SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN UÇSUZ BUCAKSIZ DİN İSTİSMARI VE TAKİYYESİ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 67

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün TBMM’nin açıldığı tarihten bir gün sonra, 24 Nisan 1920 Cumartesi günü Meclis’e sunduğu önergeyi görmüştük.

İslamiyet, İslam’ın ilkeleri (umdeleri), hilafet, Yüce Tanrı ve amin gibi ifadeler, yaptığı konuşmanın köşe taşlarını oluşturuyor.

Bir Siyasal İslamcı gibi konuşuyor fakat Siyasal İslamcı değil, din istismarcısı.

Bir radikal dinci gibi konuşuyor, fakat aslında dinle arası hoş değil, kendi kişisel hakimiyetinin (cumhurbaşkanlığının) temellerini atmak ve “gizli gündem”ini hayata geçirmek için takiyye yapıyor.

Adam için “Sonradan dönmüş, döneklik yapmış” denilemez, “siyaset”i icabı olduğundan farklı görünüyor, numara yapıp milleti aldatıyor, yalan söylüyor.

*

Evet, aynı gün (24 Nisan 1920 Cumartesi), Selanikli TBMM’ye başkan oluyor.

Yaptığı teşekkür konuşmasında şunları söylüyor (Ord. Prof. Dr. H. V. Velidedeoğlu’nun sadeleştirmesiyle):

“Sayın efendiler; ulusun yazgısına ilişkin işlere eylemli [fiilen] ve tüm olarak el koyup Halifeliği ve Saltanatı içine düştüğü tutsaklıktan kurtarmaya ve ülkenin bütünlüğü ve kurtuluşu uğrunda her türlü özveriye büyük bir azim ile katlanmaya karar vermiş olan yüksek Meclisinizin başkanlığına seçerek hakkımda cömertçe gösterilen güvene ve sıcak yakınlığa teşekkür ve minnetimi sunarım. …

Yüce Tanrı’nın yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağım. İnşaallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretleri’nin [Sultan Vahideddin’in] sağlık ve esenlikle ve her türlü yabancı boyunduruğundan kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrı’nın lütfundan yakarırım.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 28-29.) 

Görüldüğü gibi Selanikli büyük yalancı, tam bir deccal. (Deccal, Türkçe’ye geçmiş Arapça bir kelimedir ve “çok yalancı” anlamına gelmektedir.)

*

Aslında Selanikli, Efendisi Hazretleri Vahideddin’in tahtını başına geçirmeye, ocağına incir dikmeye karar vermiş durumda.

Nitekim bunu daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla çıtlatmış.

Niyeti Hilafet’i ve Osmanlı Devleti’ni (Sultanlığını) kurtarmak değil, yıkıp yerle bir etmek.

Fakat millete “devleti kurtarma” sözü veriyor.

Söylediğine göre, inanmadığı, niyetinin tam tersi olan bu hedef için Tanrı’nın yardımına güveniyormuş.

Adeta Tanrı’yla da, milletle de alay ediyor.

*

Kima güvendiğine gelince.. İngilizler’e güveniyor.. O sırada asıl efendi hazretlerisi İngiltere kralı.

Nitekim, Osmanlı Devleti’ni tarihe gömüp Dolmabahçe Sarayı’na postu serince efendisi hazretleri İngiliz Kralı Edward’ı burada âlâ-yı vâlâ ile ağırlayacak, karşısında süt dökmüş kedi gibi duracaktır.

Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, milletimizin alâmet-i farikası olan iflah olmaz saflığımızın farkında olduğu için, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde olayın içyüzünü samimiyetle ve dürüstçe açıklamış:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, milleti nasıl ketenpereye getireceğini (İstanbul’da gizlice defalarca başbaşa görüştüğü İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew’nun da akıl vermesi sayesinde) çok iyi biliyordu.

Meclis’in açılışının ertesi günü böyle bir teşekkür konuşması yapıyor, hem Osmanlı Padişahı Efendisi Hazretleri’ne bağlılığını vurguluyor, hem de din istismarının müstesna bir örneğini sergiliyor.

Bir sonraki gün (25 Nisan Pazar) ise millete hitaben bir beyanname yayınlatıyor. 

Velidedeoğlu’ndan dinleyelim:

“… Halk arasında, çeşitli yollardan çok olumsuz ve zararlı propaganda rüzgârları estiriliyordu. Böyle propagandaları etkisiz kılmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi halka ilk bildirisini yayınladı. Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, o çağa göre oldukça sade bir Türkçe ile kaleme alınmış olup konuşma kürsüsünden kendisince okunan bu bildiri, bugünkü Türkçe ile şöyledir:

“… İngilizler tarafından satın alınan ve ulusu birbirine düşürmek amacını güden kimi hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. … milletdaş ve dindaşlarınızı yine size yok ettirmek için Padişah ve Halife’ye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmakiçin çalışıyor. Biz vekillerimiz ulu Tanrı ve yüce Peygamberi adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir…. İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın! … din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin…. Ta ki din son yurdunu kaybetmesin! … Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Velidedeoğlu, s. 29-31.)

*

Selanikli’nin Hamdullah Suphi’ye, böyle bir bildiri metni yazıp Meclis’e sunması talimatını verdiği anlaşılıyor.

İngiliz’in adamı (İsmet İnönü’nün itirafıyla sabit olduğu üzere) kendisi, fakat başkalarını İngiliz casusluğuyla suçluyor ve suçlatıyor.

