DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

HZ. YUSUF ALEYHİSSELAM'I (SÖZDE LAİK YANİ SİYASAL DİNSİZ, ÖZDE ATATÜRKİZM DİNLİ) TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BİR BAKANI OLARAK DÜŞÜNME DENSİZLİĞİ

 



Halis Bayancuk ve Murat Gezenler gibi selefî olduklarını söyleyenler ile, Ehl-i Sünnet anlayışını mı yoksa Türkiye’deki mevcut sistemi mi savunmaya çalıştıkları belli olmayan (İhsan Şenocak ve Altay Cem Meriç gibi) birileri arasında tartışma yaşanıyor.

Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’da yönetici olarak işgal ettiği konum da tartışılan hususlardan.

Öncelikle şunu belirtelim: Hz. Yusuf’un vazife üstlendiği eski Mısır’ın hukuk düzeni ile bugünkü laik düzeni birbirinden ayırmak, ikisini ayrı ele almak gerekiyor.

Yani Hz. Yusuf’un memuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki memuriyetin cevazı konusunda tek başına delil olmaz.

*

Neden olmaz?

Bunu, şu ayet-i kerimeler ortaya koyuyor:

70. (Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi.

71. (Yusuf'un kardeşleri) onlara dönerek: Ne arıyorsunuz? dediler.

72. Hükümdarın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var dediler. (İçlerinden biri:) Ben buna kefilim, dedi.

73. Allah'a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.

74. (Yusuf'un adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?

75. "Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünde bulunursa işte o (şahsa el koymak) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız" dediler.

76. Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı. Sonra da onu, kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yusuf'a böyle bir tedbir öğrettik, yoksa hükümdarın dinine (kanununa) göre kardeşini tutamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.

(Yusuf, 12/70-76)

Türkiye’de böyle bir “düzen/sistem” mi var?

Mesela TBMM Başkanı, milletvekili seçilen kişilere, “Sizin dininize (kanununuza) göre siz nasıl yemin edersiniz?” diye sorabilir, “Şöyle şöyle ederiz” diye cevap aldığında, “İyi, madem öyle, buyrun öyle yemin edin!” diyebilir mi?

Yoksa, “İlla da bizim Atatürkizm/Kemalizm dinine (kanununa) göre yemin edeceksiniz, aksi takdirde defolup gidin, sizi ne milletin vekili kabul ediyoruz ne de milletten” mi der?

Demek zorunda kalır?

Usul biliyormuş gibi laflarını “kıyas ma’a’l-fârık gibi tabirlerle süsleyenler “fârık”lığı işte burada aramalıdırlar.

*

Diyelim ki bir müslüman bir küfür devletinde yönetici (mesela içişleri bakanı veya adalet bakanı) oldu, bir müslümana “Hangi dindensiniz? Sizin dininizde bu konunun hükmü nedir?” diye sorabiliyor, sonra da “Madem müslümansınız, İslam Şeriati de bu hükmü getirmiş, tamam, sizin dediğiniz gibi olsun” diyebiliyorsa, orada neden yönetici olmasın, olamasın ki?!

Hz. Yusuf aleyhisselam bunu Mısır’da yapabiliyordu.. Peki bugünkü Türkiye’de yönetici olsa yapabilir miydi?!

Cevap verin, sözde laik (siyasal dinsiz), özde Kemalizm dinine tabi Türkiye Cumhuriyeti’nin ehlî (ehlileştirilmiş) sünnetçileri!

*

Bu noktada Halis Bayancuk ve arkadaşları haklı..

Hz. Yusuf’un eski Mısır’daki yöneticiliğini Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yöneticilik gibi göstermek, ona iftira atmaktır.

Yalancılıktır.

İslam’ı tahrif etmektir.

Ya da bunlar, okuduklarını anlamayan, anlayamayan, eblehliğin (daha fazlası olamayacak) son sınırında, Türkiye’yi de tanıyamamış geri zekâlı cahiller durumundalar.

