DEVLET İDARESİNDE ABD VE AVRUPA BİRLİĞİ'Nİ ALLAHU TEALA'DAN BÜYÜK BİLMEK

 




Yeni Şafak gazetesinin arkadan kurmalı yazarlarından İsmail Kılıçarslan, 11 Ocak 2025 tarihli yazısında, “İslam dünyasında yaşanan bazı gelişmelerin arkasında Batılılar’ın (Hristiyan ve Yahudiler’in) bulunduğunu” düşünen müslümanlara hakaretler yağdırmış.

İddiasına göre, o gerzek müslümanlar, Amerika da, İsrail de (haşa) Allah’tan büyüktür” diyorlarmış.

Bu Müslüman türü, Müslümanların başardığı herhangi bir şeyi asla tek başlarına başaramayacaklarını düşünen bir ezikler topluluğu” imiş.

Bu arsız ve utanmaz “yandaş”ın lafları böyle.

Birileri hakkında böyle bir iddiada bulunuyorsan, o anlama gelen sözlerini aktararak iddianı delillendirmen, ispat etmen gerekir.

Yazısında bu yok.

*

Yaptığı şey basbayağı ahlâksızlık.

Eleştirdiği kesimlerin sözlerini çarpıtıyor, abartıyor, onların ağzından laf uydurup “Böyle konuşuyorlar” diyor, resmen yalan söylüyor.

İmdi, ey riyakâr geveze, ey utanmaz nesne, sen Allahu Teala’nın büyüklüğünü bu kadar iyi anladıysan, niye programdaşın Aydın Ünal Allahu Teala’nın Kur’an’daki hırsızın elinin kesilmesi hükmünü “faydasız, geçersiz, etkisiz” ilan ettiğinde, ona, “Allah’ın ilmi ve kudreti” hesabına itiraz etmedin?

Sende zerre kadar bir samimiyet kırıntısı ve İslamî hassasiyet olsaydı, bunu yapardın.

Ama yapmazsınız.

Şimdi ben, “Abilerinize, sizi yemleyen otoritelere olan saygınız ve bağlılığınız Allahu Teala’ya olandan daha büyük” dersem, hata etmiş olur muyum?

Sence?

*

Bu şahıs bir de (İslam adına) Türkiye’nin başarılarından söz ediyor.

Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.

Sen daha (İslam açısından apaçık şirk olan) “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık” yeminini kaldırmayı bile başaramıyorsun.

Değil kaldırmak, bunu dile getirme cesaretin (hatta belki niyetin) bile yok.

Anayasan, İslam’a göre küfür anayasası (“örtücü” anayasa, gerçeği örten).. (İslam’a göre böyle.. Atatürkçülüğe göre ise, çağdaş ve uygar bir anayasa..)

Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı alimlere kucak açmış olması tek başına pek fazla bir anlam ifade etmiyor. Esed’i eleştirdikleri kimi hususlarda aynı tenkitleri Türkiye rejimine de yöneltsinler, bakalım bu ülkede o zaman da rahat edebiliyorlar mı?!

Bu memleketin dışı seni yakar, içi beni!

[Teşkilat diye, MİT’i anlatan bir “devlet dizisi” var.. Son bölümlerden birinde, mafyaya sızmış ve başıbozukluğundan dolayı görevinden uzaklaştırılmış olan bir ajan MİT’e yeniden kabul ediliyor ve “yemin” ediyor.. Kur’an’a, bayrağa ve silaha el basarak..

İslam’a göre yeminde el basma diye birşey olmaz, dil ile yapılır.

Fakat burada asıl sorun bu değil, asıl sorun, bayrağın ve silahın Kur’an’a denk hale getirilmesi..

Allahu Azîmüşşan’ın kitabı karşısında senin bayrağının ve silahının, öldürme aletinin ne kıymeti vardır!..

Bayrağın Kur’an karşısında ne değeri var ki?!..

Dünyadaki her devletin, devletimsinin bir bayrağı var.. Hatta terör örgütlerinin bile bayrağı mevcut.

Tabanca dersen, haydutların ve eşkıyanın elinden düşmüyor.. Hak için kullanıldığı yer bir ise, zulüm ve haksızlığa vasıta edildiği yer bin..

Masonik bir örgüt gibi yasadışı bir suç çetesi olarak kurulan İttihat ve Terakki’nin ihdas ettiği Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat teşkilatı) için çalışanlar, artık kimlere özendilerse, böyle bir yemin icat etmişlerdi.. Öyle anlaşılıyor ki MİT’çiler de “Abilerimizden, atalarımızdan böyle gördük” diyerek bu masonik neşveli ritüel ya da ayini sürdürüyorlar.

Değil tabanca adı verilen cinayet aleti, Kâbe üzerine yemin etsen bile şirk koşmuş olursun. Abdullah ibni Ömer r. a. “Kâbe’ye yemin olsun ki” diyen bir adama şunu demişti: “Allah’tan başkasına yemin edilmez. Çünkü ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: Kim Allah’tan başkası adına yemin ederse şüphesiz ki o kâfir olur veya müşrik olur.”

Hadîs Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alıyor ve sahih.]

*

Bu tiplerin, Vehhabîlikten söz edildiğinde (Müslümanlar, sanki kendi başlarına, doğru veya yanlış, bir iş yapamaz, birşey düşünemezlermiş gibi) hemen “İngiliz oyunu” kayığına atladıkları görülüyor.

Ortadoğu’daki Kürtler’le ilgili her gelişmeyi de bu paranteze hapsediyorlar.

Kürt’ün hiç aklı yok.. Herşey dış güçlerin oyunu..

