KELAM, BU DEĞİL!



Kelam ilmi değerli bir ilimdir, önemli bir ilimdir.

Selefîlerin Kelam’ı toptan reddetmeleri doğru bir tutum değil..

Kelamcıların sözlerini alıp tartışmaya başladıklarında zaten (farkında olarak veya olmayarak) bir kelamcı gibi konuşmuş oluyorlar. (Nitekim İbn Teymiyye’nin kitaplarında da haddinden fazla “kelam” var.)

Ancak bu Kelam ilmi herkesin harcı da değil.. Kelamcı olacaksanız, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi kelamcı olacaksınız.

Altay Cem Meriç gibi Twitter ya da Youtube kelamcısı olmamalısınız.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem’in tartışması üzerinde duruyorduk.

Altay Cem’in laflarından biri şöyle:

“Dini çürüten bir delil, mesela ben diyeceğim ki bunu kabul ettiğimizde bu, Hristiyanlık’la İslam’ın aynı olması anlamına gelir. Mesela “akıl olmasın din”de. Bu şu anlama gelir: İslam eşittir Hristiyanlık’tır, bu o zaman bizim ‘Hak eşittir hak değil’ dememiz gibi olur. Bunu kabul etmek bizi yine aynı şekilde muhale [aklen imkansız olana] götürür. ‘Efendimiz [s.a.s.] hem doğruydu hem yalan söylerdi’ demek gibi. O yüzden, bazı görüşler vardır İslam içi tartışmalarda kullanılır. İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı noktasına dikkat etmemiz gerekir. Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz. Zaten bu yüzden İslam’ın çizgisi ve çizgisi dışı, İslam’a sokan delillerin konuşulduğu konuya biz Kelam diyoruz.”

Saçmasapan laflar..

Delil meselesini de, Kelam’ı da, hak ve batılı ayırma ölçütlerini de anlamamış.

Bunları söyleyen bir kişinin, İslam’ın tamamen hak olduğu noktasında kalbinin mutmain olmadığı (daha doğrusu meseleyi kafasında oturtamadığı) anlaşılır.

Ne demek bir delilin İslam içi tartışmada kabul görmesi, fakat dışardan bakıldığında İslam’ın batıl olduğunu göstermesi?

Demek ki sen, arasıra “dışardan” baktığında İslam’ın batıl olduğu sonucuna varıyorsun.

*

Altay Cem örnek verseydi, kafasının arızalı çalıştığı noktaları anlamış olurduk.

Dışardan bakıldığında bir inancın batıl olduğu anlaşılıyorsa, o, batıldır.

İslam’da böyle şeyler var diyorsanız iki ihtimalden söz edilebilir: Birincisi, İslam’a, batıl bazı hususların dahil edilmiş olması. Yani bazılarının İslam anlayışının bu şekilde bozulmuş olması.

İkinci ihtimal ise, İslam’ın batıl olmasıdır.

Tabiî üçüncü bir ihtimal daha var:

O da, aslında hak olan, dışardan bakıldığında da (ilmi ve aklı yeterli kişiler tarafından) hak olduğu teslim edilecek bazı hususları Altay Cem’in anlayamaması ve batıl olduklarını zannetmesi.

*

Akıl meselesine gelelim..

Dinde aklın olmaması diye birşey olmaz.. Din tamamen akıl üzerine kuruludur. (Bu meseleleri, internete koymuş olduğumuz kimi kitaplarımızda genişçe tartıştık.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dört ciltlik muhteşem eseri Mevkıfu’l-Akl, aklın dindeki yerini konu ediniyor.)

Bu, “nakil”in önemsiz ya da geçersiz olması anlamına gelmez.

Mesela tarih ilmini alalım: Akıl bize, doğru tarih bilgisinin nakil üzerine kurulması, ancak bu nakillerin akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini söyler.

Akıl burada yardımcıdır.

*

Altay Cem, “delil” kelimesini de yanlış kullanıyor.

“Dini çürüten delil”den söz edilemez.. O, delil değildir..

Ya vehimdir, ya ümniyyedir/kuruntudur, ya safsatadır, vs..

Evet, Altay Cem önce “Bazı görüşler … İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı…” diyor.

