MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN ÖLÜMÜ DAVASI, SORUMLULUK GÜNAH KEÇİSİ FETÖ ÜZERİNE YIKILMAYA ÇALIŞILARAK KAPATILMAK MI İSTENDİ?

 


BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!





Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bir yazısı Yazıcıoğlu suikasti ile ilgili.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: 

"EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

*

Yazısının bir bölümü şu cümleyle başlıyor:

‘Silahlı terör örgütü adına suç işleme, yalan tanıklık, iftira, suç uydurma, suçu ve suçluyu övme’ suçlarından sabıkası bulunan BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan en başından beri olayın suikast olduğuna inandığını ifade etti.

Adam yalan tanıklık, iftira, suç uydurma gibi suçlardan sabıkalıysa, bunun ifadelerine nasıl güveneceksiniz?

Birileri buna, "Şu yönde ifade ver, karşılığında da şunu al" dediğinde, bunu hemen yapacak bir adam.

*

Her neyse.. 

Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Zira Önalan’a göre Yazıcıoğlu’nun düşürülen helikopterin başında iken görüntüsünü izlemişti. Görüntüleri merhum gazeteci Alper Apak’ın kendisine izlettiğini iddia eden Önalan; “Alper ile bir karayolunda buluştuk. Araç içerisinde bana 10-15 saniyelik görüntü izletti. Görüntüde helikopter düşmüş, 3 parkalı adam helikoptere doğru gidiyor, Muhsin Başkan’ın sırtı dönük yeni kalkmış gibi, arkasından biri de bunu kameraya çekiyor. O zaman Mustafa Destici’yi aradım o da ‘Bu işlere savcılık bakıyor’ dedi. 

Adamın şahidi bir ölü (Alper Apak.. Yazının ilerleyen paragraflarında soyadı Akpak'a dönüşecektir).. 

Savcılık istiyorsa artık öbür dünyaya bir yazı yazarak soruşturmayı derinleştirebilir.

*

Ancak bu Önalan, önce, görüntüleri izleten tek kişiden bahsederken, ardından "izlettiler" diyerek izletenlerin sayısını çoğaltıyor.

Dolayısıyla, ondan, sadece ölen Alper Apak'ın değil, diğerlerinin de isimlerinin istenmesi gerekir.

Okuyalım:

Görüntünün devamı ya da öncesi olabilir. Uzun görüntüden bana bir kesit izlettiler. O gün bana bunu izlettiler ama başka bir amaçları var mıydı bilmiyorum. 

Niye başka birine değil de sana izlettiler? 

Senin özelliğin ne?

Kimler izletti? 

*

Yazıya dönelim:

Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım. Avukat arkadaşlarla görüşüp savcılığa anlatmaya karar verdik. O zaman Malatya Savcılığı’na gidip ifade verdik. Savcılığa ifade verdikten sonra Alper Akpak ile görüşüp görüntüleri rica ettik, o da ‘Bana bir hafta süre verin’ dedikten sonra Kasımpaşa’da öldürüldü. 

Böyle birşey için bir hafta süre istenir mi?

Bu tür görüntülerin nakli bir tuşa bakıyor.

Bu, Amerika'dan gelecek bir kargo mu ki bir hafta süre istiyor?

Diyelim ki sendeki kayıt silindi, birilerinden isteyeceksin, ya da izin alacaksın, o zaman da isteyeceğin süre en fazla bir gün olabilir.

*

Adam suç makinası, yalancı, fakat aynı zamanda sorumluluk duygusuna sahip örnek bir vatandaş. "Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım" diyor.

Adamdaki sorumluluk bilinci göz yaşartıcı boyutlarda.

Ancak, tuhaflık şurada: 

Madem Malatya Savcılığı'na gidip ifade verdin, Savcılık bu Alper'i zaten ifadeye çağırır. Ondan görüntüleri ister. Sen niye görüntüleri istiyorsun? Sen savcı mısın?

Sonra, böyle bir durumda, o Alper'in öldürülmesinin, senin yalancı şahitliğinin, yalan beyanının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmadığından da emin olunamaz.

*

Her neyse, bu tecrübeli yalancı şahidin laflarına (yani Orakoğlu'nun yazısındaki açıklamalarına) dönelim:

"Biz savcılığa ifade verdikten birkaç gün sonra Alper Akpak öldürülüyor. Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum. Alper’in kaynağı babası. Babası, normal bir gazeteci değildi. Çok değişik iltisaklı ilişkileri olan bir kişiydi" dedi.