Kara propaganda tekniğini çok iyi uyguluyor.

Bildiride din ve vatan için kan dökmekten bahsediliyor fakat o güne kadar Selanikli’nin düşmana sıktığı tek bir mermi yok.

İngiliz, Selanikli’ye yardım babından (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan’ı İzmir-Aydın arasında durdurmuş durumda.. Selanikli’nin rahatça bir meclis toplayıp başkan olması ve ipleri eline alması için onu Yunan cihetinden selamette tutuyor.

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda anlattığımız gibi, Selanikli TBMM’yi kurduktan sonra İngilizler devreye girip bir Ankara-Yunan barışı ile olayı “kan dökülmeksizin” kapatmaya çalıştılar, fakat Yunanistan'da yaşanan (Almanya yanlısı, İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in tahta çıkması, Venizelos'un başbakanlığı kaybetmesi gibi) gelişmeler yüzünden malum savaşlar (İnönü, Sakarya, Dumlupınar) yaşandı.

Selanikli İngilizler'in siyasî manevraları sayesinde kolayca hedefine ulaşacağını umuyordu fakat cephede biraz ter dökmek zorunda kaldı.

Evdeki hesap çarşıya çoğu zaman uymaz.


VAHDET-İ VÜCUTÇULARIN GÖZBAĞCI KEŞF İLLÜZYONU

 




“Vahdet-i Vücutçuluk: Sufîlik Değil, Sofistlik (Sofizm, Safsata)” başlıklı yazımızda Prof. Ömer Türker’in  “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu” başlıklı makalesi üzerinde durmuştuk.

Ömer Türker’in aktardığına göre, Seyyid Şerif Cürcanî, vahdet-i vücutçuların görüşlerini özetlerken şunu diyor:

“Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz.”

Vahdet-i vücutçulara göre durum buymuş.

Peki nedir o “tavır”? Neye yarıyormuş?

*

Şuna yarıyormuş:

Biz bu tavırda [keşfi müşahedelerle ulaşılan, aklî münazaralarla ulaşılmayan tavırda] kavradık ki, Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.

Evet, söylenen bu.

Ancak, bu söylenen şey, bir “akıl yürütme”den ibaret.

Buna (akıl dışı) keşf etiketi yapıştırmak hokkabazlıktan başka birşey değil.

*

Vahdet-i vücutçular, keşf sayesinde ulaştıklarını söyledikleri bu bilginin “varlığın (Allah’ın) hakikati”ne karşılık geldiğini iddia ediyorlar.

Fakat keşfleri bu noktada durmuyor; birşeyi daha keşfetmişler:

“O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda [yaratılan şeylerde] tecelli ve zuhur etmiştir.”

“Yaratılan şeylerde Allahu Teala’nın ‘Ol!’ emri ve takdiri tecellî etmiştir” deseler ortada mesele kalmayacak, fakat yok, illa da keşf meşf filan diye (kendi sözde üstün zekâ ve maneviyatlarının malı) bilmecemsi ukalalıklar sergileyip artistlik yapmaları gerekiyor.

Allahu Teala'nın ‘Ol!’ emri neyine yetmiyor, dangalak?!

*

Bunun (tasavvufî anlamda) bir keşf değil, bir akıl yürütmeye (filozofluk taslayıp akıl yürüterek metafizik teori icat etmeye) karşılık geldiği açık.

Sen diyelim ki 50 yaşında bir adamsın, senden önce yaratılan mahlukatın (mazharların) yaratılışına (mesela meleklerin, İblis'in ve cinlerin yaratılışına) ve o esnada onlarda “Zorunlu Varlığın (Allah’ın) hakikati”nin tecellî ettiğine “keşfî müşahede” ile şahit mi oldun?!

Senden önce yaşanmış şeyler hakkında bir keşfin olamaz, olsa olsa “haberin” olur, ya da akıl yürüterek çıkarımlarda bulunursun.

Yaşadığın anda mevcut olan ya da meydana gelen mazharların da (yaratılanların da) hepsine keşfen muttalî olman mümkün değil, onlar için de ancak akıl yürütebilirsin.

Bu noktada Kur’an-ı Kerîm’in dehşetli tokadı vahdet-i vücutçuların ahmak suratlarında bomba gibi patlıyor:

“Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Sapıklığa götürenleri yardımcı edinmiş de değilim.” (Kehf, 18/51)

*

Buradaki bir başka sorun şu:

"Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır” ise, o hakikatin [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikatinin], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda [yaratılan şeylerde] tecelli ve zuhurunun da ne tümel (küllî), ne tikel (cüz'î), ne genel, ne özel olması gerekir.

Mutlak olmalı, yani herhangi bir kayıtla kayıtlanmamalıdır.

Bu durumda hem söz konusu "hakikat"in hem de o hakikatin tecelli ve zuhurunun keşf konusu olması mümkün olmayacaktır.. Keşf edilen birşey, en azından keşfle mukayyed hale gelmiş olur.

Bundan çıkan sonuç, söz konusu keşf iddiasının palavra olmasından ibarettir.. Varsayalım ki gerçekten bir keşf söz konusu, o takdirde de, keşflerinin hatalı olduğu sonucu çıkar. Yaptıkları şey, Hindistan'ı keşfediyorum derken Amerika'yı keşfetmek gibi birşey olur.

