İSLAM'I GÜNCELLEYİP LAİKLEŞTİREN (SİYASAL DİNSİZLEŞTİREN) AKPARTİ DİNDARLIĞININ TİPİK ÖRNEKLERİNDEN BİRİ (AYNI GAZETEDE YAZAN HAYRETTİN KARAMAN GİBİ "SINIRLI SORUMLU MÜRŞİT"LER SÜKUTLARIYLA ONAY VERİYOR, CEVAP VERMEK BİZE KALIYOR)

 

ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR




Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın  yazısının başlığı şöyleydi: “Erem Şentürk niçin kâfir oldu?

Soyadında “Türk” kelimesi geçtiği için, “Atatürk niçin kâfir oldu?” kıvamında bir soru, fakat bu “Şen-Türk”ü tanımadığımız için biraz sakil duruyor.

Ancak, "yarım Kemalist" yazar için bu Erem Şentürk’ün, Atatürk kadar önemli biri olduğu anlaşılıyor.

Onun şahsında bir zihniyeti, resmî ideolojiyi (devlet/devletçilik dinini) savunma ve müslümanlara da “yutturma” misyonu için “kurşun” kaleminin ucunu sivriltmiş.

*

Yazısına şöyle başlamış:

Ne yazık ki bizim Erem Şentürk, durup dururken, öyle ortada hiçbir neden yokken, gül gibi dininden oldu. Üzüldüm mü? Elbette çok üzüldüm. Birinin durup dururken gül gibi dininden olması her zaman çok üzer beni.

Çünkü Erem, affedilmez bir hata yaptı ve giydiği şort yüzünden sözlü tacize uğrayan bir kız üzerinden tam tamına şöyle bir tweet attı: “Kadınların kıyafetlerine karışan erkeklere ‘SANA NE LAN’ demek yetmez. Bir sapık sürüsü var. ‘Sen başını örttün, sen şort giydin, sen niye çarşaflısın, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar. Bunları aynı hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım.”

Görüldüğü gibi, Erem Şentürk adlı şahıs, salt başörtüsü düşmanları için hiçbir zaman “Bunları hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım” dememişken, diyemezken, evet salt başörtüsü düşmanları için asla bunu söyleyemeyecekken, hiç alâkası yokken işin içine başörtüsünü de dahil ederek müstehcenlik karşıtlarına kin ve nefret kusuyor.

*

Evet, medyaya bir şortlu kız meselesinin yansıdığını, bunun etrafında gürültü koparıldığını biliyorum.. 

Sadece haber başlıklarından.. Ayrıntıları okumuş değilim..

Ancak, şunu da biliyorum ki, “Sen şort giydin, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar” şeklindeki bir ifadede yer alan “taciz” suçlamasının sınırı belirsiz.

Çünkü, böylesi bir ifade, “Kadınlar istedikleri yerde istedikleri gibi giyinsinler, aksi yönde uyarıda bulunmak tacizdir” demek anlamına gelir.

*

Seyfi Say’ın “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisini yıllar önce okumuştum.

Bir tarikatın/cemaatin zihniyet olarak nasıl laikleştirildiğini anlatıyordu.

Kimden akıl ya da talimat aldılarsa bir parti kurmuşlar ve “Önce ahlâk ve maneviyat, millî ve manevî değerlere bağlılık” demeleri gerekirken, sanki üstlerine vazifeymiş ve memlekette bir bu eksikmiş gibi mini etek özgürlükçüğünü “dava” olarak benimsemeye başlamışlardı.

Okuyalım:

Böylece, sinsi ya da kurnazca bir taktikle, mini etek avukatlığı yapılıyordu. Eskilerin istifham-ı inkârî dedikleri bir soru sorma biçimiydi bu. Sözün açıklanan kısmı, güya akla takılan bir soruydu, “gizlenen kısmı” ise, mini etek müdafaasıydı. Dolaylı olarak, “Mini etek giymek ne herhangi bir kimsenin hakkına tecavüzdür, ne de herhangi bir kimseye zarar verir” deniliyordu. Başka hususlarda “herşeyi bilen” ve hiç kimseye kulak asmayan bu “çok bilmiş”ler, nedense mesele mini etek olunca birden bire ilkokul çocuğu saflığı tadında “saftirik” sorular yöneltiyorlardı.

Bu “edepsizlik avukatlığı”na karşı şunları yazmıştım:

“Hukukun amacı adalettir ve bir ‘hukuk düzeni’nin şunları sağlaması beklenir: Barış, güvenlik, eşitlik, özgürlük…. Ahlâka aykırı (edep dışı) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?! Başörtüsü baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır. Buna karşılık mesela mini eteğin ahlâksızca olmadığını savunacak insan sayısı azdır. Farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir. ‘Bir arada yaşamak’ da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir. ‘Bir arada yaşama’nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulacak bir değer değildir. Farkların bir ‘ortak paydası’ olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela (yakınlarda yapılmış olan NATO zirvesinde olduğu gibi) ‘Farkların Ahengi’ diye bir müzik seçkisi yapıldığında ortak payda sanat değeridir. Toplumsal alanda da farklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşmak zorunludur. O halde savunulması gereken bizzat hukuk ve ahlâk olmalıdır. Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ saymaktalar. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar. Onlar bizi hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘bir arada yaşamaya’ davet ediyor. Fakat böylesi bir ‘bir arada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir. ‘Alenen hayasızca hareket’ bütün hukuk sistemlerinde suçtur. Mini etek de bu kapsama girer.”

Evet, Seyfi Say’ın satırları böyle..

“Hayır, mini etek, kısa don kadınlar için hayasızlık değildir, hatta donsuzluk da hayasızlık değildir” diyenlere diyeceğimiz birşey yok.

İstiyorlarsa bunu savunabilirler, ancak, işin içine “din”i de katarsanız, din istismarı yaparsanız, işte orada size “Dur bakalım!” denilir.

Kılıçarslan için de aynı şey geçerli.