Bir Kürt’ün de kendilerine, “Bunlar, İsrail’i ve ABD’yi Allah’tan daha büyük görüyorlar” diyebileceği akıllarına gelmiyor.

İngiliz’in Şerif Hüseyin şerefsiziyle çevirdiği dolapları çok iyi anlatıyorlar, fakat Selanikli Mustafa Atatürk ile olan samimiyetleri bahsine gelince ezberleri bozuluyor.

Bu İsmail şovmeni, bir ara Taliban’ın ABD karşısındaki zaferini de Rusya’ya, Çin’e vs. bağlamaya çalışmıştı, fakat eline tutuşturulan hurafe bombası Afganistan İslam Emirliği’nin Çin karşısındaki şahsiyetli duruşu karşısında kucağında patladı, eli hurdahaş oldu.

Çünkü Taliban, Çinlilerin istedikleri Doğu Türkistanlıları teslim etmeyi reddetti. “Ulusal çıkar” ibahiyeciliği ve menfaat putçuluğu ile hareket etmeyi kabul etmedi. Dünyevî hesap yapmadı.

Türkçü Türkiye’nin Doğu Türkistan politikası bahsine ise hiç girmeyelim..

Afganistan İslam Emirliği, “Allah en büyüktür, hakimiyet kayıtsız şartssız Allah’ındır” diyor, dünya üzerindeki hiçbir devletin kendisini resmen tanımaması pahasına İslam’dan taviz vermekten kaçınıyor.

Sen ise mezarlıkta Kur’an okumayı iyi müslümanlık için yeterli görüyor, anayasanı tam da ABD ve İsrail kafasına göre hazırlıyor, sonra da Taliban’dan daha iyi müslüman kabul edilmeyi bekliyorsun.

Haline kargalar bile gülmüyor, bakıp ağlıyor.

*

Şeytan, insanın düşmanıdır ve hiçbir zaman tatil yapmaz.. Daima iş üstündedir.

Şeytanlaşmış insanlar ve odaklar da aynı durumdadır. Durmazlar.

Uluslararası hile ve entrika işi çağımızda kurumsallaştı, profesyonel hale geldi, mesleğe dönüştü, uzmanlık niteliği kazandı, Leviathan’ı andıran birer “teşkilat” canavarı olarak arz-ı endam etmeye başladı.

Gizli servisler neredeyse dışişleri bakanlıklarının önüne geçmeye başlamış bulunuyor. (İbrahim Kalın’ın Suriye’ye Hakan Fidan’dan önce gitmiş olduğunu hatırlayalım.)

Dolayısıyla, İslam dünyasındaki her gelişmeyi Batılıların oyunu olarak görme anlayışı kadar, yaşanan gelişmelerin tamamını “bağımsız, spontane” gelişme olarak gösterme yaklaşımı da yanlıştır.

İmdi, Allahu Teala Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında şöyle buyuruyor:

Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsa idik sen onlara az birşey meyledeyazdındı.” (İsra, 17/74)

Yine, ayette şu da buyuruluyor:

“Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu zaman, şeytan onun temennîsine (ümniyyesine: idealine, davasına) bir ilkâda bulunmuş olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir; sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünkü Allah, alîmdir (herşeyi bilendir), hakîmdir (her işi hikmetli olandır).” (Hac, 22/52)

Şeytanî gizli servis ve teşkilatların çalışma yöntemleri de böyle..

Her zaman doğrudan cephe almazlar, daha çok, içlerine nüfuz ettikleri yapıların temennî ve dileklerini kendi hesapları doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil eder, güncellemeye tabi tutarlar.

Bu, hak üzere olma kaygısı taşıyanların durumu.. Bir de şeytanların, tabiri caizse güle oynaya kucağına oturan, onlar gibi çağdaş, "zamanın ruhu" ile barışık ve onların izinde uygar/medenî/şehirli olmaya çalışan, onların ilke ve devrimlerine iman eden tipler var.

Öyle ki, bugün dünya üzerinde, anayasasında iman ve İslam’ın “i”si bile yer almayan (halkı çoğunlukla müslüman) küfür devletleri mevcut.

Bunlara şeytanın fazladan bir ilkada bulunması gerekmiyor, çünkü (“kökten dinci” vezninde) “kökten şeytancı” ya da “kökten tağutçu” durumdalar.

*

Şu sıralarda Nurcular arasında yaşanan bir tartışma var.. Bir tarafta gazeteci Mustafa Kaplan yer alıyor, diğer tarafta ise onun “Paralel Nurculuk” diye adlandırdığı kesim.

Tartışma sırasında yazılıp çizilenlerden öğreniyoruz ki, merhum Bediüzzaman, en yakın talebelerinin, masonların oyuncağı haline gelerek davasının (hareketenin) istismar edilmesine yol açacakları endişesi taşıyormuş.

Gerçekten de bu yaşandı.

Onun vefatından sonra, bazı talebeleri Nurculuk hareketini demokrasi dini ya da mezhebinin payandası haline getirdiler.

Kimisi mason Demirel’in peşine takıldı, kimisi (devletin laikliğine yani siyasal dinsizliğine bakmaksızın) devletçilik bayrağını göndere çekti, kimisi Bediüzzaman’ın cumhuriyet lehine sarfettiği bir iki cümleden hareketle laik (siyasal dinsiz) Türkiye cumhuriyetçisi oldu..

Yürüdükleri yollar farklıydı fakat varış noktaları aynıydı: Mevcut Batı güdümlü laik (siyasal dinsiz) düzene biat.

Böylece Bediüzzaman’ın davası (hareketi),  Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik düzeni için “kullanışlı robotlar” üreten bir fabrikaya dönüştü.