İşin aslı şu: Ortada bir keşf falan yok, Eski Yunan metafiziğinin peşine takılmış bir ukala gevezelik, irfanfuruşluk var.

*

Vahdet-i vücutçuların keşf meşf hikâyeleri dinsel dolandırıcılık mavallarından başka birşey değil.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da belirttiği gibi, ortada batıl bir felsefî zırva, bir hodperestlik ve ukalalık var. 

Şeyhülislam şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini), felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî Münâkaşaları, C. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

Vahdet-i vücutçular hakkında hüsnüzanda bulunanlar, onların belirli bir “hâl” (psikolojik durum) yaşadıklarını, o halet-i ruhiye içinde böylesi bir düşünceye kapıldıklarını söylüyorlar.

Böylece, vahdet-i vücutçuların keşf hikâyesini onların “hâl”i olarak görmüş oluyorlar.

Durum buysa, bu keşfin bir kıymeti yok, herkes kendi hâlinin kâşifidir.

Ancak hâl, sadece insanın kendi durumuna karşılık gelir. Bilincini kaybetmeyip kendi halinin farkında olmak, başkaları hakkında hüküm vermeyi sağlayabilecek bir haslet değildir.

Kendi hâlinizi başkası için de geçerli gördüğünüzde cahilce bir akıl yürütmede bulunup genelleme yapmış olursunuz.

Vardığınız kanaat, en iyi ihtimalle, akıl yürütmeye dayalı bir tahmin ve zan olabilir.

Mesela sizin açlık hissetmeniz bir hâldir, fakat bu, herkesin aç olması anlamına gelmez.. Mutluluk, elem, coşku, hüzün, sevinç vs. gibi hâller için de aynı durum geçerlidir.

Veya gözlerinizi kaybedip kör olduğunuzu farzedelim; bu, herkesin sizin gibi kör olması ya da bütün evrenin karanlığa gömülmesi anlamına gelmez.

*

Vahdet-i vücutçuların cehaleti (ya da kabahati) daha büyük, çünkü kendi “hâl”lerinden bile değil, Zorunlu Varlık’ın (Allahu Teala’nın) hâlinden haber veriyorlar.

Adamlar peygamberlerden bile üstün, peygamberler bilgi edinmek için vahye muhtaçken bunlar vahiyden bile müstağnî.. Vahye ihtiyaç duymayan keşfleri herşeyi delip geçiyor, haşa Allahu Teala’ya kadar ulaşıyor.

Allah'ın "hakikat"inin eşyadaki (şeylerdeki) tecellîsine (akıllarını kullanmaksızın) keşfle muttalî olduklarını iddia ediyorlar.

Haddini bilmezliğe keşf adını veriyorlar.

*

Keşf kavramı üzerinde durmakta fayda var.

Aslında öyle önemsenecek birşey değil.

TDV İslâm Ansiklopedisi için “Keşf” maddesini kaleme alan Prof. Süleyman Uludağ bu konuda söylenenleri derleyip özetlemiş.

Keşf kelimesinin Kur’an’da, türevleriyle birlikte, “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” mânasında kullanıldığını belirtiyor.

Tasavvuf ehli, keşf kelimesinin yanısıra aynı kökten türeyen mükâşefe kelimesini de kullanmışlar. Uludağ şöyle diyor:

“Sûfîlerin uyku ile uyanıklık arasında sâlikin gördüğü şeye mükâşefe yahut sebât ve vâkıa dediklerini bildiren Kuşeyrî’ye göre mükâşefe Allah’ı zikreden sâlikin galebe halinde kalbinde zuhur eden şeydir (er-Risâle, I, 393).”

*

Uludağ şunu da diyor:

Gazzâlîel-Münḳıẕ’da aklın yetersiz kaldığı metafizik bazı gerçeklerin keşf ile bilineceğini, bu yolla bir velînin meleği görebileceğini ve sesini işitebileceğini söyler.”

Burada aklın yetersizliği değil, duyu organlarının yetersizliği var.. Akıldan göz gibi bir organa dönüşmesi beklenemez.

Keşf buysa, çok önemli birşey değil.. 

Önce Hz. İbrahim a. s.’ın yanına gelip sonra Hz. Lut a. s.’ın yanına giden melekleri sapık kâfirler de görmüşlerdi.

Aynı şekilde Harut ve Marut adlı melekleri de herkes görebiliyordu.

Bütün insanlar kör olsa, göz sadece Allah’ın seçilmiş kullarına verilmiş olsaydı ve böylece yıldızları sadece onlar görebilseydi, bu bakış açısına göre, onlar için “keşf ehli” denilecekti.

Ancak, kâinatı (yaratılanları) tanıma bakımından göz sahibi olmakla olmamak arasında bir fark varsa da, Allahu Teala’yı tanıma bakımından bunun bir önemi yoktur.

*

Bazı tasavvufçuların aşırılaştırıp sapıklık noktasına kadar vardırdıkları keşf anlayışı yeni birşey de değil. 

Kökü Eski Yunan'a uzanıyor. Uludağ’dan dinleyelim:

“Doğulu düşünürlerin, Aristo dışındaki eski Yunan filozoflarının hikmet anlayışı da keşfe dayanır. Maddî unsurlardan soyutlanan kâmil nefisler üzerine aklî nurlar parıldar. Mükâşefe, aklî bir hususun düşünce ve isteğe ihtiyaç göstermeden birdenbire ortaya çıkmasıdır. Mükâşefenin verdiği bilgi hiçbir şüpheye sebebiyet vermeyecek şekilde kesindir (Mecmûʿa-i Muṣannefât-i Şeyḫ-i İşrâḳ, II, 36, 162, 298).

