VAHDET-İ VÜCUTÇULUK: SUFÎLİK DEĞİL, SOFİSTLİK (SOFİZM, SAFSATA)


     İngiliz'in The Muhyiddin ibn Arabi Society'sinin bakımını yaptığı sümbüller


Prof. Ömer Türker’in “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu” başlıklı bir makalesi mevcut.

Önce, vahdet-i vücud anlayışını reddeden Adudüddin el-İci ile Sa'deddin et-Teftazani’nin eleştirilerini özetliyor.

Sonra da sözü Seyyid Şerif’e getiriyor.

Şöyle diyor:

“Bilindiği üzere Seyyid Şerif el-Cürcani, Teftazani'nin genç çağdaşıdır ve her ikisi de Razi ekolüne mensuptur. Vahdet-i vücud meselesine Teftazani'den farklı yaklaşan Cürcani, kelam geleneğinde kendi dönemine kadar en ayrıntılı metinleri yazan düşünür olarak kabul edilebilir. Günümüze küçük hacimli olmakla birlikte içerik bakımından meselenin sistemli bir şekilde ele alındığı iki önemli risalesi ulaşmıştır. Bunların birincisi Said Fude tarafından yayımlanıp şerh edilmiştir. Geç dönemde Muhammed Nurü'l-Arabi tarafından şerh edilen diğer risale ise vahdet-i vücud ve meratibin özlü bir anlatısı olup henüz tahkik edilmemiştir. Her iki risalede de Cürcani, ortak bir anlatı sergiler. Cürcani'nin tartışmasının nirengi noktası, varlığın tabii küllî oluşudur ki onun çağdaşı ve ders arkadaşı [Molla] Fenari de aynı kavram üzerinde duracaktır. Cürcani birinci risalede vahdet-i vücudu şöyle özetler: …”

(Ömer Türker, “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu”, Osmanlı’da İlm-i Tasavvuf, İstanbul: İSAR Y., 2018, s. 230.)

Burada şunu belirtmekte fayda var: Şarihlerden Said Fude vahdet-i vücud anlayışını savunuyor değil.. Tam aksine o, Mevkıfu’l-Akl adlı eseriyle vahdet-i vücutçuluk safsatasının ipliğini pazara çıkarmış olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin çizgisinde yer alıyor.

*

Prof. Türker, yukarıya aldığımız ifadelerinden sonra Seyyid Şerif’ten şu alıntıyı yapıyor (Köşeli parantez içindeki ifadeler bize aittir):

“Muhakkik birlikçiler (muvahhidîn) ise şöyle dedi: Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz. Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi. Biz bu tavırda kavradık ki, Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır. Bu, aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benzer. O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir. Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

Bir şey anlamadıysanız üzülmeyin, bu sizin, kafası birşeye basmayan biri olmanız anlamına gelmiyor. Mesele, felsefeci ve kelamcıların kendilerine özgü bir jargon (terminoloji diyelim) kullanmalarından ve sizin buna yabancı olmanızdan kaynaklanıyor. Nitekim futbol terimlerini bilmiyorsanız bir spor spikerinin maç anlatımından da bir şey anlamazsınız.

Bu sözleri aktaran Türker bunun ardından Cürcanî’nin sözlerinin şerhine (açıklamasına) geçiyor.

Onları aktarmadan önce birkaç noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor.

*

Cürcanî’nin aktardığı “Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz” şeklindeki söz, (başta İmam Matüridî olmak üzere) Ehl-i Sünnet ulemasının bilgi anlayışının (Epistemoloji ya da bilgi felsefesi de diyebiliriz) dışındaki bir çizgiyi temsil ediyor.

Burası, “Batınîliğin” boy verdiği ve ayakların kaymaya başladığı nokta durumunda..

İmdi, Ehl-i Sünnet uleması “keşf”i (batınî müşahedeyi) bilgi edinme yollarından biri olarak kabul etmemişlerdir. Yani, keşf, bilgi bahsinde bir delil niteliği taşımaz..

Peki insan nasıl bilgi sahibi olur?..

Şu üç yol ile: Aklî istidlal (akla dayalı delillendirme), (sağlam olmak kaydıyla) beş duyunun algıları, ve (doğru olması şartıyla) haber ile.

*

Bazı bilgiler vardır ki onlara ancak sağlam duyular (havass-ı selime) ile ulaşılır, fakat bu, onlar vasıtasıyla ulaşılan bilgilerin akılla çelişebileceği (ya da izah edilmesinin yahut aklî münazara konusu yapılmasının mümkün olmaması) anlamına gelmez.

Mesela uzayda Dünya dışı yerlerde canlı yaşamının bulunup bulunmadığı konusu, aklî münazara ile sonuca bağlanabilecek bir mesele değildir, bunun için (beş duyu vasıtasıyla yapılan) gözlem/müşahede gereklidir. Fakat bu, gözlem sonucunda ulaşılan bilginin akla aykırı olabileceği manasına gelmez.

İşte, “keşfî müşahede” ile ulaşılabilecek birtakım hakikatler (ya da bilgiler) bulunsa bile, bunlar, aklî münazara konusu olmaktan asla çıkmazlar.. Şu anlamda: Akla aykırı olan, aklın tasdik etmediği bir hakikatten söz edilemez. (Keşfî müşahede tabirini anlamak için insanın mutluluk, üzüntü, keder, kaygı, endişe, sevgi,  korku, ümitsizlik vs. gibi duygularını ya da "içsel deneyim"lerini hatırlamak faydalı olabilir. İnsan bu duyguları kendi içinde yaşayarak "keşf" eder, akıl yürüterek yahut beş duyu vasıtasıyla öğrenmez. Bu, akla aykırılık anlamına gelmez.. Akıl, nasıl "göz"ün vazifesini üstlenip onun yerine görme eylemini gerçekleştiremezse, insanın iç deneyimlerinin mahalli de olamaz, fakat bu, akla aykırılık demek değildir. Akıl açısından bunlar "mümkün" şeylerdir, "vacip/zorunlu" ya da "muhal" değildirler.)

Bir hakikat iddiası (ya da hakikat adına söylenen bir söz) hem akla, hem de nakle (doğru habere) aykırıysa, i’rabta hiç mahalli olmaz. 

(Nasıl akıl, içsel deneyimlerimizin mahalli olamazsa, sevgi, kaygı, korku, mutluluk vs. gibi içsel deneyimlerimiz de aklın yerini alıp onun vazifesini icra edemezler. 

Bu yüzden, kesinliği akıl ya da beş duyu vasıtasıyla sabit olan bir hakikat "keşf" öne sürülerek inkâr edilemez. Mesela "keşf" adına "La mevcude illallah" şeklinde sözler söylenemez. Böyle bir söz ancak, "mevcud"un "kendi nefsi ile kaim olan" manasında kullanılması durumunda hoşgörüyle karşılanabilir. O zaman da "La ilahe illallah" denilmiş olur. Bu durumda yapılan, lafı uzatmak, sağ kulağını sol eliyle tutma işgüzârlığı, "bid'atçi lafazanlık", "artistlik" ve ukalalık yapmak demek olur.) 

İşte bu  "akla ve nakle aykırı keşf" hurafelerine (yani "ümniyye" ve kuruntulara) itibar etmeme hususu, Kur’an’ın bize akletme ile ilgili olarak öğrettiği şeydir. 

Allahu Teala’nın insanlara karşı hücceti akıldan ve peygamberlerin tebliğinden (doğru haber) ibarettir (Mülk, 67/10). Ki, İmam Matüridî’nin mükemmel bir şekilde izah ettiği gibi, peygamberlerin peygamberliği hakkındaki kesin bilgiye de son tahlilde akıl sayesinde ulaşılır. (Bu meseleyi, kitaplaştırıp internete koyduğumuz muhtelif yazılarımızda genişçe tartışmıştık.)

*

Evet, aklı devre dışı bırakıp keşfi müşahedelerden söz etmeye başladığınız zaman Batınîliğin ve sapıklığın her türü sel gibi gelip herşeyi silip süpürür.

Adamlara “Bu, akıl dışı” diye itiraz ettiğiniz zaman da zeytinyağı gibi üste çıkar “Sende keşfî müşahede yoksa, mükaşefe ehli değilsen bu bizim mi suçumuz?!” diye cevap verirler.

Şayet bunu diyen şahsa Allahu Teala bir imtihan vesilesi olarak istidrac kabilinden nimetler ya da olağanüstülükler de vermişse o zaman seyreyle sen gümbürtüyü..

Nitekim Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesi şöyle: “Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi.”

Tamam da mübarek, duyular makulleri idrak edemiyor diye akıl, “duyuların makulleri idrak edemeyeceği” hususunu anlamaktan aciz değil ki!

(Bunlar Seyyid Şerif’in kendi görüşleri olarak söyleniyor değil.. Seyyid Şerif, vahdet-i vücutçuların yaklaşımını özetliyor.)

*

İmdi, bilgi edinme yolları olarak akılsağlam duyular ve haberi sıralarken, haber için doğruluk, duyular için de sağlamlık şartını getiriyoruz. 

Peki keşf söz konusu olduğunda ortaya hiçbir şart koymayacak, sorgusuz sualsiz iman mı edeceğiz?

Hayır!..

İtikat söz konusu olduğunda haberin doğruluğunun garantisi (mucizeyle desteklenmiş olan) peygamberlerin masum olmalarıdır.. Peki, kerameti kendinden menkul keşf ehlinin doğruluğunun garantisi nedir?

Onların sözlerine inananların saflığı ya da ahmaklığı (yahut sapıklığa yatkınlığı) dışında bir garantisi yok.

Bu, meselenin bir yönü.. 