Derler ki, "Yalancının çok güçlü bir hafızasının olması gerekir". 

Yoksa, "Nasıl bir yalan uydurmuştum" diye düşünürken ipin ucunu kaçırabilir.

Ancak, yalancılar genelde bir iki dakika önce söylediklerini bile unutmaya meyillidirler.

Bu kıdemli yalancı Emrullah'ın durumu da aynı.

Lafının başında "Bana izlettiler" diyor, burada ise "Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum" diye konuşuyor.

Başka bir çelişki daha sergiliyor. Alper'in kaynağı babasıymış. O halde, babasının izlemiş olması gerekiyor. 

Çünkü kaynak o.

*

Orakoğlu'nun yazısının devamı şöyle:

YAZICIOĞLU SUİKASTI BYLOCK KAYITLARINDA; ÖRGÜT İMAMLARI ARASINDAKİ İTİRAFLAR

2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. “Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi, Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. 

"Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatın bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı şöyle:

Yaklaşık 15 saat süren duruşma sonunda mahkeme heyeti; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak ByLock yazışmalarında Muhsin Yazıcıoğlu adının geçip geçmediğinin sorgulanmasının istenmesine, var ise buna ilişkin belgelerin bir suretinin talep edilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Yazıcıoğlu suikastı ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Tecrübeli bir emniyetçiye, bir istihbaratçıya yakışmayacak bir laf: Yazıcıoğlu suikasti ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Adam belki de bir iftiraya uğrayacaktı da ondan tereyağından kıl çeker gibi kurtuldu, nerden biliyorsun?

*

Orakoğlu'nun yazısını okumaya devam edelim:

“MAHKEME GÜNÜNE KADAR BAŞIMA BİR ŞEY GELİRSE BİLİN Kİ BU BİR SUİKASTTIR”

Bu sözler Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın koruması Erol Yıldız’a ait. Türk Polis Teşkilatı’nda PM olarak görev yapan Yıldız Kahramanmaraş 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin 19 sanığın yargılandığı davada 23 Mayıs’ta üç polisle birlikte tanık olarak ifade verecekti. Ancak PM Erol Yıldız 17 Mayıs’ta ifade veremeden mahkemeden 5 gün önce kendi arabasının altında kalarak şüpheli bir şekilde kaza süsü verilmiş bir cinayete mi kurban gitmişti? Zira Büyük Birlik Partisi’nin MYK üyesi Ali Karahasanoğlu’nu hem dün hem de ondan önceki gün, bugün kaza ile öldüğü söylenen Erol Yıldız (bizce şehittir) arayarak “Mahkeme gününe kadar başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir suikasttır. Çünkü Muhsin Başkan’ın şehit olduğu gün helikoptere binmeden önce son görüştüğü kişi Ünal Kurt isminde FETÖ’den yargılanan kişinin Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği bir dosya ile ilgili şahitlik yapacağım’’ dediği iddia edilmişti.

*

Bir FETÖ'cünün Yazıcıoğlu'na dosya verecek olması cinayeti onların işlemiş olduğunu göstermez. 

Tam aksine, birileri FETÖ'cülerin Yazıcıoğlu'na bir dosya verecek olmasından rahatsız olabilirler.

Ayrıca, böylesi bir dosya, sıradan bir dosya da olamaz.

Muhtemeldir ki, FETÖ'cüler, o dosyanın, bazı kritik konularda Yazıcıoğlu'nun kararlarını etkileyeceğini düşünmüşlerdir.

Böyle bir dosya, ve böyle bir dosyanın içeriği, FETÖ için değil, FETÖ'ye karşı olanlar için rahatsızlık kaynağı olabilir.

*

Yazıya dönelim:

FETÖ’cü Ünal Kurt’un daha önce yargılandığı anlaşıldığından yakalanması ve şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği dosyanın elde edilerek içeriğinin önlenmesi önemli görünüyor sanırım. 

Evet, bu önemli.

Yazar "içeriğinin önlenmesi" diyor, fakat kastı "öğrenilmesi" olmalı.

Ancak, "içeriği önlenebilir" de.. 

Çünkü söz konusu dosya, birilerini rahatsız edecek türdense, Ünal Kurt'un konuşması şu veya bu şekilde engellenebilir mi diye düşünmek de mümkündür. 

Akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım: Adam ya hiç bulunmaz (kaçması, gizlenmesi sağlanır), ya konuşmamaya veya yanlış bilgi vermeye ikna edilir. 

Veya belki de "temizlenir". 

