KAPLAN'IN ÜFLEDİĞİ KAVAL VE KOYUN SÜRÜSÜ

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci-yazar Mustafa Kaplan, “sufizm” konulu “beyanname”leri için şöyle bir yeni açıklama yapmış:

Dünyânın çobanları, sekiz milyar insanı zahmetsizce güdebilmek için beyinlerini çatlatıyorlar ve milyar dolarlar harcıyorlar. Buldukları en geçerli metod, "Sufizm" denen sistemdir.

Sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiren çokbilmişler, bilmeden yorum yapıyorlar. Sistemde benzerlik olduğu doğru, ama tek başına o değil.

Sufizm, "beyinlerini başkasının cebine koymuş" insanları bir arada gütme san'atıdır. Bir karabaş koyun seçersiniz, bütün sürü onun peşinden gider. Düz giderse düz giderler, uçurumdan atlarsa da düşünmeden taklit ederler.

Şu ân grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda bu "sufizm" işletilmektedir. Dünyânın çobanları o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu var-, onu lider şahsıyyet konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktadırlar. Çünkü, arkadan gelenlerin "sorgulama" alışkanlıkları yoktur, zâten ona müsâade de edilmez. Hemen "aforoz" sistemi işletilir...

Evet, günümüz tasavvuf ekolleri sufizme en uygun yapılardır; ama bütün gruplar aynı formatta çalıştırılmaktadır. Sâdece tarîkatlar değil, mason locaları da, liberaller de, siyâsî partiler de, STK'lar da sufizm metoduna göre şekillendirilmektedir. Lider tek söz sáhibidir, yanlışında hikmet aranır, aslâ tenkid edilemez!

Var mı, içinde bulunduğu sistemi eleştiren babayiğitler? Hangi grupta, hangi inançta olursa olsun, selâm olsun akıl sáhiblerine! Yazıklar oldu Sufizm mahkûmlarına!..

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Söyledikleri doğru, isimlendirme (kavramsallaştırma) yanlış.

Ki bu, ciddi bir sakatlık.

*

Kaplan, sufizm kelimesi etrafında laf üreteceğine “Allah’ın vaadi” konusundaki hatasını itiraf edip düzeltseydi, okurlarına karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olur, ve kendisinin, hataları olmakla birlikte “iyi niyetli ve samimi” olduğunu düşünmemizi sağlardı.

Hatasız kul olmaz, “Beşer, şaşar”, fakat iyi niyetli insanlar, hatalarını fark ettiklerinde düzeltirler. Yanlışlarını itiraf etmekten kaçınmazlar, tam aksine, hata etmiş olduklarını söyleyerek insanları uyarma konusunda acele ederler.

Mesela İmam Şafiî gibi müçtehit imamların içtihat ve fetvaları için “kavl-i kadîm” ve “kavl-i cedîd” ayrımı yapılır.. Birçok konuda sonradan görüşlerini değiştirmişlerdir. “Bir zamanlar şöyle demiştim, bu konuda farklı birşey söylemeyeyim, sonra insanlar benim için ‘Bir dediği öbürünü tutmuyor’ derler” diye düşünmemişlerdir.

Böyle düşünselerdi takva şişesini taşa çalıp kırmış ve sapıtmış olurlardı.

*

Merhum Bediüzzaman’ın da, bir mahkeme savunmasında yaptığı şöyle bir “hata itirafı” var:

İddianamede, “Telvihat-ı Tis’a” namında tarikatın bazı hakaikine ait bir risalede medar-ı tenkid bulunan şu fıkra:

Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset ve bir kısım gafil insanlar, ehl-i tarikatın içinde gördükleri bazı su-i istimalâtı (kötüye kullanımı) ve bir kısım hatiatı (hataları) bahane ederek bu hazine-i uzmayı kapatmaya, belki tahrip etmek ve bir nev’i âb-ı hayatı dağıtan o kevser menbaını kurutmağa çalışıyorlar. Ve merkez-i hükûmet olan İstanbul’u beş yüz elli sene, bütün âlem-i Hristiyanînin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envar-ı tevhid ve merkez-i İslâmiyetteki ehl-i imanın mühim nokta-i istinadı o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde o ‘Allah, Allah’ diyenlerin kuvve-i imaniyeleri ve marifet-i ilâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır. İşte ey insafsız hamiyetfuruşlar (hamiyyet gösterişçisi, hamiyyet satar) ve sahtekâr milliyetperverler!. Tarikatın, hayat-ı içtimaiyemizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.” diye yazılı olan fıkra (anekdot) aleyhime tenkidkârane bir fıkra olarak dercedilmiş.

El-cevap: Bu fıkra hakikat noktasında çok hatiatımı affettirir, mübarek bir fıkradır. Hem bu fıkra, hükûmetçe tarikatın yasak olduğuna dair kanunların neşrinden hayli zaman evvel olmakla beraber, bu tarikat talimi değil, tarikatın bir hakikat-ı ilmiyesini ilmen beyan etmektir. Buna yasak temas edemez.

Bediüzzaman burada hukuk dersi veriyor, fakat konumuz bu değil.

Görüldüğü gibi, “hatalarını affettirmek”ten söz ediyor.

Büyük insandı, Allah rahmet eylesin!

*

Mustafa Kaplan’ın ifadelerine dönelim..

Demagoji ve mugalataya sığınıyor.

Çokbilmişler, sufizm kelimesini "tasavvuf" ile aynîleştiriyorlarmış.