Diğer yönüne gelince.. Nasıl beş duyuya dayalı tecrübe, gözlem ve deneylerde bazı hatalar olabiliyorsa, keşf de hataya açık bir alandır.

Bu beş duyu (istisna durumundaki engelliler dışında) herkeste bulunduğu için, birinin gözlem ya da deneyindeki hata başkaları tarafından fark edilir ve düzeltilir.

Peki, keşfteki hata nasıl düzeltilecektir?

Birisi keşf adına birşey söyledi, diğeri de başka birşey, hangisine itibar edeceğiz?

Mesela İmam-ı Rabbanîİbn Arabî için, kendi keşfine dayanarak, "Boş verin onu, keşfi beş para etmez, ben yaşadım, adam yarı yolda kalmış" anlamına gelen şeyler söylüyor. 

*

İşin gerçeği şu: İtikad söz konusu olduğunda kişi ne İmam-ı Rabbanî'nin keşfine, ne İbn Arabî'nin keşfine, ne de kendi keşfine itibar edebilir.. İtibar edilecek olan, nasslardır, ayet ve hadîslerdir, onlardan usulüddîn çerçevesinde çıkan hükümlerdir. 

Birilerinin keşfi bunlara uygun olduğunda, bu, keşiflerinin sahihliği anlamına gelir.. Aykırı olduğunda ise keşiflerinin batıl ve bozuk olduğu anlaşılır.

Nasıl her göz sahibi herşeyi düzgün göremiyorsa, kimi şaşı, kimi miyop, kimi hipermetrop ise, insanların keşfleri de böyle şaşı vs. olabilir.

Bununla birlikte itikad bahsinde keşfin esamisi okunmaz.. Kimse de keşfini matah birşey gibi ortaya sürme hakkına sahip değildir.

*

Seyyid Şerif'in sözlerine dönelim.

Anlaşılması için, bilmecemsi laf kalabalığının üzerindeki örtüyü kaldırmak gerekiyor.

Makul, “akledilen, akılla anlaşılan şey” demek.. Mesela dünyadaki insan teklerine bakarak “insanlık” diye bir kavram (makul) üretiyoruz. Bizdeki duyularla tek tek insanları idrak ederiz, fakat “insanlık” kavramı duyularla idrak edilen, koklanıp dokunulan, tadına bakılan bir şey (müşahhas bir varlık) olmaktan uzaktır. Bizim kafamızdaki soyutlamanın dışında nesneler dünyasında kendisine ait bir varlığı mevcut değildir.

Seyyid Şerif’in aktardığı “Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi” şeklindeki söz, Tanrı'nın varlığı konusunda aklı tümden devre dışı bıraktığı için eksik ya da yanlış. 

Aklın, onu [yani Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikatini], aklın şanından olan idrak çerçevesinde (aklın kapsama alanına girdiği kadarıyla) idrak edeceği hususu açıktır.

Yani akıl ancak Tanrı'nın varlığının vacip, muhal ya da mümkün olması hakkında hüküm verir.

*

Aktardığımız metinde şu söyleniyor:

“O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî [kainattaki] mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir. Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

hakikat, Allahu Teala’nın “halik/yaratıcı” olmasından ibaret.

Yaratan (Allahu Teala) var olmasaydı, yaratılanlar da var olmazdı.

Ki biz, Tanrı’nın varlığı düşüncesine, kevnî mazharlar (kainattaki varlıklar) üzerinde düşünmek suretiyle ulaşıyoruz.

“Tanrı var olmasaydı, bu mahlukat da var olmazdı” diyoruz.

Yukarıda aktardığımız ifade ise, akılla ilgili olan bu gerçeği keşf denilen ne idüğü belirsiz bir ucubenin imtiyaz hanesine aktararak onu esrarengiz ve anlaşılmaz birşey haline getiriyor.

*

“Öyle ki hiçbir şey onsuz [“Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati” onda bulunmaksızın], olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki ifade de saçma.

“Herhangi birşey onsuz olabilseydi”, o şey, (bu lafazanlıklar çerçevesinde) ikinci bir tanrı haline gelmiş olurdu; Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati”nden bağımsız ayrı bir tanrı.

Bu laf salatasında ise ona ikinci tanrılık değil yokluk reva görülüyor, “varlıkla nitelenmeyen var” olma imtiyazı veriliyor, ancak, bu zırvaların vardığı nokta, varlıkla nitelenen herşeye bir tür tanrılık izafe etmekten ibaret.

Birşey varlıkla nitelenemiyorsa, bu durumda mevzubahis olan, sözü edilen (neye karşılık geldiği belirsiz) “hakikat”in yokluğu değildir; tek neden, onu Allahu Teala’nın yaratmamış olmasıdır.

Bu basit gerçeği tutup “hakikat”li laf kalabalığı ile anlaşılmaz bir muammaya, esrarengiz bir sırra dönüştürmek, aptallık ve dangalaklık değilse, anlaşılmaz bir dil kullanarak ariflik gösterişçiliği yapma ya da marifet-furuşluk taslama kalpazanlığı, kepazeliği ve şarlatanlığıdır.

*

"Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati"nden kastedilen şey, (aklın hemen anladığı şekilde) Tanrı’nın varlığı (var oluşu) ve bir oluşundan başka birşeyse, zatı ile ilgiliyse, ona zaten keşf denilen ne olduğu belirsiz hurafe de erişemez.

Ayrıca, keşf denilen şey söze dökülmesi durumunda keşf olmaktan çıkar, akıl tarafından idrak edilip değerlendirilen, hakkında hüküm verilebilen iddialar haline gelir.

Buradaki “… çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki söz akıl yürütme ekseninde söylenmiş bir söz.

Bu iddianın keşfle ne alâkası var!

Öte yandan, söze dökülmeyen, kişinin kendi içinde sakladığı keşf ile aklın bir alıp veremediği olmaz. 

*

Şunun gibi:

Makuller (akledilenler; mesela "insanlık" kavramı) akılda kaldığı sürece duyuların onlarla bir işi olmaz.. Fakat beş duyu ile algılanan (idrak edilen) müşahhas/somut nesneleri nitelemek için o makulleri öne sürdüğünüzde, yani o makullerin somut/müşahhas tezahürleri olarak (duyular tarafından algılanabilen) nesneleri gösterdiğinizde (mesela bir yaratığın insan olup olmadığını tartıştığınızda), o makullerle ilgili olarak duyuların şahitliği devreye girer.

İşte keşf de böyledir, kişinin kendisinde kaldığı sürece mesele yok, fakat dile getirildiğinde akıl tarafından tartışma konusu yapılır, en azından "vacip, muhal ya da mümkün" olması bakımından.

Mesela adam, "Bana keşf oldu ki Allah'tan başka ikinci bir tanrı var ve bu ancak keşf ile bilinir" demiş olsa, akıl bunu yalanlar, imkânsız (muhal) olduğunu söyler. 

(Bu durumda keşf kalpazanı, aklın bu meselede etkisiz ve yetkisiz olduğunu, bunun "aklın tavrının ötesinde bir konu" niteliği taşıdığını söyleyerek zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışacaktır.)

*

Dahası, “… çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi” şeklindeki ifade akıl eksikliğine ve mantıksızlığa karşılık geliyor.

“Onsuz olabilmek”, onsuz var olmak demektir; onsuz olabilmen durumunda (onsuz mevcut olabildiğin halde) varlıkla nitelenmediğin zaman ise “varlığın” anlamı kalmaz, varlık anlamını yetirmiş bir sıfat olur.

Hem “olabiliyorsun”, hem de varlıkla nitelenmiyorsun, böyle saçmalık olabilir mi!

Ne büyük bir keşf!

Bu, keşf değil; aklı ve mantığı bir tarafa bırakıp saçmalamanın ta kendisi!

Eğer akıl ve mantığı bir tarafa bırakıp böylesi zırvalara keşf diyeceksek, akıl hastanelerindeki insanların suçu ne!

*

Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesine geçelim:

“Biz bu tavırda kavradık ki, Zorunlu'nun aynı olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.”

“Zorunlu’nun aynı (ta kendisi) olan varlık”tan söz ediyor.

Buradaki zorunlu kelimesi, vacibü’l-vücud tabirindeki “vacib”in karşılığı.. Mevcud kelimesiyle aynı kökten gelen vücud ise, beden demek değil, “varlık, varoluş, var olma” demek.

Varlığı (aklen) zorunlu olan, Allahu Teala’dır.

Yaratılmış olan şeyler ise (aklen) “mümkün” varlıklardır.. Mümkün oldukları için yaratılabilmişlerdir. Varlıkları muhal olsaydı yaratılmaları söz konusu olmazdı. Varlıkları zorunlu (vacip) olsaydı, bu durumda yaratılmadan kendi başlarına bir varlıklarının hep bulunması gerekirdi.

Varlığı muhal (imkânsız) olan ise, mesela ikinci bir Allah’ın varlığıdır.

*

“Mümkün” olan varlıklar, varlıkları ve yoklukları ihtimal dahilinde olan, zorunlu ya da muhal olmayan şeylerdir. 

Mesela bundan 300 yıl sonra insanların hâlâ yaşıyor olması da, kıyametin kopmuş olması da “mümkün”dür. Akıl açısından zorunlu ya da muhal değildirler.

Aklen muhal” olan ile “fiilen/âdeten muhal” olanı da ayırmak gerekiyor. 

Mesela bizim bedensel bakımdan ihtiyarlamayıp hep 30 yaşındaki halimizle kalmamız fiilen muhaldir, imkânsızdır, fakat bu aklen muhal değildir. 

Öyle olduğu içindir ki Cennet’te insanlar ihtiyarlamadan kalırlar. Aklen muhal olsaydı orada da “mümkün” olmazdı.

