MEVZUBAHİS RİYAKÂRLAR “MEVZUBAHİS OLAN VATANSA SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK DE TEFERRUATTIR” DİYEMİYOR

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 63

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Misak-ı Millî’yi (Osmanlı parlamentosunun, yani Meclis-i Mebusan’ın kabul ettiği “vatan sınırları”ndan taviz verilmeyeceğine dair ulusal yemini) kaale almadığını, hatta onu bir dert kaynağı saydığını görmüştük.

Zannedilenin aksine..

Selanikli’nin dilinde Misak-ı Millî, gönlünde ise (daha Samsun’a gitmeden İstanbul’dayken) İngilizler’le yaptığı gizli anlaşma vardı.

Daha doğrusu, İngiliz keferesi bir kara karar vermiş, ve kendisine hizmet etmek istediğini söylemiş bulunan Selanikli’ye kararını tebliğ etmiş, ona bir yol haritası sunmuştu.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, bu gerçeği son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, kararı veren, senaryoyu yazan, İngilizler..

Selanikli, bu tiyatroda (ya da filmde) sadece baş rol oyuncusu..

Ama nasıl Baba filmi Marlon Brando ile hatırlanıyor ve anılıyorsa, diğer oyuncular, hatta yapımcı, senarist ve yönetmen gölgede kalıyorsa, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesi”ndeki İngiliz etkisi de gözardı ediliyor.

Bunu Kemalistler ve Kemalist rejim bilinçli olarak yapıyor.. Anti-Kemalistler ise Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun bir şekilde pençesine düşmemek için söylemekten kaçınıyorlar.

Ama İnönü söylemiş, ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun canına okumuş.

İyi yapmış.

*

İsmet İnönü’nün itiraf ettiği gerçeği, Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemiş bulunuyordu.

Tıpkı İnönü gibi olayların canlı şahidi olarak, Vahideddin’in, “çok güvendiği, karşısında iki büklüm olan dalkavuk yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak” istediğini, fakat tam aksinin yaşandığını, İngilizler’in M. Kemal ile Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) oyun oynadıklarını söylemişti.

Şeyhülislam, olayı tarih kitaplarından okumadı; tarihin ta kendisiydi.

Evet, İngiliz, işbirlikçi Selanikli Mustafa Atatürk ile Osmanlı Devleti’ne oyun oynamaya “karar” vermişti.

Şairin “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır” dediği gibi, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti ne yapsa boştu.

Oyun kuruculuk virtüözü İngiliz, tezgâhı iyi kurmuştu.

Oyun kuruculuk edebiyatı yapmadan, övünmeden, şişinmeden, böbürlenmeden, hatta oyuna gelmiş numarası yaparak, salağa yatarak “karar”larının gereğini yerine getirdiler.

*

İngilizler, Selanikli’nin başarı hikâyesinin senaryosunu İngiliz “devlet aklı” ve “istihbaratçı aklı”nın tüm maharetini devreye koyarak yazdılar, ve sahnelenmesi hususunu müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’a cebren (mecbur bırakarak) kabul ettirdiler.

Selanikli’yi mecbur bırakmadılar, çünkü o zaten kendi başarısının peşindeydi.. Körün istediği bir göz, Allah vermişti dört göz.

İşte bu İngiliz kararına güvendiği için, Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha henüz iki ay geçmişken, ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, Osmanlı Devleti’nin canına okuyacağını, cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını), devlet başkanı sıfatıyla memleketten tesettürü (İslamî örtüyü) kaldıracağını, millete şapka dayatmasında bulunacağını, geleneksel alfabeyi yasaklayıp Latin harflerini getireceğini müjdelemişti.

Gerçek gündeminde (İngiliz “karar”ının bir parçası olan gizli gündeminde) bunlar vardı..

Misak-ı Millî edebiyatı ise, milleti aldatmak, oltaya çekmek için kullanılan yemdi.

*

Mesele Misak-ı Millî’nin hayata geçirilmesi değil, Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve  İngilizler’in kararı doğrultusunda bir çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması meselesiydi.

Ve Selanikli, Misak-ı Millî’yi çiğneye çiğneye, ayaklar altına ala ala bu hedefe doğru emin adımlarla yürüdü.