Hem saf ve som angutlar, hem de bilgisizliğin, dünyadan habersizliğin nirvanasındalar.

Her iki ihtimal çerçevesinde de bu dangalakların tutup video filan doldurup internet şaklabanlığı, soytarılığı ve şovmenliği yapmak yerine seslerini kesip oturmaları, hallerine ağlamaları gerekir.

*

Türkiye Cumhuriyeti’nde resmî görev alma konusu üzerinde durmaya devam edeceğiz inşaallah.


İHSAN ŞENOCAK’IN HALİS BAYANCUK’A YÖNELTTİĞİ SUÇLAMALARA DAİR

 



Şenocak’ın Bayancuk’a yönelttiği eleştirilerde bazı haklı noktalar bulunmakla birlikte tartışma yöntemi ve üslubu sinsice.

Dürüst ve mert değil.

“Ebu Hanzala'nın İddialarına Cevap” başlıklı videosunu izleyince bu kanaate vardım.

Lafa şöyle girmiş: Talebelerinin Halis Bayancuk’un Ömer Faruk Korkmaz’la tartışması hakkında söylediklerinden hareketle, o konuda isim vermeden birşeyler söylemişmiş, Bayancuk ise üzerine alınmışmış.

Şöyle diyor:

“… Sonra, ben ondan bahsetmiyorum. … Yani bir elbise biçiyorum kumaştan, Ebu Hanzala Bey diyor ki ‘Bu elbiseyi ben giymek istiyorum’.”

İşte bu, eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harb’in” adamı olduğunu açıklamış bulunduğu (İngiliz ajanı Kıbrıslı Nazım’ın sinsi müridi) Mehmet Şevket Eygi’nin tarzı..

O, böyle yapardı.. Adrese teslim yazı yazar, sonra da “Ben bir elbise diktim, kim giymek istiyorsa onundur” diyerek sinsice sırıtırdı.

İhsan, bu sinsi ajanın “sünnet”ini ihya etmiş, diriltmiş durumda.

Taktik aynı.

*

Evet, Şenocak’ın belirttiği gibi, Bayancuk’un Korkmaz ile yaptığı tartışma sırasında yaptığı müteşabih-muhkem ayrımı hatalı.

Mantıksız, yanlış ve tutarsız.

Ancak, adamı eleştirirken şu anki görüşleri üzerinde durmak gerekir.

Eski hatalarını “Ama eskiden şöyle demiştin” diyerek ortaya dökmenin anlamı yok.

Şenocak’ın söz konusu videoda bütün yaptığı bu..

Bu, ahlâksızca bir tavır.

Bayancuk’un geçmişte sarfettiği bazı sözler için “Ben böyle birşey demedim” derken kasten yalan söylediğini düşünmek için bir neden yok.

Geçmişte söyleyip yazdıklarımızı hangimiz eksiksiz biçimde hatırlıyoruz ki?!

İhsan efendi tutmuş, Bayancuk’un geçmiş videolarından pasajlar yayınlayarak, “Bakın, zamanında şöyle demişti” diyor.

Nesin sen, istihbaratçı mısın?.. Adamın belirli konulardaki laflarının çetelesini mi tuttun?

*

Bayancuk ile Korkmaz arasında bir tartışma olmuş, orada konuşulanları bir tarafa bırakıp, müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırıyorsun.

Efendim IŞİD (DAEŞ) hakkında zamanında şunu demişmiş.

Bay Sinsi, peki senin gibilerin geçmişte Fethullah Gülen ve FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) hakkında söylediklerine ne diyeceğiz?

Tutmuş şunu gözümüze sokuyor: Fethullah’ın en güçlü olduğu zamanda “Hocam, müslümanların lanetleşmesi yanlıştır” demişmiş.

Bunu söylemek bir marifet mi?

Niye Abant Platformu’nda “İslam Devleti idealine karşı laik devlet, Şeriat’e karşı demokrasi, Siyasal İslam'a karşı kültürcü İslam” savunulurken itiraz etmedin?