Nerden nasıl bilebilirsiniz?. 

Ancak, faraziyeler üzerinden hüküm vermek doğru olmaz.

*

Orakoğlu'nun yazısına dönelim:

Yine gazeteci Alper Akpak’ın savcılığa gittikten sonra öldürüldüğü güne kadar HTS kayıtlarının tespiti BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan’ın doğru söyleyip söylemediğini ortaya çıkaracak, doğru söylüyorsa gazeteci cinayeti ve Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili bize kamuoyuna henüz yansımamış önemli ipuçları verebilecektir sanırım. İnşallah!

Burada Emniyetçi bilgi ve tecrübesi konuşuyor.

Diyelim ki bu Emrullah doğru söylüyor, böyle bir kaydı izledi.. Bu kayıtlar ölen Alper'in eline nasıl ulaşmış olabilir?

Senaryoya göre, görüntüleri kaydeden kişinin ve parkalıların FETÖ'cü olması gerekiyor. Ve bunlar, kaydettikleri görüntüleri belgesel seyrettirir gibi sağa sola dağıtan tipler. Alper'in babasına da "Sen gazetecisin, gazeteciler böyle şeylere meraklıdır, buyur al sana görüntü" diyorlar. O da oğluna veriyor. Oğlu da, Emrullah Önalan'a gösteriyor. 

Doğruysa, böyle..

Yalansa, önümüze şu soru geliyor: Bir insan yalan olduğunu bile bile kalkıp taa Malatya'ya gidip böyle bir ifadeyi niçin verir? 

Ne karşılığında? 

Bunu bir hobi olarak beleşten yapıyorsa bayağı masraflı ve zahmetli bir hobi.. 

Yok bunu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görüyorsa, onu kimler niçin böyle konuşturuyor olabilirler?

*

Ancak, altı yıl önce, 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet gazetesinde konu çok farklı bir biçimde yer almış:

Milliyet'te yer alan habere göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

"Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul'da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi 'Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim' dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur."

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, "2013 Nisan sonunda Hortooğlu, Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım" dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te "şüpheli" sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

"Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandırÇatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti."

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, "Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü" dedi.

Ahmet Akpak (Akbak), Alper Akpak'ın babası..

Hem devlet görevlisi, hem gazeteci, hem de çiftlik sahibi..

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Birincisi, Yazıcıoğlu'na dosya vereceği söylenen Ünal Kurt, suikast davasında gizli tanık olmuş.

İkincisi, sözü edilen Mehmet D., Mehmet Durakoğlu..

Okuyalım:

Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018  tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığını, Fetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

*

Olayın gerisinde bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü Av. Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatının FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak onların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakırlar" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "(Bunda) Ne var ki?" demişler, olayın ciddiyetini anlamamışlar.

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş.

Böyle bir durumda, birilerinin, olayı FETÖ'cülerin üzerine yıkma yönünde adım atabilmek için FETÖ'cü olan (ya da FETÖ'cülerin içine sızdırılmış) birini bir şekilde devreye koymuş olmadıklarından emin olmak kolay değildir.

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada Akparti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerinin açığını arıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

O cihazları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? 

Bunun için emir almışlar mıydı? 

Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Çıkmamışlar.

Eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" diyebilecek olmaları umurlarında bile değil.

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada kilit isim gibi görünüyor..

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.

O cihazlar kimlere verilmişti?

Nereye gittiler?

Asıl araştırılması gereken bu!


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2022)

TÂ-HÂ

 



REFORMİST-TARİHSELCİ ANKARA EKOLÜ UKALALARINA (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU

 

Korkak yerine ahmak demek daha doğru gibi görünüyor.


Faydasız laf ebeliği ve gevezelik bakımından üretken, bilgi ve akıl bakımından ise tam takır kuru bakır Ankara Ekolü çetesine, bir sözün (hadîsin) sübutu (sabit oluşu, mevcudiyeti, gerçekliği) meselesinde “metin tenkidi”nden nasıl, ne zaman ve ne kadar yararlanılabileceğini öğretmemiz gerekiyor.

Özellikle bu yazımızı dikkatle okumaları, bilimsel yetkinlik kazanmaları açısından önem taşıyor. (Sinekten yağ çıkmaz ya, neyse!)

Bu hizmetimizin karşılığında teşekkür vs. beklemiyoruz. Onların akademik haysiyetsizlik ve şerefsizliklerinin farkına varıp kendilerine çekidüzen vermeye başladıklarını görmek yeterli olacaktır.