İlk taviz, Suriye’ye çöreklenmiş olan Fransızlar’a verildi.. Halep ve havalisi elden gitti.

Allah’tan ki millet Maraş’ı, Anteb’i ve Urfa’yı Selanikli’ye sormadan Fransızlar’ın elinden kurtarmıştı.

Asıl büyük tavizler ise Lozan’da verildi, Batı Trakya, Kerkük, Musul ve 12 Adalar gitti.

*

İşte o zaman, TBMM’de itiraz sesleri yükseldi.

Sesi en gür çıkan, Ali Şükrü Bey’di..

Selanikli’nin korumalarının başı durumundaki Topal Osman Ağa tarafından aldatılıp tuzağa çekilerek öldürüldü.

Olay faili meçhul (yapanı bilinmeyen) bir cinayet olarak tasarlanmıştı, fakat ortaya çıktı.

Bunun üzerine, emri kimden aldığına dair bir açıklamada bulunmasına fırsat verilmeden Topal Osman da infaz edildi.

Ancak, olay “resmen” kapansa da, gayriresmî olarak herkes gereken dersi çıkardı.

Birden bire herkes Lozancı oldu.

Böylece, Misak-ı Millî’nin cenaze töreni olan Lozan Antlaşması, Selanikli’nin bir başarısı olarak tarihe geçti.

Başarının bir İngiliz hediyesi olduğunu resmen ilan etme şerefi ise İsmet İnönü’ye kaldı.

Gerçi başarının asıl sahiplerinin İngilizler olduğunu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemişti ama, bu bir gayriresmî açıklamaydı, kaale alan yoktu.

*

Dediğimiz gibi, Selanikli Misak-ı Millî’yi ayak bağı olarak görüyordu..

Onun asıl gündemi başkaydı.

Lozan’da verilen tavizlere itiraz eden İzmit milletvekili Sırrı Bey’e cevap olarak, bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Misak-ı Millî diye bir harita yok” diyerek resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1318.)

Sırrı Bey buna karşı şu cevabı vermişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz, min gayri haddin, muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Bu beklemediği cevap, her zaman ihtiyatlı ve dikkatli konuşan Selanikli’nin dengesini bozmuş, ağzındaki baklayı çıkarmasına yol açmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Gerçekte, Batı Trakya ve 12 Adalar gibi İzmir de Yunanistan’ın elinde kalabilirdi.

İngiliz’in başlangıçtaki “karar”ının bu olduğu anlaşılıyor.

Ancak, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in baskısıyla tahttan çekilen Kral Konstantin tekrar başa geçip Venizelos’u etkisiz hale getirince, ve İngilizler’in arzusu hilafına Anadolu içlerine yürüme kararı alınca, İngiliz'in planladığı Ankara-Atina barışı gerçekleşmedi, mahut Türk-Yunan Savaşı yaşandı.

Teferruatını (internetten okuyabileceğiniz) Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımız ile bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde genişçe anlatmıştık.

Yunanistan, Türk-Yunan Savaşı’nda yenilen taraf olunca İzmir elinden çıktı.. Fakat yine de Batı Trakya ile burnumuzun dibindeki 12 Adalar elinde kaldı.

Ayrıca savaş tazminatı da ödemedi.

*

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk TBMM kürsüsünde Misak-ı Millî konusunda yalan söylemişti. 

Vatan toprağı diye birşey yoktur, mevcut menfaat hesaplarımız ve Lozan’daki delege efendilerimizin (benim keyfimin türevi olan) keyfi vardır” demek istiyordu.

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğitti.

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu demişti:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından (sözlerinden) kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

Selanikli’nin Misak-ı Millî’yi dilinden düşürmediği doğruydu, fakat sonradan, yukarıya aldığımız laflarının ortaya koyduğu gibi, İngiliz’in ve Yunan’ın hatırı için onu kökten reddetti.

Oysa, dilinden düşürmediği zamanlarda, mesela 1 Mart 1922 tarihinde, TBMM’de şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

*

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

Vatan hainliği.. 

Vatana ihanet:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilirdi?

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu soruya, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözünü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin boyunun ölçüsünü almış oluruz.