Niye Fethullah “kızların şarkı söyleyip oynadığı Türkçe Olimpiyatları’na Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyalarda getirdiğinde” karşı çıkmadın?

Niye bu adamın “hinler arası diyaloğu” ile mücadele etmedin?

Niye Financial Times’e vs. yazı yazarak mücahit müslümanları terörist ilan ederken ses çıkarmadın?

Neymiş, Fethullah’ın şu meşhur bedduası dolayısıyla tepki göstermişmiş.

Fethullah’ın en güçlü zamanında..

Fakat o zaman, sadece Fethullah’ın güçlü zamanı değildi.. Tayyip Erdoğan’ın da güçlü zamanıydı.

Tayyip Erdoğan o sırada güçlü olmasaydı, 28 Şubat sonrası “siyaseten yasaklı ve de tekerlekli sandalyedeki” Erbakan gibi güçsüz olsaydı yine böyle “Durun, siz kardeşsiniz, kavga etmeyin, lanetleşmeyin” babından lüzumsuz mıymıntılık sergileyebilecek, FETÖ'ye ateş püsküren kahve dövücü Erdoğan'ın hınk deyiciliğini yapabilecek miydin?!

Sinsisin!..

*

Bir zamanlar IŞİD’i (Şeriatçı söylemlerine filan aldanarak hüsnüzanda bulunup) yarım ağızla savunmuş diye bir adamı çarmıha germeden ya da recme tabi tutmadan önce, kendinizin (şimdi şeytanî bir küfür hareketi olarak nitlelendirdiğiniz) FETÖ’ye karşı geçmişte sergilediğiniz tutumun hesabını verin!

Neymiş, Bayancuk tekfircilik de yapmışmış.. Ümmetin yüzde 90’ını tekfir etmişmiş..

Ümmet dediği de Türkiye halkı.. Sanki ümmet Türkiyelilerden ibaret.

Önce kendinize bir bakın.. FETÖ’yü, milyonlarca insanı şu anda tekfir ediyorsunuz.. Tekfir edenlere açıkça ya da zımnen destek veriyorsunuz.

Erbakan da aslında milyonlarca insanı tekfir ediyordu.. 1980'li yıllarda, partisinin henüz yüzde 10 barajını aşamadığı zamanlarda “Refah Partisi’ni, cihat ordusunu desteklemeyen, cihat emirine (yani kendisine) itaat etmeyenlerin patates dininden olduğunu" söylüyordu.

Bunu, Almanya’da Köln’de, Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir programda bizzat ben kendi kulaklarımla duydum.

Halis Bayancuk’un tekfir gerekçesi ve mantığı, Erbakan’ınkine göre daha doğru, daha objektif/nesnel, ve de kişisel dünyevî çıkar hesaplarından bağımsız..

*

Bir defa, yapılan anketlere göre Türkiye halkının sadece yaklaşık yüzde 10’u Şeriat’le yönetilmeyi istiyor. (Zaninin recmi ve hırsızın elinin kesilmesi gibi spesifik hükümler gündeme getirildiğinde oran yüzde 3’e düşüyor.)

Gel de sen bu insanlara gönül rahatlığıyla mümin de!

Bunların içinde elbette hesaptan düşülmesi gereken geri zekâlılar, zır cahiller, angut öküzler filan vardır, fakat birçoğu neye karşı çıktığını gayet iyi bilerek küfrünü kusuyor.

Adamın kendisi imanın gereğini yerine getirmeye tenezzül etmiyorsa, ben onun avukatlığını yapmak, “Yok yok, bu mümindir” demek zorunda mıyım?! 

Zır cahil değilse, Afrika maymunu zekâsı taşımıyorsa, sözünün ne anlama geldiğini anlayabilecek durumdaysa, bu adam küfrü imana tercih ediyor demektir.

Ya hu senden istenen devlete Şeriat’i hakim kılmak için başını ortaya koyup cihat etmen değil, dilinin ucuyla “Evet, Şeriat taraftarıyım” diyeceksin.. 