*

Cürcanî’nin sözüne (aktardığı söze) dönersek.. “Varlık”ı (varlıkla nitelenen herşeyi, bütün varlığı), varlığı zorunlu olanın kendisi haline getiriyor.

İşte, vahdet-i vücutçuluk denilen şey, bu anlayıştan ibarettir..

Varlık, Ehl-i Sünnet nazarında Allahu Teala’nın bir sıfatı iken, burada zatı haline geliyor, kişiselleşiyor.

Böylece, “Varlık”ın, yani vacibü’l-vücud olan Allahu Teala’nın “hakikat”i bahsine geliniyor.

Ve deniliyor ki: “Allah’ın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.”

*

İmdi, Allahu Teala bizleri yaratmış, varlığını ve birliğini anlayacak şekilde akılla donatmış, buna bağlı olarak varlığını ve birliğini anlayıp bilmekle ve kendisine şirk koşmamakla yükümlü tutmuş, fakat zatının hakikati hakkında konuşmakla yükümlü tutmamıştır.

Tutmamak bir yana, bunu yasaklamıştır.. Çünkü insan Allahu Teala’nın zatını, mahiyetini ve hakikatini kavrayamaz.

Teşbihte hata olmaz derler, bir resim, ressamı kavrayabilir mi?!.. Bir bilgisayar oyunundaki sanal şahıslar, programı yazan hakkında ne bilebilir?!

Ancak, resimde olmayan akıl, bizde var.. Ve bununla, bizi bir yaratanın bulunduğunu anlıyor ve biliyoruz.. Akıl, zorunlu olarak bizi Yaratıcı’nın varlığı ve birliği inancına götürüyor.

Eğer aklen böyle bir zorunluluk bulunmasaydı, Allahu Teala şirkin cezasını ebedî azap olarak takdir etmezdi. (Bu konuları tartıştığımız yazıları kitaplaştırıp internete koymuş bulunuyoruz.)

*

Görüldüğü gibi, Cürcanî’nin laflarını aktardığı vahdet-i vücutçular “… mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır” derken, laflarının baş tarafını anlamsız hale getirmiş oluyorlar. Bütün kayıtlardan arınmışsa, laflarının baş tarafındaki sözleri de hiç söylememeleri gerekirdi.

Cürcanî sonra da şu sözü aktarıyor: “Bu, aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benzer.”

Böylece başa dönüyoruz.. Çünkü Akıl onu idrak etmekten acizdir, tıpkı duyuların aklın idrakleri olan makulleri idrakten aciz olması gibi” denilmiş olduğu unutulmuş bulunuyor.

Lafa bakın, “Akıl onu idrak etmekten aciz fakat aklî ilimler erbabının tabiî küllî hakkında söylediğine benziyor”.

Evet, bunu demiş oluyorlar.

Bunu keşf ile mi söylüyorsunuz, akılla mı?

Akıl bu meseleyi (ancak keşfî müşahede ile ulaşılabildiği için) idrak etmekten acizse, bu benzerlikten söz etmeyeceksin, yok söz ediyorsan, akıl bunu (böylesi bir benzerlik kurarak da olsa) tartışma konusu yapabiliyor demektir.

*

Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesine geçelim:

“O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir.”

“O hakikat” ne?

Önceki lafları dikkate alındığında, sözünü ettiği “o hakikat”in, kendi tabiriyle, “Zorunlu'nun aynı olan varlığın hakikati” olduğu anlaşılıyor. 

Yani Allah’ın hakikati..

Böylece cümle, ““Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” halini alıyor.

Peki bunu nerden biliyoruz?

Seyyid Şerif’in laflarının en başındaki açıklama bunun cevabını veriyor: Bunu aklî münazara ile ortaya koyamıyoruz, bu ancak keşfî müşahedelerle biliniyor.

Ve Seyyid Şerif’in bir sonraki cümlesi, keşfî müşahededen (mükaşefeden) aklî münazaraya geçiş yaparak sapla samanı birbirine karıştırıyor, elmalarla armutları topluyor, çelişki/tenakuz bayrağını göndere çekiyor:

“Öyle ki hiçbir şey onsuz olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

*

Böylece “Allah’ın hakikatini kendisinde bulundurmayan hiçbir şey mevcut olamaz” denilmiş oluyor.

Yani haşa herşeyde bir Allah’lık boyutu var, herşey Allah’ın “hakikat”ini kendisinde bulunduruyor. Allah’ın hakikati “mümkün (varlığı bakımından zorunlu ya da muhal olmayan) mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur” ediyor.

Mazhar, birşeyin zahir olduğu, zuhura geldiği, ortaya çıktığı yer demek. Kevn ise “oluş, var oluş, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek” anlamına geliyor. Türkçe’de kullandığımız yekün ve kâinat kelimeleri de bundan türeme..

Seyyid Şerif’in aktardığı sözlerle denilmek istenen şu: Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda (varoluşun gerçekleştiği yerlerde) tecelli ve zuhur ediyor.

Bunu, biliyoruz.

Fakat nasıl bildik? Nasıl bilebiliyoruz?

Aslında bunu keşfî müşahede (mükaşefe) ile, aklın idrak edemeyeceği bir surette bilmemiz gerekiyordu, fakat biz bunu keşfî müşahede yaşamadan (onu yaşamış olanlardan) öğrenmiş oluyoruz.

Hem keşf ehli olmadığımız için bunu kendimiz keşfedemiyoruz, hem de aklımız bu keşf konusunda konuşma salahiyetine sahip değil. 

Yani “keşf” ehli olmayan, mükaşefeden mahrum bulunanlar, Ehl-i Sünnet’in bilgi kaynaklarından “(doğru) haber” ile yetinmek zorundalar.

*

Ancak, Şeriat söz konusu olduğunda “doğru haber”in kaynağı vahiy (bizzat Allahu Teala) iken, vahdet-i vücutçuların hakikat davasında “haber”in kaynağı, (kerameti kendinden menkul) senin benim gibi adamların “keşf”i..

Fakat, içlerinden bazıları, yavuz hırsız ev sahibini bastırır deyimini hatırlatır şekilde, kendi “keşf”lerinin ürünü olan hakikat adına, “vahy”e dayanan Şeriat’i aşağılayabiliyorlar.

Keşf” adını verdikleri vehim ve safsatalarını “vahiy”den üstün görebiliyor, gösterebiliyorlar.

Aradaki fark sadece bundan ibaret değil.. Peygamberler masum iken, bunların, her günahı işleyebilme gibi bir özgürlük alanları mevcut.

Fakat, masum muamelesi görmeyi, her söylediklerinin tasdik edilmesini, “keşf” damgasını vurdukları her sözlerine sorgusuz sualsiz inanılmasını bekliyorlar.

*

Peygamberlerin tebligatı/mesajı “akıl” ekseninde değerlendirme konusu yapılıyorken ve vahiy insanları akletmeye çağırırken bunların keşf”i “Aklı bir tarafa bırakacaksınız, yoksa bizi anlayamazsınız” diye söze başlıyor.

Peygamberler (haberlerinin doğruluğunun aklî temelini oluşturan) peygamberliklerini mucizeler ile (beş duyu yani havass-ı selime vasıtasıyla gözlemlenen harikuladeliklerle/olağanüstülüklerle maddî âlemde, materyalist/pozitivist eksende) ispat ederken, bunlar böyle şeyleri “aşmış” durumdalar.. Manevî âlemlerde dolaşmaktan başları dönmüş durumda. 

(Mesela İbn Arabî.. İbn Haldun’un Mukaddime’de ifade ettiğine göre, Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda çıkacağını “keşfen” bildirmiştir.. Mehdî hâlâ çıkacak.. Bu şarlatan şahsa keramet diye izafe edilen bazı saçmalıkların değerlendirmesini, internete koymuş bulunduğumuz “İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı kitabımızda yaptık.)

Keşf”leri öyle bir konumda ki, akıl onu sorgulayamıyor, havass-ı selime (beş duyu) ona zaten ulaşamıyor, vahiy (Şeriat) eksenli “doğru haber” de sadece (keşf ehli olmayan, irfandan mahrum bulunan) "zahir ehli”ne hitap eden, yalnız onları bağlayan bir (“hakikat”ten kopmuş) kurallar manzumesi.. Keşfi sorgulamak ne haddine!

*

Böylece, Ehl-i Sünnet’in üçten ibaret olan bilgi edinme yolları (akıl, sağlam duyular, doğru haber), vahdet-i vücutçu taifeye inanan “saftirik” vatandaşlar için bir’e iniyor: Haber..

Doğruluğu kendisinden menkul, delilsiz, aklı iptal eden haber..

Şeriat’in doğruluk kriterleri tarafından sorgulanmaktan muaf olan haber..

Hakikat haberi..

Vahdet-i vücutçu olmayan ahmaklar irfan devletinin padişah ve krallarının üzerindeki (mahir terziler elinden çıkmış) altın yaldızlı ve sırma işlemeli bu muhteşem keşf kostümlerini göremiyorlar, çünkü irfandan yoksun ahmaklar durumundalar.

Ehl-i Sünnet itikadı”nda keşfin bir bilgi kaynağı olarak yeri yok, “itikat”ta hiç yeri yok, fakat bu, (irfanları kendilerinden menkul densiz, nadan) irfan pazarlamacılarının umurunda mı!..

*

Evet, konuya dönersek, Seyyid Şerif’in aktardığı sözlerle denilmek istenen şu: Allah’ın hakikati, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda (varoluşun gerçekleştiği yerlerde) tecelli ve zuhur ediyor.

