ne) savaş açmış bulunduğu için, dini Allah’a has kılmanın “gaybî” boyutu çerçevesinde, sözde dini savunuyormuş gibi yaparak, “laik devlet”lerine hizmet ederler.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinin Fatiha Suresi bölümünde şunları söylüyor:   

Lisan-ı İslâm’da (İslamî terminolojide) hürriyet, hukukuna malikiyet (haklarına sahip olma) diye tarif olunur (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (köleliktir).

Asl-ı hukuk (hukukun aslı) ise vaz’-ı ilâhîdir (Allahu Teala tarafından konulup belirlenmiştir). Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahî (Allah tarafından konulmuş) olan hukuku kendi rızası munzam (zammedilmiş, eklenmiş) olmaksızın diğer bir [Atatürk ilke ve inkılapları veya TBMM kararları gibi] vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir [Ali Rıza’nın Zübeyde’den doğma oğlu Selanikli Mustafa’nın ve benzerlerinin de kulu olmuş olur. Türkiye’de durum budur. İslam’a göre böyle]. Ve onda bir hisse-i esaret vardır.

Ve artık onun vecaib ü vezaifi (yükümlülük ve görevleri) mahza (salt) hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.


(İlk yayın tarihi: 5 Mart 2023)


İBN ARABÎ VE “BİR ZAMANLARIN KARTALI” FETHULLAH GÜLEN

 







Türkiye’nin bir dönem, “Bir zamanlar kartaldı” makulesinden bir “efsane”si vardı: Fethullah Gülen.

Bir zamanlar efsaneydi.

İsminin arkasına “hocaefendi” kelimesini eklememek, adını sade vatandaş gibi düz olarak söylemek edepsizlik ya da günah gibi algılanıyordu.

Vaaz kasetleri insanları adeta büyüleyen bu “efsane”, dünyalık hiçbir şeyinin olmadığını, kuru tahta üzerinde yattığını söylüyor, hem dili, hem ağlayan gözleri manevî alemlerden şaşırtıcı haberler veriyordu.

Onun bulunduğu meclislere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhaniyeti teşrifte bulunuyordu. 

(Sonradan, camideki vaazlarını geçtik, onun başlattığı Türkçe Olimpiyatları adlı müzik ziyafetleri bile bu teşriflerden nasiplenmeye başladı.)

*

Nuriye Akman’ın 1994 yılında onunla yaptığı röportaj Sabah gazetesinde günlerce manşet olunca bu “efsane”yi tüm Türkiye tanımıştı.

Yıllar sonra Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmeni olan (ve şimdi İsveç’te “tehlikeli” bir FETÖ’cü olarak sığıntı yaşayan) Bülent Keneş’in bana söylediğine göre, Sabah gazetesinden geri kalmak istemeyen Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök hemen binbir rica minnet ile “Hocaefendi” ile röportaj yapma teşebbüsünde bulunmuş, uçağa atladığı gibi soluğu “efsane”nin yanında almıştı.

Hürriyet’in röportajı da manşetten yayınlanmıştı.

Böylece, sadece “şakirt”lerine değil tüm Türkiye’ye seslenmeye başlayan “efsane”, artık, bir “gönüller sultanı” ve “maneviyat önderi” olarak Türkiye’de yaşayan herkes tarafından tanınır ve bilinir hale gelmişti.

Öyle ki, Demirel, Ecevit, Çiller, Alparslan Türkeş ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasîler, onunla birlikte kameraya gülümsemek ve aynı fotoğraf karesinde yer alabilmek için sıraya giriyorlardı.

Hacı hoca, şeyh müderris taifesi de onlardan geri kalmıyorlardı..

*

Yıl 2014 olduğunda işler değişti.

Fethullahçılar cemaatine karşı 2010 yılında başlatılan üstü kapalı soğuk savaş, 2013 yılı Aralık ayında yaşanan gelişmelerin ardından vahşi ve kanlı bir sıcak savaşa dönüştü.

İktidar, FETÖ diye adlandırdığı bu taifeye karşı tekfirci bir dil kullanmaya başladı.. Fethullah hocaefendilik tahtından indirildi, üzerindeki evliya kostümü çıkarıldı, kendisine ağır hakaretler eşliğinde ins şeytanı üniforması giydirildi.

Fethullah’a eskiden “yağ” çeken isimlerin ondan ve şakirtlerinden O. Ç. diye bahsetmeye başladıkları görüldü.. Ahiretteki mahkeme beklenmeden hepsi için şimdiden cehenneme giriş bileti hazırlanıyordu. 

Bu koroya hacı hoca taifesi de katıldı, başka zaman tekfirciliğe karşı savaş veren hassas gönüllüler FETÖ söz konusu olunca tekfircinin önde gideni haline geldiler.

*

Ancak, bu konjonktürel ve "Türkiye siyaseti" endeksli tekfircilikleri genelde tutarlı bir akıl yürütüşe ve sağlam delillere dayanmaktan uzaktı.

FETÖ’cülerin devlet kurumlarına torpille adam yerleştirmeleri, imtihan sorularını çalmaları, NATO üyesi devletlerle işbirliği içinde çalışmaları, Hristiyanlar ve Yahudiler’le diyalog içine girmeleri gibi hususlar öne çıkarılıyordu.

Yani (Türk milletini ya da Türkiye halkını temsil eden) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devlet olarak benimsediği siyaseti FETÖ, "dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman" bir "hizmet hareketi" olarak sürdürdüğünde, aynı politik çizgiyi "yüzyılın iyilik hareketi" olma iddiasıyla izlediğinde, bunlar küfür (dinden çıkma) sebebi oluyordu.