Keramet ve istidac kabilinden durumlara da keşf denilmiştir. Uludağ şöyle diyor:

Ankaravî, sûrî ve mânevî keşfi anlattıktan sonra kalpteki [başkalarının kalbindeki] his ve fikirleri bilme, kabir hallerini haber verme ve kaybolmuş kişiler ve eşya hakkında konuşma gibi hususlara ilişkin keşfe kâmil velîlerin iltifat etmediğini, bu tür şeyleri riyâzet ehli [dünyadan elini eteğini çekip çok az yiyip içen, dünyevî hazları terkeden] rahiplerin de bildiğini söyler (Minhâcü’l-fukarâ, s. 253).

Bu tür keşfler, Allahu Teala’yı bilip tanıma (marifetullah) bakımından bir önem taşımaz.

Ancak, böylesi dünyevî hususlarda keşfperestlik yapanlar, vahdet-i vücutçular gibi Allahu Teala hakkında keşfperestlik yapan herzevekillere göre daha zararsızdırlar.

Bir defa, bunların keşfleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanabilir” nitelikte.. Sözkonusu herzevekillerin keşfiyatı ise test edilemez ve “yanlışlanamaz” evsafta.. 

Akıl ve izana aykırılık umurlarında değil, çünkü daha baştan aklı bu konuda yetersiz ilan ediyorlar.

*

Uludağ, İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini ise şöyle özetliyor:

“İbn Haldûn’a göre duyulardan oluşan perde riyâzet, halvet ve zikirle yavaş yavaş açılır, böylece keşf hali gerçekleşir. Keşf ile varlığın hakikati idrak edilir ve birçok olay meydana gelmeden önce bilinebilir. Velîler, himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle varlıklar üzerinde tasarruf eder, eşya da onların iradelerine boyun eğer. Fakat kâmil velîler keşf ve tasarruf haline iltifat etmez, bu yolla bir şeyin hakikatini haber vermezler. Çünkü bu onların görevi değildir. Kâmiller, kendilerinde böyle bir şey zuhur etse bunu bir sınama sayıp Allah’a sığınırlar. İbn Haldûn, keşfin sağlıklı ve geçerli olması için sûfîlerin takvâya ve istikamete dayanmayı şart koştuklarını ifade ettikten sonra riyâzet ehli sihirbazların da keşf yoluyla bazı şeyleri haber verdiklerine dikkat çeker (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 30-39; Muḳaddime, s. 422, 1100-1113) ve perdenin kalkması, kalp gözünün açılması [keşfe ulaşma] maksadıyla riyâzet yapmayı sakıncalı bulur.

İnsanların himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle birtakım varlıklar üzerinde tasarrufta bulunmaları durumu sadece velîler için değil, herkes için söz konusudur.

Mesela çiftçilik ve hayvancılık, hayvanlar ve bitkiler üzerinde tasarrufta bulunma anlamına geliyor.

Tasarruf her zaman el ile olmaz.. Havlayarak size doğru koşan azgın bir köpekten korktuğunuzda, o köpek sizin üzerinizde manen tasarrufta bulunmuş, sizi etkilemiş olur.

Aynı durum büyücülerin büyüleri için de geçerlidir.. Bu da bir tasarruftur.

*

İbn Teymiyye’nin konuyla ilgili görüşlerine gelince.. Uludağ şunları söylüyor:

“Takıyyüddin İbn Teymiyye hârikulâde hallerin bir kısmının fiilî olduğunu ve bunlara keramet denildiğini, diğer kısmının bilgiyle ilgili olduğunu söyler. Ona göre bir kimsenin başkalarının işitmediği bir sesi işitmesi, görmediği şeyi görmesi, bilmediği şeyleri firâset ve ilham yoluyla bilmesi gibi olaylar bilgiyle alâkalı hârikulâde hallerdir. Bunlara keşf denildiğini, Kur’an’da ve Sünnet’te keşfin örnekleri bulunduğunu söyleyen İbn Teymiyye, keşfin dinî veya mubah olan dünyevî bir fayda temin ederse nimet, harama vesile olursa günah olacağına dikkat çeker. Ona göre bir velînin keşf yoluyla gayba vâkıf olmaması onun Allah katındaki mertebesinin yüce oluşuna engel teşkil etmez. Hatta bu durum onun hakkında daha faydalı olabilir. Keşfin aklî, hissî, nazarî, zarurî çeşitleri üzerinde duran İbn Teymiyye bunların bir kısmının kesin, bir kısmının zannî bilgi verdiğini kaydetmiştir (Mecmûʿatü’r-resâʾil, V, 154-226). Ancak Gazzâlî’nin vahiy, te’vil ve keşf ilişkisiyle ilgili görüşünü (yk.bk.) aktarırken bu tür iddiaların bilgiye konu olan şeylerde Resûlullah’ın duyurduğu haberlerin istifade edilecek bir yanı bulunmadığı, zira her insanın kazandığı müşâhede, nur ve mükâşefe sayesinde bunları idrak etmesinin mümkün olduğu gibi aşırı bir noktaya vardırılabileceğini ifade etmektedir (Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl, V, 348). İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu gibi İbn Teymiyye de keşfi temelden reddetmemekte, aklî bilgiler gibi keşfî bilgilerin de Resûlullah’ın haber verdikleriyle uyuşması şartıyla doğru bilgiler olduğunu belirtmektedir. Hatta buna Kur’an’dan deliller göstermekte, bu ölçüye uymadığı halde aklî burhanlar veya ilâhî müşâhedeler olarak ileri sürülen görüşleri ise fâsid hayaller ve bâtıl vehimler şeklinde nitelemektedir (a.g.e., V, 350, 356-357)

Evet, keşf diye ortaya atılan bazı düşünceler fasid hayal ve batıl vehim durumundadır.