Böylece Allahu Teala’nın “hakikat”i hakkında akla ziyan laflar söylemiş oluyorlar, fakat itiraz şansımız yok, çünkü akıl bunu idrak edemiyor, anlamaktan aciz.

Yani akıl, bu "irfan süperman"lerinin "keşf"ini idrak edemiyor, anlayamıyor, fakat bu şahıslar "Allah'ın hakikati"ni (zatını) anlamış, idrak etmişler.

Evet, sadece Allahu Teala’nın “hakikat”ini (Ki o, Allah’ın, her mevcudun varlıkla nitelenmesini sağlayan “varlık” olması demek oluyor) “keşf” etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda bizim aklımızın neyi münazara konusu yapıp yapamayacağına da karar veriyorlar.

*

Bu anlayışa göre “İsa, Allah’ın (haşa) oğludur” diyen Hristiyanlar yanılmış oluyorlar, çünkü İsa, Allah’ın oğlu olmanın da ötesinde, hakikatinin tecelli edip zuhura geldiği mazhar oluyor.

Oğlu olmaktan daha fazla bir şey..

Şöyle düşünün: Size, sizin kendi hakikatiniz mi daha yakındır, yoksa oğlunuz mu?

Sizin kendi hakikatiniz, sizden farklı bir şey midir?!

Böyle olunca, Kelime-i Şehadet’imiz de “keşf”in sağladığı ilim, irfan, aydınlanma ve derinlikten mahrum basit, yüzeysel, hakikati tam yansıtmaktan uzak bir söz haline geliyor.

Çünkü, “keşf”e bağlı olarak, “Ben, Allah’tan başka tanrı olmadığına şahitlik ederim. Ve Muhammed’de Allah’ın hakikatinin tecelli edip zuhura geldiğine de şahitlik ederim” denilmesi gerekirken, “Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğu” söylenmiş oluyor.

Birşeyin hakikati olmak nerde, kulu olmak nerde!..

Mesela sizin yanınızda kendi hakikatiniz mi daha değerli ve üstündür, yoksa köleniz mi?

Anlaşılıyor ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “keşf”ten mahrum olduğu için bu hakikati anlayamamış, dini eksik tebliğ etmiş, sonradan keşf ehli bulunmaz Hint kumaşları türeyerek dindeki bu eksikliği tamamlamış, insanları cehaletin karanlığından kurtarıp irfanın aydınlığına ulaştırmışlar.

*

İtikad, birtakım herzevekillerin, kerameti kendisinden menkul şişirilmiş balonların, ağzı iyi laf yapan hakikat şarlatanlarının bu tür saçmasapan palavraları üzerine bina edilebilecek bir şey değildir.

Allahu Teala “şey”lerin nasıl var olduğunu bildirmiştir; “Ol!” der ve olur.. Bu kadar!

Bunlar ise, haşa Allah’ın “hakikat”ini “keşf” etmişler; var olmayı o hakikatin zuhuru ve tecellisine bağlıyorlar.

Kendi “hakikat”lerini bile keşfetmekten acizler, fakat Allahu Teala’nın “hakikat”ini nasılsa “keşf” ediyorlar.

*

Bu anlayış, Erzurumlu İbrahim Hakkı rh. a.’in Marifetname’de söylediği gibi, Allahu Teala’nın “Halik” isminin iptali anlamına geliyor.

Fakat mesele bundan ibaret değil; bu, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ayrıntılı bir biçimde açıkladığı gibi, yaratılmışların tanrılaştırılması demektir. Çünkü mevzubahis olan Allah’ın “hakikat”i..

Şeyhülislam’ın mübalağa yaptığı ya da “niyet okuyuculuğu”na soyunduğu zannedilmesin..

Bu, gayet açık.. Yukarıda, Seyyid Şerif’in risalesinde yer alan “O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” şeklindeki cümlede geçen hakikatten kastın “Allah’ın hakikati” olduğunu göstermiştik.

*

Burada “hakikat” kavramı üzerinde de durmak gerekiyor; birşeyin hakikatinden söz ettiğimizde bundan ne anlaşılmalıdır?

Sözlüğe bakalım..

el-Müncid’de “şey’in hakikati” (hakîkatü’ş-şey’i) tabiri için “onun aslı” (asluhû) açıklaması yapılıyor. “Raeytühû alâ hakîkatihî” (Onu hakikati üzere gördüm) cümlesindeki “hakikati üzere”ye ise şu mana verilmiş: “Ke-ma hüve fi’l-vâkı’i” (Vakıada/gerçeklikte o nasılsa, öyle). (el-Müncidü’l-Ebcedî, Beyrut, 1987, s. 377.)

Hans Wehr’in Arapça-Almanca Sözlüğü ise “Leyse lehû hakîkaten” (Onun bir hakikati yoktur) cümlesi için şu karşılığı kullanmış: “Es existiert nicht wirklich, es ist nichts Reales” (Gerçek bir varlığı yok, gerçek değil).. (Arabisches Wörterbuch, 5. b., Wiesbaden, 1985, s. 277.)

Wehr’in sözlüğünün İngilizce tercümesinde ise şu karşılık mevcut: “It does not really exist, it is not real. (A Dictionary of Modern Written Arabic, ed. J. Milton Cowan, 3. b., New York, 2011, s. 192.)

Demek oluyor ki, “Allah’ın hakikati”nden söz etmek, “Allah’ın aslı”ndan, “Allah’ın kendisi”nden söz etmektir.

Bu durumda “O hakikat, mümkün mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda tecelli ve zuhur etmiştir” şeklindeki söz, “Allah’ın aslı (kendisi), o şeylerde zuhura gelmiş, zahir olup açığa çıkmış” anlamını kazanır. 

“O şeyler, gerçekte Allah’tır” denilmiş olur.

*

Vahdet-i vücutçulara hüsnüzanda bulunan birçok kişinin, onların laflarının mantıkî sonucunun bu olduğunu bilmedikleri kesindir.

Ancak, bunlar, hakkında bilgi sahibi olmadıkları ve kafalarının basmadığı bu tür meselelerin peşine takılmamalı, makbul ve muteber Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarıyla yetinip irfan vs. edebiyatı ile bilmedikleri sulara yelken açmaktan kaçınmalıdırlar.

Bu işi “Tasavvuf haldir, kâl (konuşma) değildir” diyerek savunanlar da “hal”lerini alıp gitmek, edeplerini takınıp susmak, “kâl” vadisinde sapık supuk hezeyanlarla vakit geçirmekten sakınmak durumundadırlar.

*

Evet, bu “akıl”la bağını kesmiş “keşf”e (zırvalara) göre “Hiçbir şey onsuz (Allah’ın “hakikat”i olmaktan uzak) olamaz, çünkü herhangi bir şey onsuz olabilseydi varlıkla nitelenmezdi.”

Böylece bu ağaların giydikleri ayakkabıda, kıçlarındaki donda haşa Allah’ın hakikati (kendisi) tecelli edip zuhura gelmiş oluyor. Bunlar haşa Allah’ın hakikatinin tecelli edip zuhura geldiği mazharlar..

Aynı şekilde hristiyan çobanın ahırındaki domuzda, hatta o domuzun pisliğinde haşa Allah’ın “hakikati” tecelli edip zuhura gelmiş oluyor..

“Çünkü bunlarda Allah’ın hakikati tecelli edip zuhura gelmemiş olsaydı varlıkla nitelenmezlerdi.”

Meseleyi bu açıklıkta yazmak gerekiyor ki herkes ne halt yediğinin farkına varsın.

Kısacası, akıl ile bağlarınızı kopardığınız zaman “keşf” edip baş tacı etmeyeceğiniz, yemeyeceğiniz hiçbir halt yok.

*

Cürcanî’nin sözlerinin esasını keşfî müşahede (mükaşefe) kavramı oluşturuyor.

Fakat bu “keşf”in “aklın tavrının ötesinde bir tavır” olmak gibi bir özelliği (ya da iddiası) var.

Akla sığmıyor..

Peki, nakle (nasslara, ayet ve hadîslere) sığıyor mu?

Onlara da sığmıyor..

Sığsa, İbn Arabîci (İbn Arabist) vatandaşlar milleti onun keşf hurafelerine değil ayet ve hadîslere davet edecekler, ortada tartışılacak bir mesele kalmayacak..

Selefîlerin Allah’ın kelamını (aklı bir tarafa bırakarak) yorumlamalarına bile razı olmayanların, kerametleri kendilerinden menkul herzevekillerin kendi keşf iddiaları söz konusu olduğunda aklı devre dışı bırakan saçmalıklarına sorgusuz sualsiz iman etmeleri nasıl yorumlanmalıdır?

*

Yukarıda özellikle şu hususa dikkat çekmiştik:

Ehl-i sünnet itikadına göre bilgi üç yolla elde edilir: Akıl, sağlam duyular, doğru haber.

Keşf diye bir dördüncü bilgi kaynağı yok..

Yani bir insan çıkıp, “Bana keşf oldu ki, bundan böyle helal bildiğimiz şu şey haramdır” diyemez.

Ya da “Haram bildiğimiz şu şey, artık helaldir.. Bunu keşfî müşahede ile öğrendim” diye konuşamaz.

Yahut “İslam’ın şartlarına bir şey daha eklendi, bundan sonra ayrıca şöyle bir ibadet daha yapmamız gerekiyor” şeklindeki bir iddia ile ortaya çıkamaz.

Amelî hususlarda “yeni icat”lar çıkarılamayacağı gibi, itikadî hususlarda da “yeni keşif”ler yapılamaz.

İlki amelî bid’at, ikincisi ise itikadî bid’at olur.. İkincisi daha tehlikelidir.