Hakkımız analarının ak sütü gibi helal olsun, yeter ki adam olma yolunda mesafe katetmekte olduklarını görelim.

*

Metin tenkidi nerede, ne zaman, nasıl ve niçin yapılır, bir örnek olay çerçevesinde anlatmaya çalışalım.

Diyelim ki birisi şunu iddia ediyor:

Sultan Vahideddin, yâveri durumundaki Mustafa Kemal’i Anadolu’ya “gizli bir görev” ile gönderdi.

Bu gizli görev (örtülü operasyon), vatanın kurtarılmasıydı.

Fakat bu, Padişah tarafından “resmen” ilan edilemiyordu.

Mesela gazetelere demeç verip, “Yaverim Kemal’i Anadolu’ya gönderiyorum, milleti toparlayacak, ülkeyi kurtaracak” diyemiyordu.

Çünkü bunu demesi durumunda Mustafa Kemal’in bir ekiple birlikte Anadolu’ya geçiş vizesini işgalci güçlerden alması mümkün değildi.

Sonraki süreçte de böylesi bir açıklama yapamadı, çünkü bu durumda işgalci güçler, “Sen bize yalan söyledin, bizi aldattın” diyecekler, İstanbul’da Mondros Mütarekesi hükümlerine aykırı zorbaca tasarruflarda bulunabileceklerdi. (Gene bulundular ama diğer türlü onların eline koz verilmiş olacaktı.)

Bu yüzden Padişah, “Kemal’i ben gönderdim” diyemiyordu.

Fakat biz, Mustafa Kemal’in kendi sözlerini baz alarak yaptığımız “metin tenkidi” ameliyesi sayesinde, olayların böyle geliştiğini, hatta Padişah’a yakın bazı kişilerin ona bu gizli görevin verilmesini engellemeye çalıştıklarını, Vahideddin’in onları dinlemediğini anlıyoruz.

*

Bunları diyen birine bazıları çıkıp “Anlattığın masal kulağa gayet hoş geliyor, fakat bunlar boş laflar.. Biz neyin ne olduğunu daha ilkokuldayken öğrendik, bu hikâyelere karnımız tok” diyeceklerdir.

Ayrıca, “Atatürk’ün sözlerinden böyle bir anlam çıkmıyor, metin tenkidi dediğiniz şey sadece sizin tekelinizde olan, başkalarının bir gıdım bile tadamadığı şahsınıza özgü bir ata yadigârı değil. Bizim de önümüze gelen bir sözü metin tenkidi süzgecinden geçirme hususunda sizden eksik kalır yanımız yok. Hatta fazlamız var” diye karşı atağa geçebileceklerdir.

Bununla da yetinmeyip, “Atatürk’ün bu anlattıklarınızı doğrulayan bir tane bile konuşması yok” karşılığını verebileceklerdir.

Metin tenkidi edebiyatı yapıyorsunuz ama elinizin altında metin diye birşey bulunmuyor” diyerek seslerini yükseltebileceklerdir.

*

Diyelim ki diğer taraf buna karşı şunu söyledi:

Atatürk’ün pek çok beyanı, olayların bizim anlattığımız şekilde cereyan ettiğini ortaya koyuyor.

Fakat bunu anlamak için öncelikle önyargılarımızı ve şartlanmalarımızı bir tarafa bırakmamız gerekiyor.

Bu mesele ilkokul düzeyindeki algılama ile analiz edilebilecek bir konu değil.

İtirazınızı anlayabiliyoruz, daha altı yaşından itibaren sistematik bir beyin yıkama ameliyesine maruz bırakılan, milli bayram adı altında sürekli propaganda narkozu yiyen, gittiği her devlet dairesinde “her yerde hazır ve nazır” bir ata olarak Atatürk resmiyle karşılaşıp onda bir olağanüstülük vehmetmeye başlayan, olur olmaz her yere millet kesesinden yapılan onbinlerce, yüzbinlerce heykeli ile onun yaşayan insanlardan daha kanlı canlı bir ölümsüz ölü olduğu zehabına kapılan insanların, büyülenmiş gibi böyle düşünmeleri bizi şaşırtmıyor.

Üstelik bir de Atatürk’ü Koruma Kanunu diye birşey var. Söz konusu büyünün bozulması için öncelikle bu kanunun kaldırılması gerekiyor.

Ancak, iddianızın aksine, anlattıklarımız masal değil.. Atatürk’ün kendi sözlerini “metin tenkidi” ameliyesine tabi tuttuğumuzda ulaştığımız veriler, Atatürk muhalifi diye susturulmuş olan kişiler tarafından da doğrulanıyor.