İlk anda zannediyoruz ki, “delil” dediği hususların “dışarıya” karşı kullanılamayacağını söylüyor. Fakat lafını şöyle bağlıyor: “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz.

Böylesi deliller İslam içi tartışmada bir görüşü ispat ediyormuş, fakat yine, İslam içi tartışmalarda delil olarak kullanılamazmış.

Sen ne söylediğinin farkında mısın?

İspat ediyorsa delildir..

Delil olarak kullanılamayacak birşeyse, o aslında kendi zatında delil değildir, sen öyle zannediyorsundur.

*

Akıldan, mantıktan, Kelam’dan, delilden anladığın bu mu?

Fakat bu kafa karışıklığı salt senin suçun değil.

Bu laik (siyasal dinsiz) Kemalist (Selanikli’ye tapan) düzenin bu millete en büyük kötülüğü bu oldu..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi alimlerin temsil ettiği Kelam ilmi kimlerin eline düştü!

İlahiyatlardaki kelamcıların da büyük ekseriyeti, laik (siyasal dinsiz) düzene biatı meşru göstermek için Kelam ilmini tahrif ve istismar etmekle meşgul.. Asıl dertleri ulufeleri, dr., doç., prof. gibi unvanları.

Doğruları ucundan kıyısından söylemeye çalışan meslektaşlarına da kan kusturuyorlar.


YAHUDİ KELAMI’NA (YA DA YAHUDİLEŞMİŞ KELAM’A) DOĞRU

 



Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışması üzerinde duruyorduk.

Gezenler’in kafasının bazı konularda karışık olduğu doğru, fakat Meriç de usul meselesini kafasında oturtamamış.

Altay Cem’in, söz konusu tartışmada önce usul konusu üzerinde durduğu görülüyor.

Orada söylediklerini dün (3 Aralık 2024) “Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler(1) || Asıllar” başlıklı bir video ile açmaya çalışmış.. 

Kullandığı kavram ve terimleri açıklamış.. Meramını daha iyi anlatmış.

*

Söylediklerine bakıldığında, Hz. Ali radiyallahu anh’in Haricîler için kullandığı “Hak bir söz ile batılı kastediyorlar” tespitine benzer bir durumdan söz edilebilir mi?

Yani, doğruya/hakka vasıl olmak için kullanılması gereken usul ilkelerini, bu tartışmada, batıla dolaylı destek olmak için istismar etmeye çalıştığı sonucuna varılabilir mi?

Bu konu üzerinde durmak gerekiyor.

*

Mesela, Gezenler ile tartışmasında sarfettiği şu sözlerine bakalım:

Akaid zanna bina edilmez. Kat’î olan şey de kat’î delil ister. Zannî delil üzerine kat’î olan birşeyi ikame edemezsiniz. … Biz bir önceki konuşmamızda da, görüşünü yanlış bilmiyorsam, bu meseleyi, özellikle bu parlamentoya girme meselesini aslî küfür olarak gördüğünü söylediğini duymuştum. … Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

*

Usulden anladığın buysa, usul namına hiçbir şey öğrenmemiş olsan daha iyiymiş.

Bir taraftan “Akaid zanna bina edilmez” diyorsun, diğer taraftan, “dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen” bir Japon’un benimseyeceği “akaid”den söz ediyorsun.

Adam cahilse, aptalsa, usul bilmiyorsa, kat’î ile zannîyi nasıl ayıracaktır?

Böyle biri, İslam hakkında birşey duyduğunda, ne kadarının kat’î delillere dayandığını, ne kadarının zannî olduğunu nasıl anlayacaktır?

Böyle bir insanın anlayabileceği deliller”den söz ediyor.. Böyle birine deliller anlatılmaz, ona delillerden çıkan sonuç anlatılır.

Ne yapacaksın, adama Kelam dersi mi vereceksin?

*

Böyle biri, mesela, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetinin neye delalet ettiğini anlayamaz mı?!

Bunu da anlayamıyorsa, Kur’an’ın hiçbir ayetini anlayamaz.

İslam’ı tebliğ ettiğin kişiye, müslümanın Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, onları uygulamak zorunda olduğunu açıklamak zorundasın.