*

İmam-ı Rabbanî’nin açıklamalarına gelince.. Uludağ onları da şöyle özetliyor:

“İmâm-ı Rabbânî keşfin daha çok sülûk halinde ortaya çıktığını, vuslat hâsıl olunca sona erdiğini, maddî [dünyevî] hususlara dair keşflerin oluşu ile olmayışı arasında fark bulunmadığını, bunların çoğunun hatalı çıktığını söylemiş, keşfteki hatayı mübrem ve muallak kazâ ile açıklamıştır. Muallak kazâ ile ilgili keşfin hatalı çıkabileceğini, bazan muhayyiledeki temelsiz bilgilerin keşf sahibini yanıltacağını belirtmiş ve İbnü’l-Arabî’nin sünnete aykırı birçok hatalı keşfi olduğunu ileri sürmüştür.

Evet, İbn Arabî Ehl-i Sünnet dışı, Sünnet'ten inhiraf etmiş bir sapık durumunda..


HALİFE'Yİ KURTARMA DAVASI DA, İNGİLİZLER'LE MÜCADELE İDDİASI DA YALAN

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 66

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün, anlı şanlı İsmet Paşa’nın 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde sarfettiği sözlerin, “itiraf” niteliği taşıması hasebiyle, Selanikli’ye “İngiliz işbirlikçiliği” suçlaması yöneltenleri ispat yükümlülüğünden azade hale getirdiğini söylemiştik.

İnönü’nün sözleri şöyle:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Buna karşı Kemalistler/Atatürkistler, BBC Türkçe'de ilk kez 10 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan bir haberi gündeme taşıyorlar:

Bundan 100 yıl önce hazırlanan İngiliz istihbarat raporları, İngilizlerin Mustafa Kemal Atatürk hakkında bilgi toplama faaliyetlerinin, Mayıs 1919'da Samsun'a gitmesinin ardından yoğunlaştığını gösteriyor.

İngiliz istihbaratının 1919'un sonlarına doğru yaptığı ilk değerlendirmelerde, Mustafa Kemal ve Anadolu'da başlayan hareket "devrimci ve tehlikeli bir niteliğe sahip" olarak tanımlanıyor.

Belgelerde Mustafa Kemal'in zıtlarının desteklenmesi ve rakibi olan hareketlerin bir araya gelmesinin teşvik edilmesi gerektiği belirtiliyor.

BBC Türkçe, British Library'de yer alan, İngiliz devletine ait artık gizliliği kaldırılmış istihbarat raporlarına ve resmi belgelere ulaştı.

(https://www.bbc.com/turkce/articles/cx2y8pzxev6o)

İngiliz keferesinin bu açıklamasının, İnönü’nün itirafı karşısında hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmuyor. Eski tabirle, bu lafların i’rabta mahalli yok.

Minareyi çalan, kılıfı da hazırlayacak elbette.

İmdi, bir devletin istihbarat teşkilatı üst düzey bir anlaşma yapıp bir devletin önemli bir yetkilisini angaje ettiğinde, onun kimliğini sahada çalışan alt düzey ajanlara bildirmez. (Hatta bazen kendi devletlerinin başındaki kişilere de bildirmezler. Aşağıda Mustafa Özcan’dan aktaracağımız satırlarda geçtiği gibi..)

O alt düzey elemanların böylesi angaje edilmiş bir adam hakkında düzenleyeceği raporlar bir önem taşımaz.

Fakat o raporlar, angaje edilen kişinin takibi ve rolünü inandırıcı biçimde oynayıp oynamadığının bilinmesi bakımından işe yarar.

*

Evet, bazen devlet başkanları bile ajan olabiliyorlar.

Mustafa Özcan, fikriyat.com’da yayınlanan “Devlet başkanı kılığındaki ajanlar” başlıklı yazısında, Batılı emperyalistler tarafından Ortadoğu'daki devletlerin başına devlet başkanı kılığında yerleştirilen (ya da satın alınmış) taşeronları anlatıyor:

Koca koca devlet adamlarının yabancı istihbarat teşkilatlarına çalıştıklarını ve ajan olarak hizmet verdiklerini duyduğunuzda küçük dilinizi yutabilirsiniz. Tuhaf ama gerçek! İnsan bazen duyduklarına inanamıyor. 'Bu kadar da olur mu?' diye infial geçiriyor. ... ABD 1945 sonrası bölgeyi siyasi taşeronlarla yönetmiştir. İngilizler döneminde Irak kralları, Majestelerinin memuru statüsünde hizmet etmişlerdir. …

[Mısır devlet başkanlarından] Nasır'ın damadı Eşref Mervan da Mossad ajanı olarak çalışmıştır. 