Hepsi bu.. Hiçbir riski yok.. Ve bunu bile yapmıyorsun.

*

Erbakan’ın laik (siyasal dinsiz) yasalara göre kurulmuş, o yasalara tabi Refah Partisi’ne oy vermeyen, patates dininden… 

Peki, İslam Şeriati’ne bir ankette dilinin ucuyla oy vermeyen hangi dinden?

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh’ten, Erbakan’dan, tasavvuftan bahsetmeyi biliyorsun.. 

Peki, Halis Bayancuk’a bu kadar kin kusar, sinsice saldırır ve sinsice alay ederken, Erbakan'ın patates dini tekfirciliği ve Erdoğan'ın FETÖ ve IŞİD gibi hareketlere yönelik tekfirci sözleri hakkında niye sesin çıkmıyor?

*

Bu yazdıklarımız, Bayancuk’u hatasız görmemiz anlamına gelmiyor. 

(İmam-ı Rabbanî'nin bir mektubunda geçen hususa itiraz etmesi normaldir.. İmam-ı Rabbanî'nin her yazdığı "kesin doğru" olacak diye birşey yok.. Peygamberlerin bile içtihatlarında hata ettikleri olmuştur.. İmam-ı Rabbanî, iyi tanıdığı bir şahıs hakkında hüsnüzanda bulunmuş, onun bir küfür sözü ancak "aklı başında değilken" söyleyebileceği, bilinçlice söyleyemeyeceği kanaatine varmış.. Bundan dolayı İmam-ı Rabbanî'yi küçümsemek, değersizleştirmeye çalışmak gerekmez.. Hz. Ömer r. a. de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in vefatını duyduğunda bunu kabullenememiş, aklı başında bir insanın yapamayacağı bir değerlendirme yapmıştı.. Onun hakkında da hüsnüzanda bulunuyoruz, bulunmalıyız... Hz. Ömer r. a., Hz. Ebubekir r. a.'in uyarısına rağmen o tavrını sürdürseydi, o anki halet-i ruhiyesinden dolayı mazur görülemezdi.)

İnsanlar görüşlerini değiştirebilirler.. Ali Haydar Efendi’nin dediği gibi, “İlim zamanla tekevvün eder”.. Nitekim İmam Şafiî pekçok konuda görüş değiştirmiştir.. Terk ettiği önceki görüşlerine kavl-i kadim, son görüşlerine kavl-i cedid denilmiştir.

Dolayısıyla Bayancuk’un geçmişteki her sözüne bir kulp takması ya da “Söylemedim” demesi gerekmiyor.. Fikrimi değiştirdim demesi yeterlidir.. 

Fakat eski görüşleri üzerinden "vurulmaya" çalışılması da hem ilmî hem de ahlâkî açıdan sorunludur. İhsan'ın sinsi ve kaypak bir üslupla "Hakkaten merak ediyorum, sendeki bu dönüşümün hikmeti nedir?" diye konuşması, maksadının üzüm yemek olmadığını, niyetinin bozukluğunu belgeliyor.

Ne demek istiyorsun?.. Adam fikir değiştiremez mi?!.. Değiştirmesin mi?!

*

Öte yandan, tasavvuf erbabının tamamını ve her sözlerini de tasdik etmek gerekmiyor.

Mesela Halid-i Bağdadî rh. a. ile en çok uğraşanlar, zamanındaki bazı tarikat şeyhleri olmuştur.

Hatta, meclisine, ayartıp ayarladıkları bir kadını gönderip, “Hoca, sen böyle konuşuyorsun ama, benimle şöyle şöyle yapmadın mı?” bile dedirttiler.

Onun cevabı şu oldu: “Yapmışsam bile, tevbe etmişimdir.”

Bayancuk’un “Söylemişsem hata etmişimdir” demesi kafidir.. Bunu, kısmen yapıyor da..

Ancak, Bayancuk’a taş atmak isteyenlere de şunu dememiz gerekiyor: İlk taşı benzer hataları yapmamış olanlar atsın!