*

Yeni Şafak yazarı yazısını şöyle sürdürüyor:

Erem bu tweeti atınca artık tiksinerek “dindarlık mafyası” dediğim mafya sıvadı kolları; ne müşriklik, ne mürtetlik, ne kâfirlik, ne münafıklık bıraktılar Erem’de. Halbuki Erem’in dediği şey çok zayıf kalmış. Ben onu biraz daha ileri götürmek istiyorum ki bu “dindarlık mafyası” ile aramda hiçbir bağ olmadığı anlaşılsın. Aha da söylüyorum: “Ulan, sen kim köpek oluyorsun da sokakta kıyafetini beğenmediğin bir kadının ya da erkeğin elle ya da sözle taciz edilmesini gak-guk ederek normalleştirmeye çalışıyorsun? Akıl hastası Kamalistlerin başörtüsüne yaptığı şeyi, akıl hastası bir muhafazakâr, şortlu bir kıza yaptığında değişen nedir?”

Vatandaş tiksiniyormuş..

Hayır, kadınların şortlu halinden tiksinmiyor.. Tiksindiği başka birşey..

Ve de, birilerine “mafya” etiketini yapıştırıyor.

Hızını alamayıp köpek de diyor. 

Kurnaz ya, işin içine “elle taciz“i de katarak verdiği gak-guk tepkiyi normalleştirmeye çalışıyor.

Elle taciz, kadının şort giymesinden daha kötüdür, kimse de bunu İslam adına savunmaz, savunamaz.

Kemalistlere akıl hastası diyerek sövme rüşvet-i kelâmı, müptezellik ve müstehcenliğin yayılmasından rahatsız olanlara köpek diye hakaret edilmesi hakkını da kimseye kazandırmaz.

*

Yazının devamında bu şahıs, işi Allahu Teala’nın ayetlerini küçümsemeye kadar vardırıyor:

Hemen de cevap hazır: “Ama başörtüsü Allah’ın emri.” Hah. Çok yaşa yahu. Cidden bilmiyordum bunu. Hatırlattığın çok iyi oldu.

Bu yazar, neyle alay ettiğinin farkında mı?

Muhtemelen farkında.. Sözünü ettiği Kemalistler gibi “akıl hastası” değil..

Acaba şu ayet-i kerimeleri de cidden bilmiyor mu:

Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va’d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 22/72)

İnkâr edenler ise dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda ma’nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz!” (Fussılet, 41/26)

Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman da, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirli bir kimse olarak yüz çevirir. İşte onu (pek) elemli bir azâb ile müjdele! (Lokman, 31/7)

Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. (Enbiya, 21/2)

(O kimse), kendisine okunan Allah’ın âyetlerini dinler, sonra da sanki hiç onları duymamış gibi, büyüklük taslayarak (inkârında) direnir. İşte onu, (pek) elemli bir azâb ile müjdele!
Çünki (o), âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onları alaya alır. İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır! (Casiye, 45/8-9)

Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar. (Furkan, 25/44)

*

Yazar laflarını şöyle sürdürüyor:

Bak açık söyleyeyim. Kız babasıyım. Kızım o esnada ne giyiyor olursa olsun biri kızımın kıyafeti üzerinden ona saldıracak, onu taciz edecek olursa elimden ne gelirse yaparım. Ve şimdi de şunu açık söyleyeyim: Parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da.

Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.

Evet, parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da, bunda şüphe yok. 

Fakat (sözü edilen tacizden neyin kast edildiğini bilmiyorsam da), şunu biliyorum ki, ikisinin durumu aynı değil.

Bir başörtülü kıza “Başını açacaksın!” demekle, şortlu kıza “Evladım, bu kıyafet uygun değil” demek aynı şey değildir. 

Ancak, böylesi bir uyarı da, çoklarına göre taciz kapsamına girer.

*

Mevcut yasalar çerçevesinde bir şortlu kıza belki en fazla böyle bir uyarıda bulunabilirsiniz. 

Daha fazlasını söyleyemezsiniz.

Ancak, bu bile, sözlü taciz, hürriyeti kısıtlama, özel hayata müdahale vs. olarak yorumlanabilir, yorumlayanlar çıkar.

Mevcut “lastikli” kanınlar çerçevesinde durum bu..

Ancak, “insan yapısı kanunlar“ın yürürlükte olduğu (yani bazı insanların diğerlerine rablik tasladığı) hiçbir yerde yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmaz.

Büyük balıklar yasaların ağlarını delip geçerler.

*

Bakın şimdi, Sedat Peker bir sürü suç duyurusunda bulunuyor, harekete geçen savcı var mı?

Çünkü, işin ucu imtiyazlı zümreye (en büyük hasletleri “kendini ve ayrıcalıklarını severlik” anlamına gelen bir vatanseverlik olan birinci sınıf vatandaşlara) dayanıyor.

Gümrüklerde uyuşturucu yakalanıyor, fakat o uyuşturucuların teslim edileceği adreslerde oturan kalantor vatanseverler hakkında yapılan birşey yok.

Çünkü, yasalar karşısında herkes eşitse de, bazıları daha eşit.

Aynı şekilde, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten nehy etme) hususunda da herkes eşit konumda değildir.

*

Benim gibi biri aşikâre olarak ortaya çıkıp yalvarırcasına emr-i maruf yapsa da okkanın altına gidebilir, kendisini parçalamak isteyen akbabalar derhal saldırabilir, fakat öyleleri de vardır ki, “dokunulmazlık” imtiyazına sahiptir. 

İşte öyle biri bir şortlu karşısında emr-i marufun yanı sıra nehy-i münker de yapabilir, ve kimsenin eli ona uzanamayabilir.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur (ki bu hadîsi İmam Nevevî, özel önem verdiği kırk hadîs arasına almıştır):

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” 

(Müslim, İman, 78; Tirmizî,Fiten. 1I; Nesaî, İman 1; İbn Mâce, Fiten, 20).

*

Gelelim yazarın şu satırlarına:

Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.

İmdi, bu soytarının, şayet İslam’ı ve imanı zerre kadar önemsiyorsa, bu sözlerinden derhal tevbe etmesi gerekir.

Ve, tevbesinin gereği olarak da bunu aynı şekilde gazete sütunundan yapması icap eder.

Çünkü, aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahın tevbesi de gizli olur. 

(İnsanın, Allahu Teala’nın örttüğü günahını açması da ayrıca günahtır.)