Mesela Mehmet Kutlular’ın “İşte Hayatım” adlı otobiyografisi, demokrasiyi savunma adına bir sürü saçmalık içeriyor.. Sanki Kur’an’da “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konulu hiç ayet yok.. Demokrasi ayetleri var.

Manevî körlüğün bu kadarı akla ziyan..

Bediüzzaman’ın davasını işte böyle paçavraya çevirdiler.. Mesele sadece Allahu Teala’nın varlığını kabule müncer hale geldi.. Ki o kadarını masonlar da kabul ediyor, üyelerinin “bir yüce yaratıcının varlığını kabul etmesini” istiyorlar.

(Mustafa Kaplan’ın hocası Molla Mehmet Doğan’ın da bazı yanlış değerlendirmeleri var ne yazık ki.)



‘MOİZ’LERİN ZAFERİ

 









BAYRAM YAPTI YABANLAR, 

SEMAVE'Yİ BOŞALTIP SAVE'Yİ DOLDURANLAR

 

Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan, “Osmanlı Ruhu: İnsanlığın yurdu, umudu ve ufku” başlıklı (5 Ocak 2025 tarihini taşıyan) bir yazı kaleme almış.

Ezberlerinden birini tekrarlamış.

Yazısının (“Dakika bir, yenilen gol bir” kabilinden) ilk iki cümlesi şöyle:

“Batılılar, farklı inançlarla, kültürlerle barış içinde nasıl birarada yaşanabileceğinin formülünü geliştiremediler. Bunun hakkıyla anlaşılamayan ve aşılamayan yegâne formülünü Osmanlı geliştirdi.”

Haddini aşan şey, zıddına inkılab eder, dönüşür. Bu şahıs da “Gelenek, gelenek, gelenek” dedi durdu, sonunda gelip durduğu nokta bu:

Osmanlı’dan önceki gerçek geleneği (“kurucu” geleneği) görmezden gelme ya da küçümseme.

*

Bu şahıs bir de bilir bilmez Ehl-i Sünnet edebiyatı yapıyor.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “fırka-i naciyenin (yani kurtulan fırkanın, Ehl-i Sünnet’in) “kendisinin ve ashabının üzerinde bulunduğu şey” üzerinde olanlar olduklarını bildirmişken, bu şahıs, ondan daha iyisini, “yegâne”sini, eşsiz ve öncesizini, “selefsiz”ini Osmanlı’da buluyor.

Yazısında “İnsanlığın yeniden insanca bir dünya kurmasının en son ve en sofistike formülünü Osmanlı geliştirdi” şeklinde bir cümle de var.

*

Görünüşe bakılırsa yazar, Osmanlı üzerinden dikkatleri İslam’a, Kur’an’a ve Sünnet’e çekmeye çalışıyor.

Fakat usul hatası yapıyor.

Yöntemi yanlış.

Söz konusu yazısındaki şu ifadesi durumu çok güzel özetliyor:

“Çünkü Kur’ân asıldır, Sünnet-i Seniyye usûl. Aslolan hakikate vusûldür. Usûl yoksa füsûl (sapma, savrulma) vardır.”

Evet, usul yoksa vusul (vuslat) yoktur..

Elin böğründe yolda kalırsın.

İşte o yüzden Osmanlı’da takılıp kalıyorsun..

Yarı yolda..

Osmanlı eğer îlâ-yı kelimetillah davası yerine “Selçuklu ruhu” diye birşeyden söz etseydi, tıpkı Karamanoğulları gibi patinaj yapıp yerinde sayardı. Bir milim bile ileriye gidemezdi.

Bir cihan devleti olamazdı.

(Burada “fusûl” kelimesi yanlış kullanılmış.. Fusûl, fasıl’ın çoğuludur; sapma ve savrulma anlamına gelmez. Secîli yazmayı çok önemsiyorsa, “Usul yoksa udul vardır” diyebilirdi.)

*

Daha kötüsünü, yazıdaki son cümleler haber veriyor:

“Not: Bu yazı, Cins Dergi’nin bu ayki sayısında yayımlanan “Türk Ruhu: Dünyanın Ruhu” başlıklı yazının kısaltılmış bir versiyonudur.”

Enteresan..

Çok cins bir başlık olmuş..

Yazarın, (buram buram Türklük kokan Tekin Alp takma adını kullanan) yahudi Moiz Kohen’in kitabının ismini yazısına başlık yapmış olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Ira Lapidus’un ifade ettiği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün devirimleri, İslam’ın yerine Türklüğü ikame etmeye çalışmıştı.

Ne mutlu Türküm diyene” (“Türk olana” değil, Türk olan mutsuz da olabilir, olsun, hele de İslamcıysa)  mottosunun da gösterdiği gibi, bir “inanc”a (seküler bir dine) dönüştürülen Türklük, Kelime-i Şehadet getirenin müslüman olmasına benzer şekilde “Türküm” denilmesiyle olup biten bir olay haline geliyordu.

Kemalizm adlı başka bir kitabı daha bulunan “sözde Alp” Moiz’lerin Selanikli’nin izinde Türk ruhu icat etmeleri sebepsiz değildi.

*

Yusuf Kaplan’ın Türk ruhundan söz etmesini nasıl yorumlamalıyız?

Moiz’lerin zaferi” diye okuyabilir miyiz?

Veya Kemalizm’in zaferi?

Ya da “İslamcılığın içini boşaltıp Kemalizm’le doldurma” illüzyonu?


DEVLETİN DİNİ, ADALET, VE DİNCİLİK

 



Yerli-milli yandaş tiplere laf anlatamıyoruz.

Haktan, hakikatten bahsediyor, sonra da araya “batıl”ı usulca ve ustaca sokuyorlar.