Bizim metin tenkidi dediğimiz şeye siz isterseniz analiz de diyebilirsiniz.

*

Bu sözler üzerine karşı taraf şunu diyebilir:

“Güzel konuşuyorsun fakat metin tenkidi ya da analiz diye bir yığın demagoji, mugalata ve safsatayı önümüze süreceğinizden şüphemiz yok. Halep oradaysa arşın burada, tamam siz kumaşınızı orada ölçmüş olabilirsiniz, fakat gözümüzün önüne getirin görelim, bir de biz arşınlayalım.”

Buna karşı öbür tarafın metin tenkidi adına şöyle konuştuğunu düşünelim:

Mustafa Kemal (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Kadir Mısıroğlu gibi isimlerin açıkladığına göre), Anadolu’dan gönderdiği bir telgrafta Padişah’a şunları arz etmiş bulunuyor:

Padişah Hazretlerinin devletli mabeyni yüce başkâtibi vasıtasıyla Padişah Hazretlerinin devletli katına:

Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun! Yüce Padişahım, ülkemizin bugün uğradığı büyük baskı ve bölünme tehlikesi karşısında ancak yüce varlığınız başta olmak üzere, milli ve kutsal bir kudretin çabası; vatanı, devlet ve milletin bağımsızlığını, şan ve şerefi büyük hanedanının altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Çevremizdeki kişiler bu genel kanıda birleşmiştir. Son olarak huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda, üzücü İzmir olayı dolayısıyla hüzün dolu olan kutsal kalbinizden doğan kurtuluşla ilgili görüşleriniz bugün bile belleğimdeki yerini korumaktadır.

Bu duygumu açıklamak isterim. İstanbul'dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin, nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «inşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz. Yazımda arz etmek istediğim bu kutsal sözlerdir.

Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum. Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım. Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.

Yüce Padişahım! Bu nitelik ve durumda bulunan ve kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi ve bunun karşılığı olarak da gerçekten bu milli ve vicdani kuvvete yardımcı olunması gerekir. Son kutsal buyruklarınız bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır.

Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul'daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır. Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.

Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.

İşte milli vicdanın ciddi izlenimlerini ve meydana gelen yeni durumları, istilâcı çıkarlarına zıt gören İngilizler ve vatanın zararına da olsa, İngiliz taraftarlığını meslek edinen zayıf karakterliler, bu kere güçsüzlüklerini ortaya koyarak beni İstanbul'a çağırmak girişiminde bulunuyorlar. Pek şerefli hakanımızdan, milletine, vatanına bağlı ve bu uğurda ölümü hoşgörü ile karşılayan benim gibi bir kumandanın yüce saltanat haklarına ve milletin ölmezliği ve var oluşuna düşman olanlarla işbirliği yapacağını ummaları kesinlikle beklenemezdi. Bundan dolayı bendeniz Malta'ya gitmek veya en azından iş görmez duruma getirilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım ve doğal olarak da bunu kabul etmeyeceğim, eğer zorunlu kılınırsam gönül rahatlığı ile memuriyetimden istifa ederek eskiden olduğu gibi Anadolu'da ve millet sinesinde kalacağım; vatan görevimi bu kez daha açık adımlarla sürdüreceğim.

Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanızı rica ederim.

*

Bunun üzerine karşı tarafın “Bu konuda bizim de söyleyeceklerimiz var elbette.. Fakat önce sizin şu metin tenkidi kerametinizin bu telgraf bostanından hangi ürünlerin hasadını yaptığınızı bir görelim” dediğini varsayalım.

Diyelim ki beri taraf şunları söylüyor:

Mustafa Kemal aslında bu telgrafında herşeyi itiraf etmiş durumda.

Çok kurnaz bir adam, telgrafında da geçtiği gibi “üstü kapalı” konuşmayı gayet iyi beceriyor.

Telgrafta sözlerine önce Padişah’a “yağ çekerek” başlıyor.

İnançlı bir müslüman gibi dua ediyor.

Hanedanın kurtarılması faslını da unutmuyor.

İzmir olayı dediği şey, Yunan’ın İzmir’i işgali.

Samsun’a hareketinden bir gün önce Padişah tarafından Saray’da kabul edilmiş, onun “kurtuluşla ilgili görüşlerini” dinlemiş.

Mustafa Kemal, o görüşlerin “bugün bile belleğinde yerini korumakta” olduğunu söylüyor.