Din, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” (Maide, 5/3) ayet-i kerimesinin indiği gün tamamlanmıştır, dinde eksik gedik yoktur, ve ona eklenecek bir şey de söz konusu değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması “tahkîkî iman – taklîdî iman” ayrımı yapmaktadır.

Her mümin tahkîkî imana sahip olmakla yükümlüdür.

Buna karşılık hiçbir mümin “keşf” sahibi olmakla, “keşfî müşahede” ehli olmakla yükümlü değildir.

Dolayısıyla tahkîkî iman olarak nitelendirilen imanın “keşf”le bir ilgisi yoktur.

Tahkîkî iman, aklî tefekkür ve nakle dayalı bilgi sayesinde oluşan “delile müstenid” imandır.

*

Said Ramazan el-Bûtî, bu “tahkik-taklid” konusunda şöyle diyor:

“Hâl böyle olunca, Allah Teâlâ’nın bizi kesin bir temele dayandırmakla yükümlü tuttuğu itikadî hususlarda taklidin caiz olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü taklid, ictihada güç yetirilememesi halinde söz konusu olur. İctihad da ancak, âyan beyan bilindiği gibi, zanna dayalı hususlarda caizdir. Allah Teâlâ’nın bizleri kesin kanaat sahibi olmakla mükellef tuttuğu dinin (itikadî) esaslarında, yukarıda da açıkladığımız gibi, zanna dayalı herhangi bir şey bulunmadığından ictihad yapılamaz; nerde kaldı ki taklid yapılsın.

“Bir kimse itikadî esaslarla ilgili delilleri anlamayabilir, bu durumda taklide başvurması şarttır. Çünkü bu, … hem kendisinin, hem de idrak edilebilir şeylerle mükellef diğer aklı başında kimselerin iştirak ettiği bedihî delillerden haberdar olmasıdır.

“Bu yüzden âlimler demişlerdir ki: ‘… İtikadî esaslarda taklitçi durumda olan bir kimse hakkında söylenebilecek en ehven söz, “günahkârdır” ifadesidir.’.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid’attir, çev. Süleyman Çelik, İstanbul: Bedir Y., 2011, s. 172.)

 *

Konu, merhum Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin (k. s.) Ehl-i Sünnet İ’tikadı adlı eserinde ise şöyle yer almaktadır (Çev. A Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 37):

“Allah (c.c.)’ı ve Allah’ın sıfatlarını bilmek, ilimlerin en yücesi, en büyüğü, en faydalısı, en mükemmeli, en şereflisi, en parlağı, ruha en fazla tesir edenidir…. İşte bunun içindir ki bu ilmi, Peygamber (s.a.v.), ilmin başı olarak vasfetmiştir. Bu ilmi, aklî ve naklî delilleri ile bilemeyen bir kimsenin [başkalarını] taklide başvurmaktan [ve onlara uymaktan] başka çaresi yoktur. Taklid, Mâtüridî mezhebine göre câizdir. [Caiz olmak, farz veya vacip olmak anlamına gelmez.]

“Mutezile ulemasına göre taklid câiz değildir. Hatta Ebu Haşim, taklid edenin kâfir olacağını söylemiştir. Şüphesiz ki doğru olan, bizim mezhebimizin görüşüdür. Bununla beraber taklid yapan kimse günahkârdır. [Bu nedenle, taklid için mutlak olarak caizdir denemez, aklî ve naklî delilleri öğrenme imkânı bulamayan ya da anlayamayanlar için caizdir.]

“Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs-i şerîfin rivayet olunduğu ileri sürülmüştür: ‘İhtiyarların dinini taklid edin.’ Halbuki bu, hadîs-i şerîf değildir. Süfyân-ı Sevrî’nin sözüdür….”

*

 Allame Âliyyü’l-Kârî ise konuyu şöyle açıklıyor:

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de bir delile da­yanmadan taklid eden kişinin imanı sahihtir. İmam Ebû Hanife, Süfyan-i Sevrî, Mâlik, Evzai, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve müctehidlerin umumu ile hadis âlimleri taklidçinin imanının sahih olduğunu, an­cak delil bulmadığı için günahkâr olduğunu söylemişledir. ... Mûtezile’ye göre ise şüpheyi defetmek mümkün olacak şekilde her meseleyi akıl delâleti ile bilmedikçe bir kimse mümin olamaz. …

… Bu ihtilâf dağ başında bulunup da bu âlem hakkında düşünmeyen, yaratıcısı hakkında asla düşünmeyen kimseler hak­kında doğmuştur. Müslüman ülkelerde doğup büyüyen ve bu âle­min sanatlarını görüp Allah’ı noksan sıfatlardan berî kılan kimse ise taklid sınırının dışındadır. Nitekim bir Arap köylüsüne: “Allah’ı nasıl tanıdın?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş: “Devenin tersi devenin geçtiğine, ayak izleri bir yürüyenin varlığına delâlet eder de bu yüksek eyvanlar ve alçak merkez bir yaratıcının varlığına de­lâlet etmez mi?” cevabını vermiş. Fakat taklidçi inancını, kendini imana davet edenin boynuna bir gerdanlık gibi asıp, “Eğer bu din doğru ise doğrudur, batıl ise vebali günahı onun [beni imana davet edenin] boynuna aittir” ma­nasında bir düşünceye sahip olursa bu türlü taklidçi ittifakla mümin değildir. Çünkü böyle bir kimse imanında şüphe içindedir.

Bir gö­rüşe göre ise, bu âlemin yaratılmışlığı ve Allah Teâlâ’nın varlığı Al­lah Teâlâ hakkında gerekli olan ve olması mümkün olmayan meseleleri delilleri ile birlikte bilmek her mükellefe farz-ı ayndır. Dolayısıyla delile bakarak bilgi sahibi olmak farzdır [farz-ı ayndır], taklid caiz değil­dir. İmam Razî ve Âmidî’nin tercih ettiği görüş de budur. Burada delilden kasdedilen icmalî delile bakmaktır. Tafsilâtlı delile baka­rak şüphesi bulunanların şüphesini gidermek, yol gösterilmek is­teyenlere yol göstermek ise farz-ı kifayedir. …

(İmam-ı Âzam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerh: Aliyyül Kârî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., t. y., s. 384-8.)

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise, konuyu şöyle açıklamaktadır:

Taklid: Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

“Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [fikrî inceleme/araştırma] ve istidlale [aklî delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar [teorik düşünce, akıl yürütme] ve istidlali [aklî ve naklî deliller getirme] terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez….”

(Mehmet Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlarİstanbul: Seha Neşriyat, s. 159.)

*

Vahdet-i vücutçuların insanları davet ettikleri “öğreti”ye (felsefeye) gelince..

Akılla bir ilgisi yok.. “Aklın ötesinde bir tavır”dan söz ediyorlar.

Nakille de (nasslarla, ayet ve hadislerle de) bir ilgisi yok, çünkü “keşf” adını verdikleri özel bir bilgi türünü bahis konusu yapıyorlar.

Keşf vasıtasıyla ulaştıklarını söyledikleri bilgi ayet ve hadislerde bulunuyor olsa zaten keşften söz etmelerine gerek kalmayacak, doğrudan ayet ve hadisleri okumaları yeterli olacak.

*

Burada karşımıza şöyle bir soru çıkıyor:

Vahdet-i vücutçuların sözlerine itibar eden bir adamın imanı ya da inancı “tahkik-taklid” ayrımında nereye düşer? Onun tavrı “tahkik”e mi, yoksa “taklid”e mi dayalıdır?

Cevap açık: Bu, taklid eksenli bir tavırdır.

Çünkü mevzubahis olan, kişinin ne kendi nazarî (teorik) inceleme, araştırma ve bilgisidir, ne de kendi keşfidir; sadece, “İbn Arabî (ya da vahdet-i vücutçu taife) şunu keşfetmiş” şeklindeki bir “haber”e (rivayete) “takliden” inanılmaktadır.

Ortada som ve pür “taklid” mevcut.. Delilsiz, “akıl ötesi” olduğu söylenen bir iddianın tasdiki söz konusu..

Ve bu taklid ameliyesini, Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde bir yere oturtamıyoruz.

*

Çünkü, Ehl-i Sünnet, ister amelî, isterse itikadî olsun, dinî konularda keşfe itibar etmiyor.

Bunlar ise, delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmayan keşfe bir de taklid günahını ekliyorlar. Tüy dikiyorlar. 

Üstelik, keşf sahibi oldukları söylenen kişiler, sıdk u sadakatlerinin delili olarak mucizeler gösterebilen birer peygamber değiller.

Dahası, peygamberlere özgü “masumiyet”le de bir ilgileri yok.

Onların keşfine inanmanın tek bir dayanağı var: Kuru hüsnüzan.

Ancak, şer’î delil niteliği taşımayan (edille-i şer’iyye arasında yer almayan) böylesi “keşf” iddialarını geçtik, şer’î delillerin bizzat kendilerinde bile hüsnüzan tek başına yeterli olmuyor.

*

Amelî konularda “zan” düzeyindeki bilgilere de (zayıf hadisler ya da içtihat çerçevesinde) yerine göre itibar edilebiliyorsa da, itikadî meselelerde “zan” yeterli görülmüyor. Akıl ve nakil (ayet ve hadis) eksenli “kesin” delil isteniyor.

Dolayısıyla, itikadî konularda vahdet-i vücutçuların keşf iddialarının i’rabta mahalli hiç yok.

Mahalli olmadığı gibi, onların sözlerine itibar etmek (Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde) mahzurlu.

Onların itikadî nitelikteki sözlerine itibar edenler, kendilerini otomatikman “taklid ehli” haline getirmiş, günahkârlığı yol edinmiş, “imanlarının tahkîkî iman olmadığını” belgelemiş oluyorlar.