Batılı hak ile harmanlayıp servis edenler, batılı açıkça ve yalın biçimde savunanlardan, bir bakıma, daha tehlikeli ve zararlı.

Türkiye’de bu alavere dalaverenin merkezlerinden biri, Yeni Şafak gazetesi.

*

Bu gazetenin derinlikli, derin köklere sahip cahillerinden İsmail Kılıçarslan, bugünkü (5 Ocak 2025 tarihli) yazısına “Ömer olmak” başlığını uygun görmüş.

Hz. Ömer r. a.’in torunlarından Emevî halifesi Ömer bin Abdülaziz rh. a. için “… devletin dininin adalet olduğunu bir kez daha seriyor göz önüne” diyerek, mevcut laik (siyasal dinsiz) “düzen”e saygılarını sunmuş.

Laik (siyasal dinsiz) “düzen”in de bize kabul etttirmeye çalıştığı hurafe bu: “Devletin İslam devleti (din devleti) olmasına ne lüzum var cancağızım, devletin dini adalettir, o da bizim işimiz, mesele hepi topu bir adalet bakanlığı kurmaya bakıyor.”

Bu kurnaz çenebaz, 22 Aralık 2024 tarihli “O büyük şarkının peşinde” başlıklı yazısında ise Her türden mezhepçilik de her türden ‘dincilik’ de ayağımın altındadır diye yazmıştı.

'Böyük' şarkısı, siyasal dinsizlik.. Sıfatsız söylemek gerekirse, saf ve som dinsizlik.

Şımarık ukala, dinciliği ayak altına almak, dini ayak altına almaktır.

“Sanat-çılığa düşmanım” diyen kişinin düşman olduğu şey, gerçekte sanatın kendisidir.

Sanat iyi, sanatçılık kötü!” Böyle bir saçmalığı "yumurtlayana" ne derler?

İbn Haldun’un Mukaddime’de dile getirdiği gibi, Hz. Ömer, “Şeriat’ın terbiye etmediğini Allah terbiye etmemiş, edeplendirmemiştir” demiştir.

Şeriatsız ne terbiye, ne ahlâk, ne maneviyat, ne tasavvuf, ne de adalet vardır!

“Ömer olmak”mış!.. Hadi ordan!

Ömer’den ve adaletten söz edene bak!

*

İmam Matüridî rh. a., kendi döneminde yaşayan "müslüman" idareciler için “adil” nitelemesini yapanın kâfir olacağı fetvasını vermiş durumda. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Mâtürîdî” maddesi.)

Müderris ve Nakşî şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İ’tikadı adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor: 

Adalet ancak Şeriat’in tam ve eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşir. Şeriat’i eksiksiz uygulamayan yöneticiler adil değildir, zalimdir. Zulme adalet demek ise, harama helal demek olur.. Küfürdür.. Haramı salt işlemek kişiyi (fasık ve zalim yapmakla birlikte) küfre düşürmezse de, işlediği haramı helal kabul etmesi onu kâfir yapar.

Bu iş şakaya gelmez!.. Bunun lam'ı, cim'i yok!

*

İşte bu nedenle, Maide Suresi’nde belirtildiği gibi “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”in bazısı kâfir (aynı zamanda fasık ve zalim), bazısı da (kâfir olmamakla birlikte) fasık ve zalim konumundadır.

Bir devletin dinsiz (“hak” dinsiz, İslamsız) “adil” olması (yani zalimlikten kurtulmuş olması) mümkün değildir.

Allah’in indirdiği ile hükmetmeyen devlet (inkâr etmiyor, anayasasında İslam devleti olduğunu dile getiriyor olsa bile) zalim devlettir.

Buna karşılık, bir devlet, İslam devleti olmadığını açıkça söylüyor, dini devlet işlerine karıştırmamakla övünüyor, kendi kafasından bir (PKK'nın "sözde"liği gibi) bir "sözde" adalet icat ediyor, sonra da “Ben dinci değilim, bütün dincilikler ayağımın altındadır” diyorsa, o zaman da küfür devletidir.

Şekilde görüldüğü gibi..

*

Evet, bu İsmail gibi beslemeler reklamlarda haktan bahsediyor fakat teslimatta alavere dalavere ve elçabukluğu ile işi batıl'a bağlıyorlar.

Yoruluyorlar fakat derin efendileri emeklerinin karşılığını veriyor, azıklarını eksik etmiyorlar.


BİLİM ADAMI ZANNEDİLEN BİR FİLİM ADAM, ŞİŞİRİLMİŞ BALON: PROF. AHMET ARSLAN

 








ESERİNİ ANLAMADAN BÜYÜKLÜĞÜNÜ NASIL ANLAYABİLİRSİN Kİ!


“cem boynerin başkanlık edip hemen sonra vazgeçtiği ydh nın kurucularından

ege üniversitesi felsefe bölümünün kurucusu


islam felsefe tarihi,özellikle de ibn-i haldun ve farabi üzerinde türkiye'de gerçek bir otorite.

onun tasından su içmeyen bilemez.

Ekşi Sözlük’te bu ifadelerle tanıtılan kişi, Prof. Ahmet Arslan.

Doktora tezim İbn Haldun’la ilgili olduğu için “su”yunun tadına baktım. Beğenmedim.

Farabî’nin el-Medînetü’l-Fazıla’sını tercüme ederken onun İdeal Devlet adıyla yaptığı çeviriye de baktım. Hatalarını gördüm.

*

Bu şahıs, İbn Haldun’a dair bir kitap da yazdı.

Ancak, İbn Haldun’u anlayabilmiş değil.

İlgilendiği her düşünürü İbn Haldun’u anladığı kadar anladıysa, ömrü boşa geçmiş demektir.