Ve de böyle çifte standart sahtekârlığı yapmayın!.. Erbakan’a öyle, Bayancuk’a böyle.. 

Bu olmaz!

Geçmişte “gönüller sultanı Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri’nin hasretiyle prangalar eskitenlere” öyle, IŞİD için yarım yamalak iki cümle kurmuş olanlara böyle.. 

Bu da olmaz!

*

Bu İhsan bir de tutmuş, “Vehhabilerin devleti var, Şia’nın devleti var, Ehl-i Sünnet’in devleti yok” diyor.

Geri zekâlı, Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ı Vehhabî mi?!

Ve de Afganistan İslam Emirliği Ehl-i Sünnet dışı mı?!

Onları niye Ehl-i Sünnet’ten ihraç edip “ehl-i bid’at sapık” yapıyorsun?.

Tutarlı değilsin!

Dürüst değilsin!.. 

Samimi hiç değilsin!



KELAM, BU DEĞİL!



Kelam ilmi değerli bir ilimdir, önemli bir ilimdir.

Selefîlerin Kelam’ı toptan reddetmeleri doğru bir tutum değil..

Kelamcıların sözlerini alıp tartışmaya başladıklarında zaten (farkında olarak veya olmayarak) bir kelamcı gibi konuşmuş oluyorlar. (Nitekim İbn Teymiyye’nin kitaplarında da haddinden fazla “kelam” var.)

Ancak bu Kelam ilmi herkesin harcı da değil.. Kelamcı olacaksanız, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi kelamcı olacaksınız.

Altay Cem Meriç gibi Twitter ya da Youtube kelamcısı olmamalısınız.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem’in tartışması üzerinde duruyorduk.

Altay Cem’in laflarından biri şöyle:

“Dini çürüten bir delil, mesela ben diyeceğim ki bunu kabul ettiğimizde bu, Hristiyanlık’la İslam’ın aynı olması anlamına gelir. Mesela “akıl olmasın din”de. Bu şu anlama gelir: İslam eşittir Hristiyanlık’tır, bu o zaman bizim ‘Hak eşittir hak değil’ dememiz gibi olur. Bunu kabul etmek bizi yine aynı şekilde muhale [aklen imkansız olana] götürür. ‘Efendimiz [s.a.s.] hem doğruydu hem yalan söylerdi’ demek gibi. O yüzden, bazı görüşler vardır İslam içi tartışmalarda kullanılır. İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı noktasına dikkat etmemiz gerekir. Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz. Zaten bu yüzden İslam’ın çizgisi ve çizgisi dışı, İslam’a sokan delillerin konuşulduğu konuya biz Kelam diyoruz.”

Saçmasapan laflar..

Delil meselesini de, Kelam’ı da, hak ve batılı ayırma ölçütlerini de anlamamış.

Bunları söyleyen bir kişinin, İslam’ın tamamen hak olduğu noktasında kalbinin mutmain olmadığı (daha doğrusu meseleyi kafasında oturtamadığı) anlaşılır.

Ne demek bir delilin İslam içi tartışmada kabul görmesi, fakat dışardan bakıldığında İslam’ın batıl olduğunu göstermesi?

Demek ki sen, arasıra “dışardan” baktığında İslam’ın batıl olduğu sonucuna varıyorsun.

*

Altay Cem örnek verseydi, kafasının arızalı çalıştığı noktaları anlamış olurduk.

Dışardan bakıldığında bir inancın batıl olduğu anlaşılıyorsa, o, batıldır.

İslam’da böyle şeyler var diyorsanız iki ihtimalden söz edilebilir: Birincisi, İslam’a, batıl bazı hususların dahil edilmiş olması. Yani bazılarının İslam anlayışının bu şekilde bozulmuş olması.

İkinci ihtimal ise, İslam’ın batıl olmasıdır.

Tabiî üçüncü bir ihtimal daha var:

O da, aslında hak olan, dışardan bakıldığında da (ilmi ve aklı yeterli kişiler tarafından) hak olduğu teslim edilecek bazı hususları Altay Cem’in anlayamaması ve batıl olduklarını zannetmesi.