*

Şu ayet-i kerime, onların durumunun anlaşılmasına yardımcı olabilir:

Bunların bir de ümmî (okuyup yazamayan) kısmı vardır, kitabı (Tevrat’ı), kitabeti (yazmayı) bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını ümniyyeler kurar ve sırf zann ardında dolaşırlar.” (Elmalılı meali, Bakara, 2/78)

Bu ayet-i kerime, Medine’nin kenar muhitlerinde yaşayan Yahudiler için nazil oldu, fakat Hristiyanların durumuna da ışık tutuyor.

Hatta bizim durumumuza..

Bugün milletçe (istisnalar dışında) Kur’an karşısında ümmî konumdayız. Okuyamıyoruz, ya da anlamadan okuyoruz, okumamıştan bir farkımız olmuyor; yazma bahsinde durumumuz daha da kötü, Kur’an diliyle (Arapça) yazamıyor, meramımızı anlatamıyoruz.

Cahilliğimiz o kadar büyük boyutlarda ki, Latin gâvurunun (Türkçe’nin telaffuzunun hakkını veremeyen) harfleriyle Türkçe okuyup yazabilenimiz kendisini ümmîlikten kurtulmuş zannediyor.

Halbuki, Kur’an karşısında kör kütük ümmî.. O kadar cahil ki, ümmî olduğunun farkında bile değil.

İşte, bu bahiste esas olan Kitap bilgisidir.. Ve, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğidir.. Sünnetidir.

Falanın filanın keşfine gelince.. O, en iyi ihtimalle zandan ibarettir.. En iyi ihtimalle...

Kötü ihtimalin ise sınırı yok.

*

Böylesi zanların peşine çok fazla takılmanız halinde, şu ayet-i kerimede durumları açıklanan insanlara benzemeniz mümkündür:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir!” (Tevbe, 9/31)

Bugün İslam alemindeki itikat ve/veya amel bakımından sorunlu toplulukların hemen hepsinin bu hale gelmelerindeki temel etken, şer’î delilleri (Şeriat'i) terk pahasına belirli şahısların keşfine, dehasına vs. güvenmiş olmalarıdır.

Mesela FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü)..

Bu insanların en büyük sorunu, Fethullah’ın “keşf”ine bel bağlamış olmalarıdır.

*

Bu noktada vahdet-i vücud anlayışını (aslını esasını anlamadan, "akıl" vasıtasıyla tevil edip iyiye yorarak) savunan bazı kişilerin salih insanlar olarak bilinmesinin (ve hatta öyle olmasının) bir önemi yoktur.

Edille-i şer’iyye arasında “salih insanların keşfi” de yer alıyor olsaydı mesele yoktu, fakat böyle birşey söz konusu değil.

Salih insanlar da bazen yanılabilirler.. Günah da işleyebilirler, günahta ısrar etmeyip tevbe ederler.. Hak etmeyen insanlar hakkında lüzumsuz hüsnüzanda bulunarak onların sözlerini tevil edebilir, onlara lüzumsuz yere kefil olabilirler..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile yanlış haber ile yanıltabilmişlerdi.. Şu ayet böyle bir olay yüzünden nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, bir fasık size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 49/6)

Birisi size “keşfen” birşeyi haber verdiğinde, keşf yolculuğuna çıkabilen biriyseniz şayet, onu mutlaka bizzat kendiniz araştırıp “keşf” edin..

*

Araştıramıyorsanız, “keşf” sahibini kendi keşfi ile başbaşa bırakmanız, “keşf”inden uzak durmanız, akıl ve gönül sağlığınız için hararetle tavsiye olunur.

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb; bunların tümü ondan sorumludur.” (İsra, 17/36)

Şunu da unutmamak gerekiyor: İnsanın manen yaşadığı ve “keşf” diye adlandırdığı birtakım tecrübeler Allahu Teala’nın bir imtihanı olabilir. Kendi keşfine dayanarak, “tamamlanmış olan din”e ilaveler yapmaya kalkışmaktan insanın kaçınması gerekir.

Yoksa Allah'ın tuzağından (mekrinden) kendilerini güvende mi görüyorlar? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah'ın tuzağından emîn olmaz.” (A’raf, 7/99)


İRFAN PAZARLAMACILARININ VE VAHDET-İ VÜCUTÇU MARİFETULLAH İŞPORTACILARININ ANLAYAMADIĞI




Malumdur ki, İbn Arabî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimler, “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” şeklinde (İslâm’ın ilk dönemlerinde dillendirilmeyen, sonradan icat edilmiş) bir sınıflandırma yapıyorlar.

(Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makalat’ı bu ayrım ekseninde kaleme alınmıştır. Ancak onun tarikat, marifet ve hakikat anlayışı Şeriat’e uygundur.)

Yunus Emre de “Şeriat tarikat yoldur varana, hakikat marifet andan içerü” diyor.

İşte burası, ayakların kaymaya başladığı yer..

Şeriat’siz hakikat ve marifet olmaz..

Şeriat’in olmadığı yerde hakikat ve marifetin izine tozuna rastlanamaz. Hakikat ve marifet, Şeriat’te dercedilmiştir.

Tarikat da öyle.. Bir tarikat, Şeriat’ten saptığında, dalalete düşmüş, hakikat ve marifeti kaybetmiş olur.

*

Tarikatlar mezhepler gibidir, nasıl bir mezhep (içtihat) Şeriat’i (İslam’ı) kendi tekelinde göremezse, tarikatlar da manevî tekamülü kendi inhisarları altındaki bir imtiyaz olarak göremezler. (İmam Şafiî’nin “Bizim (içtihadî meselelerdeki) mezhebimiz/görüşümüz doğrudur, fakat yanlış olma ihtimali var; muarızlarımızın görüşü (delilleri yorumlayış biçimi) yanlıştır, fakat doğru olma ihtimali var” anlamına gelen bir sözü mevcut.)

Manevî tekamül, (Şeriat’e uyulması kaydıyla) tarikatsız da gerçekleşir. 

Nitakim Mehmed Zahid Kotku rh. a., Tasavvufî Ahlâk adlı eserinin birinci cildinde Aziz Mahmud Hüdaî k. s.'nun, “Dört mezhebin imamları seyr ü süluklarını ilim yoluyla yapıp kemale ermişlerdir” anlamına gelen bir sözünü naklediyor.

Yani Şeriat tek başına (tarikat işlevini de görerek) insanı kemale ulaştırabilir, fakat Şeriat’siz tarikat zındıklığın ta kendisidir.

*

Söz konusu dörtlü taksimde geçen marifetten kasıt, marifetullah, Allahu Teala’yı bilip tanımak..

Bu taksim ya da tasnif çerçevesinde “hakikat” kavramı hakkında konuşurken dikkatli olmak gerekiyor. Hakikat Şeriat’in dışında olan bir şey değildir, içinde olan birşeydir, özüdür.

Hakikat, Şeriat’le kaimdir, Şeriat yoksa, hakikat denilen özünün de mevcut olamayacağı açıktır.

O yüzden, Şeriat’e sırt çeviren hakikat edebiyatçılarının cemi cümlesinin hakikat düşmanı haline geldikleri görülmektedir.

*

Marifet meselesine Hz. Ali’nin şu sözü ışık tutmaktadır: 

“Marifet, Allah konusunda kalbinde ne tasavvur edersen et Hakk’ın onun zıddı (ondan başka bir şey) olduğunu bilmektir.”

Kelâbâzî, tasavvvuf konusunda kaleme alınmış ilk eserlerden olan kitabında konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“Şeyhlerden biri şöyle der: ‘Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. [Şirk koşmamak, muvahhid olmaktır.] Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine [zatıyla ilgili bilgiye] ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkânsız hale getirmiştir.’ 

"Bu sebeple Rabb’ın [bilgi ile] ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. 

"Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir. [Zatını bilmeyi geçtik, sıfatlarının künhüne vakıf olmak bile mümkün değildir.]”

(Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf / Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1992, s. 193.) 

*

Zünnun-ı Mısrî k. s.’dan konuyla ilgili olarak şu söz nakledilir: 

Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” 

(Ferideddin Attar, Tezkiret-ül Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergah Yayınları, s. 192.)

Cüneyd-i Bağdadî k. s. ise şöyle demiştir: 

“Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur [hilesidir]. Arif [marifet sahibi] olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.)

Yine şu söz de ona aittir: 

“İlim, ihata eden birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” (A.y.)

Marifet de ilmin kapsamına girer.

Cüneyd-i Bağdadî k. s. şunu da söylemiştir: 

“Allah’ın vahdaniyetine (birliğine) dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na [varlığına] dair olan ilimden farklıdır.” (A.y.)

*

Ebu Bekir Vasıtî k. s. ise şunları söyler:

“Bir pîr, ‘En büyük günahım O’nun hakkında marifet sahibi olmamdır [marifetfuruşluk yapmamdır]’ demiştir…. İbare ve ifade [marifetullaha dair sözler] Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudûs (sonradan olma durumu) tohumu vardır. Tevhid ise kendi mukaddes âleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir….” (A.g.e., s. 739.)

Ebu Bekir Vasıtî k. s. şunları da söylemektedir: 

“Muamele (amel, ahlâk ve ibadet) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lâkin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet [benlik, enaniyet] âleminden zahir olan bir inkâr ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.)

Yani, yüce hakikatlerden bahsetme iddiasıyla ortaya çıkıp marifetullaha (Allah’ı bilmeye) dair ileri geri konuşanların birçoğu, insanları şirke doğru götüren haddini bilmezler durumundalar.