Uluslararası Siyaset Sosyolojisi Açısından İbn Haldun adıyla yayınlanan kitabımda onun bazı hatalarına işaret etmiştim.

Okuyalım…

*

İbn Haldun’la ilgili değerlendirmelerinde yer yer birbiriyle çelişen aceleci genellemeler yaptığı görülen Arslan’a göre ise, İbn Haldun, gerek devletin gerekse halkın ihtiyaç ve arzularını doyurmakta son derece başarılı olan, ayrıca bu ihtiyaç ve arzulardan olumlu bir destek alan şehir ekonomisinin bir noktadan sonra neden bu rolünü devam ettiremediğini, bir başka deyişle kriz yaşandığını bize açıklamamaktadır. Tersine, bunalımın sorumlusu olarak söz konusu ihtiyaç ve arzuları görüp, onları “genel bir ahlâk bozulması”nın sonuçları olarak suçlamak yoluna gitmektedir.[1] 

Gerçekteyse sözü edilen hususun açıklaması İbn Haldun’da vardır ve üstelik söz konusu açıklama Arslan’ın çalışmasında da yer almaktadır:

… Devlet sahibinin devletinin gelirlerini daha fazla arttırma yönündeki çabaları da başarısızlığa uğrayacaktır. Çünkü daha önce söylediğimiz gibi ekonomik hayatın da kendisine mahsus kanunları vardır. Bu kanunlar, ya arz-talep kanunu gibi salt ekonomik kanunlardır veya psikolojik cinstendirler. (Meselâ insan çalışmasının amacı kazançtır. Hiç kimse sonunda yeterli bir kazanç ümidi görmediği bir işe girişmez.) İşte ekonomik düzenin başarılı ve sağlıklı bir biçimde işlemesi ve devamı için bu kanunlara müdahale edilmemesi gerekir. Oysa devlet sahibi bu safhada, bu kanunlarla işleyen bu mekanizmaya dıştan müdahale etmek isteyecektir. Meselâ ya eski vergilerin oranlarını yükseltmek veya eskiden olmayan yeni bir takım vergileri (hac, pazar, gümrük vergileri gibi) koymakla işe başlayacaktır. Oysa vergi ile vergilendirilen kazanç arasında tecavüz edilmemesi gereken bir nisbet vardır. Bu aşıldığında, tüccar ve çeşitli meslek erbabının teşebbüs arzusu zayıflayacak, dolayısı ile onların gerçekleştirdikleri ticarî ve sınaî faaliyetlerin hacmi azalacaktır. Devlet sahibi, bu sefer tekrar vergileri ağırlaştırma yoluna gidecek; bu, vergi gelirlerinin daha da azalmasını doğuracaktır. Vergilerin yükseltilmesi tedbirlerinin bir sonuç vermediğini gören devlet sahibinin bu sefer kendisi, ekonomik hayata aktif olarak girmek isteyecek, ticarete kalkışacak, monopoller kurmaya gidecektir. Üreticilerden mallarını değer pahalarının altında almaya, tüketicilere de onlar üzerine fâhiş kârlar koyarak satmaya çalışacaktır…. Tabiî olarak bu da üreticilerin üretimden, tüccarların ticaretten vaz geçmelerini, hatta tüketicilerin bile şehri bırakarak başka yerler aramalarını doğuracaktır.[2]

*

İbn Haldun’a göre, aklî siyaset iki şekilde gerçekleşir: Birincisinde, hem toplumun genel çıkarları ve kamu yararı (el-mesâlihü’l-‘âmme), hem de özel çıkarlar ve hükümdarlığın hükümlerini içeren gelenek ve görenekler (âdâb) gözetilir. İlkinin örneği, İslâm öncesi İran-Sasanî Devleti’nin uygulamasıdır. İkincisinde ise, sadece hükümdarın çıkarları (maslahatü’s-sultân) dikkate alınır, iktidarını baskı ve zulümle (kahr) nasıl ayakta tutacağı düşünülür. İbn Haldun’a göre, bu ikinci tür aklî siyasette, gerçekte genel çıkarlar tümden yok değildir, fakat hükümdarın çıkarlarına tâbi kılınmıştır.[3] Bir başka deyişle genel çıkarlar ya da kamu yararı ikincil önem sahiptir ve hükümdarın özel çıkarlarıyla çatışması durumunda görmezden gelinebilir. 

İbn Haldun kendi zamanındaki bütün yönetimlerin bu kategoriye girdikleri kanaatini taşımaktadır.[4] Doğal olarak bu, düşünürün yaklaşımı çerçevesinde, salt hükümdarın çıkarlarının düşünülmesi, toplumun genel çıkarlarının ya da kamu yararının hiç gözetilmemesi anlamına gelmemektedir. Ancak, toplumun faydasına olan hususlar son tahlilde hükümdarın da çıkarına hizmet ediyor olması bakımından yönetimin ilgisine mazhar olmaktadır. Mesela her hükümdar ya da diktatör, yönettiği toplumun zengin ve müreffeh, ülkesinin bayındır ve kalkınmış olmasını hedefleyecek, bunu sağlayacak politikalar geliştirmeye ve tedbirler almaya çalışacaktır. Çünkü bu, aynı zamanda yöneticinin de zengin olmasını, daha çok vergi gelirine kavuşmasını, daha çok asker ve memur istihdam etmesini ve rakip devletlere karşı daha güçlü hale gelmesini sağlayacaktır. Düşünüre göre, genelde dünyadaki bütün hükümdarlar, müslüman veya değil, halklarını bu anlayışa göre yönetmekte, kendi çıkarlarını öne almaktadırlar. 