Yurt sathında coşkulu bir FETÖ'ye sövüp sayma kampanyası başlatılmış durumdaydı. 

FETÖ’yü suçlama furyasına, yandaş ilahiyatçı taifesi ile Diyanet kurumu da katılmıştı. Bunların biraz daha aklı başında argümanlar geliştirmeleri beklenirdi fakat onlar da siyasetçilerin laflarını (biraz yumuşatarak da olsa) tekrarlamanın dışında birşey yapmadılar.

Oysa, mesela bir Prof. Faruk Beşer’in, bir zamanlar yazmış olduğu Fethullah Gülen Fıkhını Anlamak kitabına karşılık şimdi de Fethullah Gülen Fıkıhsızlığı diye bir eser vermesi beklenirdi, yapmadı.

Hayrettin Karaman da aynı durumdaydı.. Bir zamanlar koşa koşa gittiği Abant Platformu, Türkçe Olimpiyatları gibi etkinliklerin anısını unutturacak birşeyler söylemesi gerekirdi, fakat ondan da “Soru çalınır mı kardeşim, ayıp ettiniz” türünden sade suya tirit mırın kırın dışında birşey duyulmadı.

*

Hayır, bunları Fethullah Gülen’i savunmak için yazmıyoruz.

İslam’a hizmet işi salt Allahu Azîmüşşan için yapılır, ona devletin (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar topluluğunun) zevki ve keyfi ya da “ulusal çıkar” putu ortak edilemez.

Din söz konusu olduğunda devleti (dünyevî nitelikteki siyasî menfaat hesaplarını) denkleme asla dahil edemezsiniz.. 

Hele laik (siyasal dinsiz) bir devletin (bunu kendi ikrar ve itirafıyla kabul ve tasdik eden bir devletin) heva ve hevesini hiç.. 

Evet, “bireysel nefs”inizi ya da nefsaniyetinizi de, ait olduğunuz kitle ya da yapının “kolektif nefsini/nefsaniyetini” de devre dışı bırakmanız gerekir.

Fethullah'ın başlattığı hareket ise, (CIA'in verdiği akılla) Özel Harp ve MİT güdümlü bir devlet projesi olarak ortaya çıktı.. Fakat MİT’in partneri, büyük abisi CIA yarı yolda MİT’e ayak oyunu yaptı, onu kendi yanına aldı.

Demek oluyor ki, öyle her önüne gelenin keşf, mükaşefe, maneviyat vs. hikayelerine itimat etmemek gerekiyor.

Her geceni kadir bilsen de, her gördüğünü Hızır bilmeyeceksin..

Ve de her sakallıyı deden zannetmeyeceksin.

*

Dünya, tanrılık taslayan sahtekârlar ve peygamberlik iddiasında bulunan dolandırıcılar bakımından hiçbir zaman boş kalmadı.. 

Aynı şekilde kendisine evliya süsü verenler yönünden de boş kalmamıştır ve boş kalmaz.

Fethullah bunlardan biriydi, fakat ne birincisi ne de sonuncusuydu.

CIA (ABD) onun dirisini kullandı, İngiliz şeytanı ise şu anda (Ibn Arabi Society’si ile) Endülüslü sahtekârın ölüsünün derisini kullanıyor.

Bu sahtekâr şarlatan, Fethullah’dan bile beter.. Bin beter..

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışan bu sahtekâr soytarı, hızını alamayıp kendisini “hatemü’l-evliya” (velilerin sonuncusu) ilan etmişti. (Fethullah ise, kendisini üretip palazlandıran devletine karşı nankörlük yaptıysa da, böylesi dangalakça bir hadsizlik ve densizlikten uzak durmayı başardı.)

Hz. Peygamber s.a.s. madem ki “hatemü’l-enbiya” (peygamberlerin sonuncusu) idi, Endülüs'ün hadsiz soytarısının da “velilerin sonuncusu” olmak, anasının ak sütü gibi hakkıydı.

Fakat ona göre, “velilik” “peygamberlik”ten daha üstün bir vasıftı.. Bunun için bir yığın mugalata ve lüzumsuz laf ebeliği yapmayı da ihmal etmedi.. Soytarı böylece, rekabet etmeye kalkıştığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in karşısında aklınca altta kalmamış oluyordu. 

Kendisi İslam'ın maneviyat duvarındaki altın kerpiçti, Rasulullah s.a.s. ise gümüş kerpiç.. Bulunmaz Hint yumurtası durumundaki kendisi olmasaydı din "tamamlanmamış" olacak, eksik kalacaktı. 

İşte, zayıf akıllılar, böylesi bir densiz soytarının laflarına inandılar.

*

Şaşırtıcı olan husus şu ki, üstün zekâlı ve de dinî bilgisi yeterli birçok kişi bile, kulaktan dolma içi boş rivayetlerin ve saçmasapan keramet masallarının etkisinde kalarak bu sahtekâr soytarı hakkında hüsnüzanda bulundular.

Her densizliği için bir tevil kapısı aradılar.

Bulamadıklarında ise "Bu sözlerdeki derin hikmeti bizim gibiler anlayamaz" diyerek akılsızlık limanına sığındılar, eblehlik ve ahmaklık itirafında bulundular.

Oysa, o zırvalardaki mantıksızlık, akılsızlık, izansızlık, hadsizlik ve sapıklıkları fark edip dile getiren ulema ve meşayihe hüsnüzanda bulunmaları gerekiyordu.

Ne yazık ki, ahirette, İbn Arabî adlı boşboğaz ve geveze çakma velî “küçük deccal”e olan hüsnüzanlarını savunabilmek ve özür beyan edebilmek için ellerinde hiçbir aklî ve naklî delil bulunmuyor.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...