Böyle yapmakla insanlara Allahu Teala’yı tanıtmış olmuyorlar, kendilerini arif, irfan sahibiermiş vs. diye tanıtmış oluyorlar, "büyük arif" filan diye nam salıyorlar.

Gevezeliklerinin başka da bir faydası yok.

*
Benzer şekilde Ebu Abbas Seyyarî k. s., Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır (marifet iddiasında bulunmamaktır) demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Gerçek marifet (marifetullah, Allah bilgisi), takvasız olmaz.

Yani takvası (Allah korkusu) olmayanda marifetullah bulunuyor olamaz.

İnsandaki marifet (marifetullah), ondaki takva kadardır.

Çünkü, korku, bilginin sonucudur. Bilen, korkar.

Mesela, insanlar aslanlardan, kaplanlardan korkarlar, çünkü onların yırtıcı canavar olduklarını bilirler. İki yaşındaki bir çocuk ise, bu canavarlardan korkmaz. Çünkü onlara dair bilgisi bulunmaz.

O yaştaki bir çocuk, bir prize çiviyi sokmaktan çekinmez, yetişkinlerin ise bundan ödü patlar. Çünkü bunun tehlikesini bilirler.

İşte, kendisinde Allah korkusu (takva) olmayan kişide de, Allah bilgisinin (marifetullahın) bulunuyor olması düşünülemez. 

*

Ancak, takvanın dereceleri var; söz ve davranışlarının kendisini küfre düşürüp düşürmemesini umursamayan kişide takva hiç yok demektir.

Bazısı ise küfre düşmekten sakınır, böylesi bir takvası vardır, fakat amelinde takva sergileyemez.

Takva ile abidliği de birbirine karıştırmamak gerekiyor..

Takva, sevaplı işleri çok fazla yapmak demek değildir, günahtan sakınmaktır. En takvalı insan, günahtan en çok sakınan kişidir, salt farzları yapıyor olsa bile.

Gerçekten takvalı olan insanın yalnızlıktaki hali ile insanlar arasındaki hali, günahtan kaçınma cihetinden bir farklılık göstermez. 

İnsanlar arasında işlemediği günahı yalnızken işleyen kişide takva eksik demektir. İnsanlardan utanmak da (aldatma maksatlı iyi görünme değil de haya) çok iyi ve makbul birşeyse de, Allahu Teala’ya karşı olan takva bunun ötesinde birşeydir. 

(Allahu Teala’dan bizi de takva sahibi kullarından eylemesini niyaz ederiz.)

*

İşte bu yüzden, Allah c. c. katında en değerli (en kerîm) olanlar, O’ndan en çok korkanlardır (Hucurat, 49/13), yani isyankâr duruma düşmekten, emir ve yasakları çiğnemekten en çok sakınanlardır.

Allah’tan en çok korkanlar kimlerdir?

Doğal olarak, âlimlerdir: “Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar, alimlerdir.” (Fatır, 35/28.)

İşte “marifet, hakikat” bundan ibarettir.. Gerisi fasa fiso, boş edebiyat, riyakârlık ve gösteriştir.

Kişi takvası (kendisindeki Allah korkusu, günahtan sakınışı) kadar alimdir ve marifet sahibidir.

Bir insanda takva (marifet), hayat tarzı olarak amelinde kendisini gösterir; takva ve marifetullah gösterişçiliği ve edebiyatı başka birşeydir.

*

Takvanın ne olduğunu bilmek ve anlamak, iyi anlatabilmek de, takvalı olmak anlamına gelmez.

İmam Gazalî’nin İhyâu Ulumiddin’de yer alan şu ifadeleri meseleyi anlamak bakımından aydınlatıcıdır (C. 4, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir, s. 23.)

“Hz. Ebu Bekir’i görmez misin ki, [kendisine sunulan] sütü içtikten sonra, sütü verenin gayr-ı meşru [Şeriat’e aykırı] yoldan onu kazandığını öğrenince, hemen boğulacak şekilde parmak salarak onu midesinden boşaltmağa çalışmıştır. O bilmeyerek içtiği bu sütten fıkhî hükümlere göre mes’ul olmadığını ve fıkıh fetvalarında bunu [kusup] çıkarmanın vacib olmadığını bilmiyor mu idi?! İmkan nisbetinde midesini temizlemekle niçin tevbe etti? Bu, ancak onun kalbinde yerleştirilen bir sır içindir. O gizli sır, ona, amme [genelin] fetvalarının başka ve Ahiret yolculuğunun tehlikelerinin başka şey olduğunu ve bunları ancak sıddıkların bilebileceğini bildirdi. Sen, Allah’ın yarattıkları içerisinde Allah’ı en iyi bilen [marifetullah sahibi] bu gibilerin hallerini düşün. Onlar Allah’ı, Allah’a giden yolu, Allah’ın gadabını ve mağrur olmanın zararlarını herkesten iyi bilenlerdendir. Bunlar öyle sırlardır ki, bunların daha ilk kokularını alan kimse, Allah’ın yoluna giren salik, bin sene de yaşasa, her nefesinde nasuh tevbesine devam etmesinin lüzumunu ve hiç vakit geçirmeden tevbenin vücubunu anlar….” 

İmam Gazalî şunu da söylüyor:

“… [O,] celalini anlamakta akılların şaşırıp hayrete düştüğü, vasfını anlatmakta dillerin tutulduğu, ariflerin O’nun hakkındaki marifetlerinin kemali, [marifet hususunda] acziyyetlerini itiraftan ibaret olduğu, bir Allah’tır. Nitekim Resul-i Ekrem: ‘Gereği gibi Seni sena etmekten acizim. Sen, kendini sena ettiğin gibi yücesin’ buyurmuş. Sıddîk-ı Ekber [Hz. Ebu Bekir] de, ‘Anlamadığını [anlayamıyor olduğunu] anlamak bir anlayıştır’ demiştir….”

(A.g.e, C. 4, s. 551-552.)

Plotinus'un şakirdi İbn Arabî herzevekili, İmam-ı Rabbanî ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin dikkat çektiği gibi, Hz. Ebu Bekir r. a.'in bu sözünü diline dolamış ve isim vermeden onu aşağılamış, cahillik isnadında bulunmuş durumda.

Senin irfanın (!) başına çalınsın!

*

Yaşamak başka, edebiyat başka:

Gerçek bu söz yârenler
Gördüm demez görenler
Keramete erenler
Gizli sırrı açar mı?!

Üftade k. s.


KAPLAN'IN ÜFLEDİĞİ KAVAL VE KOYUN SÜRÜSÜ

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci-yazar Mustafa Kaplan, “sufizm” konulu “beyanname”leri için şöyle bir yeni açıklama yapmış:

Dünyânın çobanları, sekiz milyar insanı zahmetsizce güdebilmek için beyinlerini çatlatıyorlar ve milyar dolarlar harcıyorlar. Buldukları en geçerli metod, "Sufizm" denen sistemdir.

Sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiren çokbilmişler, bilmeden yorum yapıyorlar. Sistemde benzerlik olduğu doğru, ama tek başına o değil.

Sufizm, "beyinlerini başkasının cebine koymuş" insanları bir arada gütme san'atıdır. Bir karabaş koyun seçersiniz, bütün sürü onun peşinden gider. Düz giderse düz giderler, uçurumdan atlarsa da düşünmeden taklit ederler.

Şu ân grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda bu "sufizm" işletilmektedir. Dünyânın çobanları o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu var-, onu lider şahsıyyet konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktadırlar. Çünkü, arkadan gelenlerin "sorgulama" alışkanlıkları yoktur, zâten ona müsâade de edilmez. Hemen "aforoz" sistemi işletilir...

Evet, günümüz tasavvuf ekolleri sufizme en uygun yapılardır; ama bütün gruplar aynı formatta çalıştırılmaktadır. Sâdece tarîkatlar değil, mason locaları da, liberaller de, siyâsî partiler de, STK'lar da sufizm metoduna göre şekillendirilmektedir. Lider tek söz sáhibidir, yanlışında hikmet aranır, aslâ tenkid edilemez!

Var mı, içinde bulunduğu sistemi eleştiren babayiğitler? Hangi grupta, hangi inançta olursa olsun, selâm olsun akıl sáhiblerine! Yazıklar oldu Sufizm mahkûmlarına!..

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Söyledikleri doğru, isimlendirme (kavramsallaştırma) yanlış.

Ki bu, ciddi bir sakatlık.

*

Kaplan, sufizm kelimesi etrafında laf üreteceğine “Allah’ın vaadi” konusundaki hatasını itiraf edip düzeltseydi, okurlarına karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olur, ve kendisinin, hataları olmakla birlikte “iyi niyetli ve samimi” olduğunu düşünmemizi sağlardı.

Hatasız kul olmaz, “Beşer, şaşar”, fakat iyi niyetli insanlar, hatalarını fark ettiklerinde düzeltirler. Yanlışlarını itiraf etmekten kaçınmazlar, tam aksine, hata etmiş olduklarını söyleyerek insanları uyarma konusunda acele ederler.

Mesela İmam Şafiî gibi müçtehit imamların içtihat ve fetvaları için “kavl-i kadîm” ve “kavl-i cedîd” ayrımı yapılır.. Birçok konuda sonradan görüşlerini değiştirmişlerdir. “Bir zamanlar şöyle demiştim, bu konuda farklı birşey söylemeyeyim, sonra insanlar benim için ‘Bir dediği öbürünü tutmuyor’ derler” diye düşünmemişlerdir.

Böyle düşünselerdi takva şişesini taşa çalıp kırmış ve sapıtmış olurlardı.