Bunu söylediğinde, en aptal adam bile, bu emrin, kişiye (mükellefe, yükümlüye) gücü ölçüsünde sorumluluk yüklediğini anlar.

Ne diyeceksin adama, "Allah emir ve yasaklar getirmiş ama, bunlarla hükmetme konusu tartışmalı, zannî bir mesele, dolayısıyla itikadımızda bu yok, bunu önemseme" mi diyeceksin?!

*

Kur’an ayetleri birbirini tefsir eder, açıklar.. Sünnet de hakeza..

Söz konusu ayeti diğer ayetlerle birlikte ele aldığımızda şunu anlarız: Allah’ın indirdiği ile, beğenmeyerek, küçümseyerek, inkar ederek hükmetmeyen kimse, kâfirin ta kendisidir.

İnkâr etmediği, kabul ettiği halde hükmetmeyen ise, kâfir değilse de, diğer ayetlerde belirtildiği üzere, zalimin ve fasığın ta kendisidir.

Zalimlik ve fasıklık da herhalde bir meziyet değildir.

Allah’ın indirdiği ile, buna gücü yetmediği için hükmetmeyen ise mazurdur.

*

Ayrıca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme mevzuunda başka bazı ihtimallerin bulunması, söz konusu ayeti delalet açısından sorunlu hale getirmez.

Ayetin delaleti açık.. Fakat konuyla ilgili tahsis edici yahut kayıt getirici başka ayetler bulunduğu için, onları dikkate almak gerekir.

Söz konusu ayete anlam verirken başka ihtimalleri gözönünde bulundurmamız, delaletteki zannîlikten kaynaklanmıyor.

Eğer böyle herşeye bir zannîlik kulpu takarsan, söz konusu ayeti tahsis eden, ona kayıt getiren ayeti de delalet bakımından zannî kabul edip, “Buradaki tahsis ve takyid de zannî, dolayısıyla söz konusu ayetin hükmü hakkında dikkate alınamaz” demek zorunda kalırsın.

*

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (bizim anladığımız anlamda) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. [Gotlar 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. Britanyalı rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.]

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki aptal Japon için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır.. Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) oldukları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. (Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.)

Bu hem “aklen”, hem de icmanın bağlayıcılığı konusundaki ayet gereğince böyledir.

*

Vatandaş şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu, salt akılla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: “Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüz) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor.

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, kâfir olur. 

Böyle bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrat’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci soytarılar, hem de Altay Cem gibi usul istismarcısı çenebazlar aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.. Yahudi Kelamı’nın sizin kelamsız bedevîliğinize üstünlüğü böylece tebeyyün etmiş oldu.”

*

Parlamento meselesini ayrıca ele alacağız inşaallah.

 

İHSAN ŞENOCAK İLE HALİS BAYANCUK LANETLEŞMESİ: KRİZLER VE FIRSATLAR





Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında bir mülâane (lanetleşme) yaşanmış durumda.

Önce şunu söyleyelim, Şenocak’ın tam da Halis Bayancuk’un bazı aşırılıklarını törpülediği bir zamanda topa bu şekilde vahşice girmesi iyiye yorulacak birşey değil.

“Sen geçmişte şunları söyledin, yanlıştı, onları da düzelt” de, geç, ne diye söylediği (ve bu yüzden bedel ödediği) bazı doğruları da itibarsızlaştırmak için yaygara koparıyorsun?

Senin söylemediğin, ve söyleyemeyeceğin doğruları söylüyor.. Vıdı vıdı edip mıymıntılık yapmanın lüzumu yok.

Mülâane meselesine gelince..

Halis Bayancuk böyle bir meydan okumada bulunmakla hata etmiş durumda..

Şenocak nihayet lanet okudu ve sosyal medyada birilerinin hemen “Böyle mübarek bir hocaefendiyle lanetleşenin üç ay içinde belasını bulacağı kesindir” türünden “kendini doğrulayan kehanet” olması mümkün laflar etmeye başladıkları görüldü.

*

2000’li yıllarda, Ankara’da mukim M. C. de bana karşı, (beni tahrik etmek için ağır ve çirkin hakaretler eşliğinde) böyle bir lanetleşme meydan okumasında bulunmuştu. 