Zaten aynılar.. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.. Sufî eşittir mutasavvıf, ve sufizm eşittir (cilik, culuk vezninde) tasavvuf-çuluk.

İmdi, yazarın anlattığı şey şu:

Ortada bir “sistem” var, esasını insanları “sürü” haline getirip (başlarına geçirilen bir “karabaş koyun” vasıtasıyla) gütme oluşturuyor.

“Dünyanın çobanları” denilen birileri (her kimseler), grup formatında çalışan hemen çoğu sosyal topluluklarda o gruptan birisini elde etmekte -bunun da yüzlerce yolu varmış-, onu lider konumuna getirmekte; onun yönlendirmesiyle de o grubun bütün ferdlerini istenilen rotaya sokmaktalarmış. Arkadan gelenlerin (sürünün) "sorgulama" alışkanlıkları yokturmuş, zâten ona müsâade de edilmezmiş. Hemen "aforoz" sistemi işletilirmiş.

Bu “sistem” (sufizm metodu) hem tasavvuf ekollerinde (tarikatlarda), hem mason localarında, hem liberallerde, hem siyâsî partilerde, hem de STK'larda (sivil toplum kuruluşlarında) hükümferma imiş.

Bunun anlamı, liderin tek söz sáhibi olmasıymış, liderin yanlışında hikmet aranırmış, aslâ tenkid edilemezmiş.

*

Bunları anladık, güzel de, bu sufizm metodu denilen şey, sadece tasavvuf ekollerinin tekelinde olmadığına, siyasal partilerde, sivil toplum kuruluşlarında (vakıflar ve derneklerde, gönüllü kültür teşekküllerinde), mason localarında vs. de yürürlükte olduğuna göre, neden bu olguyu sufizm diye adlandırıyorsun da mesela “masonizm, partisizm, sivilizm” vs. gibi bir tabir kullanmıyorsun?

Dünya siyasetine damgasını vurmuş olan bu olgunun farkında olan tek kişi sen değilsin ve sosyal bilimler literatüründe bu olguyu ifade için kullanılan yığınla terim var.

Neden onlardan birini kullanmıyorsun da buna sufizm diyorsun?

Bu olgu işte Yahudilik ve Hristiyanlığa hakim durumda.. Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği üzere haham ve rahiplerini “rab” edinecek kadar liderperestler. Koyun sürüsü olmaya dünden razılar.

Aforoz sistemi de Katolikler’in alamet-i farikası durumunda.

Söz konusu “rableştirme” (Ki sürüleşme ve liderperestliğin zirve noktasıdır) Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü de değil.. Firavun ve Nemrut da rabliklerini ilan etmiş ve “sürü”lerine bunu kabul ettirmişlerdi.. Nazım Hikmet'in "Beni Stalin yarattı" diye şiir yazması tesadüf değildir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, çağdaş Türkiye’de de Selanikli Mustafa Atatürk’ü tanrı ilan eden, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyen putperestler çıktı.

Bu sapmayı ifade için bula bula sufizm kelimesini mi buldun?..

Sözlükteki kelimelerin köküne kıran mı girdi?!

*

Yazar “eleştirel mantık”tan söz ettiği için mantık bahsine de girelim.

Tanımların efradını cami, ağyarını mani olması önem taşır.

Kategorizasyonda “beş küllî”ye (cins, nev’, fasıl, hassa ve araz-ı âmm) dikkat etmek gerekir.

Cins, nev’ (tür) ve fasıl zatî, hassa ve araz ise arızî küllîlerdir.

Mustafa Kaplan’ın sufizm diye adlandırdığı olgu, bu taksimde araz-ı âmmeye tekabül eder. Şayet sadece tarikatlarda böyle bir durum görülseydi, hassa olurdu.

Dolayısıyla, söz konusu olguya sadece tarikatları akla getiren bir isim takmak, mantık bakımından yetersizliğe ve kafa karışıklığına karşılık gelir.

Tabiî asıl maksat kafa karıştırmak ve özel olarak tarikatlara laf sokuşturmak değilse..

Söz konusu olguyu ifade için masonizm, partisizm, sivilizm vs. gibi bir isim takılsaydı o da yanlış (ya da yetersiz, kafa karıştırıcı) bir adlandırma olurdu.

*

Diyelim ki Mustafa Kaplan'ın "sufizm" şeklindeki adlandırması haklı ve yerinde..

Ve birileri, onun bu isimlendirmesine itiraz ederken yanılıyorlar.

Bu durumda Kaplan'a haksızlık etmiş, kul hakkına girmiş olurlar, fakat bu, itikadî bir hata değildir.. Dinin özüyle de ilişkisizdir.

Esas itibariyle “sosyal psikoloji” disiplini tarafından incelenen bir konuda hatalı mülahazada bulunmuş olursunuz.

Mustafa Kaplan'ın "Allah'ın vaadi" konusunda sarfettiği sözler ise bizzat Kur'an'la çelişmektedir.

İtikadî niteliktedir.

*

Üstelik, burada kul hakkına giren kişi, Mustafa Kaplan.. Kullandığı sufizm tabiriyle tarikatların tümünü şaibe ve töhmet altında bırakıyor, kul hakkına giriyor.

Tarikatlardaki liderperestlik, tarikat kurumunun yozlaşmasıyla ortaya çıkıyor, batıl din ve ideolojilerdeki liderperestlik ise onların karakteristik özellikleri durumunda.

