ÖZ HAKİKİ BİR DECCAL (ÇOK YALANCI) OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 59

 

Önceki bölümlerde, TBMM’yi kurmak üzere Sivas’tan Ankara’ya gelen Selanikli Mustafa Atatürk’e Ankara müftüsü Rıfat Hoca’nın (sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi) bin lira vermiş olduğunu görmüştük.

Açıklayan, Selanikli’nin uşağı Cemal Granda.. Selanikli’nin, bu iyiliğinden dolayı Rıfat Hoca’ya minnettar kalmış olduğunu, takdirle andığını söylüyor.

Bir memurun aylık maaşının iki buçuk lira olduğu o günlerde bin lira fena para sayılmaz.. Lira değerli.. 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.

Bir müftü bile Selanikli’nin cebine bin lira harçlık koyabiliyorduysa, onu Anadolu’ya gitmeye (sureta) ikna etmiş olan Sultan Vahideddin kaç lira vermiş olabilirdi?

*

Görünüşte (İngilizler’in talebi üzerine) Anadolu’ya basit ve önemsiz bir görevle gönderilen Selanikli’ye altın saat hediye eden Vahideddin, “özel görevi” için de herhalde cebine ayrıca “altın” koymuş olmalıdır.

Ancak, böylesi “örtülü” görevlerin ve de işlerin genelde belgesi olmuyor.

(Bu noktada akla, teşbihte hata olmaz derler, Selim Edes’in Engin Civan’a yönelttiği “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” şeklindeki “veciz soru” geliyor.)

*

Selanikli, parayı seviyor..

Ve de fırsat bulduğunda, uhdesine verilmiş paraların üstüne (kişisel istikbali için) yatmak gibi bir huyu var.

Mesela, Hindistan-Pakistan-Afganistan müslümanlarının (attığı yalan ve palavra nutuklara aldanarak) hilafet kurumunu kurtarması ve yaşatması için gönderdikleri paraların üzerine yatıp onunla İş Bankası’nı kurmuş durumda.

Evet, Hindistan Hilafet Komitesi'nin gönderdiği 843 bin 294 liraya karşılık gelen yardım parasını zimmetine geçirmeyi ihmal etmedi. (Bkz. Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Dikkat isterim, söz konusu olan, Hindistan Laiklik Komitesi değil..

*

Mevzuya dönelim, Ankara müftüsünün bin lira verdiği Selanikli’ye Osmanlı Devleti kaç lira vermiş olabilirdi?.

Dilipak’ın yazdığına göre 300 bin lira:

“Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gizlice ayrıldığı gerçek dışı bir olay.

“İngilizler olayı biliyordu. …

"Padişah biliyordu. 300 bin altın para verilerek Anadolu’daki kurtuluş hareketini örgütlemek için gönderilmişti. Mustafa Kemal’in daha sonraki mektupları bunu teyid etmektedir. Bu mektuplar Başbakanlık arşivince yayınlanmıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 165.)

Evet, Padişah olayı biliyordu..

İngilizler daha da iyi biliyordu.

Nasıl bilmesinler ki?!.. Samsun havalisine bir görevli gönderilmesini isteyerek Selanikli için “fırsat” icat edenler, bunun için “kriz” çıkaranlar da, Anadolu’ya geçiş vizesini verenler de onlardı.

Kriz çıkardılar, Selanikli ile elele vererek Osmanlı Devleti’nin devlet başkanını ve Osmanlı hükümetini keriz yerine koydular.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, epik “Selanikli Efsanesi” oratoryosunu yazıp besteleyen, sahnelenmesi için gereken düzenlemeleri yapanlar İngilizler’di:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Oratoryoyu yazıp besteleyen İngilizler’di fakat Selanikli’nin de hakkını yemeyelim, Oscar’lık bir oyuncuydu.. Hatta günümüzün Oscar ödüllü oyuncuları onun çırağı ve çömezi bile olamazlar.. Mükemmel oynadı, iyi iş çıkardı.

Tarihte bir benzeri yok.

*

Selanikli’ye verilen paranın bir kısmı, Vahideddin’in kişisel servetinden verilmiş durumdaydı.. Padişah bunun için cins atlarını satmış bulunuyordu. (Dilipak, s. 150-151.)

Selanikli’ye ayrıca Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden verilen bir para da var.

Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali adlı kitabında yazdığına göre (s. 117), Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey, bu parayı bizzat kendisi Selanikli’nin ayağına götürmüş durumda (Ne müfettişmiş ama, böylesi görülmemiştir!):

“Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet Şube Müdürlerinden Râdî Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Bey’i Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdî Bey yazmıştır.” (Dilipak, s. 151.)

Evet, söz konusu makbuz, yayınlanmış.

Nerede, Türkiye’de mi?..