Onunla ilgili “tespit”lerim konusunda.. (Bu şahsın çevirdiği "derin" dümenleri, sonradan, "Geçmiş Zaman Olur ki Melâli Cihan Tutar" başlıklı yazı dizisinde anlattım.)

Söz konusu lanetleşme çağrısına cevap vermedim.

Bunu, durup dururken yapmıştı.. Hakkında herhangi birşey yazmış olmadığım gibi, kendisine de herhangi bir tarizde bulunmuş değildim.. Sadece, onunla ilgili tespitlerimi (oynadığı oyunları, çevirdiği dolap ve dümenleri) bir iki kişiye (teferruata girmeden) söylemiş durumdaydım. (Evet, durup dururken kendisi "kaşındı", cevabı söz konusu yazı dizisinde aldı.. O yazı dizisini bu bitmek bilmez "kaşınma"lar yüzünden kaleme almak zorunda kaldım.)

Bir süre sonra zehirlendim, ölümden döndüm.

Lanetleşmeyi kabul etsem, ve ölsem, arkamdan şunun söylenmesini sağlayacakları kesindi: “M. C.’ye iftira atmıştı, mülâane yaptılar, belasını buldu.”

*

Evet, Halis Bayancuk’a üç ay içinde birşey olabilir, ve bu, zannedilenin aksine, Bayancuk için Allahu Teala’nın bir rahmeti de olabilir.

Fakat, birilerine “kendini doğrulayan kehanet”leri için malzeme de vermemek gerekir.

Sen, adamın Allah’tan korktuğunu düşünerek lanetleşme teklif edersin, fakat ona akıl veren, onu gaza getiren birileri bu “kriz”i kendileri açısından bir “fırsat”a çevirebilirler.

*

Kimileri krizleri fırsatlar için yol yapmıştır, kriz gözleyip dururlar.

Mesela pandemi “kriz”i..

Bazılarını doğal görünümlü bir ölümle öbür dünyaya postalamak için mükemmel bir “fırsat”tı pandemi.


MURAT GEZENLER - ALTAY CEM TARTIŞMASI: ÇİFTE STANDART USULÜ




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışmasını konu edinen yazımızda, Meriç’in, “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” şeklindeki ifadesini aktarmıştık.

Usul istismarcılığı yapan bu “usul özürlü” şahıs, tutarlı ve mantıklı düşünmeyi beceremediği için, tartışmanın ilerleyen dakikalarında, kendisinin “parlamento ve parti” müdafaasını temellendirmek üzere, Hz. Ebubekir radiyallahu anh’in Mekke parlamentosu Daru’n-Nedve’ye katılmış olması ihtimalini gündeme getiriyor.

Bunun da bir haber-i vahid olduğunu unutuyor.. Üstelik tek sorun haber-i vanid olması değil.. Zayıfın da zayıfı bir rivayet.

Hani sen haber-i vahidi bu tartışmada kabul etmiyordun!.. Ne oldu?.. Niye perhizi bozdun, lahana turşusunu kıtlıktan çıkmış gibi niye abur cubur götürüyorsun?

Sendeki bu doymaz iştahın nedeni ne?

(Diyelim ki bu söylenti doğru.. Hz. Ebubekir r. a. herhalde Daru'n-Nedve'ye katılırken "Lat ve Uzza'nın ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum" demiyordu.)

*

İmdi, bir haberin haber-i vahid olması (bize tek kanaldan gelmesi), onun sahih (doğru) olmaması anlamına gelmez.

Haber-i vahidin kimisi sahih olur, kimisi zayıf.. Güvenilir, asla yalan söylemeyeceği bilinen zekî kişilerin haberleri sahih olur; buna karşılık, aldığımız bir haberi getiren kişiyi tam tanımıyorsak, bu haber, bizim açımızdan doğruluğu şüpheli (yani “zayıf”) hale gelir.

Haber, haberi getiren kişinin hafızasının zayıflığı, idrak ve anlayışının yetersizliği vs. gibi nedenlerle de “zayıf” hale gelebilir.. Günlük yaşantımızdan örnek verelim, hukuk bilmeyen eğitimsiz birinin bir hukukçudan naklettiği haber genelde “zayıf” olur; hukukçunun kullandığı terimleri yanlış anlamış olabilir.