*

Yazarın yukarıya aldığımız ifadeleri, ancak, muhataplarının kâfir olması durumunda caiz olur.

Yani burada açık bir tekfir var.

Ancak, mevcut hadise çerçevesinde ortada muhataplarının küfürle suçlanmasını gerektirecek bir delil yok.

Adam, muhataplarına karşı herhangi bir delil getirmiyor, getiremiyor, bütün delili, daha doğrusu demagoji, mugalata ve safsatası Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundandemekten ibaret.

Kendin söylüyorsun, onların dininden değilsin.

Onların dini ne peki?

Kemalizm mi, Hristiyanlık mı, Yahudilik mi?

Buyrun işte, Yeni Şafak/Salak gazetesinin ve yandaşların hal-i pür melali..

*

Evet, müslümanlara, İslam dininden olanlara, şortlu bir kızın şortuna olan derin sevgi ve saygısından dolayı “Ben sizin dininizden değilim” diyen şahsa, “Tamam, İslam dini bizim gibilerde kalsın, o kızın şortu da senin olsun, bayrak olarak kullan” deyip yazıyı burada kesebiliriz, fakat kesmeyelim.

Sözlerinin devamı şöyle:

Erem’e yaptığınız “başörtüsü kullanmakla şort giymeyi eşitliyor” numarasının da bayat, pis bir numara olduğunu biliyorum. Çünkü Erem, başörtüsü kullanmakla şort giymenin aynı şeyler olduğunu söylemediği gibi onları asla eşitlemiyor da. Sadece o yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor: “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?”

İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs kitabına almış bulunduğu hadîs-i şerîfi yukarıda aktarmıştık.

İmdi, o hadîs çerçevesinde bu “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?” şeklindeki külhanbeyi fetvası neye karşılık gelir?

İmanın en zayıfı bile, sokaktaki müstehcen ve müptezel giyime karşı buğz olacakken, nehy-i münker yapmak yerine nehy-i maruf tavrı sergileyen, müptezellere değil de müptezelliğe tepki gösterenlere bu hayvanî üslupla saldıran bir hadsiz ukalaya ne demek gerekir?

Kendisi zaten müslümanlara “Ben sizin dininizden değilim” diyor. 

Bizim birşey söylememize gerek var mı?

*

Müslümanlara, onların dininden olmadığını haykıran yazar, yazısının devamında “Bektaşî” makamından imanlı gazel okumaya başlıyor:

Bu “sana ne” kısmında biraz duralım. Ortalama bir Müslüman, kadınlara ve erkeklere mahsus tesettür kurallarının Allah tarafından koyulduğunu, Müslümanların buna uygun giyinmeleri gerektiğini bilir. Buna uygun şekilde giyinmeyen ve Müslüman olduğundan emin olduğu insanlara da tek bir şey yapabilir: “Allah’ın bu hususlardaki emirlerini hatırlatıp insanları tesettüre uygun giyinmeye teşvik etmek.”

Görüldüğü gibi yazar, Bektaşî gibi “namaza yaklaşmama” havalarında..

Hadîs-i şerîfin “elle düzeltme” faslının (yani imanın en kuvvetlisinin) karşısında.

Müslümanlara “Müslüman olarak sizin konuşmaya hiç hakkınız yok!” dese olmayacak..

O yüzden lutfedip teşvik hürriyeti bağışlıyor.

Büyük bir alicenaplıkla bize, tesettür kurallarının Allah tarafından konulduğuna inanma hakkı tanıyor.

*

Ancak, bu arada, müslümanlara tebliğ, davet ve emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker konusunda hadlerini bilmeleri için talimat da veriyor (yani misyonunu/görevini yerine getiriyor).

Buna göre, İslam’ın emirlerini anlatmak için önce karşımızdaki kişinin müslüman olduğundan emin olacağız.

Türk’e Türk propagandası kabilinden müslümana müslümanlık tebliğ edeceğiz.

Kişi müslüman değilse, ya da müslüman olduğundan emin değilsek, her haltı yemesini hakkı bileceğiz.

*

Elle düzeltmeyi geçtik, dil ile bile müdahale etmeyeceğiz. 

Hatta, buğz da etmeyeceğiz.

Tam aksine, müslüman olmayanların her haltı yeme hürriyetlerini (yukarıya aldığımız hadîs-i şerif mucibince) önemsemeyen müslümanlara “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden?” diyerek saldıracağız.

Yani elimiz ve dilimiz, müslümanlara karşı keskin olacak.. 

Kızların kısa şortları, donları karşısında ise saygı duruşunda bulunacağız.

*

Yazar, buraya kadar “derin devlet dini“nin amentü esaslarının kolonlarını diktikten sonra inşaatın çatı faslına geçiyor:

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da… Sadece emri bil maruf yapabilir. Tesettürün önemini, güzelliğini, faziletlerini anlatabilir. Tesettüre girme kampanyaları düzenleyebilir. Sokakta şortuyla dolaşan birine bırakın fiziki ya da sözlü tacizde bulunmayı, göz ucuyla dahi bakamaz, öf bile diyemez.

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülük dinini korumak için çalışan MİT’i, ve MİT’in [doğrudan veya vatandaş ayağından ihbarda bulunan elemanları vasıtasıyla yaptığı] bilgilendirmesi ile harekete geçen savcıları ve hâkimleri, kurum amirleri bulunduğunu biliyoruz.

Ancak, bu memlekette, bize İslam’ı ne kadar ve nasıl benimseyeceğimizi “içeriden” öğreten, suret-i haktan gelerek insanları aldatan böylesi yazarlar da var.

*

İmdi, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiymiş..

Söz konusu ifade Anayasa’da yer alıyor. 

Fakat aynı anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olduğu vurgusu da var diye kimse, Türkiye’de gerçek ve tam bir demokrasi bulunduğunu savunmuyor.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti tam demokratik devlet değildir. 

Hukuk devleti olma vasfı ise, demokratikliği kadar bile yoktur.

*

Mesela, konu şorttan açılmışken şu şapka yasasına bakalım..

Şapka yasası gerçekte hâlâ (en azından kâğıt üstünde) yürürlükte.. 