VE LÂ YU'MİNU EKSERUHUM Bİ'LLÂHİ İLLÂ VE HÜM MÜŞRİKÛN (ALLAH'I İNKÂR ETMEZLER, İMAN ETTİKLERİNİ SÖYLERLER, FAKAT ÖNCELİK, ALLAH'A ORTAK KOŞTUKLARI VE ULU DİYE NİTELENDİRDİKLERİ TAĞUTLARA, PUTLARA, TANRILAŞTIRILMIŞ ŞAHISLARA AİTTİR.. MÜSLÜMANLIKLARI TAĞUTUN İZİN VERDİĞİ SINIRLAR İÇİNE HAPSOLMUŞTUR)

 





ALLAHU TEALA’YI TANIMIYOR, KÜRD’Ü TANISA NE OLACAK Kİ?

 





Odatv.com ve Yeni Şafak gibi uzaktan kumandalı yayın organlarının kimi zaman kavga ediyor olmalarına bakmayın, “derin” meseleler söz konusu olduğunda gayet iyi paslaşırlar.

Odatv’nin şu haberi bunun bir örneği:

Yeni Şafak HÜDA PAR tartışmasına girdi: 'Kürtçü' beklenti

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, HÜDA PAR’ın laik ulus devleti hedef aldığı çalıştayını, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor" dedi.

Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) tarafından 15-16 Şubat’ta düzenlenen “Kürt meselesine insani çözüm” konulu çalıştay tartışılmaya devam ediyor.

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, "HÜDA PAR’ın 'yeni yüzyılda Kürt Meselesinin çözümü için aşağıdaki tespit ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz' diyerek sıraladığı maddelerden biri ve sunuş metninde yer alan bir öneri hem tezatlar barındırıyor hem de Türkiye Cumhuriyeti Devletine açıkça çözümsüzlükler dayatıyor" diye yazdı ve şöyle devam etti:

"Önce sonuç bildirgesinden şu cümleyi aktarayım: 'Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir.'

HÜDA PAR'ın terk edilmesini arzuladığı 'ulus devlet paradigması', geçmişte Türklüğe dayalı ulusal kimliği esas alan ve Kürtlerin asimilasyonu üzerine kurulmuştu evet. Fakat günümüzde ve özellikle son 20 yılda bu paradigma kendi içinde büyük değişimlere uğradı, devletin anlayışında büyük değişimler yaşandı. Hâlihazırda ilerlenen yola da ırkçı ve kavmiyetçi anlayışı terk etmek üzere girildi. Böylesine derin bir anlayış değişikliğini amaçlamasa; daha evvel denenmiş ve sabote edilerek yarıda bırakılmış sürecin nihayete erişmesi için, muhafazakâr ve milliyetçi kodlardaki iki lider siyasi bagajlarını boşaltmazlardı."

"KÜRTÇÜ' BEKLENTİ"

Büyük güçlerin Sykes-Picot Anlaşması'nı hatırlatan Çelik, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor. Çünkü 'Kürtleri birbirinden ayıran demek' ayrımcılıktır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin sınırları kalemle çizilirken sadece Kürtler birbirinden ayrılmadı. Araplar ve Türkmenlerin köyleri, şehirleri de ikiye bölündü. Bütünüyle dağıtılan coğrafyada bir tek Kürtler yaşamıyordu. Hâlâ da böyle. Net olsan ise şu: Sykes-Picot sadece Kürtleri değil tüm Müslümanları ayırdı" dedi.

ÇALIŞTAYIN SONUÇ BİLDİRGESİ

Çalıştayın sonuç bildirgesi ise ayrı bir tartışma konusu oldu. Sonuç bildirgesinde, "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır. Şeyh Said–i Palevi gibi isimlere yapılan zulümlerden dolayı devlet adına özür dilenmeli ve mezar yerleri ivedilikle açıklanmalıdır" ifadesi dikkati çekti.

Laik ulus devlet de "Laik temelde bir ulus devlet inşasına girişen cumhuriyetin yeni yönetici kadroları, homojen bir toplum üretme adına farklılıkları eritmeyi, asimilasyonu, yok saymayı dayatmış ve uyguladıkları politikalarla kardeşlik, adalet ve merhamet duygularını tahrip etmiştir. Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir. Devlet, çözüm için bu iradeyi ortaya koymalıdır. Meselenin adalet temelinde çözümü, insani ve İslami bakış açısı ve tarihi tecrübelerden istifade edilerek mümkün olabilir. Maalesef şu ana kadar doğru bir yaklaşım sergilenmediği gibi tarihi tecrübelerden de istifade edilmemiştir" sözleriyle hedefe oturtuldu.