Yeni sızıntılarda ve bazı kayıtlarda [Nasır’ın halefi] Enver Sedat'ın da CIA ajanı olduğu ve Kemal Edhem eliyle dolgun miktarlarda aylık ödenekler aldığı ortaya çıkmıştır. Washıngton Post gazetesi vaktiyle ifşaatında hem Mısır Lideri Enver Sedat'ın hem de Ürdün Kralı Hüseyin'in CIA ajanı olduğunu ve CIA'dan dolgun miktarlarda para aldıklarını kayda geçirmiştir. Cumhurbaşkanı eski vekillerinden Hüseyin Şafii de gazetenin ifşaatını doğrulamış ve Sedat'ın Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini teyit etmiştir. Ürdün Kralı Hüseyin de yaklaşık iki dönem ya da 20 yıl boyunca CIA'den aylık para almıştır. Bu paraları Hüseyin'e bizzat CIA'in Ürdün İstasyon Şefi ulaştırmaktadır. [ABD eski başkanlarından] Carter ödemeleri kontrol ederken yüklü miktarlarda bir bağışla karşılaşır ve bunun esbab-ı mucibesini merak eder. 'No Beef' müstearıyla kayıtlı birine gönderildiğini tespit etmiş ve bu kod adın gerçek kimliğini sormuş ona Ürdün Kralı Hüseyin olduğu söylenmiştir. …

Maalesef kitleler hala bu tür liderlerden tam olarak vazgeçemiyorlar. Efsane şeklinde karaltıları kitleler arasında dolaşmaya devam ediyorlar. Hala Mısır'da Sedatizm olmasa bile az çok güçlü bir biçimde Nasirizm dalgası vardır. İslami kesimlerle sürtüşmenin ve zıtlaşmanın da kaynağıdır.

(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2025/04/29/devlet-baskani-kiligindaki-ajanlar)

*

Bir önceki bölümde, hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Selanikli ile İsmet İnönü’ye “siyasal dolandırıcılık” ve “millî irade gaspçılığı” suçlaması yönelttiğini de görmüştük.

Tabiî, merd-i Kıptî’nin şecaatini överken sirkatini (hırsızlığını) anlatma türünden bir suçlama bu..

Velidedeoğlu, 17 yaşında genç bir devlet memuru olarak TBMM’de vazife almış, Meclis’in açılışına ve faaliyetlerine tanıklık etmiş.

TBMM’nin açıldığı tarih, 23 Nisan 1920.. Ertesi gün, yani 24 Nisan Cumartesi günü Selanikli, Meclis’e bir önerge sunuyor.

Şunları söylüyor (Köşeli parantez içi ilaveler bize aittir):

O gün hemen yasama çalışmalarına ve hükümet kurulması işinin görüşülmesine başlandı. Mustafa Kemal Paşa Meclis genel kuruluna anayasal nitelikli ve ayrıntılı bir önerge sundu. Bu önergenin en önemli bölümmleri günümüzün diliyle şöyledir:

… olağanüstü durumlarda bütün uluslar … ya yasama görevine ara verip yürütme kurullarına [hükümetlere] üstün yetkiler tanırlar ya da bütün ulusun genel oyuna başvurarak kararlar alırlar. Biz halkın oybirliğine [bir organ olarak] her organdan [diğer organlardan] çok yetki tanıyan İslamlık ilkelerini göz önünde tutup yüksek Meclisinizi ulusun bütün işlerine doğrudan doğruya elkoymuş olarak tanımak yanlısıyız. Bu temel ilke kabul edildikten sonra, yüksek Meclisinizin genel kurulu bütün işerin ayrıntılarına değin [dair] doğrudan doğruya inceleme ve görüşme yapma olanağını bulamayacağından, saygıdeğer kurulunuzdan ayrılacak ve kendilerine vekillik [bakanlık] verilecek üyelerin, bugünkü hükümet kuruluşlarına uygun olarak, ... genel kurul karşısında sorumlu olması, amacın sağlanması için yeterlidir.

Bu durumda yüksek Meclisinize bkanlık edecek zat yüksek Meclisinizi temsil edeceğinden, işlerle görevlendirilen üylelerden oluşacak kurula da [hükümete de] onun başkanlık etmesi ve yüksek Meclisiniz adına imza koymaya ve kararları onaylamaya yetkili olması … zorunludur. …

Anadolu'da, geçici nitelikte bile olsa bir devlet başkanı tanımak veya bir padişah vekilliği ortaya çıkarmak hiçbir zaman caiz değildir. Şu halde başkansız [devlet başkanı bulunmayan] bir hükümet meydana getirmek zorunluluğu içindeyiz. … uzun uzadıya iceleme yaparak en sonunda İslamlığın [İslamiyet'in]temel ilkelerine başvurup, yüksek Meclisinizde yoğunlaşmış olan ve bütün Müslüman halkın birleşmiş oylarıyla uygun görülen ulusal iradeyi, vatanın alınyazısıyla ilgili işlere eylemli olarak [fiilen] el koymuş [olarak] tanımak ilkesini kabul ediyoruz. Böylece yüksek Meclisiniz … ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, ülkenin ve Hilafet'in kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak ve savunmak görev ve yetkisi ile kurulmuştur. Ve artık yüksek Meclisinizin ustünde bir güç yoktur. …

İşte ülkemizin … kimi zaman Avrupa'yı taklit etmek … gibi pek acıklı sonuçlarını gördüğü uzak düşünceden [görüşlülükten] yoksun tutumlardan doğan genel uyanışa tercüman olduğumuz kanısiyle bu yoldan yürümek taraflısıyız. …

Yüce Tanrı başarıya ulaştırsın, amin!