Bu ülkede Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına kanun olma imkânı tanınmaz, fakat Atatürk’ün saf ve som zulüm ve zorbalık olan uygulamaları, devrim adı verilen cinayetleri hâlâ yasa olarak kâğıt üstünde yürürlüktedir.

İmdi, geçmişte Mustafa Kemal için de güzellemeler yapmış olan bu yazardan Atatürk için de bir yazı kaleme almasını ve şöyle demesini bekliyor olabilirsiniz:

“Sana neydi lan milletin sokakta ne giydiğinden? Şapka giymiyor diye insanları taciz etmek bir tarafa nasıl asabildin, öldürebildin?. Senin çağdaşlığın buysa, senin insanlığın buysa, senin ideolojin buysa, senin vatanseverliğin buysa, senin ne mutlu Türklüğün buysa benim hiç biriyle ilgim yok.”

Evet, bu şahıstan böylesi bir yazı bekliyor olabilirsiniz. 

Fakat o, bunu yazmaz, 

Ata’sının izinde “Türk olduğum için özür dilemeyeceğim” filan diyerek ırkçı artistlik yapar.

Ve sizden, müslüman olduğunuz için özür dilemenizi bekler.

*

Evet, söz konusu yazar, Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da diyerek resmî ideolojinin ve rejimin yandaş medyadaki bekçiliğini yapıyor.

Evet, aynen bunu diyor.

Gerçek anlamda hür olmadığı, bir tür köle/esir olduğu için izni yok (Bu esaret/kölelik ve hürriyet konusuna aşağıda merhum Elmalılı Hoca'dan bir alıntı yaparak döneceğiz), bunu kabul ediyoruz, fakat hakkı da yoktur diyebilmek için, mevcut kanunların saf ve pür haliyle “hak” olduğunu kabul etmek gerekir.

Peki, mevcut yasaların “hak” olduğunu kabul etmek, İslam’a göre ne anlama gelir?

*

Bu tür şahıslar nezdinde (Türk olması hasebiyle) İmam Matüridî’nin sözleri ayet ve hadîslerden daha kıymetli olabildiği için, ondan örnek verelim. 

TDV İslam Ansiklopedisi‘nde aktarıldığı gibi, İmam, kendi zamanındaki yönetimler için adil diyen kişinin, zulme adalet demiş olacağı için küfre düşeceğini söylemiştir:

Ancak zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi (Burhâneddin el-Buhârî, V, 577), Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınaması (Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesis. 452) devrin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığını göstermektedir. 

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a. de şunları yazmış bulunuyor:

Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı (devlet başkanı) âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.

Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”

(Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)

TDV İslam Ansiklopedisi‘nde bir başka maddede şu ifade de yer alıyor:

… zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır 

Bunu ben demiyorum, İmam Matüridî diyor, Kılıçarslan gitsin İmam Matüridî’nin ruhuyla hesaplaşsın.

*

Ne yazık ki bu putperestlik cenneti ülkede müslümanın İslam’ı (kamusal alanda) tam olarak anlatma izni yoktur, ve bu hak ona, camide bile tanınmamaktadır.

Mesela Diyanet, Casiye Suresi’nin 18’nci ayetini bir cuma hutbesinde okusun da görelim.

Okuyamaz, okutmazlar!

Bizim gibi kıyıda köşede fısıltı kabilinden birkaç kişiye söyleyebilenlere de (bazen açık, bazen örtülü biçimde) neler yapıldığını, ne kumpaslar/tuzaklar kurulduğunu da kaç kişiye anlatabilirsiniz?

*

Kılıçarslan'ın yazısını okumaya devam edelim:

“Vatandaşlık bağı bakımından şort giymeyi seçmekle başörtüsü kullanmayı seçmek aslında eşit bir şeydir” diyeyim de iyice atın beni Allah’ın dininden. Ama ben bunu söylemiş olayım. Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil. Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de. Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın. Şartlar böyleyken, durum buyken, Erem’in de benim de söylediğim açıkken bizi kâfir olmakla, münafık olmakla, müşrik olmakla suçlayamazsın. Erem’in de ne dediği açık, benim de… Erem’in de kim olduğu belli, benim de..

Seni bu halinle dinden atmaya gerek yok. Müslümanlara “Sizin dininizden değilim” diyerek kendin atmış durumdasın.

Tevbe edersen iyi olur, fakat sizdeki kibir buna müsaade eder mi, bilmem.

*

Bu şahıs, “Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil” diyor.

Devlet bizim değilmiş, öyle diyor.

Peki kimin, onu da söylesene!.

Biz, şunu diyoruz:

Kurallar ne benim kurallarım olsun, ne senin!

Kurallar, millete bir put, bir tanrı olarak dayatılan Atatürk’ün kuralları da olmasın!

Kendilerini Atatürkçülük dininin kutsal mabedinin koruyucuları olarak gören MİT’çiler gibi kanunla korunan (kanunla dokunulmazlık kazandırılan) imtiyazlı grupların kuralları da olmasın!.. 

Allahu Teala’nın koyduğu kurallar olsun! 

Allahu Teala müslimiyle gayrimüslimiyle herkesin rabbidir ve onun kuralları (Şeriat’ı) herkes için en iyisidir.

*

Evet, yazar, bir derin devlet görevlisi üslubuyla şöyle parmak sallıyor:

"Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de."

Gerçekten, bu güçsüz halimle kimsenin şortuna karışıp başıma bela almak istemem.. 

Şort, yazarın olsun, alsın hayrını görsün..

Düzenperestlik ve rejim avukatlığı yapmasını da anlarım.

Fakat, bunu, İslam’ı tahrif ederek yapmaya hakkı yok.

Ayrıca, demokratik olmayan bir devleti demokratik, hukuk devleti olamamış bir devleti de hukuk devleti gibi yutturmaya çalışmasın.

*

Kanun devleti olmak başka birşey, hukuk devleti olmak ise başka birşeydir.

Müslümanın hukuk anlayışı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde, Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı anlayıştır:

Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]

Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa  o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için  değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]

Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)

Evet, hukuk, işte budur!

Yazarın sözünü ettiği hukuk ise Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.

İslam’ı olduğu gibi benimseyen, hristiyan ve yahudilerin dinlerini bozdukları gibi bozmayan, laikleştirmeyen müslümanlar, hukuk adı altında bu hukuksuzluğa zorlanıyorlar, zulüm görüyorlar.