Dikkat edilirse, tarikatlarda müridin mürşide (mürşid zannedilen boş beleş adamlara değil, kâmil [alim ve müttekî, Şeriat’e bağlılıktan ayrılmayan] mürşide) gassalın elindeki ölü gibi teslim olmasından söz edilir.

Adlî tabibin elindeki kadavra gibi teslim olmaktan değil..

Batıl dinlere, ideolojilere, masonik yapılara, laik partilere ve perestiş edilen (tapınılan) liderlere tabi olanlar, kendilerini kadavra yapıyorlar. İnsanlıktan çıkıyorlar. Kula kul oluyorlar.

Gassal, ölüyü yıkar temizler, giydirip kefenler, ona hizmet eder, onun yükünü çeker, zahmet ve meşakkatine katlanır.. Tarikat, manen temizlenmek içindir.. Mürşidin vazifesi, müridi manen temizlemeye çalışmaktan ibarettir.

Tarikat kurumunu istismar eden kifayetsiz muhteris müteşeyyihlerin (şeyh taslaklarının, din yolunun haramilerinin, tarikatı menfaat vasıtası yapıp dünya nimetlerine çökenlerin) durumu ayrıdır (Ki günümüzde sayıları hiç de az değil). Nasıl sahte peygamberler var diye peygamberlik kurumuna laf söylenemezse, böylesi sahtekâr şeyhler (maneviyat dolandırıcı ve kalpazanları) bahane edilerek tarikat kurumu da aşağılanamaz.

Katil düzenlerin adlî görünümlü zalimî neşter sahiplerinin gassal rolü oynayarak organ mafyacılığı yapıyor olmaları, gassallık mesleğinin günah hanesine yazılamaz.

Mafyanın organ kaçakçılığını gassallık ya da gassalizm olarak adlandıramazsınız.

Laik (siyasal dinsiz) devletin güdümüne girmiş tarikatımsıların rezaletleri de sufîliğin suçu değildir.

*

Kaplan, sözlerini şöyle bitirmiş:

İşte Mustafa Kaplan'ın karşı çıktığı "Sufizm" budur. İslâm dîni ise, ferdleri özgün düşünmeye, mutlaka aklını kullanmaya, eleştirel mantığa sevk eder. Sufizm seline kapılan bir beyne bunu anlatamazsınız...

Demek oluyor ki bu vatandaş, kendisinin tenkit edilmesinden memnun olacak biri..

Karşımızda (eğer samimiyse) kendisinin sözlerinin sorgusuz sualsiz kabul edilmesinden hoşlanmayacak, eleştirilmesinden keyif alacak biri var.

Yazdıklarından anlaşıldığına göre, yazdığı konularda "tek söz sahibi" olmayı istemesi, yanlışında hikmet aranmasını beklemesi söz konusu değil.

Bu iyi.

Yoksa yanılıyor muyuz?


SUFÎLİK İSTİSMARCILARIYLA (Kİ İSTİSMARI SÜRDÜRMEK İÇİN "DEVLET"Çİ OLMAK ZORUNDALAR) MÜCADELE ETMEK GEREKİYOR, SUFÎLİKLE DEĞİL!

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci Mustafa Kaplan’ın aktardığına göre, bir şakirdi, merhum Bediüzzaman'ın Nurculuk yaftasından hoşlanmadığını söylemiş:

Şimdi bu tabir çok hoşuma gitmiyor. Çünkü, insafsız insanlar ondan başka ma’nâ çıkarıyorlar. En iyisi, Nurculuk yerine, nurların, Kur’ân’ın şâkirdleri, tilmizleri denilmeli’ buyurmuşlardı. Bu hatıranın hürmetine biz de ‘Nurculuk’ tabiri yerine ‘şâkird, tilmiz’ tabirini kullanıyoruz.” (Son Şahitler, c. 1, s. 354)

Kaplan, bundan hareketle, “Evet, biz de Nurcu kelimesini kullanmıyoruz. ‘Biz Kur'ân şâkirdiyiz, Risâle-i Nûrları okuyoruz’ diyoruz” diyor.

Ancak, Kur’an’dan çok fazla haberi yok gibi görünüyor.

*

Neden bunu diyoruz?

Facebook hesabından yaptığı şu paylaşımından dolayı:

Efendiler! Bizim ölçümüz “Kur’ân ve Sünnet” değil mi? Eğer Müslümân isek, bütün hâdiseleri ve fiilleri bu ölçülere göre tartmamız gerekmiyor mu? “Evet” demeyenlere sözüm yok, diyenlerle berâber isterseniz bütün yeryüzünü bir teftîş edelim; nerede, kimin ameli o ölçülere uyuyor? Ma’bedlerin içini ve Ka’be’yi dahi kaybettik mi kaybetmedik mi? Dünyânın üstünde yaşanacak bir karış yer kaldı mı? Günâhsız geçen bir ânımız var mı?

Peki, bu çıkmazdan kurtuluş ümîdimiz var mı? Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir? Sâdece “Gazze” herkesin gözünün önünde yanıyorsa, artık insânlık da, Müslümânlık da bitmiştir. Kıyâmetin kopmaması için gözle görünen bir maddî sebeb kalmamıştır!..

Sâdece Allah’ın bir vaadi var ki, Rasûlullah Efendimiz (sav) müjdelemiş: Hz. Mehdî (as) ve Meryem’in oğlu Ísâ (as)! “Zuhûr ve nüzûl” dışında álemde hiçbir yeşil ışık kalmamıştır. Ümmetin de tek ümîdi burasıdır. Biz de bunu sık sık nazarlara sunuyoruz ki, kitleler ümidsizliğe düşmesin; zîrâ ümidsizlik küfürdür.