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 23-26.) 

*

Görüldüğü gibi dilinden İslamiyet, İslam’ın ilkeleri, hilafet, Yüce Tanrı ve amin düşmüyor.

Bir Siyasal İslamcı (dinci) gibi konuşuyor.

Tabiî hepsi numara..

Takiyye ve yalan dolan.. 

O tarihten dokuz ay önce, Samsun’a çıkışından ise yaklaşık üç ay sonra Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini açıklamış durumda: 

Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikecek, cumhuriyet ilan edecek, geleneksel alfabeyi ve tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracak, Latin alfabesini ve şapkayı millete dayatacaktır.

Onlara söylediği bu.. Tabiî kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla.

Vatanı kurtarmak için değil, böylesi bir projeyi (İngiliz projeisini) hayata geçirmek, İngiliz ilke ve inkılaplarını gerçekleştirmek için işe koyulmuş durumda.

*

Söz konusu proje, İngiliz keferesinin ve o sırada İngiltere’nin Dışişleri Bakanlığı makamında oturan Lord Curzon’un ulaşmak istediği hedeflerden oluşuyor.

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde aktardığımız gibi, Curzon’un kafasındaki plan, altı asırlık bir cihan imparatorluğunun tarihe gömülmesi, Osmanlı topraklarında başkenti Anadolu’daki bir şehir olan halifesiz, (Afrika'daki muz cumhuriyetlerini andıran) tarihsiz ve kültürsüz, kendi kendisiyle, geçmişiyle, İslam'la, milletiyle ve sosyal gerçeklikle kavgalı, kısacası alzheimer hastası olarak doğmuş otistik ve spastik bir yeni Türk devleti kurulmasıydı.

Yine önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Selanikli, İngiltere’nin İstanbul büyükelçiliğinde rahip görünümü altında sanatını icra eden (İngiliz gizli servisi’nin İstanbul şefi) Robert Frew (Fro) ile başbaşa yaptığı gizli saklı görüşmelerde belirlenmiş olan yol haritası çerçevesinde hareket etmekteydi.

*

Söz konusu önergesinde Selanikli’nin Padişah’a (Halife’ye), yani Osmanlı Devleti’ne bağlıymış izlenimi vermeye çalıştığı görülüyor.

Güya ülkeyi ve Halife'yi kurtaracak.

Zaten TBMM’yi Halife-Padişah’a bağlılık yemini ederek açmış durumdalar.

Sözde “devlet başkanlığı” makamından yoksun bir hükümet kuruyorlar, fakat TBMM başkanı “fiilen” devlet başkanı konumunda.

Velakin, doğan çocuğun adını koymuyorlar, isimsiz bırakıyorlar.

Çünkü adını koysalar TBMM daha ilk günden çöp olacak, dağılacak.

Çünkü Selanikli’nin o güne kadar devleti ve ülkeyi savunma adına yaptığı hiçbir şey yok.. Samsun’a çıkışından beri geçen 11 ay (neredeyse bir yıl) boyunca sadece bol takiyyeli ve yalan dolan soslu nutuklar atarak kendisinin bu “fiilî devlet başkanlığı” binasının temellerini atmaya çalışmış.

Çünkü Anadolu'ya, Van'dan Ankara'ya kadar geçerli olmak üzere Anadolu genel valiliği anlamına gelen (istediği vali, kaymakam ve subayları görevden alabilecek ve yerlerine yenilerini atayabilecek şekilde) olağanüstü yetkilerle gönderilmiş, ve millete, onun Padişah tarafından vatanı kurtarmak üzere gönderildiği söyleniyor.

Selanikli de o izlenimi veriyor, sözde sadakat sergiliyor.. Yukarıda aktardığımız ifadelerinde görüldüğü gibi.

*

Doğal olarak Selanikli’nin “hükümet”li, “bakan”lı lafları bazı TBMM üyelerinin kafalarında soru işaretlerinin uyanmasına neden oluyor.

Mevcut durumda, Erzurum Kongresi sırasında oluşturulmuş bir Heyet-i Temsiliye (Temsilci Kurul) vardır. Ayrıca bir hükümetin teşkil edilmesi kimsenin aklına gelen birşey değildir.

Velidedeoğlu şunları söylüyor:

Bu önerge üzerine duraksamalar ve çeşitli konuşmalar oldu. …

Duraksamaları gören Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alarak şöyle konuştu:

“… Bu görev o denli önemli, içinde bulunduğumuz zaman o denli tarihseldir ki, koca sorumluluğu içinizden üç beş kişiye yüklemekle yetinemeyiz. Bütün bu Meclis’in, bütün anlamıyla sorumlu olması gerekir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi. Bizi buraya, ulusu beş kişinin eline bırakalım diye göndermedi.” (s. 26-27.)

Böylece Selanikli, demagoji ve mugalata sanatının tarihî bir örneğini vermiş durumda.

Milletin beş kişinin eline bırakılmasına razı değil, çünkü tek başına kendisinin eline bırakılmasını istiyor.