Kılıçarslan gibiler ise bu şirk ve kölelik düzenini (İslam açısından böyle) hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.

*

Yazarın bir başka fetvası:

"Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın."

Bu da doğru.. 

Öküzlük bunların tekelinde, başkasıyla paylaşmazlar.

Öküzlükleri bizi ilgilendirmiyor, fakat “meşru” kelimesi bizin için önemli.

Meşru, kelime anlamı itibariyle “Şeriat‘e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uygun olan” demektir. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.

Şeriat’e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uyan, öküzlük yapmış olmaz. Şeriat’e uymamak ise, (İslam’a göre) öküzlüğün (hayvanlığın) ta kendisidir.

Hatta, hayvandan da aşağı (bel hüm edall) olmadır. 

Yazarın burada meşru diye nitelendirdiği şey ise, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın dile getirdiği “Allahu Teala’dan başkasına kul ve köle olma” keyfiyetinden ibaret.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini izah sadedinde dile getirdiği şu hakikatler ise, günümüzde pekçok müşriğin/puutperestin kendisini müslüman zannettiğini veya öyle gösterdiğini ortaya koymaktadır:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada, akaide), biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem (hüküm veren) ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar (gönüllü olmasalar bile) inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

Evet, gönüllü biçimde itaat ederseniz muhakkak (kesinlikle) müşrik/putperest olursunuz. 

Önümüzdeki sayısız örnekte olduğu gibi.

*

Gönülsüz itaat de, merhum alimimizin ifade ettiği gibi, amelî şirkten/müşriklikten/putperestlikten kurtulmuş değildir.

Bugünün sorunu şu: 

Boğazına, hatta alnına kadar şirke batmış olan bir sürü menfaatperest, kendi bu amelî şirkini/putperestliğini herkesin “doğru/sahih, aşırılıktan uzak gerçek müslümanlık” kabul etmesini istiyor.

Böylece, amelî şirklerini itikadî şirke dönüştürüyor, başkalarını da zihniyet bakımından müşrikleştirmeye uğraşıyorlar. 

Hüküm biraz Allah’ın olsun, biraz da tağutun” demeye getiriyorlar.

Hz. Ömer’in, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü gerçekleşiyor.

*

Kılıçarslan'ın yazısındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil, fakat sözü çok uzattık.

Ona cevap vermeye değmez diye düşünüyor olabilirsiniz.. Onun için değil, üçüncü kişiler için yazıyoruz.

Sesimizi duyurabildiğimiz kadarıyla.


(https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olmaya-hazir-bir-yandas-medya-soytarisi/)

(İlk yayın tarihi: 3 Temmuz 2021)


CUMA SOHBETLERİ — Dinde Zorlama Yoktur.Artık iyilik ve kötülük...

MUTLAK KORKU, MUTLAK ZULÜM VE MUTLAK KÖLELİĞE KARŞI TEK ÇARE






Lord Acton’un o meşhur sözü, “mutlak gücün mutlaka bozduğunu” söyler.
Sanırım buna bir ekleme yapmak da mümkün:

Mutlak güç, mutlaka korku getirir.

“Anayasaya uymayan”, bütün yasaları çiğneyen, kendi milletvekillerinin açıklamasıyla yargıyı da ele geçirdikten sonra yasamayı, yürütmeyi, yargıyı tümüyle denetimi altına alan Tayyip Erdoğan, bir diktatörün bütün yetkilerine ve gücüne “gayrımeşru” bir şekilde sahip.

Merasim töreninde yere serilecek halının renginden, Çamlıca’ya yapılacak caminin minaresine, kupon arazilerin kime satılacağından televizyonlardaki yemek programlarında neler anlatılması gerektiğine kadar her konuya karışıyor… Her istediğini yaptırıyor.

Sevgili muhtarlarıyla düzenlediği büyük toplantılarda hedef gösterdiği insanlar ya tutuklanıyor, ya silahlı saldırıya uğruyor.

Genellikle de ikisi birlikte oluyor.

*

Yukarıdaki satırlar, Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’ın yıllar önce, 10 Mayıs 2016 Salı günü yayınlanan yazısında geçiyor (http://www.haberdar.com/mutlak-korku-makale,1139.html).

Ancak, bunların bu tip yazılarına bakarak “mutlak bir fikir özgürlüğü”nden yana olduklarını zannetmeyin.

Çifte standart hayat tarzları ve alâmet-i farikaları durumunda.

Bir başka yazısında, Erdoğan’ın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sözünü aktarmasından hareketle “laikliğin elden gittiğini” yazabilmişti.

Yani bunların demek istediği şu:

Mutlak güç bizim gibilerin elinde olmalı, bozma ve bozulma işi bize bırakılmalı.

Mutlak korku, bizimle aynı safta yer almayanların payına düşmeli.

Memlekete diktatör lazımsa onu da biz kendi aramızdan seçmeliyiz.

Anayasa çiğnenecekse biz çiğnemeli, memleket “Yağma Hasan’ın böreği” muamelesi görecekse onu da biz yapmalıyız.

*

Lord Acton’dan alıntı yapmayı da biliyor.

İşte bizim Batı’dan farkımız burada.

Bizimkiler Lord Acton’ın bir sözünü ezberler, fakat, diğer sözlerini hiç görmez.

Lord Acton, bunların dillerinden düşürmedikleri demokrasinin de “mutlak güç” kullanımına karşılık geldiğini, hatta onun mutlakçılığının (absolutism) daha berbat olduğunu söylüyordu.

Allahu Teala’ya ait sorgulanamazlık ve tartışılamazlığın (lâ yüs’el oluşun), yücelik, üstünlük ve insan-üstü kutsallığın, laiklikle birlikte modern devletin eline geçmiş bulunduğunu, devletin tanrılaştırılıp bir put haline getirildiğini söylediğinden haberleri var mı?

Mutlak gücün ancak Allahu Teala’ya yakıştığını, kullara bırakılamayacağını, yani laik demokrasinin, (mutlak gücü kulların eline bırakması yüzünden) bozma ve bozulmanın garantili ve kestirme yolu olduğunu ileri sürmüş bulunduğunu biliyorlar mı?