Haber-i vahidin “itikat”ta kesin delil olmaması ise, “insan”ın insan olmaktan kaynaklanan zayıflığının dikkate alınmasından kaynaklanır.. İnsanoğlu hatasız olmaz.. En zekî insan bile bazen bazı şeyleri yanlış hatırlayabilir, ya da farkında olmadan hata ile yanlış bir kelime kullanabilir. 

Bu ihtimal her zaman varit olduğu için, haber-i vahid itikad açısından kesin (asla itiraz kabul etmeyen) delil olmaya elverişli değildir.

Ancak bu, “hadîs”ler için böyledir.. Ayetler söz konusu olduğunda “haber-i vahid”lik itirazı yapılamaz.

*

Ayetlerin her biri itikatta kesin delildir.. Onlar ancak “delalet”leri açısından tartışılabilir..

İstiva meselesinde olduğu gibi..

İstivayı reddeden, “Hayır Allahu Teala Arş’a istiva etmemiştir” diyen kâfir olur.. Ayetin müteşabihliğini gözardı ederek ona (evrendeki cisimlere özgü işleyişe benzer şekilde) anlam veren ise bid’atçi (Ehl-i Sünnet dışı) olur.

Selefin tutumu, bu noktada hiç yorum yapmadan anlamı Allahu Teala’nın ilmine bırakmaktan (tefvîz) ibarettir.

Selefî olduğunu söyleyip kelimenin sözlükteki anlamına göre akıl yürüten (anlam veren) kişi de bid’atçidir.

Tevil edenlerin de tehlikeli bir vadide koşturmakta oldukları kesindir.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem Meriç’in tartışmasına dönelim..

Gezenler teşrî (şeriat) konulu ayetleri okuyor, beriki ise bozuk plak gibi “delaletin zannîliği” temcit pilavına dadanıyor.

Sanki ayetler müteşabih ayet..

Usul istismarcısı usulsüzün yaptığı şey, bilerek veya bilmeyerek ayetleri hükümsüz bırakmaya çalışmaktan ibaret.. “Tamam, ayetleri kabul ediyorum, ama manasını anlayamayız, onlardan hüküm çıkaramayız” der gibi bir havada.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Hakikaten âyetlerim size okunuyordu da, büyüklük taslayanlar olarak ökçeleriniz üzerinde geriye dönüyordunuz; geceleyin toplanarak saçmalıyordunuz.” (Müminûn, 23/66-67)

“Âyetlerimiz husûsunda (iptal etmek, hükümsüz bırakmak gayesiyle) acziyet oluşturmak üzere yarışırcasına uğraşanlara gelince, işte onlar yok mu, onlar için, en kötüsünden elemli bir azap vardır.” (Sebe, 34/5)

Ayetler hususunda acziyet (güçsüzlük, acizlik, uygulanamazlık) ortaya çıkarma iki şekilde olur:

Biri, laik (siyasal dinsiz) devletlerin İslam Şeriati’ne savaş açmaları, onu “irtica” adı altında “tehlike” ilan etmeleri, hakim kılınması çabasını “devlete karşı işlenen suç” saymaları.

İkincisi ise, aynı devletlerin, suret-i haktan gelen ajanları vasıtasıyla Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmaları, onlara “Bunlar tarihseldir, hükümleri geçmişte kalmıştır, zaten ayetlerden ne anlaşılacağı da belli değildir, delaletleri zannîdir” filan diye laga luga yaptırmaları.

(Bu noktada "kâfirler için inmiş ayetleri müslümanlar için kullanmaktan kaçınma" mugalatasından da uzak durmak gerekiyor.. Müslümansan kâfir gibi konuşmayacak ve davranmayacaksın.)


USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ İLE HALEF SELEF-Çİ MURAT GEZENLER’İN TARTIŞMASI




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim.

İki tarafın da akıl yürütüşünde sorunlar var.. 

Doğruları da var.

Ancak, Murat Gezenler’i daha dürüst ve tutarlı buldum..

Altay Cem ise usul edebiyatı yaparken usulden sapıyor.. Bir ölçüde demagoji ve mugalataya kayıyor.

*

İlk söz alan, Gezenler.

Teşrî’ konulu ayetleri sayarak söze giriyor.