Maddî ve ma’nevî işâretler, 2025-2027 yıllarında böyle bir müjdenin gerçekleşebileceğini haber veriyor. Mustafa Kaplan’ın üzerine basa basa söylediği budur. Ammâ…

Bir: Vaad eden Allah’tır, ama Allah’ın her vaadini yapma mecbûriyyeti yoktur, kimse O’nun irâdesine ipotek koyamaz. Dilerse yapar, dilemezse yapmaz veyâ başka zamân yapar. “Lâ ya’lemü’l-gaybe illâllah” esâstır. Hiçbir istihrâc, çıkarım, işâret, bu káideyi delemez.

İki: Beşeriyyet –hepimiz dâhil- öyle bir kurtuluşu hak etti mi? Allah kıyâmeti koparsa, hak değil midir? İnsanlığın dibe vurduğu bir zemînin hakkı mıdır felâh, huzûr, sükûnet?

Daha sözü uzatmak istemiyorum. Bendeniz, Allah’ın vaadine, Rasûlünün müjdesine gönülden inanıyorum. Yapsa da, yapmasa da, te’hír de etse, inancım değişmez. Peygamberlerin kıssaları rehberimizdir. Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur.

*

Bizim ölçümüz ‘Kur’ân ve Sünnet’ değil mi?” diyor.

İyi diyor. Da, yukarıya aldığımız laflarının ölçüsü Kur’an değil.. Kendi kafasından ürettiği hurafe.

Marifetullah” bahsinde de sınıfta kaldığının farkında değil.. Ne yazık ki daha Allahu Teala’yı tam tanıyamamış..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Allah, azîzdir ve intikam alandır.” (İbrahim, 14/47)

“Onlar, Allah verdiği sözden asla dönmeyecek olduğu halde, tehdit edildikleri azabı hemen getirivermeni istiyorlar. Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 22/47)

“Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden asla dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/6)

“(İlimde rüsuh sahibi olanlar derler ki:) Rabbimiz! Hakkında şüphe olmayan bir günde insanları bir araya getiricek olan muhakkak ki sensin! Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez.” (Al-i İmran, 3/9)

 “(Yahudiler) ‘Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak’ dediler. De ki: Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Allahu Teala’nın vaadinden dönmeyeceğini bildiren başka ayetler de var. Mesela Zümer Suresi’nin 20’nci, Ra’d Suresi’nin 31’inci ayetleri.

Mustafa Kaplan’ın yukarıya aldığımız türden laflarına “Kur’an’ı ölçü alarak” baktığımızda onun “bilmeyenler”den ve “ilimde rüsuh sahibi olamamışlar”dan olduğunu farkediyoruz.

Bununla birlikte, günahkârlığının farkında olması bir meziyet.

Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur” diyor.

Hatta, “Günâhsız geçen bir ânımız var mı?” sorusunu yöneltiyor.

Günahları arasında bu türden yazılarının da yer alıp almadığı hususu üzerinde düşünmesinde fayda var gibi görünüyor.

*

Mustafa Kaplan sadece Kur’an’ı değil, okuduğu Risale-i Nur’u da anlamamış.

Bediüzzaman şöyle diyor:

Hulf-ül va'd ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celal ve kudsiyetine yanaşamaz.” (Sözler, Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat)

“İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.” (A. y.)

“İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal'in va'dine iman ve itimad et. Ona va'dinde hulfetmek muhaldir.” (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)

*

Mehdî ve “nüzul-ü İsa (a.s.)” meselesine gelince..

Evet, hadîslerden, onların geleceği anlaşılıyor.

Ancak, zamanı konusunda açık bir bildirim yok.. 2025, 2027, 2030 vs. diye tarih verenler, bu konuda açık bir delil getirebiliyorlar mı?

Hayır!.. Tahmin vs. söz konusu.. Bunlarda ise yanılma da, isabet de olur.. Fakat bu tür tahminleri “Allah’ın vaadi” katına yüceltmek cehalettir. (Öyle bir cehalet ki, frensiz gidildiğinde son durak, "haham ve rahiplerin rab edinilmesi"ne benzer bir şirk olabilir.. Hatta ondan da kötü, çünkü böyleleri bazen "tarih"leri ulemadan da değil, kahinlerden, astrologlardan, falcılardan, medyumlardan vs. alıyorlar.)

Söz konusu tahminleri yapanlar için “Çuvalladılar netekim” demek gerekirken onları sorgulamayıp Allahu Teala’ya (Kur’an ayetlerini de gözardı ederek) haşa döneklik izafe etmek büyük bir cüretkârlık ve had bilmezlik.

Allahu Teala için değil vaadinden dönmek, vaîdinden dönmek bile mevzubahis olamaz.

 (İbn Arabî’nin Cehennem azabı hakkında bu türden zırvaları, sözde keşfiyatı var.. Ancak bu zırvası, diğer birçok zırvası gibi, orijinal değil. Kendisinden önce bunu savunanlar olmuş ki, İmam Gazalî İhya’nın ikinci cildinin sonlarında bu türden iddialarda bulunanlara cevap veriyor.)

*

Kaplan’ın, yukarıya aldığımız paylaşımında “Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir?” dediğini görüyoruz.

Bir başka paylaşımında ise, “… sekiz sene önce yazdığımız bir beyânnâmeyi, dört sene önce burada paylaşşım. Sufizm tehlikesine dikkat çekmişiz!” diyor.