*

Evet, çağdaş uygarlık yolundaki Türkiye’de, Lord Acton’ın söylemiş olduğu bazı sözleri hiçbir siyasetçi söyleyemez.

Daha doğrusu, söyleyebilecekleri halde söylemezler.

Çünkü (ortadaki “düzen”baz oyunun kurallarını sorgulayıp) hak/doğru siyasî ilkelerin savunucusu olarak bedel ödeme konumuna düşmek yerine (“gelen düzenbaz oyun ağam, gideni paşam” diyerek) siyasî kazanç elde etme derdindedirler.

Fakat, Türkiye’de hiçbir siyasî partinin Lord Acton’ınkine benzer görüşlerin savunucusu olarak ortaya çıkamamasının tek nedeni, siyasetçilerin pragmatizmi, oportünizmi ve konformizmi değildir.

Bu ülkedeki Atatürk ilke ve inkılapları adlı donmuş, dondurulmuş, güncellemeye, değişime ve gelişime kapalı devlet ideolojisinin (Lord Acton’ın formülasyonu çerçevesinde mutluk bozulmayı da yanında getiren) mutlak gücü, siyaset alanında farklı seslere izin vermiyor.

*

Hatırlayın, Ahmet Altan’ın yukarıya aldığımız sözlerini yazdığı sıralarda TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Anayasamızın bütünü zaten laik mahiyette, ayrıca bir de ‘tanımsız, tarifsiz’ laik kelimesinin geçmesi gerekmiyor, nitekim Batı’daki anayasalarda geçmiyor, bizdekinde de geçmezse kıyamet kopmaz” anlamına gelen şeyler söylediği için neredeyse Kızılay’da darağacında sallandırılacaktı.

Aklı kısa Meral Akşener, Charlie Hebdo avukatı Kemal Kılıçdaroğlu ve yaşlanıp bozarmış kurt Bahçeli, onun sözleri karşısında “çılgın” Türk moduna girdiler, “Yok ben daha çılgın Türk’üm, yok sen daha çılgınsın, yok bu daha çok çıldırmış” diyerek aralarında çılgınlık yarışı başlattılar ve Kahraman’a ağızlarına geleni söylediler.

Çılgınlık öyle tavan yaptı ki, av mevsiminin geldiğini düşünerek gözleri parlamaya başlayan CHP grup başkanvekili bir deneyimli vampir CNN TÜRK canlı yayınına bağlanıp “Laikliği korumak için kan da dökülür. Bakın ben ne dediğimi bilerek konuşuyorum” dedi.

Ve de hiçbir siyasetçi, hiçbir savcı çıkıp, “Laikliği korumak için kan dökülmez, ne kadar korunması gerekiyorsa o kadarını yasalar çerçevesinde güvenlik güçleri yapar, olayı mahkemelere havale ederler, bu tür ifadeler teröristliktir, cezalandırılması gereken birer suçtur, anayasal düzeni tanımazlıktır. Kimse, düşünce özgürlüğünü kullanan fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür bir TBMM Başkanı’na karşı böyle konuşma hadsizliği sergileyemez” demedi.

Memlekete bir kez daha mutlak korku hakim oldu.

Erdoğan da hemen “Zaten ben de Mısır’a gidip ‘Şeriat’e karşı laiklik’ tavsiye etmiştim, bu bizim partimizin görüşü değildir” diyerek topa girdi.

“Çılgın Türk”ler listesine adını yazdırdı.

*

Kahraman’ın sözleri aslında eften püften, önemsiz şeylerdi.

Fakat bu kadarı bile fırtına kopmasına neden oldu, “bir bardak suda fırtına koparma” ve “öküzün altında buzağı arama” gibi deyimlerin hakkı verildi.

Peki ya Kahraman, Lord Acton’ın aşağıda aktaracağımız türden sözlerine benzer şeyler söylese ne olurdu?

Hafazanallah, herhalde o zaman, kan kokusu aldığı için çıldırmış olan vampir CHP grup başkanvekilini elindeki satırla gözleri dönmüş halde TBMM Başkanı’nı Meclis koridorlarında kovalarken bulabilirdik.

Muhtemelen diğer CHP milletvekillerinin de, kiminin elinde balta, kiminin elinde kör testere, kiminin hızar, kiminin nacak, kiminin keser, kiminin yaba, kiminin dirgen, kiminin tırmık, kiminin Azrail tırpanı, kiminin de bileylenmiş tahra olduğu halde ona eşlik ettiği görülürdü.

Kahraman’ın kıytırık iki cümlesine verilen tepkinin dozajı insana bunu düşündürüyordu.

Çünkü Kahraman, linç etmek için üzerine yürüyen siyaset eşkıyasının elinden kendisini, o içi boş, hiç de geri adım atmayı ve özür dilemeyi gerektirmeyen önemsiz sözlerinden “tevbe” ederek güç bela kurtarabildi.

Fakat yine de istifaya davet edildi.

*

Geri adım atmasaydı, “Ben fikri hür bir hukukçu, vicdanı hür bir siyasetçi, irfanı hür bir vatandaş olarak düşünce ve fikir hürriyetimi kullanıyorum, nasıl benim sizi benim gibi düşünmeye zorlama hakkım yoksa sizin de benden bunu isteme hakkınız yoktur” deseydi ne olurdu?

Türkiye’de sözde fikir ve inanç hürriyet var, fakat, şayet siyaset sahnesinde yer almışsanız, laikliğe (siyasal dinsizliğe) iman ettiğinizi, “dinsiz siyasetçi” haline geldiğinizi ilan etmek zorundasınız.

Rejimin kelime-i şehadetini söylemez, bu kelime-i şehadeti samimi ve yürekten söylediğinize dair namusunuz ve şerefiniz üzerine yemin etmezseniz “rejimsel/düzensel/düzenbaz tekfir”e tabi tutulur, linç edilirsiniz.

*

Böyle bir “düzen”de, düzenbazlıkta, FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) ve Ahmet Altan gibilerin (hatta artık Erbakancı Millî Görüşçüler’in de) yaptığı şekilde, “düzen”in kendisiyle (düzenin Erdoğan’ın da savunduğu “esasları”yla) değil de, salt Erdoğan gibi figürlerin “güc”üyle uğraşmanın faydası nedir?!