Teşrî, şeriat ve meşrû kelimeleri ile aynı kökten türemiş bir kelime.. “Kanun koymak, yasa yapmak” demek.

Yasalar Allahu Teala ve peygamberleri tarafından konulduğunda bu ilahî şeriattir, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî şeriat.

Din de, Allahu Teala tarafından konulduğunda (vaz' edildiğinde) ilahî din, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî (insan yapımı) din olur.

*

Geçtiğimiz günlerde Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak sosyal medyada Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’daki hükümranlığını tartışırken “Melik’in kanunları” meselesine girmişlerdi.

(Evet, Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır krallarına Firavun deniliyor, fakat Hz. Yusuf dönemindeki kral için Kur’an’da melik [hükümdar] tabiri geçiyor.)

İkinci bir husus şu: Ayette Mısır kanunları için “Melik’in dini” (fî dîni’l-meliki) deniliyor.

Evet, insanların kabul ettikleri yasalar, onların dini demek olur.. Bu anlamda şeriat (yasalar, pozitif hukuk) ile din aynı şeydir.

Doğal olarak Melik’in dini (yasaları), beşerî din (beşerî şeriat) kategorisine giriyordu.

Lafı uzatmadan, Gezenler ile Meriç’in tartıştığı meseleye girelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve Kemalist yasalarını benimseyen (evet, benimseyen, beğenen, İslam Şeriat’inden üstün bulan, veya onun kadar saygıya layık gören) kişinin dini, Kemalizm’dir.

(İsteyen Kemalizm yerine başka bir ad da takabilir, fakat onun dini İslam değildir.. Müslüman olduğunu zannetse ve iddia etse bile.)

*

Gezenler’den sonra sözü Meriç alıyor.

Hemen usul dersi vermeye başlıyor..  (Usule dair birşeyler okumuş ama tam anlamamış.. Kafası karışık.)

Önce "kat’î (kesin) delil – zannî delil” ayrımını hatırlatıyor. (Ama tam izah etmiyor veya edemiyor.)

Tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söylüyor.

“Mesela” diyor, “haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim”.

Böylece Sünnet’i büyük ölçüde kaldırıp bir tarafa atmış oluyor.. Haber-i vahidleri kaldırdığınızda geriye kaç tane hadîs kalıyor ki?

Hadîslerden kurtulduktan sonra sıra ayetlere geliyor.. Onlar için de bahane hazır: Delaletleri kat’î değil, zannî..

İşkembesinden (delalet hususunda) bir zannîlik uyduruyor.. Delili şu: "Bana göre" zannî.

Anlamı açık ayetin neresi zannî, ukala?!

Birisi senin için "Aptal, geri zekâlı" dese, sen tutup bu kelimeleri hakaretin delili olarak ortaya sürdüğünde, muhatabın "zannîlik" iddiasında bulunabilir mi?!

*

Doğrudur, usulsüz usul istismarcısı Meriç, itikatta zannî delilin kesin bir bağlayıcılığının olmadığını söylerken bir usul ilkesine işaret ediyor.

Önce kat'î delilleri bile abrakadabra, hokuspokus ile zannî yapıyor, ardından da, işine gelmediği için, ayetlerden çıkan anlamı "zannî" yaftasıyla devre dışı bırakıyor. (İtiraz sadedinde ortaya attığı parlamento ve parti örneğinin saçmalığı konusuna geleceğiz inşaallah.)

Ancak, usulden bahseden bu usulsüz ukalanın zannettiğinin aksine, itikadî meselelerde “zannî delilleri hiçbir şekilde kabul etmeme” diye birşey olmaz.

Bu, usule aykırıdır, usul tanımazlıktır.

Mesela Matüridiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilafları alalım.. Bunlar arasındaki ihtilaf, delillerinin zannîliğinden kaynaklanır.

Ortada kat'î delil olsa ihtilaf yaşanmayacaktı.

Daha doğrusu, kat'î delili inkâr edenle "mezhep" tartışması yapılmaz, öylesi tekfir edilir, İslam dışı olduğu söylenir.

Zannî bir delile, yine zannî bir delil ile itiraz etmek mümkündür.. Birbirlerini tekfir edemez, bid’atçilikle suçlayamazlar.