Ancak, ona göre, müslüman hükümdarlar, bir ölçüde İslamî hükümlere de riayet etmeye çalışmakta, böylece aklî siyasetlerinin temelini şu öğeler oluşturmaktadır: İslâmî hükümler, ahlâkî kurallar (âdabün hulukiyyetün), toplumsal hayatla ilgili doğal kanunlar ve asabiyet şevketiyle ilgili olarak dikkate alınması gereken hususlar.[5] Bütün bunlar, düşünürün yaklaşımı çerçevesinde dinî siyaseti bir “bütün”, aklî siyaseti ise onun içinde, ama ona aykırı düşmeyen bir “parça” olarak düşünmek gerektiğini söyleyen Arslan’ın[6] yanlış bir parça-bütün ilişkisi kurduğunu da göstermektedir.

*

İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini yorumlayan Arslan’a göre, “Onda deyim yerindeyse yine doğal olarak bazı insanlar başkalarından daha güçlü oldukları için diğer insanları egemenlikleri altına almakta ve böylece siyasi yönetim ortaya çıkmaktadır”.[7] Ancak, düşünürün anlatmak istediği şeyin tam olarak bu olduğu söylenemez; bu, riyasetten sonraki mülk aşaması için böyledir. Riyaset şeklindeki siyasal rejimde egemenlik “rıza”ya dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, Hobbes gibi toplumsal sözleşme kuramcıların ileriye sürdükleri türden bir sözleşmenin ürünü değildir, tıpkı bir babanın çocuğu üzerindeki otoritesi gibi doğal bir olaydır. Baba ile oğul, aralarında himaye-itaat ilişkisi kurmak için bir sözleşme yapmazlar, bu kendiliğinden ortaya çıkar. İbn Haldun’un riyaset olarak adlandırdığı siyasal rejim de bir ölçüde bu türden bir otorite ve itaat ifade eder. Bu noktada İbn Haldun’un asabiyet kavramı, toplumsal sözleşme kavramının alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Kabile içindeki dayanışma duygusu bir tür zımnî sözleşme olarak görülebilir, fakat bu kesinlikle Hobbes gibi düşünürlerin kastettiği türden bir sözleşme değildir.

*

İbn Haldun’daki normatif boyutu görmezden gelen Arslan’a göre ise, İbn Haldun’un “devlet”i “çıplak bir güç devleti (power-state)” durumundadır. Ona göre, bu “güç devleti”, ne Roussesau’nun, insanların serbest iradeleri ile oluşturduklarını söylediği “toplumsal bir sözleşme”ye dayalı devlettir ne de bugün örneklerini gördüğümüz “anayasal” devlettir. Kudretin kaynağını kuvvetin oluşturduğu bu devletin kanunlarını egemen aile (hanedan) veya bu ailenin liderinin (hükümdar) iradesi belirlemektedir. “Başka bir deyişle bu devlette kudretin kaynağı hukuk değil, hakkın ve hukukun kaynağı kudrettir.”[8] “O halde sonuçta bu devlet, gerçekte bir güç devleti, bir zorbalık devletidir” diyen Arslan, “Sonuç olarak bu devlet bir kanun devletidir, ancak bir hukuk devleti değildir; bir güç devletidir, akıl devleti değildir; bir çıkar devletidir, bir erdem devleti … değildir”[9] şeklinde bir hükme varmaktadır.

Arslan’ın bu değerlendirmelerinin abartılı ve büyük ölçüde yanlış olduğunu belirtmek gerekir. İbn Haldun’un sözünü ettiği “güç”, asabiyetten doğmaktadır. Asabiyet ise temelde zımnî bir sözleşme olarak kabul edilebilir ve Rousseau gibi isimlerin “toplumsal sözleşme” varsayımlarının aksine bir gerçekliktir. Nitekim Arslan, İbn Haldun’un görüşleri bağlamında, “kabile reislerinin temsil ettikleri esasta fazla bir yaptırım gücü olmayan, onların daha ziyade ahlâkî (moral) otoritelerine dayanan” egemenliklerinden söz ederek[10] yukarıdaki ifadelerinin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Yine, “İşte ... bu grup reisine kendisine karşı duyulan büyük saygıdan doğan temelde ‘ahlâkî’ diyebileceğimiz otoritesini veren şeye İbni Haldun ‘asabiye’ adını vermektedir”[11] demektedir. Yine Arslan’a göre, “Asabiye, en genel olarak her türlü toplumsal örgütlenmede egemenliğin kaynağında bulunur”.[12] 

Asabiyet temelde ‘ahlâkî’ diyebileceğimiz ve “büyük saygı” ile ilgili bir olgu ise ve egemenliğin kaynağı ise, “devlette kudretin kaynağı, temelde saygıya dayanan ahlâkî bir ilke” haline gelmiş olur. Bu durumda Arslan’ın, İbn Haldun’un devletinde kudretin kaynağının hukuk olmadığını, tam aksine hakkın ve hukukun kaynağının güç ve kudret olduğunu savunması anlamsız hale gelmektedir. 

Anayasal devletler belirli bir toplumun önce anayasa oluşturup sonra devletleşmesi şeklinde değil, bir devletin anayasayı benimsemesi şeklinde ortaya çıktığına göre, “güç devleti” ile “anayasal devlet” arasında bir karşıtlık bulunduğunu düşünmek de yanlış olacaktır. İbn Haldun’un siyasal egemenliğin kaynağı olarak güç ve kudreti (her ne kadar bu güç ve kudret asabiyet gibi ahlâkî boyutu da olan ilkeler üzerinde ortaya çıksa bile) gördüğünü söylemek mümkün olabilirse de, onun hak ve hukukun kaynağı olarak kudreti gördüğünü söylemek mümkün değildir.