Düzen bu oldukça, gelen gideni aratabilir.

İşin özüne bakıldığında Erdoğan’la aranızda fazla bir fark yok..

Belki bazı açılardan ondan iyi, bazı açılardan da kötüsünüz, fakat zihniyet bakımından aynı olduğunuz söylenebilir.

Siz de laikliği benimsiyorsunuz, o da..

Siz de “demokrat”sınız, o da..

*

Söz bu noktaya gelmişken şunu da söyleyelim:

AK Partili Türkiye 28 Şubat Süreci’nin panzehiri değil devamıdır..

28 Şubat’ın gayesi Türkiye’de İslamcılığı/Şeriatçılığı bitirmekti, fakat bu sadece (Erbakan liderliğinde) “adil düzen, millî görüş” gibi şifreli ifadelerle Şeriatçılık yapan hareketin başının ezilmesiyle sağlanabilecek birşey değildi.

Erbakan’ın ardındaki kitlenin bu hareketten umudunu kesmesi, ve üretilecek “küresel sistemle ve onun yerli-milli derin acentalarıyla” uyumlu “dinci olmayan dindar” bir hareketin, söz konusu kitleye kurtuluş kapısı olarak “yutturulması” gerekiyordu.

Batı’nın ürettiği, yerli-milli acentaların da derhal kopyalayıp benimsedikleri İslamcı-müslüman (dinci-dindar) ayrımı çerçevesinde, (Batılılar’ın yaptığı “tanım”a uyan) “müslüman” ya da “dindar” tip, “İslamcı” ya da “dinci”ye karşılık gelen tipin yerini almalıydı.

*

Kısacası, “dinciler” dindarlaştırılmalı, bir başka deyişle İslamcılar (Batılılar’ın İslamcı diye etiketlediği müslümanlar) Batı’nın tanımladığı anlamda müslüman hale getirilmeliydiler.

Fakat bu, 28 Şubat Süreci’nin kaba kuvvet, tehdit ve zorbalık eksenli strateji ve taktikleriyle gerçekleştirilemezdi.. O, ilk aşamaydı, tarlanın sürülmesi, ekim işlemi için altüst edilmesiydi..

Tohum ekme işi başka birşeydi, ince işçilikti.. Bir de verim alma, hasat kaldırma, mahsulü toplama işi vardı ki, çok daha farklı teknikler ve beceriler gerektiriyordu.

O süreçte tarlayı hoyratça sürme işi TSK ve MİT personeli bazı satılmışlara verildi.

Daha sonra da Erdoğan ile arkadaşları, tohum ekme aşamasında “dincilik karşıtı dindarlık”, “İslamcılık karşıtı müslümanlık” için devreye konuldu.

Onlara sözler verildi, vaatlerde bulunuldu.. Ve o vaatler tutuldu, önleri açıldı..

Mahsul toplama işi için ise (hizmet ehli, hoşgörülü ve diyaloğa yatkın) Fethullahçı yapının daha uygun olduğu görülüyordu..  

*

Evet, 28 Şubatçıları kullanarak Erbakan’ın önünü kapatan ABD-İsrail cephesi, sonraki aşama için Erdoğan’ı destekledi, öne çıkardı.

Erdoğan’ın eski doktoru ve AK Parti eski milletvekili Turhan Çömez, TBMM kürsüsünde, Erdoğan’ı o süreçte ABD’de CIA ve İsrail ajanlarıyla gizlice görüşmüş olmakla suçluyor.

Sözleri şöyle:

“AKP kurulurken Amerika’ya yapılan ziyaretlerin hepsini biliyorum. Kimlerle ne tür temaslar yapıldığını da biliyorum. O dönemde Karanlıklar Prensi Richard Perle’le ne pazarlıklar yapıldığını, nelerin karşılığında nerelere gelindiğini gayet iyi biliyorum. … Eğer bana inanmıyorsanız Sayın Erdoğan’la görüşün, ‘AKP kurulurken yanındaki herkesi Washington’da bırakıp ayrıca gidip gizli gizli İsrailli ajanlarla ve Richard Perle’le neler görüştün?’ diye sorun, bak size neler anlatacak, bakın neleri anlatacak size. … Tahammül edin söylediklerime. … Hiçbirinizin doğruyu ve gerçekleri duymaya cesareti yok, buna alışmamışsınız, buna tahammül edemiyorsunuz. …” (https://x.com/i/status/1800470282551148595)

Bu cesaretsizlik ve tahammülsüzlük, Atatürkistlerde daha fazla..

Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a çıkışından önce) mütareke döneminde İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile neden defalarca gizli gizli, başbaşa, yanında kimse olmaksızın görüşmüş olduğu konusu üzerinde hiç durmuyorlar.

*

28 Şubat Süreci’ne dönelim.. Erol Mütercimler şunları demiş bulunuyor:

“Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye başbakan olacağını ilk defa duyduğum yer, Münci İnci’nin evidir, Avukat Münci İnci’nin evi.. 24 Ekim 1999.. Bak sahneyi anlatayım, Münci Bey beni aradı; ilişkimiz nerden, İntermedya grubuydu onun, ben o zaman onların yayın danışmanlığını falan yapmıştım, orda bir sekiz ay birlikte olmuştuk.. ‘Biz’ dedi ‘Tayyip Bey’in medya sponsorluk danışmanlığını aldık fakat ne olduğunu çözemedik’Nail Keçili ile birlikte yapıyorlardı bu işi,  ‘benim’ dedi ‘evimde sabah kahvaltısı veriyorum, rica edeyim senden hocam’ dedi, ‘bi gelip sen de dinler misin?’ Ben de şunu düşündüm, evde kim olur, ben olurum, işte Nail Keçili olur, Münci İnci olur, işte Tayyip Bey olur, Tayyip Bey’in de bir iki tane adamı olur, enikonu bu kadar olur diye düşündüm.. Kalktım gittim, Durusu Konakları diye bir yer, Bulgaristan sınırında bir yer, ben de ta Tuzla’dan oraya gittim. … Gittim, evi anlatıyorum şimdi, girdim, duvarın önündeki kanepede oturanları sırayla söylüyorum: Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı Ilıcak, yanında Yalçın Doğan abimiz, onların arkasında duran kişi Bülent Akarcalı.. Odanın içindekiler: Fehmi Gültekin, Tezcan Yaramancı, Gülay Kömürcü, yağ fabrikası olan bir hanımefendi -herkesin el falına bakıyordu-, Mimar Sinan Üniversitesi’nde hoca oldukları -ben hiç tanımıyorum- ifade edilen üç tane profesör vardı, 15 dakika sonra bu odaya kim geldi dersin, bu eve, o günkü Amerikan konsolosu yardımcısı bayan Scheltz [?] ile birlikte el ele Tuğrul Türkeş geldi. … Tuğrul Türkeş Amerikan Konsolosluğu’nun aracıyla geldi.. Konsolos yardımcısı hanımefendi, tercüman, Tuğrul Türkeş geldi.” (https://x.com/i/status/1501537332930961409)