*

Akıl meselesine gelelim..

Dinde aklın olmaması diye birşey olmaz.. Din tamamen akıl üzerine kuruludur. (Bu meseleleri, internete koymuş olduğumuz kimi kitaplarımızda genişçe tartıştık.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dört ciltlik muhteşem eseri Mevkıfu’l-Akl, aklın dindeki yerini konu ediniyor.)

Bu, “nakil”in önemsiz ya da geçersiz olması anlamına gelmez.

Mesela tarih ilmini alalım: Akıl bize, doğru tarih bilgisinin nakil üzerine kurulması, ancak bu nakillerin akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini söyler.

Akıl burada yardımcıdır.

*

Altay Cem, “delil” kelimesini de yanlış kullanıyor.

“Dini çürüten delil”den söz edilemez.. O, delil değildir..

Ya vehimdir, ya ümniyyedir/kuruntudur, ya safsatadır, vs..

Evet, Altay Cem önce “Bazı görüşler … İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı…” diyor.

İlk anda zannediyoruz ki, “delil” dediği hususların “dışarıya” karşı kullanılamayacağını söylüyor. Fakat lafını şöyle bağlıyor: “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz.

Böylesi deliller İslam içi tartışmada bir görüşü ispat ediyormuş, fakat yine, İslam içi tartışmalarda delil olarak kullanılamazmış.

Sen ne söylediğinin farkında mısın?

İspat ediyorsa delildir..

Delil olarak kullanılamayacak birşeyse, o aslında kendi zatında delil değildir, sen öyle zannediyorsundur.

*

Akıldan, mantıktan, Kelam’dan, delilden anladığın bu mu?

Fakat bu kafa karışıklığı salt senin suçun değil.

Bu laik (siyasal dinsiz) Kemalist (Selanikli’ye tapan) düzenin bu millete en büyük kötülüğü bu oldu..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi alimlerin temsil ettiği Kelam ilmi kimlerin eline düştü!

İlahiyatlardaki kelamcıların da büyük ekseriyeti, laik (siyasal dinsiz) düzene biatı meşru göstermek için Kelam ilmini tahrif ve istismar etmekle meşgul.. Asıl dertleri ulufeleri, dr., doç., prof. gibi unvanları.

Doğruları ucundan kıyısından söylemeye çalışan meslektaşlarına da kan kusturuyorlar.


YAHUDİ KELAMI’NA (YA DA YAHUDİLEŞMİŞ KELAM’A) DOĞRU

 



Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışması üzerinde duruyorduk.

Gezenler’in kafasının bazı konularda karışık olduğu doğru, fakat Meriç de usul meselesini kafasında oturtamamış.

Altay Cem’in, söz konusu tartışmada önce usul konusu üzerinde durduğu görülüyor.

Orada söylediklerini dün (3 Aralık 2024) “Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler(1) || Asıllar” başlıklı bir video ile açmaya çalışmış.. 

Kullandığı kavram ve terimleri açıklamış.. Meramını daha iyi anlatmış.

*

Söylediklerine bakıldığında, Hz. Ali radiyallahu anh’in Haricîler için kullandığı “Hak bir söz ile batılı kastediyorlar” tespitine benzer bir durumdan söz edilebilir mi?

Yani, doğruya/hakka vasıl olmak için kullanılması gereken usul ilkelerini, bu tartışmada, batıla dolaylı destek olmak için istismar etmeye çalıştığı sonucuna varılabilir mi?

Bu konu üzerinde durmak gerekiyor.

*

Mesela, Gezenler ile tartışmasında sarfettiği şu sözlerine bakalım:

Akaid zanna bina edilmez. Kat’î olan şey de kat’î delil ister. Zannî delil üzerine kat’î olan birşeyi ikame edemezsiniz. … Biz bir önceki konuşmamızda da, görüşünü yanlış bilmiyorsam, bu meseleyi, özellikle bu parlamentoya girme meselesini aslî küfür olarak gördüğünü söylediğini duymuştum. … Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

*

Usulden anladığın buysa, usul namına hiçbir şey öğrenmemiş olsan daha iyiymiş.