Daha anlaşılır Türkçesi şu: “Yüce Padişahım, kurtuluşla ilgili olarak şahsıma verdiğiniz emirler hafızamda capcanlı.”

Padişah ona ayrıca “İnşallah millet akıllanır ve uyanır” demiş.

Bunun da meali şöyle: “Padişahım, bana verdiğiniz milleti akıllandırma ve uyandırma işini canla başla yapmaya çalışıyorum.”

Herhalde Padişah ona, “Kemalciğim, millet uykusunu alınca nasıl olsa kendiliğinden uyanacak, elleme zavallılar uykularını alsınlar” diyecek değil.

Mustafa Kemal’in özellikle şu cümlesi gayet anlamlı:

“Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum.”

Padişah’ın gönül dileği, Mustafa Kemal’in müfettişlik vazifesini yapıp İstanbul’a dönmesi değil, milletin akıllanması ve uyanması.

O gönül dileğinden esinlenilerek “kesin kararlı ve inançlı olarak” devam edilen görevin de, Padişah’ın Saray’da vermiş olduğu “memleketi kurtarma” vazifesi olduğu açık.

Öyle ki, görevin adı sureta “müfettişlik” şeklinde sıradan bir unvan olsa da, münderecatı farklı: Van’dan Ankara’ya kadar yetkili bir genel valilik. İstediği şehrin valisini görevden alıp yerine bir başkasını atayabiliyor. Bütün komutanlar ona itaat etmek zorunda.

Bitti mi?.. Hayır!

Ayrıca bir de Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım” diyor.

Evet, mesele sadece basit bir müfettişlik değil.. Müfettişlik maskesi altında kendisine verilen olağanüstü yetkilerin yanı sıra bir de Padişah’tan özel emir almış.

Yani mesele sadece eline tutuşturulan resmî görevlendirme yazısıyla sınırlı değil.

Mesele, milletin akıllanması ve uyanması..

Peki akıllanıp uyanacak da ne yapacak?

Onu da Mustafa Kemal’in şu cümlesi ortaya koyuyor: “…millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor.”

Bunun ardından da şunu diyor: İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini (yani uyanabileceğini) düşünemedim.”

Buradan anlaşılıyor ki, gidip milleti akıllandırmasını ve uyandırmasını isteyen Padişah’a “Yapamam, edemem, millet uyanacak halde değil” filan demiş..

Görevi nazla niyazla kabul etmiş. Anadolu genel valiliği anlamına gelecek şekilde yetkilerinin artırılmasında bu naz ve niyazın da etkisi olmuş olabilir.

Mustafa Kemal bütün bunlardan sonra Padişah’a “…kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi…” diyerek güvence vermekten de geri kalmıyor.

Öyle ki, ifadesine göre, “Son kutsal buyruklarınız (Padişah’ın buyrukları) bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır”.

Başta da kendisinin tabiî.

Mustafa Kemal’in bunun ardından söyledikleri, onun kurmay zekâsının ya da sıradışı kurnazlığının boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Şunu diyor: “Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul'daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır.”

Aslında rahatsız olan kendisi..

Fakat adam, kendi arzu ve isteklerini milletin arzu ve istekleri, kendi rahatsızlıklarını da milletin rahatsızlıkları olarak göstermekte uzmanlaşmış..

“Kendim için bir şey istiyorsam namerdim (hepsi yeğenim Yahya için)” diyen Demirel’den daha zeki olduğu kesin.. Bu, kendisinden hiç söz etmiyor bile, doğrudan “Herşey millet için” diyor.

Millet İstanbul’daki kışkırtıcı söylentilerden rahatsızmış..

Bu kışkırtıcı söylentilerin neler olduğundan bahsetmiyor. Fakat bir sonraki cümlesi, meselenin “devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması” olduğunu ortaya koyuyor:

“Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.”

Peki bu kişiler (kişi değil) kimler?

Mustafa Kemal bu konuya da girmiyor.

Fakat sözlerinin devamı, meselenin kendisi olduğunu ortaya koyuyor:

“Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.”

“Verilen görev”den söz ediyor ve bunun engellenmeye çalışılacağını daha baştan “üstü kapalı şekilde” de olsa anlatmaya çalışmış olduğunu belirtiyor.

Bu “verilen” ve engellenmeye çalışılabilecek “görev”in müfettişlik olmadığı açık.