Ayrıca, İbn Haldun’un insanın toplumsallık niteliğinin gereği olarak gördüğü bir kanun koyucuya ve egemen güce duyulan ihtiyacı açıklama biçimi de, onun hak ve hukukun kaynağı olarak “güc”ü görmediğini ortaya koymaktadır. İbn Haldun’a göre, hükümdarlar da yönetilenler gibi, tabiatları gereği zulmetme eğilimi taşıyan insanlardır. Onların keyfî taleplerde bulunmaları yüzünden halk egemen güce itaatsizlikte bulunabilir ve bunun sonucunda karışıklık ve kan dökülmesi olayları yaşanabilir. O nedenle yönetimde keyfîliği önleyecek ve halk tarafından benimsenecek bir takım siyasî kanun ve kuralların tesbit ve tesis edilmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu tür kanunlar üzerine oturmamış bir devletin egemenliğini tam ve istikrarlı bir biçimde tesis etmesi beklenemez.[13] 

Demek oluyor ki, egemen otorite, güç ve kudretine dayanarak keyfî bir hukuk sistemi oluşturamıyor, tam aksine “halk tarafından kabul edilecek” bir hukuk sistemine dayandığında onun güç ve kudreti artıyor. Öte yandan, Arslan’ın İbn Haldun’daki mülk-ü tabiî ve mülk-ü siyasî ayrımını görmezden geldiği, mülk-ü siyasînin düşünürün kullandığı siyaset-i akliyye kavramı ile ilişkisini de dikkate almadığı görülmektedir.

Arslan’ın aksine İbn Haldun’daki idealist ya da normatif boyutu fark eden Uygun, onun, devletin kökenini ve niteliğini sosyal-siyasal yasalar çerçevesinde izah eder ve “olan”ı göz önüne alırken, aynı zamanda “olması gereken”i de açıkladığını belirtmektedir. Düşünür, ülkeyi yönetecek kişinin siyasal ahlâka sahip olmasını, kamu yararını ve halkın iyiliğini gözetmesini; adil, bağışlayıcı, güçsüzleri koruyan, hukuk kuralları içinde hareket eden, verdiği sözü tutan, haksızlıklarla mücadele eden, inançlara saygı gösteren bir idareci olmasını gerekli görmektedir.[14]

Öte yandan, Arslan ayrıca, “İbni Haldun’un devleti hanedanlığa özdeş kılmak yönünden açık bir görüşü olduğunu görüyoruz” demektedir. Ona göre, düşünür, her devletin bir “aile” ya da “sülâle” devleti olduğunu düşünmektedir. Öyle ki devlet, hâkim bir ailenin üyelerinin ona kendi malları gibi malik oldukları bir şeydir. Bu durum, devletin gelişim süreci içerisinde, sözü edilen ailenin üyelerinin teker teker tasfiye edilip tek bir kişinin egemenliğine, monarşiye gidilmesi ile son bulmaktadır.[15] Bu ifadeler, İbn Haldun’un eksik ve kısmen de yanlış anlaşıldığını göstermektedir. Devlet kuruluşu itibariyle bir aile veya kabile devleti olmakla birlikte, gelişmesi itibariyle böyle değildir. Devlet kurulduktan sonra kurucu sülale veya kabile tedrîcen etkisini yitirir ve devlet monarşi haline gelir. Fakat bu, son nokta değildir, daha sonra, üst düzey yöneticiler durumuna gelen yabancılar hükümdarın otoritesini kısıtlarlar. Demek ki gelişme, monarşi ile son bulmaz; bunun ardından, hükümdarın otoritesinin kısıtlanması ve egemenliğinin sembolik hale dönüşmesi olayı yaşanır.

*

İbn Haldun’un, şehir uygarlığı ile devletin hayatı, bu ikinci ile de onu elinde tutan ailenin hayatı arasında sıkı bir ilişki kurduğunu söyleyen Arslan’a göre, buradan çıkacak mantıkî sonuç, şehir uygarlığının çözülmeye gidişinin devletin çözülmesi ile, bunun da, onu elinde tutan ailenin (sülalenin ya da hanedanın) çözülmesi ile açıklanabileceğidir.[16] 

Gerçekte, devleti kuran ailenin çözülmesi ile devletin çözülmesi arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Devletin daha “ikinci tavrı”nda, hükümdar kendi sülalesini devre dışı bırakmakta, egemenliği kendi tekelinde toplamaktadır. Bir sonraki aşamada ise, sülalesinin onun üzerindeki nüfuzunun yerini bürokratların etkisi almaktadır. Devletin ve uygarlığın çözülmesi, devletin üçüncü tavrı olan ferağ (rahatlık) çağında başlamaktadır. Bu dönemde devlet ve toplum başlangıçtaki dinamizmini kaybetmekte, bu arada hükümdar da asabiyetinin ona verdiği desteği yitirmektedir. Bu dinamizm ve asabiyet kaybı, bir sonraki barış tavrı ile daha da kökleşmekte, beşinci tavır olan israf ile doruğa ulaşmaktadır. İsraf ile meydana gelen bütçe açığının kapanması için devlet toplumu sömürmeye başlamakta ve böylece hem devlet hem de toplum çözülmektedir

Demek oluyor ki çözülmenin nedeni son tahlilde şu iki gelişmedir: Asabiyet dinamizminin ortadan kalkması ve ekonomik durumun bozulması. Düşünüre göre, devlet (mülk), onlarsız ayakta duramayacağı iki temel üzerine dayanır; bunlardan biri kudret ve asabiyet ve bunların yansıması olan askerlerdir; diğeri bu askerlerin ve genel olarak devletin ihtiyaç gösterdiği diğer şeylerin teminini sağlayan paradır (mal). Bir devlete çözülme arız olduğunda bu iki temelden başlar.[17] Devlet kurulurken sadece asabiyet yeterli olabilmektedir, çünkü hükümdarın kabilesi parasız hizmet sunmaktadır. Fakat zamanla o kabilenin yerini alan bürokrasi ancak para karşılığı desteğini devam ettireceği için, ekonomi faktörü öne çıkmaktadır.[18]