Ancak, zannî delilleri, (Meriç’in yaptığı gibi) sırf zannîdirler diye yok sayan, (başka bir delile dayanmadan) delilsiz olarak reddeden kişi, kesinlikle bid’atçidir.

Haktan bir ölçüde sapmıştır.

Tekfir edilmez, fakat böylesi, haktan yüz çevirmiştir.

İşte, Meriç’in edebiyatını yaptığı, fakat yüz çevirdiği usul bunu söylüyor.

Gezenler ayet okuyor, bu ukala ise burun büküyor.. Neymiş, delaletleri zannî imiş..

İstediği şu: Bunun yarım aklının vurduğu zannîlik damgası yüzünden Allahu Teala'nın ayetlerini yok sayacağız, onlara sırt çevireceğiz.

*

Meriç’in devirdiği çamların yekünü fazla.

Sindirilmesi için parça parça tartışacağız inşaallah.

Gezenler için de söyleyeceklerimiz olacak.

*

[Kesin/kat'î delil için iki hususta kesinlik aranır: Birincisi, sübutta kesinlik (sabitlik, müsbetlik/pozitiflik), ikincisi delalette kesinlik.. 

Mesela Evrim Teorisi bu iki açıdan da sorunludur, güvenilmezdir; hem delillerin sübutları, hem de delaletleri bakımından.

Newton'un yerçekimi teorisi/yasası ise, ilk ortaya atıldığında sadece delalet bakımından kesinlikten yoksundu.. Merkür'ün yörüngesindeki kayma anlaşılınca sübutu da tartışılır hale geldi.

Delaletteki kesinlik eksikliği bütün fizik yasaları için söz konusudur.. Hepsi "zan" durumundadır.]


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN (İNÖNÜ'NÜN 1973'TE AÇIKLADIĞI GİBİ) İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ BİR SAHTE KURTARICI OLDUĞUNU DEVLET "RESMEN" AÇIKLAMADIKÇA VE DERS KİTAPLARINDA BU ANLATILMADIKÇA, HARBİYELİSİ DE, HARBİYESİZİ DE ATATÜRKÇÜLÜK ADINA ALDATILMAYA DEVAM EDECEK VE KENDİLERİNİ HAKLI ZANNEDECEKLERDİR.. İNÖNÜ'NÜN SÖYLEDİĞİNİ ERDOĞAN DA SÖYLEMELİ, ANITKABİR'E GİDİP TAZİM SUNMAKTAN, "ATATÜRK'ÜN İZİNDEYİZ" DEMEKTEN VAZGEÇMELİ, İNÖNÜ GİBİ ATATÜRK'ÜN RESİMLERİNİ PARALARDAN FALAN SİLMELİ, DEVLET DAİRELERİNDEN ATMALIDIR.. BUNU YAPMADIKÇA "HARBİYELİ ALDANMASI"NIN ŞERRİNDEN KURTULAMAZSINIZ. DEVLET KURUMLARINDAKİ BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERİ VE RESİMLERİ KALDIRILMALIDIR, SADECE TÜRK BAYRAĞI OLMALIDIR.. BAYRAK BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR, ATATÜRK HEYKEL VE RESİMLERİ İSE ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİĞİN, MİLLETİN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E KUL KÖLE EDİLMESİNİN SİMGESİDİR.. HARBİYE, BU MİLLETİN VERGİLERİYLE ÜNİFORMA GİYİP KILIÇ KUŞANINCA KENDİSİNİ MİLLETTEN DAHA VATANSEVER ZANNEDEN, BİR GÜN GENERAL OLUP DARBE YAPMA HAYALLERİ KURAN BURNU HAVADA ZIR CAHİL, RESMÎ EZBER DIŞINDA BİRŞEY BİLMEYEN NARSİST GENÇLERİN OYUN BAHÇESİ OLMAKTAN ÇIKARILMALI, ALLAH'TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEME AZMİYLE MİLLETİNE TEVAZU İLE HİZMET EDEN SUBAYLARIN YETİŞTİĞİ OKUL OLMALIDIR




Harbiyeli aldanır

Aydın Ünal

Yeni Şafak

29/11/2024, Cuma

 

27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.

Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.

Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.

Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.

Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.

15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.

Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.

Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.

Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.

Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."