Sufizm dediği, tarikatlar..

Günümüzde tarikatların büyük ekseriyetinde iş olmadığı kesin de, sufîliğin bir aslı esası, sahicisi yok mu?

Sufîlik nerden tehlike oluyor?

Türkiye için konuşmak gerekirse, sufîliğin günümüzde yozlaşıp çığırından çıkmasında laik (siyasal dinsiz) devletin de etkisi ve katkısı var.

Bu ülkede sufîliğin öncelikle laik (siyasal dinsiz) devletin “örtülü” operasyonlarının, laikleşme ve demokrasi (demosperestlik, halkın çoğunluğuna taparlık) eksenli "güncellemeciliğinin" nesnesi olmaktan kurtarılması gerekiyor.

*

Ancak, Mustafa Kaplan’ın laik (siyasal dinsiz) devlete “İslam'dan ve tarikatlardan elinizi çekin!” demek yerine, onları tarikatlara karşı harekete geçmeye çağırdığını görüyoruz.

Sözünü ettiği “beyanname”de şu ifadeler yer alıyor:

"İslâm ülkelerinin hemen her yerinde, Afganistan’da, Pakistan’da, Somali’de, Nijerya’da, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de sofizm hareketi mensubları Amerika’yı desteklemektedir.

"I5 Temmuz’da ülke olarak yaşayarak gördük ki, bir cemaat devleti ele geçirecek güce erişmiş! Devletin kılcal damarlarına sızan cemaatler, hiç Diyanetin kontrolüne girer mi? Bilakis onlar Diyaneti kontrol altına alacaklardır. Diyanet müfettişlerinin bu tür yapıları kontrol edemeyeceği geçmiş tecrübelerle bilinmektedir.

Şu an meşrûiyyeti yokken devlete kafa tutabilen yapılar meydanda iken, Diyanet bu cemaatleri meşrulaştırırsa, devlet yeni 15 Temmuz’lardan kurtulabilir mi? Sofizm hareketinin bir parçası olan FETÖ ile mücadelede zorlanan devletimiz, hareketin bilinmeyen unsurlarının birleşmesi hâlinde ne yapabilir?

"Ayrıca unutulmamalı ki, sofizm hareketinin başında bulunan hiçbir şeyh Diyanetin toplantısına bizzat gelmez, kendi yerine bir vekili gönderir. Diyanet çocuklarla muhatab olur. İhtiyac olduğu zaman kendileri Diyaneti çağırıp ayaklarına getirirler. Bu ise izzet-i İslâmiyyeyi kırmaktır. Diyanet İşleri Başkanı şahsı namına, kendi adına o tür ziyaretleri yapabilir, ama Diyanet Kurumunu ve Müslümanları temsilen yapamaz.

"Diyanet bu hatâsından vaz geçmeli, Müslümanlara bu hakareti yapmamalıdır. Böyle bir hareket, Kur’ân’a hakarettir, Hadîse hakarettir, Dîne de hakarettir, Memlekete de hakarettir… Her Müslüman, hak olmak şartıyla bir fikri kabul edebilir. Fakat, bu fikrin bir mensûbiyyeti ifade etmesi, “ca’cısı” “cu’cusu” olamaz.

Yani, kimseye karışmadan herkes kendisi ferd olarak bunu takip edebilir, cemaatçi olamaz. “Şafiîler böyle gelsinler, Hanefileri böyle ayrı toplayalım” gibi şeyler olamaz. Bu, dînde tefrikadır. Tefrika kabul edilemez. Herkes ferdî olarak bir meşrebi, bir mezhebi taklit ve takdir edebilir; ona mahsustur.

"Bunu cemaatleştirmek, örgütleştirmek suretiyle canlandırmak şer’an haramdır."

Dört sene önce söylediklerimiz bugün için de geçerli değil midir? Evvelâ kendi içinde millî birliği te'mîn etmesi gereken devletimizi biz uyarmazsak, kim uyaracak?

*

İlk paragrafta söylediklerini vakıa yalanlıyor.. Bir defa, Afganistan’da ABD’ye karşı mücadele eden Taliban mensuplarının önemli bir bölümü tarikat mensubu. (Afganistan’a gidip İçişleri Bakanı ile görüşmüş olan birisi bana, onun Nakşî şeyhi olduğunu söylemişti.)

Sufî bilinen birilerinin Amerikancı olmaları sufîliklerinden değil, sahici sufî olamamalarından kaynaklanıyor.

Mesela, (ABD ve İsrail güdümlü) 28 Şubatçıların karşısındaki en gür seda olan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Amerikancı mıydı?!

Beyannamenin ikinci paragrafına geçelim.. FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), sufî bir hareket mi ki onu örnek veriyorsun?!

Fethullah, “devlet”in adamıydı, palazlanıp güçlenince “ulusal” ligden “uluslararası” lige transfer oldu.. 

İşin trajikomik yanı ise, onun bu şekilde “sınıf atlamasını” sağlayan da devletin kendisiydi.

*

Üçüncü paragrafa gelelim.. Şeriat’te (Papalık benzeri) “diyanet işleri başkanlığı” diye bir makam ya da kurum mu var?!

Üstelik, söz konusu olan “laik (siyasal dinsiz, Şeriat’i “iplemeyen”) devletin yasalarına bağlı” bir başkanlık..

İzzet-i İslamiyeymiş.. Yesinler senin izzetini!

Yazar bir de “cemaatleştirmekten, örgütleştirmekten” söz ediyor.