Kayserili ilahiyatçı Mehmet Göktaş'ın Şeyh Said hakkındaki "Bir Şeyh Said’in bir de onu şehit edenlerin fotoğraflarını alıp bakın, kim İngilizlere benziyor. Özür dilemek yetmez, çıkıp ‘Biz hainlik yaptık’ deyin" sözleri ise tepki topladı.

(https://www.odatv.com/guncel/yeni-safak-gazetesi-huda-par-tartismasina-girdi-kurtcu-beklenti-120086890)

*

Ersin Çelik adlı şahsın sorusuna bakın: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Adamlar "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır” diyor, bu angut ne anlıyor?

Angut dediysek aslında angut değil, angut numarası yapan bir hinoğlu hin.. (Hinoğlu olmayabilir de, onu bilemem, fakat kendisi hin.)

Klasik taktik; Yeni Şafak takımından biri din istismarı topunu ortalayacak, Odatv de pası alıp topu ileriye taşıyacak.

*

Odatv, haberine Mehmet Göktaş’ın videosunu da eklemiş.. Görüntüde Mehmet Göktaş ile Vahdettin İnce yer alıyor..

Göktaş’la 44 sene öncesine dayanan bir muarefem var. Lise öğrenciliğim sırasında bizim ilçede müftüydü.. Vahdettin İnce’yle muarefem ise 28 yıllık.. Uzun zaman komşuluk yaptık.

İkisiyle de hukukum var.

*

Bu HÜDA PAR olayının kökü Türkiye Hizbullahı’na dayanıyor.

1990’lı yıllarda derin devlet, yüzeysel devletin izni (!) ile, PKK’ya alternatif bir terör örgütü kurdu: Hizbullah. 

(“PKK’yı kuran, kurdurtan kimdi ki?” diyeceksiniz belki de, o bahse girmeyelim.. Hizbullah’ın arkasında derin kuklacıların yer alıyor olması, bütün efradının derin devletin adamı olması anlamına gelmiyor.. İpleri elinde tutanların derinlerin güdümünde olması yeterlidir.)

Adı gayet güzel: Hizbullah.. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir tabir. Dindar Kürt gençlerini gaza getirmek için ideal.

Bu iki örgüt arasında kavga çıkartmak “ehli” için zor değil.. PKK’daki ajanlarınız Hizbullahçılar’a, Hizbullah’taki ajanlarınız da PKK’lılara saldırdığında gerisi gelir.

Zaten bölge halkı kan davasına yatkın.

Ancak, 1999 yılı başında CIA Abdullah Öcalan’ı stratejik ortağı, müttefiği ve “partner”i MİT’e verince ve PKK bir süre sessiz kalınca Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi.

(Dönemin başbakanı Ecevit, ABD’nin Öcalan’ı niçin verdiğini anlayamadığını ifade etmişti.. Belki de ABD, Erbakan’ı tasfiye eden “dostlarına, müttefiklerine” bir jest yapmak istemişti.. Veya belki, MİT’le geçmişten gelen derin bağları bulunan Öcalan yerine başka birinin PKK’nın başına geçmesinin önünü açmaya çalışmıştı. Bilmiyoruz.)

*

Evet, PKK durgunluk sürecine girince Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi, ve 2000 yılı başında bu örgüt militanları armut gibi toplanarak hapishanelere yerleştirildiler.

Bunlar cezalarını çekip hapisten çıktıklarında Peygamber Sevdalıları olarak arz-ı endam etmeye başladılar.

Artık ellerindeki silahların yerini dillerindeki ilahiler almıştı.. Peygamber Sevdalıları olarak mitingler düzenliyor topluca ilahiler vs. söylüyorlardı.

O günlerde bir yazımda, bunun bir imaj operasyonu olduğunu, bir zaman sonra hareketin partileştirileceğini, bunun altyapısının hazırlandığını tahmin ettiğimi yazmıştım. Tahminim doğru çıktı, HÜDA PAR kuruldu.