Çevirdiği dümenin yöneldiği hedef bu.. 

Ve, milletin saflığı ve çaresizliği, ve de İsmet İnönü'nün dile getirdiği İngiliz desteği sayesinde hedefine ulaşacaktır.

*

Velidedeoğlu’nu dinlemeye devam edelim:

Mustafa Kemal Paşa’nın bu enerjik ve mantıklı konuşmasına karşın kimi milletvekilleri yine direndi. Özellikle Sivas Milletvekili Hoca Mustafa Taki Efendi şöyle konuştu:

“Yüksek bilgileri içindedir ki ivmek [acele etmek] pek uygun değildir. İşin önemi oranında, ileriyi düşünerek ivediliğe düşmemek de gereklidir. İvediliğe düşmeyelim, bu çok önemli bir sorundur. Önergenin örneği bildirilsin, herkes kendisi enine boyuna ve derinliğine düşünsün, incelesin, ayrı ayrı konuşulsun, görüşülsün, bu acele edilecek bir şey değildir. Paşa Hazretleri ve saygıdeğer Heyeti Temsiliye arkadaşları şimdiye dek aylarca şu ulusun ağır yüküne katlanmışlar; sanırım ki birkaç gün daha katlanırlar.” (s. 27.)

*

Mustafa Taki Efendi, Nakşbendî Tarikatı şeyhlerinden.. Selanikli’nin asıl niyetini sezmiş olduğu anlaşılıyor.

Vikipedi onu şöyle tanıtıyor:

Mustafa Taki Efendi (1873, Sivas - 1 Ağustos 1925, Gürün), Osmanlı-Türk din âlimi, hukukçu, öğretmen, şair, yazar ve siyasetçi. 1920-1923 yılları arasında birinci dönem Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı.

Yaşamı

Mustafa Taki Efendi 1873 yılında Sivas'ta doğdu. Babası Mehmet Selim Efendi, annesi ise Saniye hanımdır. Babasına nispetle Mustafa Takî Efendi'ye Selim Efendizâde de denilmiştir. Taki efendi, ilk ve orta öğrenimini Sivas İbtidai Mektebi ve Sivas Rüştiyesinde tamamladı. 19 Ekim 1887 tarihinde sorgu hakim yardımcılığı görevi ile kariyerine başladı. 1891'de Hafik ilçesinde sorgu hakim yardımcısı olarak atandı. 1894-1913 yılları arasında Sivas Adliyesinde zabıt katipliği, başkatip ve mahkeme üyesi görevlerinde bulundu. 13 Kasım 1914'te Sivas Mekteb-i Sultânîsi'nde müderris sıfatıyla muallimlik, medresede ise fıkıh ve tefsir hocalığı yaptı. Muallimlik görevini 1920'de milletvekili olarak seçilene kadar sürdürdü.

1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı ve 23 Nisan 1920'de açılan ilk mecliste hazır bulundu. Mecliste Şer'iye, Evkaf, Adalet, İrşat, Anayasa, Dilekçe, Millî Eğitim komisyonlarında ve Memurîn Muhakemât Tetkik Kurulunda çalıştı. TBMM'nin III. toplantı yılında bir süre Dilekçe Komisyonu Başkanlığını görevini yürüttü. Mecliste görev yaptığı süre boyunca yedisi gizli oturumlarda olmak üzere TBMM kürsüsünden 43 konuşma yaptı ve 5 kanun teklifi sundu. Ümmetçi görüşe mensup bir mutasavvıf olarak Meclis çalışmalarında aktif bir siyasetçi olarak tanındı. I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1924 yılında açılan Sivas İmam-Hatip Okuluna Hadis ve Arapça öğretmeni olarak atandı.

Mustafa Takî Efendi aynı zamanda mutasavvıf ve şairdir. Hocası ve şeyhi Tokatlı Mustafa Hâkî Efendiye yazdığı bir mersiye ve bir de ilahisi vardır. İlmi otoritesi, hukuk bilgisi, dini ilimlerdeki üstün bilgisi ve mantık ve felsefe alanlarına olan ilgisi nedeniyle dönemin alimleri tarafından takdir edildi. Hasan Basri Çantay, Mustafa Taki Doğruyol'dan "büyük sufi", "yüksek âlim" ve "arif bir zât" olarak bahsetmektedir.

Özel hayatı ve ölümü

Türkçe, Arapça ve Farsça dillerini bilen Mustafa Taki Doğruyol, Sebîlürreşâd dergisinde kaleme aldığı bir yazısında "Azad-ı lmaret" isimli Ermenice yayınlanan gazeteye cevap vermiş olması Ermeniceyi de bildiğini göstermektedir. Taki Efendi, muallimlik görevi devam ederken 1 Ağustos 1925'te Gürün'de 52 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Sivas Merkez'deki Yukarı Tekke Mezarlığına defnedildi.

*

Mustafa Taki Efendi hakkında yazılmış kitap ve makaleler mevcut..

Biri Doç. Cemal Ağırman’ın hazırladığı Sivas Mebusu Mustafa Taki Efendi adlı eser.. Ayrıca Dr. Fatih Çınar’ın da Mustafa Taki Efendi başlığını taşıyan bir çalışması yayınlanmış durumda.

Mustafa Taki Sempozyumu bildirileri de yayınlanmış bulunuyor.

Rahmetullahi aleyh.. Mekanı cennet olsun!


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...