Yani tekkeler, dergâhlar yasak olsun öyle mi?..

Diyelim ki sen bir Hanefî alimisin, ders verirsen ve ders halkan genişlerse fiilen bir medrese kurmuş ve örgütleşmiş, cemaat haline gelmiş olursun.. Sosyolojinin çarklarının dönmesine engel olamazsın. (İnzivaya/uzlete çekilirsin, ya da çekilmek zorunda kalırsın, bırakılırsın, o başka.)

Aynı şey Risale-i Nur dersleri için de geçerlidir.. Topluca ders yaptığınızda cemaatleşirsiniz.

Laik öğretim kurumlarında bile benzer bir durum yaşanıyor.. Bir Mülkiye cemaati, Galatasaray Lisesi cemaati oluşuyor. 

*

Tefrikaya gelince..

İşte bu şekilde sufîlik (tarikat) düşmanlığı yapmak, tefrikanın ta kendisidir.

Laiklik (siyasal dinsizlik) tandanslı bir birlik ve beraberlik, İslam’ın istediği birlik ve beraberlik midir?!

*

Günümüzde devletler, “tehlike” olarak gördükleri kesimleri parçalayıp bölerek, aralarına nifak sokarak idare ediyorlar.

Her tarafa ajan (suret-i haktan gelen bir tür "gönüllü" kayyum) yerleştiriyor, söz konusu yapıları suhuletle içeriden ele geçiriyor ve kontrol altına alıyorlar.

Bakarsın ki “selefî” görünümlü bir ajan, tarikatçılara küfreder, tekfir edip cehenneme yollar, en ağır hakaretleri yapar, bunun sonucunda da tarikatçı, bütün selefîleri aynı torbaya koyup düşman beller.

Yahut bir “özde ajan sözde tarikatçı”, Nurcu diye bilinenlere ipe sapa gelmez suçlamalar yöneltir, onların tasavvuf ve tarikat düşmanlığının coşup kabararak zirve yapmasına neden olur.

Devletlerin istihbarat örgütleri hedef aldıkları "sivil" gruplara her zaman (daha doğrusu hiçbir zaman) doğrudan saldırmazlar. 

Taşeron kullanırlar.

*

2014 öncesinin Türkiye'si için konuşalım.. 

Diyelim ki sen Fethullahçılara “gıcık” oluyor ve bunu söylüyordun.. 

İstihbarat teşkilatları seninle uğraşmak istediklerinde Fethullahçılar arasındaki ajanlarını harekete geçirip onlar üzerinden sana oyun kurabilirler(di). 

Bu, seninle uğraşan her Fethullahçının ajan olmasını gerektirmez. Bir ajanın diğer Fethullahçıları dolduruşa getirmesi yeterlidir. 

(Kaset çekimleri de böyle yapılır; sana tutup mini etekli telekız göndermezler, senin vasıtanla irşad olacak, hidayetini derinleştirecek "irşad heveslisi mütedeyyin bayan" gönderirler, ılık sudaki kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanır kıvama gelirsin ve yoluna şantaj kurbanı devletçi "kaset gazisi" olarak devam edersin.. 

Böyle şeyler, çağdaş devletlerin ultra çağdaş gizli servislerinin doğasının/fıtratının/"şakile"sinin ayrılmaz parçası durumunda.. "Ayılana gazoz, bayına limon" babından erkeğe kadın, kadına erkek gönderirler.. TRT'nin MİT'i anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinin son bölümlerinde MİT'çi Korkut'un hedefteki Kraliçe kod Kate'e sırnaşıp asılarak kur yapması senarist cahilliğinin ürünü değil. "Mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır" netekim. 

Zaten Selanikli Mustafa Atatürk'leri de Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.... din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" dememiş miydi?! 

Atatürkist birileri istihbaratçılara, "Dini ve namusu olanlar istihbaratçı olamaz" şeytanî mottosunu ezberletiyor olabilirler mi?)

Dolayısıyla, kuklaların bol ve ucuz olduğu bir ülkede yaşıyorsan, FETÖ gibi devletin laik (siyasal dinsiz) serasında yetiştirilmiş hormonlu kuklaları bırakıp kuklacılar üzerinde kafa yormak zorundasın.


YÜREĞİMİZ YANARAK UYARDIK, VE SONUÇ..





İlahiyatçı Prof. Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta yayınlanan “İhtilaftan birlik doğar mı?” başlıklı yazısında şunları söylemişti:

Kısaca ihtilaf sadece ihtimalli meselelerde farklı düşünme anlamında olursa bu hem tabiidir, hem kaçınılmazdır, hem de Allah’ın istemediği bir şey değildir, rahmettir. İnsan iradesinin özgürlüğünün belirtisidir. Bu olmadan tefekkür olmaz, hayat durur. İnsana akıl verilmesinin ve onu kullanmanın bir anlamı kalmaz.

Ancak İslam herkesin sıfırdan başlayıp test edeceği bir ideoloji değildir. Onun; icma, manevi tevatür, sevad-ı azam ya da cumhur ifadeleriyle anlatılan sabit bir alanı vardır. ‘Cemaat’ kavramının anlattığı da budur, günümüzdeki fırkalar cemaat değildir. İşte bu ittifak alanında farklı düşünme, düşünce özgürlüğü değil, mevcuda aykırılık etme, zıt düşme, hilafta bulunma demektir. Bu ise tefrikaya sebep olur, tefrika ise cehenneme götürür. İnsanın şeytana yakın olan yönü nefsidir, Allah’a yakın olan yönü ise ruhudur. Nefis şeytan gibi hep ayrılıktan yanadır.