Maksat, 1980 öncesinde MİT’in kontrolünde olmakla birlikte 12 Eylül darbesinden sonra kontrolden çıkan ve yabancı istihbarat servisleriyle irtibat kuran PKK ile onun iç siyasetteki uzantılarının yerini alacak “yerli milli”, yani dış bağlantıları bulunmayan “dindar” bir Kürt siyasal hareketi oluşturmaktı.

PKK ile “legal” uzantılarına sempati duyacak kitlelere bir alternatif sunmak gerekiyordu.

*

Doğal olarak, HÜDA PAR’ın alternatif konumuna gelebilmek için radikal ve rijit söylemler de üretmesi gerekiyor.

PKK ile uzantılarının alternatifi haline gelmesi başka türlü mümkün değil.

Dolayısıyla, bu parti çatısı altında dile getirilen söylemlerin gerisinde derin parmakların bulunuyor olması ihtimalini yabana atamayız.

Ancak, o söylemleri dile getirtenler, bir taraftan da onları itibarsızlaştırmak için karşıt söylemler geliştirir, genel kabul görmesini engellemeye çalışırlar.

Yani, PKK’ya sempati duyacak kitleleri celbedip onların “derin kontrol” altına girmelerini sağlayacak şekilde söylem tellallığı veya pazarlamacılığı yaptırılır fakat bir yandan da onların “marjinal” olarak gösterilip değersizleştirilmesi için elden gelen yapılır.

*

Oyun kurucu” olmakla övünen derin ağababalarımızın “strateji”sinin bu olduğunu düşünüyorum.

Ancak, bundan bir sonuç alamazlar.

Bu tür samimiyetsiz kurnazlıklar uzun vadede ters teper.

Evet, Ersin denen acemi hin'in dile getirdiği gibi, devlet Kürt meselesinde bazı olumlu adımlar attı.. Ama bunu, bir PKK terörü yaşanmadan ve ABD hem Kuzey Irak’ta hem de Suriye’de (İsrail hesabına) Kürtleri “devletleştirmek” için adım atmadan önce yapmalıydı.

İşte o zaman, devletin bu değişimi "oyun kuruculuk" gereği değil, "iyi" olduğu için yaptığı düşünülürdü. 

Irak ve Suriye Kürtleri'nin "devletçilik" oyunu tamam.. Sırada Türkiye ve İran Kürtleri var.. 

İş ciddi.. “Oyun” oynayacak zaman değil.. Samimi olmak gerekiyor.

*

Şu ne konuştuğunu bilmeyen hin'in sorusuna dönelim: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Bunun adı, Müslümanlığın (İslam’ın) Kürd’e (ve başka etnik kökenlere) karşı bir silah olarak kullanılmasıdır.. Bu, istismardan da fazla birşey..

Kullanışlı zekâ, Şeyh Said İngiliz tipi (çağdaş) rejime tam da bu soruyu yöneltmişti: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Senin anayasan bu anayasa oldukça, senin TBMM’nde vs. Atatürk ilke ve inkılapları denilen İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edildikçe, MİT’in ambleminde Kelime-i Tevhid yerine Selanikli Mustafa Atatürk’ün resmi bulundukça, “müslüman” Kürtler o soruyu bu rejime sormaya devam edeceklerdir:

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

*

Bu ülkede "vatandaşlık ortak paydası" olarak "Türklük" gösteriliyor.

"Müslümanlık" değil.

Anayasadan İslam atılmış, yerine Türklük konulmuş..

Sen önce anayasanı değiştirirsin, İslam'ı ortak payda ilan edersin, gayrimüslim vatandaşlara İslamî değerlere saygısızlık etmeme şartı getirip bunu "vatana ihanet" suçu sayarsın, ölmüş Selanikli'yi koruma kanunu yerine "İslam'ı koruma kanunu" çıkarırsın, ondan sonra Kürt eğer Kürtçülük vs. yaparsa, bölücülük türküsü söylerse, işte o zaman bunu demeye hakkın olur: 

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"


KORKAKLIK MI, İHANET Mİ?

 

(İlk yayın tarihi: 2 Haziran 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/06/02/yeni-bir-islam-anlayisi-furyasi/)







KAZADAKİ SİS: ESAD COŞAN ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI?