Bir taraftan “Akaid zanna bina edilmez” diyorsun, diğer taraftan, “dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen” bir Japon’un benimseyeceği “akaid”den söz ediyorsun.

Adam cahilse, aptalsa, usul bilmiyorsa, kat’î ile zannîyi nasıl ayıracaktır?

Böyle biri, İslam hakkında birşey duyduğunda, ne kadarının kat’î delillere dayandığını, ne kadarının zannî olduğunu nasıl anlayacaktır?

Böyle bir insanın anlayabileceği deliller”den söz ediyor.. Böyle birine deliller anlatılmaz, ona delillerden çıkan sonuç anlatılır.

Ne yapacaksın, adama Kelam dersi mi vereceksin?

*

Böyle biri, mesela, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetinin neye delalet ettiğini anlayamaz mı?!

Bunu da anlayamıyorsa, Kur’an’ın hiçbir ayetini anlayamaz.

İslam’ı tebliğ ettiğin kişiye, müslümanın Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, onları uygulamak zorunda olduğunu açıklamak zorundasın.

Bunu söylediğinde, en aptal adam bile, bu emrin, kişiye (mükellefe, yükümlüye) gücü ölçüsünde sorumluluk yüklediğini anlar.

Ne diyeceksin adama, "Allah emir ve yasaklar getirmiş ama, bunlarla hükmetme konusu tartışmalı, zannî bir mesele, dolayısıyla itikadımızda bu yok, bunu önemseme" mi diyeceksin?!

*

Kur’an ayetleri birbirini tefsir eder, açıklar.. Sünnet de hakeza..

Söz konusu ayeti diğer ayetlerle birlikte ele aldığımızda şunu anlarız: Allah’ın indirdiği ile, beğenmeyerek, küçümseyerek, inkar ederek hükmetmeyen kimse, kâfirin ta kendisidir.

İnkâr etmediği, kabul ettiği halde hükmetmeyen ise, kâfir değilse de, diğer ayetlerde belirtildiği üzere, zalimin ve fasığın ta kendisidir.

Zalimlik ve fasıklık da herhalde bir meziyet değildir.

Allah’ın indirdiği ile, buna gücü yetmediği için hükmetmeyen ise mazurdur.

*

Ayrıca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme mevzuunda başka bazı ihtimallerin bulunması, söz konusu ayeti delalet açısından sorunlu hale getirmez.

Ayetin delaleti açık.. Fakat konuyla ilgili tahsis edici yahut kayıt getirici başka ayetler bulunduğu için, onları dikkate almak gerekir.

Söz konusu ayete anlam verirken başka ihtimalleri gözönünde bulundurmamız, delaletteki zannîlikten kaynaklanmıyor.

Eğer böyle herşeye bir zannîlik kulpu takarsan, söz konusu ayeti tahsis eden, ona kayıt getiren ayeti de delalet bakımından zannî kabul edip, “Buradaki tahsis ve takyid de zannî, dolayısıyla söz konusu ayetin hükmü hakkında dikkate alınamaz” demek zorunda kalırsın.

*

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (bizim anladığımız anlamda) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. [Gotlar 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. Britanyalı rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.]

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki aptal Japon için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır.. Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) oldukları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. (Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.)

Bu hem “aklen”, hem de icmanın bağlayıcılığı konusundaki ayet gereğince böyledir.

*

Vatandaş şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu, salt akılla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: “Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüz) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor.

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, kâfir olur. 

Böyle bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrat’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci soytarılar, hem de Altay Cem gibi usul istismarcısı çenebazlar aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.. Yahudi Kelamı’nın sizin kelamsız bedevîliğinize üstünlüğü böylece tebeyyün etmiş oldu.”

*

Parlamento meselesini ayrıca ele alacağız inşaallah.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...