Görüldüğü gibi, 28 Şubat’ın arkasındaki Amerikan-Yahudi “üst akıl”ı işi daha 1999 yılının Ekim ayında pişirmiş, gereken ayarlamaları yapmış.

Burada şunu belirtmek belki de gereksiz bir ilave olacaktır: İstihbarat (gizli servis) ajanları konsolosluklarda böyle yardımcı vs. sıfatıyla çalışırlar.

*

Tabiî böylesi gelişmelerden TSK’nın haberi olmayabilir, fakat MİT’in olmaması mümkün değildir.

TSK’daki darbeciler, tarlayı sürme ağır işçiliğinden sonra geriye kalan bütün işlerin de kendi kontrolleri altında yürütüleceğini sanıyorlardı, fakat “üst akıl”, sonraki tohum ekme ve hasat kaldırma işleri için “ehliyet ve liyakat” sahibi, işe uygun başka ekiplerin devreye konulmasını kararlaştırmış durumdaydı.. TSK’nın süreçteki rolü bitmişti.. Adama göre iş değil, işe göre adam lazımdı.

Bunu MİT’tekiler, meslekî formasyonları sayesinde derhal anladılar, fakat TSK’dakiler anlayamadı.. Tohum ekme ve hasat kaldırma ameliyesinin AK Parti – FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) konsorsiyumuna ihale edilmiş olmasını içlerine sindiremediler.

Bu yüzden kendi aralarında homurdandılar, söylendiler, öfkelendiler, kahırlandılar, duvarları yumrukladılar, hayaller kurdular, ve Ergenekon davası ile yüzleşmek zorunda kaldılar.

Fakat sonra (muhtemelen bazı MİT’çilerin verdiği akla uyarak) Erdoğan ile ittifak kurup, Ergenekon davası ile kendilerini hırpalayan FETÖ’cülerden intikam almayı kararlaştırdılar.

Bunun temeli, Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de gerçekleşen Başbakan Erdoğan – Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt görüşmesi ile atıldı.

Bu arada, özellikle 2010 yılından sonra, Erdoğan ile ABD-İsrail arasında birtakım sorunlar başgöstermeye başladı.. Erdoğan, yurtiçi dengeler yüzünden onların her taleplerine evet diyemiyordu.. Hatta sıtkı sıyrılmış, bazı askerlerin de telkinleriyle “Avrasyacı” hayaller kurmaya başlamıştı.

Sonunda iş, 2013 yılı sonbaharında ABD’nin Erdoğan’ı hedefe koyması noktasına geldi.

*

O kadar ki, ABD Büyükelçisi Ricciardone, Erdoğan için, “İmparatorluğun yıkılışını izleyeceksiniz” diye konuşmuştu.

28 Şubat Süreci’nde nasıl Erbakan iktidarını yıkmışlardıysa, şimdi de Erdoğan’ın iktidarına son vereceklerdi.

Fakat bu defa hem strateji ve taktikleri, hem de kullanmak istedikleri aparatlar farklıydı.. Erdoğan’ın üzerine “laiklik, dinci tehlike” vs. üzerinden değil, yolsuzluklar bahane edilerek gidilecekti.

Operasyon TSK ve MİT marifetiyle değil, Emniyet ve yargıdaki Fethullahçılar eliyle, “yasalar çerçevesinde” ve usulüne uygun biçimde gerçekleştirilecekti.

Ancak, Erdoğan çetin ceviz çıktı.. Pes etmediği gibi 15 Temmuz’la cevap verdi, karşı atağa geçti.

*

Gelinen noktada Türkiye’de tam bir “dehşet dengesi” oluşmuş durumda.

Kartlar öyle karışık dağıtıldı, oyun öyle bir noktaya geldi ki, kimse ne olacağını ve ne yapacağını bilmiyor..

AK Partilisi de, TSK’lısı da, MİT’çisi de, Millî Görüşçüsü de, laiki de, dindarı da, Kemalisti de, tarikatçısı da, solcusu da, milliyetçi-ülkücüsü de “hayret makamında”.

*

Lord Acton’ın sözlerine gelelim..

Demokrasi konusunda şunları söylüyor:

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır.

“Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır.

“Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. 

Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 101-102.)

Lord Acton, bunları söyledikten sonra sözü “mutlak güç” meselesine getiriyor:

“Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin [keyfî ve başına buyruk] efendisi olmak iddiasındadır. 

“Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler.” (s. 102)

Evet, demokrasi, Tanrı’yı tanımayan, fakat Tanrı’dan boşalttığı yeri yeni egemenlere veren, demokratik yolla bir şekilde iktidar olmayı başaran dalkavuk ve hilekârlara yeryüzü tanrılığı makamını sunan, Tanrı’yı dünya ile (özellikle de devletle) ilgisi kalmayacak şekilde göğün derinliklerine sürgüne gönderen putperestlik sistemidir.

Acton şunu da diyor:

Kanunları yalnızca [demokrasilerde kedi gibi hep iki ayağı üstüne düşen] üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.” (s. 103)

Peki çare?

Lord Acton’ın önerdiği çare, laikleri memnun edecek türden bir çare değil.

O, “Tek çare Şeriat” diyor:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himselfwhich proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.


(İlk yayın tarihi: 12 Haziran 2024)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."