Öyle anlaşılıyor ki bu telgrafında olduğu gibi hanedandan, saltanattan, hilafet makamının korunması ve kurtarılmasından söz eden Mustafa Kemal, Anadolu’ya “özel görev”le gönderilmesi söz konusu olduğunda, Padişah’ı bu tür “yağ”lamalar ile aldatmayı, milleti de “Hilafeti ve Osmanlı Devleti’ni kurtaracağız” diyerek “gaza getirmeyi”, fakat cumhuriyet ilan ederek cumhurbaşkanı sıfatıyla memlekette ipleri eline almayı kafaya koymuş.

Ki bunu, Mazhar Müfit Kansu “Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber” adlı kitabında ifşa ediyor.

Erzurum Kongresi’nde (Mazhar Müfit’in tabiriyle) müftü efendi gibi dua eden, “vatan, millet, Sakarya, saltanat, hilafet, padişah” laflarını dilinden düşürmeyen Mustafa Kemal, gece Mazhar Müfit ile Süreyya’ya “Saltanatın kaldırılacağını, cumhuriyet ilan edileceğini, tesettüre (örtünmeye) son verileceğini, Latin alfabesinin kabul edileceğini, şapka giyileceğini” müjdelemektedir.

Neye güvenerek?

Tam da o sırada Ege'de “Milne Hattı” denilen bir sınır çizerek Yunan’a, “Burada duracak, Anadolu içlerine gitmeyeceksiniz” diyen İngiliz’in “örtülü” (üstü kapalı) desteğine güveniyor olabilir miydi? 

(Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, 1973 yılında, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde şunu söylemiş bulunmaktadır: İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı sıradaki ümitsiz duruma rağmen Mustafa Kemal’in istikbale bu kadar güvenle bakıyor olmasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın baş galibi İngilizler’in İstanbul’da kendisine bu yönde güvence vermiş, karşılığında da memlekette Latin alfabesinin, Hristiyan takviminin, Avrupalı şapkasının, Avrupa yasalarının, Batılı yaşam biçiminin hâkim kılınmasını, medreselerin kapatılıp tesettüre son verilmesini, İslamî eğitimin köküne kibrit suyu dökülmesini istemiş olmaları olabilir miydi?

Bu soruyu sormak durumundayız, çünkü İngiliz gizli servisinin İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile müteaddit defalar başbaşa özel görüşme yapmış olduğunu hem Nutuk'ta kendisi hem de arkadaşları (Cevat Abbas, Rauf Orbay) açıklamış bulunuyor.

Konuya dönersek, Mustafa Kemal’in, kendisini yakından tanıyan, nerede nasıl hareket edeceğini tahmin edebilen kişilerin devreye girerek, kendisine güvenmekte olan Padişah’ın aklını çelebileceklerinden korktuğu anlaşılıyor.

Devlet kurumlarında biraz çalışmış olanlar bilirler ki aynı faaliyet sahasında mesai yapanlar “Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz” hesabı birbirlerini gayet iyi tanırlar.

Nitekim, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya müfettişlik maskeli “vatanı kurtarma görevi”yle (olağanüstü yetkiler verilerek) gönderilmesini Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi engellemeye çalışmıştı.

Mustafa Kemal’i tanıdığından değil, onu tanıyan dindar subaylar bu kurnaz şahsın Padişah’ı “kafaya almış” olduğunu, fakat kesinlikle “altını oyacağını”, bundan İslam’ın da payına düşeni alacağını söylemiş oldukları için.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, Ezher’deki talebeliği sırasında bu konuda Şeyhülislam’dan duyduklarını Hatıralar’ının ikinci cildinde anlatmış bulunuyor.

Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderme projesinden vazgeçmesini, başka birinin bulunmasını ısrarla söyleyen Şeyhülislam’a Padişah, Mustafa Kemal’in sadık ve güvenilir bir adam olduğunu, aleyhindeki sözlerin suizan anlamına geldiğini söylemiş, onun hakkında “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” lafını tekrarlayıp durmuştur.

O ateşin bir gün kendisini de yakacağını bilmeden..

Vahideddin’in Mustafa Kemal için neden “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” demiş olduğunu, onun telgrafındaki şu ifadeler ortaya koyuyor:

“Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.”