Dr. Seyfi Say

 

Bu sayfalarda yer alan Mehmet Çevik imzalı yazıları ilgiyle okumuş bulunuyorum.

Bence de, konunun açıklığa kavuşturulması için (gerek kamuoyunu bilgilendirmek ve spekülasyonlara son vermek amacıyla bildiklerini anlatıp yazma, gerekse savcılıklar nezdinde suç duyurusunda bulunma şeklinde) herkesin üzerine düşeni yapmasında yarar vardır.

Hatta bunun bir sorumluluk, Esad Coşan hocanın manevî hatırasına ve ruhaniyetine karşı bir borç, artık kurtulunması gereken ağır bir vebal olduğu bile söylenebilir.

*

Ortada bir cinayet, bir zulüm, bir haksızlık yoksa şayet, konunun soruşturulması herkesin zihnen rahatlamasını, gönlünün yatışmasını, “Birşeylerin üstü kapatılmaya mı çalışıldı, çalışılıyor?”  şeklindeki kuşkuların son bulmasını sağlar.

Buna karşılık, iddialarda şu veya bu şekilde bir gerçeklik payı varsa, haksızlık karşısında susanların ya da haksızlığa göz yumanların dilsiz şeytan kabul edilmeleri gerektiği, onların bu durumdan kurtulmak için ellerinden geleni yapmak zorunda oldukları unutulmamalıdır.

Hz. Ali’nin söylediği gibi, Haksızlık karşısında eğilmeyiniz. Çünkü hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz”.

Cinayet işleyenlere ya da cinayet işlemiş olmaları ihtimali bulunan kişilere dolaylı ifadelerle “dalkavukluk” yapmak anlamına gelecek ifadeler kullanmak, hiç olmayacak yerde Allah’ın rahmetinden bahsetmek, şeref yoksunluğundan başka birşey olamaz. 

Hikmet, yerli yerince konuşmak ve iş yapmaktır.

*

Ortada bir cinayet varsa şayet, faillere ve onlara yardım ve yataklık yapanlara şu âyeti hatırlatmak gerekir: 

Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93)

Hiç kuşkusuz herkes eceliyle ölür. Ancak ecelcinayeti cinayet olmaktan çıkarmaz. 

Kader, günah için mazeret teşkil etmez. 

Kur’an‘da kısas âyetinin yer alması sebepsiz değildir (İslâm hukukuna göre, öldürülenin velîsi kısas talep etmek yerine diyeti kabul edebilir, fakat tuzak kurarak öldürme durumunda sadece kısas seçeneği geçerlidir).

Hz. Peygamber s.a.s., Hudeybiye’deyken Mekke’ye elçi gönderdiği Hz. Osman’ın (yanlış olarak) ölüm haberi gelince, onun kanı için Mekkeliler’le savaşmak üzere ağaç altında biat almıştı (biatü’r-rıdvan). 

“Ne yapalım, Osman’ın eceli gelmiş.. Allah’ın rahmeti Mekkeli müşrikleri de kapsayacak şekilde geniştir” dememişti.

Hele, “Mümin fedakârdır, sadaka verir, icabında canını verir. Osman da böyle bir fedakârlık yapmıştır, canını vermiştir. Mesele de kapanmıştır. İşi kurcalamayalım, biz keyfimize bakalım. Yiyip içip yan yatalımasla dememiştir..

Demez.. 

Hikmetle konuşmuş ve hikmetle hareket etmiştir.

O yüzden, ashab-ı kiramla birlikte, Hz. Osman’a yapıldığı sanılan alçaklık yüzünden canını ortaya koyma kararı almıştır.

*

Esad Coşan’ın ölümü meselesine gelince.. 

Bunun “canını vermek”le bir ilgisi bulunmuyor. 

Herkesin, şerefsizce ya da alçakça susmak, dilsiz şeytanlık yapmak olarak yorumlanabilecek tutumlardan uzak durması, bildiğini “hukuk çerçevesinde”, yasal yolları kullanarak adam gibi anlatması ve imkânları ölçüsünde bilgisinin gereğini yerine getirmesi gerekiyor.