*

Bunlar doğru…

(Bunlar doğru derken, aslında kendi içinde sorunlu olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Mesela “mevcuda aykırılık” tabiri sorunludur. “Mevcuda aykırılık”, sosyolojik bir bakış açısıyla “olan”ı kıstas kabul etme anlamına gelir.

Halbuki, dinî alanda önemli olan “norm”lardır, ilkelerdir.

Burada sosyolojik veya pozitivist bir bakış açısıyla “olan”dan, yani mevcuttan değil, normatif bir yaklaşımla “olması gereken”den söz etmek gerekir.

Beşer’in yukarıya aldığımız sözleri, sevad-ı azam olarak gördüğü Akpartici kesime muhalefet eden “cemaat”leri ya da Saadet gibi partileri hedef alıyor olabilir miydi?

Konuyu güncele getirip “günümüzdeki cemaat”lerden söz etmesi, bu ihtimali akla getiriyor.)

*

İcma, belirli bir zamandaki ilim bakımından yeterli (müctehid) kişilerin belirli bir konuda ittifak etmiş olmaları durumudur.

İcmanın gerçekleştiği dönemde yaşayan sadece bir müctehid bile muhalefette bulunmuş olsa, icma gerçekleşmiş olmaz.

Böylesi bir müctehidin cumhura muhalefet ettiği söylenebilir, fakat dalalet veya fıskla suçlanamaz.

Tevatür ise, yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda insanın verdiği haberdir.

Günümüzdeki “cemaat” diye adlandırılan grupların/fırkaların, İslamî bir terim olarak “cemaat”e karşılık gelmediği de açıktır. Bunlar, belki sosyolojik anlamda cemaat olarak adlandırılabilirler.

Ancak, günümüzün fırkaları sadece bu cemaatlerden ibaret değildir.. 

Partiler ve devletler de birer fırka durumundadır.

*

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tabirinde yer alan cemaat terimi, müslümanların, ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) geneli demektir.

Ayrıca cemaat, tanım gereği, “hak üzere olmayı” tazammun eder.

Bu yüzden, ashabın fakîhlerinden, ilimde en ileri olanlarından Abdullah bin Mes’ud r. a. şöyle demiştir: “Cemaat Allah’a itaate uygun düşen şeydir, sen tek başına kalsan bile.”

Sevad-ı azam da, kuru kalabalık değildir.. Mesela diyelim ki İran‘da yaşıyorsunuz, oranın sevadı Şiî diye, sizin de Şiî olmanız gerekmez.

Aynı şekilde, Türkiye’de yaşıyorsunuz diye, Tayyip Erdoğan‘ın “Evet” şiirinde geçtiği gibi “Kemalist müslüman” olmanız kabul edilebilir mi?!.

Söz konusu şiir 2017 referandumu öncesinde Erdoğan’ın seslendirdiği bir klip olarak yayınlanmıştı:

Söyle Cumhuriyete evet diyen Mustafa Kemal sen değil misin?

Evet sensin çocuk.

Onlar umuda hayır dedi mi?

Sen ki atalarının toprağında, anne şefkatiyle, şehit vefasıyla, kardeş teşebbüsüyle büyüdün.

Canla, başla dimdik geleceği düşün.

Şimdi söyle, hazır mısın? Millet için, bayrak için, vatan için, devlet için evet demeye...

*

Evet, bir, ihtilaflı meseleler var.. Bir de sabiteler..

Faruk Beşer’e çok basit bir sorum var: Tayyip Erdoğan’ın Tunus ve Mısır’da Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etmesinin hükmü nedir?

Şeriat’e bağlılık, Şeriat’ten yana olma, ihtilaflı bir mesele midir?

Bir soru daha: “Muhafazakâr demokrasi” ideolojisini benimsediğini deklare eden, “siyaset akademisi” diye bir icat yapıp bu ideolojisini anlatan Akparti’ye, sevad-ı azam muamelesi yapılabilir mi?

Bir başka soru: Muhafazakâr demokrasiyi ve laikliği savunan bir kişinin itikadî durumu ne olur?

Son soru: “Mustafa Kemal’li evet şiiri” okuyan Erdoğan’ın, Bursa'da yaptığı konuşmasında, söz konusu referandumda hayır diyenlerin dünya ve ahiretlerini tehlikeye atacaklarını söylemesinin hükmü neydi? 

Müslümanların sabitesi ne ara (atlet, çorap, terlik devrimi vs. vezninde) şapka devrimcisi Mustafa Kemal oldu?

Rejimin "iyi polis - kötü polis" oyununda iyi polis rolünü kapıp kötü polis CHP'nin başaramadığını başarıp müslümanları zihniyet bakımından laikleştirmeniz karşılığında ahirette Allahu Teala'dan beklediğiniz mükâfat nedir?

*

Burada meselemiz herhangi bir referandumda ya da seçimde yapılan tercihin rengi değil..

Meselemiz, “din”in genetiği ile oynanıyor olması..

Erdoğan’a akıl veren birileri kendilerini “din”e uymakla yükümlü görmüyor, bunun yerine “din”i kendilerine uydurmak için bozuyor, tahrif ediyor, genetiği ile oynuyorlar.

Oynadılar. Ve buna devam ediyorlar.