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mustafa Kemal’in gönderilmesi kararına itiraz ettiğinde Vahideddin’in ne düşündüğünü tahmin edebiliyoruz:

“Bizim bu Şeyhülislam iyi adam, has adam, fakat siyasetten anlamıyor, çok saf.. Belli ki İngilizler’in subaylarımız arasındaki ajanları bunu etki altına almışlar, doldurmuşlar.. Böyle vatansever, kabiliyetli, işbilir ve cevval bir subayımızı görevlendirmemizi engellemeye çalışıyorlar. Halbuki ben onu Berlin seyahatimden beri tanıyorum. Boş yere yaverim yapmadım. Zaten Mustafa Kemal, kendisinin aleyhinde böyle tezviratlar yapılacağını bana üstü kapalı şekilde anlatmaya çalışmıştı. Hatta 'Görevim gereği bazı şaşırtmaca hamleler yaptığım zaman aleyhimde söylenecek sözlere itibar edip beni geri çağıracak, İngilizler’in eline düşüp Malta’ya sürgün edilmeme yol açacaksanız daha baştan beni göndermeyin' demişti. Müthiş adam! Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!

*

Evet, herhangi bir kimsenin bir telgraf metnini temel alarak böylesi bir “metin tenkidi” yapması, bundan hareketle bazı sonuçlara varması mümkündür.

Ancak, karşı taraf buna itiraz edecek, şunu diyecektir: 

Böyle bir telgrafın mevcut olduğunu nerden bilelim? Bana göre bu bir yakıştırmadan ibaret.. Zaten ben Şeyhülislam Mustafa Sabri ile Fesli Deli Kadir’e oldum olası gıcık oluyorum.. Onların sözünü ettiği bu telgrafı kim görmüş?! Ben de metin tenkidi yapıyor ve diyorum ki, Mustafa Sabri ile Kadir’in lafları kendi siyasal duruşlarını yansıtıyor. Kendi iddialarını haklılaştırmak için böyle metinler uyduruyorlar.

Böyle bir itirazda bulunmaya “ilke olarak” hakları vardır.

Ancak beri taraf buna karşı, “Mustafa Kemal günahı vs. umursamayan geniş mezhepli çağdaş biri olduğu için (Mazhar Müfit’in aktardığı gibi) gizli gündemle hareket edebilir, takiyye yapabilir, sular seller gibi yalan söyleyebilir, hem Padişah’ı hem de milleti aldatabilir, fakat Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi yalan söyleyebilecek bir adam değildir” diyebilir.

Öbür taraf buna karşı muhtemelen şöyle birşey diyecektir: 

“Bu, senin görüşün.. Ben Ata’mdan vazgeçmem.. Şeyhülislam’ın dürüstlüğü hakkındaki kanaatin seni bağlar. Ortada 'Mustafa Kemal Padişah’a telgraf göndermiş' diye bir dedikodu var, fakat emin olmak mümkün değil. Metin tenkidi denilen şey bir yorum tekniği olabilir, fakat bir belgenin sübutunu/varlığını göstermeye yetmez.”

*

Bu noktada beri taraf şunu diyecektir:

Haklısın, bir metnin sübutu/mevcudiyeti/gerçekliği ayrı, onun nasıl yorumlanacağı meselesi ayrıdır. Ancak biz, Mustafa Kemal’in bu telgrafının varlığını metin tenkidi parlak lafının ardına saklanarak iddia ediyor değiliz. 

Söz konusu telgrafı göndermiş olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in bizzat kendisi.. 

Göndermiş.. 

Gönderdiği tarih 11 Haziran 1919.. 

Bu telgrafta yer alan ifadeleri, TBMM’nin ilk açılış tarihinden bir gün sonra, yani 24 Nisan 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada okumuş ve sözleri Meclis zabıtlarına geçmiş.. Bu konuşmanın linki şöyle: https://www5.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm. 

Tabiî burada konuşmanın sadeleştirilmiş hali yer alıyor. 

Orijinaline ise şuradan ulaşılabiliyor: https://acikerisim.tbmm.gov.tr/handle/11543/3271.

*

Ankara Ekolü’nün limon, kavun karpuz vs. satarak helal para kazanmak varken ilahiyat akademisyenliğine soyunarak kazançlarını iki yönden (hem liyakat sahibi olmamaları hem de milletin inancını ifsat etmeleri yönünden) haram hale getiren ukalaları umarım metin tenkidi” ile bir rivayetin sübutu (sabit oluşu) arasındaki ilişkinin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğini (anlattığımız örnek olay sayesinde) birazcık olsun anlamışlardır.

Gerçi onların paslanıp hurdaya dönmüş kafalarının yeniden işler hale gelmesi, mucize benzeri şaşırtıcı bir olağanüstülük olur, fakat hayatta bazen olağan dışı şeyler de olabiliyor.


(İlk yayın tarihi: 22 Temmuz 2023)

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...