Evet, bu meselede “can verme” söz konusu değil; yapılması gereken şey basit ve sıradan

“Mümin fedakârdır, sadaka verir, icabında canını ortaya koyar” diye birilerinden laf nakledip riyakâr cömertlik ve kahramanlık edebiyatı paralamayı, insanların gözünü boyayarak onları gaflete düşürüp saflardan korkakça firar etme planları yapmayı gerektiren bir durum yok.

Hayır, hiç kimse sizden canınızı vermenizi, servetinizi yoksullara dağıtmanızı istemiyor. Sadece, Esad Coşan hocanın ölümü konusunda elinizdeki imkânları kullanarak söylenmesi gerekenleri söyleyin, yalnız bir sözünüze bakan avukatlar ordusuyla atılması gereken adımları atın! 

Can verme ve malını feda etme riyakâr edebiyatı ve boş laflarıyla insanları aldatıp “uyutmayın”!


SORULDUĞU ZAMAN

 



BARNABAS İNCİLİ MASALI ANLATMAYIN, SEVDA GÖZLERDE FİLMİ ÇEVİRMEYİN, SORUŞTURUN, SORUŞTURUN, SORUŞTURUN! (DİYORUZ DA, BELLİ Kİ SORUŞTURMA AHİRETE KALACAK.. KALDI BİLE)

 

(İlk yayın tarihi: 29 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/29/esad-cosanin-olumuyle-ilgili-iddialar-sorusturulmalidir/)

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR

Görsel


Mehmet Çevik


 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın ölümüyle ilgili iddialar adlî merciler tarafından soruşturulmalı, özellikle S. G. adıyla tanınan şahsın kamu vicdanında “aklanması” sağlanmalıdır.

Böylesi bir soruşturmayı hem S. G.’nin, hem MİT’in, hem de Esad Coşan’ın yakınlarının istemek için birçok nedeninin bulunduğu açıktır.

Bunu, özellikle S. G.’nin istemesi gerekir.

Çünkü, çalışıp servetine servet eklemesi mümkünken yâd ellerdeki Esad Coşan hocanın kimsesizlik ve yalnızlığına ortak olmak amacıyla büyük maddî fedakârlıklarda bulunan S. G.’nin, kendi isminin “suikastte kilit isim” olarak hatırlanmasını ya da zihinlere kazınmasını önlemek istemesi beklenir.

*

Yapılacak bir soruşturma, birincisi, S. G. isminin sahte bir kimlik olmadığının, o esmer, hafif şişman, şimdilerde 45 [artık 57] yaşlarında olması gereken cömert vatandaşımızın adının gerçekten S. G. olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır.

İsminin gerçekten S. G. olduğunun anlaşılması bile, eminim ki, pekçok şüphenin bertaraf edilmesine tek başına yetecektir.

[Evet, isminin sahte olmadığının, sahici olduğunun anlaşılması bile..]

*

Esad Coşan’a olan sınırsız sevgi ve bağlılığından dolayı kıtalar dolaşan, Avrupa, Avustralya demeden her yere koşan, onun en zor zamanında Hızır gibi yanında bitmiş bulunan bu olağanüstü cömert ve fedakâr şahsın, bir soruşturmayı aslanlar gibi göğüslemesi, “Kimmiş benim kimliğimden şüphelenen?.. İşte ben burdayım. İsteyen istediğini sorsun, verilemeyecek hiçbir hesabım yoktur” demesi beklenir.

Ortaya çıkmalı, “Kardeşim, benim hiç ‘rahatsızlanma’ hakkım yok mu? Evet, kaza günü ‘biraz rahatsız’ bir adam olarak konvoyda dördüncü sıradaydım, özel şoförlüğü [Haymanalı Yaşar Kara'nın oğlu] Hüseyin Kara’ya devretmiştim, ama yine de evimde yatmak yerine Esad Coşan hocaefendimiz için kendimi yollara vurmuştum. Onun ölümü benim de yüreğimi yaktı, tarifsiz acılara gark oldum. Bir de şimdi böyle suçlamalarla mı karşılaşacağım! Kim ne biliyorsa çıksın söylesin. Ben de bildiklerimi tek tek anlatacağım” demelidir.  