Uyaranlar onları 20 senedir içleri yanarak uyardılar, dillerinde tüy bitti, tonlarca mürekkep harcadılar, onların safsatalarına cevap vermek için kıymetli vakitlerini heder ettiler.

Sonuç ne oldu?


(İlk yayın tarihi: 12 Mart 2023)


ACI AMA GERÇEK: "CUMHUR İLKE VE İNKILAPLARI" YOK, CUMHURA DAYATILAN, "GÖKTEN İNMİŞ VAHİY" GİBİ İTAAT İSTENEN "ŞAHISPEREST İLKE VE İNKILAPLAR" VAR

 







Bugün Türkiye’de (Huzeyfe r. a.'in rivayet ettiği cemaat konulu hadîsin gösterdiği üzere) cemaat (halifenin etrafında kenetlenip devletleşmiş İslam toplumu) yoktur, fakat cumhur ve cumhuriyet mevcuttur.

Cumhur (yığın, kalabalık) var, fakat cemaat yok.

Cumhuriyet’te önemli olan cumhurun (yığının, yığınlaşmanın) kendisi iken, Cemaat’te (ümmetin, başında halife bulunan birleşik/tefrikasız küresel devletinde) önemli olan Şeriat’e (Kitap ve Sünnet’e) bağlılıktır.

Cumhur, ilah/tanrı edindiği kitlesel/yığınsal heva ve hevesini, arzu ve tutkularını, kolektif kibir ve toplumsal nefsaniyetini “anayasa” adı altında kitap haline getirebilir, kendi kitabını kendisi yazabilir, buna cumhuriyet (cumhurluk) adını verebilirken, Cemaat, kitap olarak Allahu Teala’nın vahyi olan Kur’an-ı Kerîm’i esas alır.

Evet, İslam'ın cemaati ile laikliğin (siyasal dinsizliğin) cumhuru arasındaki fark budur.

*

Mesele cumhur (yığın) olmaktan çıkıp cemaat olabilmekte.

Cumhur, kendisini değer ölçütü haline getirip cumhuriyetten söz ederken cemaat, cemaatiyet davasından uzak durur, cemaatiyetçilik yapmaz. 

Onun davası îlâ-yı kelimetillahtır, Allah’ın sözünü yüceltmedir.

Bir kum yığını bile (sözlük anlamı itibariyle) cumhur olabilir (Sözlüklerde cemaat kelimesi için "kum yığını" anlamı da veriliyor), fakat, “hak” üzere olmadıkça insan yığınları cemaat olamazlar.

Cumhurdurlar elbette, fakat cemaat değildirler.. 

Kumdan bir farkları olmaz.

*

Cumhurun cumhuriyetçiliği bazen cumhuriyet namına tek bir lidere perestiş halini alabilmektedir..

Türkiye’de olduğu gibi..

Evet, Türkiye’de “Atatürk ilke ve inkılapları” var, fakat “cumhur ilke ve inkılapları” yok.

Şayet Türkiye’deki cumhuriyetçilik sahici bir cumhuriyetperverlik olsaydı, bugün Atatürk ilke ve inkılaplarından değil, “cumhur ilke ve inkılapları”ndan ya da “cumhuriyet ilke ve inkılapları”ndan söz ediliyor olacaktı.

Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de cumhur ya da cumhuriyet “ilke ve inkılapları” değil, Atatürk ilke ve inkılapları mevcuttur.

*

Bütün bir millet (cumhur), bu ilke ve inkılaplara kul ve köle edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde böyle birşey yoktu.. Hiçbir zaman Osman Gazi ilke ve inkılaplarından söz edilmedi. 

Cihangir padişahlar, meydanlara heykellerini diktirmediler.. 

Sadece yaptırdıkları camilere adları verildi.. 

Bir de, üç beş metrekarelik, kapladığı alan Anıtkabir'in binde biri kadar bile etmeyen türbeleri vardı.

Ölen padişahların mezarına gidip ağıt yakma ve hesap verme merasimleri düzenleme gibisinden ilkçağ seremonilerini hatırlatan bir uygulama da yoktu.

*

Kendisine Atatürk soyadını layık gören Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın cumhuriyetçiliği öyle bir cumhuriyetçilik ki, yürürlükteki yasalar manzumesine göre onu, bin yıl yaşasa bile taht misali koltuğundan indirmek mümkün değildi.

Çünkü Atatürk’ü Atatürk ilke ve inkılaplarına göre hesaba çekmek mümkün değil..

Adam isterse yeni ilke ve inkılaplar ihdas edebilir.

Her gün yeni bir ilke ve inkılap icat etmek onun keyfine kalmış.

*

Evet, aslında Türkiye’de cumhur'un (anayasal düzende) adı var, kendisi yok.

Sadece Atatürk (Ali Rıza’nın oğlu Mustafa) var.

Kutlanılan cumhur-iyetin içyüzü bu.

Cumhurun çıkıp "Yeter artık bu Atatürk ilke ve inkılaplarına kulluk ettiğimiz, artık cumhur ilke ve inkılapları hayata geçirilsin" diyemediği bir siyasal sisteme cumhuriyet yerine Atatürkiyet demek daha isabetli olmaz mı?

İsteyen Mustafaviyet veya Kemaliyet tabirlerini de kullanabilir.

*

Türkiye'de cumhurun eli kolu, ayağı bacağı, ağzı dili Atatürk ilke ve inkılapları ile bağlı kaldığı sürece bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti Devleti yerine Türkiye Atatürkiyeti Devleti demek daha dürüst ve mantıklı bir adlandırma olur gibi görünüyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...