*

İbn Haldun üzerine eser kaleme almış isimlerin bile, düşünürün umran gibi temel kavramlarını yanlış anlayabildikleri görülmektedir. Mesela A. Arslan, İbn Haldun’a göre umran ilminin konusunun “varlığı mümkün olan” şeylerden ziyade “varlığı zorunlu olan” şeyler olduğunu söylemektedir (Bkz. Ahmet Arslan, İbn-i Haldun, 2. b., Ankara: Vadi Y., 1997, s. 170). Bundan hareketle de, din ve dinî olayların, umranın tabiatına zorunlu olarak ârız olan şeylerden olmadığını ileri sürmektedir (A.g.e., s. 172). Tam aksine, din ve dinî olaylar da umran ilminin konusuna girmektedir, ancak dinin ve dinî olayların, umran ilmi çerçevesinde, varlığı zorunlu olay ya da olgular olmadıkları görülür. Nasıl insan teki ya da birey din olgusuyla ilgisi bulunmaksızın yaşamını sürdürebilirse, onun hayatını devam ettirebilmesi için din faktörünün varlığı zorunlu değilse, toplumlar için de durum aynıdır. Bununla birlikte, mevcut dinî yapı ve kurumlar, tanımı gereği umran ilminin inceleme alanına dahildir. Bkz. Seyfi Say, İbn Haldûn’un Düşünce Sistemi ve Uluslararası İlişkiler Kuramı, İstanbul: İlk Harf Y., 2011, s. 284-291.

*

Ahmet Arslan, İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini şöyle özetlemektedir: “… bazı insanlar başkalarından daha güçlü oldukları için diğer insanları egemenlikleri altına almakta ve böylece siyasi yönetim ortaya çıkmaktadır.” (Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.) Gerçekte tam olarak böyle söylenemez; bu, riyasetten sonraki mülk aşaması için böyledir. Fakat riyaset şeklindeki siyasal rejimde egemenlik rızaya dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, Hobbes gibi toplumsal sözleşme kuramcıların ileri sürdükleri türden farazî bir sözleşme değil, tıpkı bir babanın çocuğu üzerindeki otoritesi gibi doğal bir olaydır.



[1] Arslan, İbn-i Haldun, s. 157.

[2] Mukaddime/Ugan, II, s. 58-69, 74-76’dan aktaran Arslan, a.g.e., s. 158-159; Mukaddime/Âtıf Ef., v. 138a-138b, 135b-137a; Mukaddime/Zağbî, s. 312-317, 319-320; Mukaddime/Kendir, I, s. 368-377, 379.

[3] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 338-339; Mukaddime/Kendir, I, s. 404-405; Mukaddime/Rosenthal, II, s. 138-139.

[4] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 339; Mukaddime/Kendir, I, s. 405; Mukaddime/Rosenthal, II, s. 139.

[5] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 339; Mukaddime/Kendir, I, s. 405.

[6] Arslan, İbn-i Haldun, s. 204.

[7] Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.

[8] Arslan, İbn-i Haldun, s. 134.

[9] Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.

[10] Arslan, İbn-i Haldun, s. 106.

[11] A.g.e., s. 117.

[12] A.g.e., s. 123.

[13] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 95b-96a; Mukaddime/Zağbî, s. 221-222; Mukaddime/Kendir, I, s. 267; Mukaddime/Ugan, I, s. 478-479.

[14] Uygun, İbni Haldun’un Toplum ve Devlet Kuramı, s. 115; Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 71b-72b; Mukaddime/Zağbî, s. 172-173; Mukaddime/Kendir, I, s. 194-196; Mukaddime/Uludağ, I, s. 355-358.

[15] Arslan, İbn-i Haldun, s. 133.

[16] Arslan, İbn-i Haldun, s. 143.

[17] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 141b; Mukaddime/Zağbî, s.­ 328; Mukaddime/Kendir, I, s. 391; Mukaddime/Ugan, II, s.­ 97.

[18] Arslan, İbn-i Haldun, s. 152.


RÜYA

 



Erdoğan’la ilgili iki rüyamı yorumsuz olarak aktaracağım.

Birincisini, Suriye’deki son gelişmeler başladığı sırada gördüm.. Erdoğan, denizin üzerinde, suya batmadan duruyor ve top oynuyor. 

Bir ara, ayağının suya değmediğini, 10 santimetre kadar yukarıda olduğunu görüyorum. Rüyama göre, başka birilerinin geliştirdiği ve uzaktan kumanda ettiği bir teknoloji sayesinde bu şekilde su üstünde durabiliyormuş.

İkincisini ise birkaç gün önce gördüm. 

Erdoğan bir ağacın üzerinde.. Ağacın yere yakın olan en alt dalının üzerinde ayakta duruyor. Fakat dalın kırılma ve Erdoğan'ın düşme tehlikesi var. Bunu farkediyor, “Sayın Cumhurbaşkanım” diyerek ona hatırlatmada bulunuyorum.. 

Sonra da, ağacın altına, Erdoğan’ın üzerine atlaması için sünger bir yatak seriyorum. 

Fakat sonra görüyorum ki atlayış, yükseklikten dolayı yine de riskli.. 

Ancak ağacın arkasında duvar varmış. Adamları oradan Erdoğan’ı selametle ağaçtan alıyorlar.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."