Evet, böyle cömert ve fedakâr bir “kardeşimiz”in bu şekilde ortaya çıkması, kimliğinin adlî merciler tarafından onaylanması hem onun “aklanması”nı sağlayacak, hem de onu suçlayanların gerçek birer paranoyak olduklarını anlamamıza katkıda bulunacaktır.

*

Olaya MİT açısından baktığımızda da, böylesi bir soruşturmanın onlar için de memnuniyet verici olacağını tahmin etmek zor değildir.

Şayet olayda bir İngiliz parmağı varsa, bu soruşturma, söz konusu şerefsiz parmağa ilişkin kuşkuların netleşmesini sağlayabilir.

Ayrıca, kendi vatandaşlarını gerektiğinde sıkı bir biçimde takip etmek gibi bir meziyete sahip bulunan bu güzide kurumumuzun Esad Coşan hocanın son yıllarına dair önemli bilgilere sahip bulunduğunu düşünmek için yeterince nedene sahibiz.

Ellerindeki bilgileri adlî mercîlerle paylaşmaları, kafalardaki pekçok soru işaretinin ortadan kalkmasına, yanı başımızdaki İngiliz mi, Yahudi mi olduğu belli olmayan tehlikeyi daha iyi fark etmemize yol açabilir.

Bu arada, S. G.’nin kendi adamları olmadığını da açıkça ortaya koyma fırsatı bulmuş olurlar. 

*

(MİT’in yargıya açıkça [resmen, resmî yollardan] katkı sağlama gibi bir uygulamasının pek bulunmadığını, en önemli davalarda bile mahkemelerin taleplerini kısa cevaplarla geçiştirdiğini biliyoruz elbette. 

Ancak bu, çalışma yöntemleri çerçevesinde dolaylı yollarla, başka kurumlardaki ve oluşumlardaki gizli elemanları vasıtasıyla ellerinden geleni yapmadıklarını düşünmemiz için bir gerekçe oluşturmaz. 

Aynı şekilde, nasıl kayıt dışı ekonomideki servetlerin ya da “kara para”ların aklanması ve “kayıt” altına alınması için birtakım elverişli yollar mevcutsa, istihbarat örgütlerinin ellerindeki “kayıt dışı” yahut “kara” bilgilerin [bir kısmı uydurma ve yalan yanlış, çarpıtılmış bilgilerin] araştırmacı-gazetecilik vs. gibi maskeler altında “kayıt” altına alındığını ve “aklandığını”, kimi zaman da manipülasyon/yönlendirme ve dezenformasyon / yanlış bilgilendirme amaçlı yayınların yapıldığını da gözardı edemeyiz. 

Buna karşılık [kamuya açık, şeffaf] bir adlî soruşturmanın her zaman daha doğru, daha güvenilir ve daha belgeli/kanıtlı bilgiler sağlaması beklenir.)

*

Böylesi bir soruşturmayı Esad Coşan hocanın talebelerinin (cemaatinin), özellikle de yakınlarının ve akrabalarının istemesi de beklenir; istiyor olmalıdırlar.

Böylece, olay üzerindeki ibham (müphemlik, kapalılık) ortadan kalkacak, kafalardaki soru işaretleri son bulacak, cemaat üyelerinin birbirlerine yönelik itham ve suçlama furyası nihayete erecektir.

Esad Coşan hocanın maddî ve manevî mirası üzerinde oturan, onun sırtından “hizmet” imkânı yakalayanların sadece nimet söz konusu olunca ortaya çıkıp külfetlerden kaçmaları, ganimet mevzubahis olunca başlarını uzatıp zahmet görününce gizlenmeleri düşünülemez.

Onların bar (yük) olmayıp yâr olmayı seçmeleri, fedakârlık, vefa ve sadakat destanı yazmaları, BBP’lilerin Muhsin Yazıcıoğlu için attıkları adımların yüzde birini olsun gerçekleştirmeleri, dervişlik ahlâkı ve fütüvvet ruhu gözönüne alındığında, hatırlatılmaya bile değmez bir mevzu olarak görülebilir.

Böylece, Esad Coşan’ın yaşamının, “ölünce adına kurulan bir vakıf” aracılığıyla isminin “kurban organizasyonuna kurban edilmesi”nin ötesine uzanan büyük bir misyon etrafında geçmiş bulunduğu da anlaşılacaktır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."