*

Merhum Bediüzzaman’ın da, bir mahkeme savunmasında yaptığı şöyle bir “hata itirafı” var:

İddianamede, “Telvihat-ı Tis’a” namında tarikatın bazı hakaikine ait bir risalede medar-ı tenkid bulunan şu fıkra:

Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset ve bir kısım gafil insanlar, ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı su-i istimalâtı (kötüye kullanımı) ve bir kısım hatiatı (hataları) bahane ederek bu hazine-i uzmayı kapatmaya, belki tahrip etmek ve bir nev’i âb-ı hayatı dağıtan o kevser menbaını kurutmağa çalışıyorlar. Ve merkez-i hükûmet olan İstanbul’u beş yüz elli sene, bütün âlem-i Hristiyanînin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envar-ı tevhid ve merkez-i İslâmiyetteki ehl-i imanın mühim nokta-i istinadı o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde o ‘Allah, Allah’ diyenlerin kuvve-i imaniyeleri ve marifet-i ilâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır. İşte ey insafsız hamiyetfuruşlar (hamiyyet gösterişçisi, hamiyyet satar) ve sahtekâr milliyetperverler!. Tarikatın, hayat-ı içtimaiyemizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.” diye yazılı olan fıkra (anekdot) aleyhime tenkidkârane bir fıkra olarak dercedilmiş.

El-cevap: Bu fıkra hakikat noktasında çok hatiatımı affettirir, mübarek bir fıkradır. Hem bu fıkra, hükûmetçe tarikatın yasak olduğuna dair kanunların neşrinden hayli zaman evvel olmakla beraber, bu tarikat talimi değil, tarikatın bir hakikat-ı ilmiyesini ilmen beyan etmektir. Buna yasak temas edemez.

Bediüzzaman burada hukuk dersi veriyor, fakat konumuz bu değil.

Görüldüğü gibi, “hatalarını affettirmek”ten söz ediyor.

Büyük insandı, Allah rahmet eylesin!

*

Mustafa Kaplan’ın ifadelerine dönelim..

Demagoji ve mugalataya sığınıyor.

Çokbilmişler, sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiriyorlarmış.

Zaten aynılar.. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.. Sufî eşittir mutasavvıf, ve sufizm eşittir (cilik, culuk vezninde) tasavvuf-çuluk.

İmdi, yazarın anlattığı şey şu:

Ortada bir “sistem” var, esasını insanları “sürü” haline getirip (başlarına geçirilen bir “karabaş koyun” vasıtasıyla) gütme oluşturuyor.

“Dünyanın çobanları” denilen birileri (her kimseler), grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu varmış-, onu lider konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktalarmış. Arkadan gelenlerin (sürünün) "sorgulama" alışkanlıkları yokturmuş, zâten ona müsâade de edilmezmiş. Hemen "aforoz" sistemi işletilirmiş.

Bu “sistem” (sufizm metodu) hem tasavvuf ekollerinde (tarikatlarda), hem mason localarında, hem liberallerde, hem siyâsî partilerde, hem de STK'larda (sivil toplum kuruluşlarında) hükümferma imiş.

Bunun anlamı, liderin tek söz sáhibi olmasıymış, liderin yanlışında hikmet aranırmış, aslâ tenkid edilemezmiş.

*

Bunları anladık, güzel de, bu sufizm metodu denilen şey, sadece tasavvuf ekollerinin tekelinde olmadığına, siyasal partilerde, sivil toplum kuruluşlarında (vakıflar ve derneklerde, gönüllü kültür teşekküllerinde), mason localarında vs. de yürürlükte olduğuna göre, neden bu olguyu sufizm diye adlandırıyorsun da mesela “masonizm, partisizm, sivilizm” vs. gibi bir tabir kullanmıyorsun?

Dünya siyasetine damgasını vurmuş olan bu olgunun farkında olan tek kişi sen değilsin ve sosyal bilimler literatüründe bu olguyu ifade için kullanılan yığınla terim var.

Neden onlardan birini kullanmıyorsun da buna sufizm diyorsun?

Bu olgu işte Yahudilik ve Hristiyanlığa hakim durumda.. Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği üzere haham ve rahiplerini “rab” edinecek kadar liderperestler. Koyun sürüsü olmaya dünden razılar.

Aforoz sistemi de Katolikler’in alamet-i farikası durumunda.

Söz konusu “rableştirme” (Ki sürüleşme ve liderperestliğin zirve noktasıdır) Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü de değil.. Firavun ve Nemrut da rabliklerini ilan etmiş ve “sürü”lerine bunu kabul ettirmişlerdi.. Nazım Hikmet'in "Beni Stalin yarattı" diye şiir yazması tesadüf değildir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, çağdaş Türkiye’de de Selanikli Mustafa Atatürk’ü tanrı ilan eden, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyen putperestler çıktı.

Bu sapmayı ifade için bula bula sufizm kelimesini mi buldun?..

Sözlükteki kelimelerin köküne kıran mı girdi?!

*

Yazar “eleştirel mantık”tan söz ettiği için mantık bahsine de girelim.

Tanımların efradını cami, ağyarını mani olması önem taşır.

Kategorizasyonda “beş küllî”ye (cins, nev’, fasıl, hassa ve araz-ı âmm) dikkat etmek gerekir.

Cins, nev’ (tür) ve fasıl zatî, hassa ve araz ise arızî küllîlerdir.

Mustafa Kaplan’ın sufizm diye adlandırdığı olgu, bu taksimde araz-ı âmmeye tekabül eder. Şayet sadece tarikatlarda böyle bir durum görülseydi, hassa olurdu.

Dolayısıyla, söz konusu olguya sadece tarikatları akla getiren bir isim takmak, mantık bakımından yetersizliğe ve kafa karışıklığına karşılık gelir.

Tabiî asıl maksat kafa karıştırmak ve özel olarak tarikatlara laf sokuşturmak değilse..

Söz konusu olguyu ifade için masonizm, partisizm, sivilizm vs. gibi bir isim takılsaydı o da yanlış (ya da yetersiz, kafa karıştırıcı) bir adlandırma olurdu.

*

Diyelim ki Mustafa Kaplan'ın "sufizm" şeklindeki adlandırması haklı ve yerinde..

Ve birileri, onun bu isimlendirmesine itiraz ederken yanılıyorlar.

Bu durumda Kaplan'a haksızlık etmiş, kul hakkına girmiş olurlar, fakat bu, itikadî bir hata değildir.. Dinin özüyle de ilişkisizdir.

Esas itibariyle “sosyal psikoloji” disiplini tarafından incelenen bir konuda hatalı mülahazada bulunmuş olursunuz.

Mustafa Kaplan'ın "Allah'ın vaadi" konusunda sarfettiği sözler ise bizzat Kur'an'la çelişmektedir.

İtikadî niteliktedir.

*

Üstelik, burada kul hakkına giren kişi, Mustafa Kaplan.. Kullandığı sufizm tabiriyle tarikatların tümünü şaibe ve töhmet altında bırakıyor, kul hakkına giriyor.

Tarikatlardaki liderperestlik, tarikat kurumunun yozlaşmasıyla ortaya çıkıyor, batıl din ve ideolojilerdeki liderperestlik ise onların karakteristik özellikleri durumunda.

Dikkat edilirse, tarikatlarda müridin mürşide (mürşid zannedilen boş beleş adamlara değil, kâmil [alim ve müttekî, Şeriat’e bağlılıktan ayrılmayan] mürşide) gassalın elindeki ölü gibi teslim olmasından söz edilir.

Adlî tabibin elindeki kadavra gibi teslim olmaktan değil..

Batıl dinlere, ideolojilere, masonik yapılara, laik partilere ve perestiş edilen (tapınılan) liderlere tabi olanlar, kendilerini kadavra yapıyorlar. İnsanlıktan çıkıyorlar. Kula kul oluyorlar.

Gassal, ölüyü yıkar temizler, giydirip kefenler, ona hizmet eder, onun yükünü çeker, zahmet ve meşakkatine katlanır.. Tarikat, manen temizlenmek içindir.. Mürşidin vazifesi, müridi manen temizlemeye çalışmaktan ibarettir.

Tarikat kurumunu istismar eden kifayetsiz muhteris müteşeyyihlerin (şeyh taslaklarının, din yolunun haramilerinin, tarikatı menfaat vasıtası yapıp dünya nimetlerine çökenlerin) durumu ayrıdır (Ki günümüzde sayıları hiç de az değil). Nasıl sahte peygamberler var diye peygamberlik kurumuna laf söylenemezse, böylesi sahtekâr şeyhler (maneviyat dolandırıcı ve kalpazanları) bahane edilerek tarikat kurumu da aşağılanamaz.

Katil düzenlerin adlî görünümlü zalimî neşter sahiplerinin gassal rolü oynayarak organ mafyacılığı yapıyor olmaları, gassallık mesleğinin günah hanesine yazılamaz.

Mafyanın organ kaçakçılığını gassallık ya da gassalizm olarak adlandıramazsınız.

Laik (siyasal dinsiz) devletin güdümüne girmiş tarikatımsıların rezaletleri de sufîliğin suçu değildir.

*

Kaplan, sözlerini şöyle bitirmiş:

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Demek oluyor ki bu vatandaş, kendisinin tenkit edilmesinden memnun olacak biri..

Karşımızda (eğer samimiyse) kendisinin sözlerinin sorgusuz sualsiz kabul edilmesinden hoşlanmayacak, eleştirilmesinden keyif alacak biri var.

Yazdıklarından anlaşıldığına göre, yazdığı konularda "tek söz sahibi" olmayı istemesi, yanlışında hikmet aranmasını beklemesi söz konusu değil.

Bu iyi.

Yoksa yanılıyor muyuz?


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...