Hayır!. Fransa’da..

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

*

Selanikli, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’in, Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, Türkiye’ye girmesi yasak olan 150’liklerdendi.

Söz konusu makbuzun klişesi, Paris’te neşrolunan La Republique Enchane adlı gazetede yayınlanabilmişti. (Dilipak, s. 151.)

Meblağ 25 bin liraydı.. Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira..

10 bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene yaşayacağı tahmininde bulunmuşlardı.

Bu, sadece bir bakanlığın örtülü ödeneğinden verilen para..

Resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor.. Bir müfettiş için sıradışı bir uygulama.

Ama, zamanın İçişleri Bakanı, “Nasılsa resmen böyle bir belge yok, varsın cebimde dursun” demiş.

*

Evet, Selanikli’nin işi gücü yalan, dolan, aldatma ve sahtekârlıktı.. İngilizler’le anlaşıp Osmanlı Devleti’ne ihanet ettiği halde Vahideddin’i ihanetle suçluyordu.

Henüz ipleri eline alamadığı zayıf zamanında milleti yalanlarla avuttu.. Mesela 25 Eylül 1920’de TBMM’de şunları söylemiş durumda:

“Yani biz kabul ediyor ve herkese de ispat ediyoruz ki [sabitliğini gösteriyoruz ki] makam-ı hilafet ve saltanatı bizde hiçbir vakit başımızın üzerinden atamayız ve Meclis-i âlinizin ilk veya ikinci celsesinde zaten ve resmen suret-i kat’iyede bu mevzubahs ve müzakere edilecek. Atiyen ise beyannamede de zaten makam-ı hilafet ve saltanata karşı vaziyetimiz resmen ifade edilmiş bulunur.” (Dilipak, s. 187.)

Selanikli’nin aynı gün aynı kürsüde söylediği şu sözler ise onun “kuvvet”ten başka birşeye saygı duymadığını ve inanmadığını, hukuk ve ahlâk diye birşey tanımadığını ortaya koyuyor:

“Efendiler, her şeyde olduğu gibi belki ahlakiyat nokta-i nazarından da kuvvet nazar-ı dikkate alınmalıdır. Arkadaşlıkta ve kardeşlikte dahi kuvvet muvazenesini (dengesini) nazar-ı dikkate almak lazımdır.

“Zaif (zayıf) olan kavi (kuvvetli) olanın mutlaka mahkumudur (hükmü altındadır). İnsanlık, adalet, bütün prensipler (ilkeler), kaideler (kurallar) ikinci derecede kalır. Her şeyden evvel [gelen] kuvvettir.” (Dilipak, s. 191.)

*

Evet, adamın zihniyeti bu..

Kardeşlik, arkadaşlık, insanlık, adalet (hukuk), ahlâk, bütün prensipler/ilkeler hava cıva..

Önemli olan kuvvet.

İşte bu adamın bütün derdi kuvvet sahibi olmaktan ibaretti.. Bunun için de o dönemin en büyük kuvveti olan İngilizler’e “örtülü” biat etti, kendi devletine karşı hainlik yaptı.

İnsanların iyi niyetini suistimal etti, kendi cumhurbaşkanlığı için kullandı..

Cumhuriyet, cumhurbaşkanı olması için ona lazımdı..

Böylece millete, “Osmanlı hanedanını kendi padişahlığım için memleketten kovdum” deme zahmetinden kurtuluyor, “Kendim için birşey istemişsem namerdim, hepsi millet egemenliği içindi” diye palavra savurma imkânına kavuşuyordu.

İnsaniyete, kardeşliğe ve arkadaşlığa, adalete ve ahlâka inanmayan bir adamın, evet, insaniyete inanmayan bir adamın, insanlardan müteşekkil milletin iradesine saygısı olabilir miydi?!

*

Millet iradesi ve cumhuriyet söylemi, Osmanlı hanedanının sırtına tekme vurabilmesi için gerekliydi..

Bu söylem, “prensip” ve “kaide” olarak herhangi bir ahlakî ya da hukukî değere söz hakkı tanımıyordu.. Öncelik "kuvvet"indi, elde kuvvet yoksa bir dolandırıcılık sermayesi olarak mukaddesat, hukuk ve ahlak edebiyatı devreye konulmalı ve din istismarı ile yol alınmalıydı. 

Selanikli'nin yaptığı tam da buydu.

Evet, Selanikli, İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, İngilizler’le bir olup hem Osmanlı Devleti’nin devlet başkanını, hem Osmanlı hükümetini, hem de bütün bir milleti yalan söyleyip takiyye yaparak aldattı.

Samsun’a çıktıktan bir gün sonra sadrazamlığa (başbakanlığa) gönderdiği telgrafta şunu diyordu:

“Sadaret (Başbakanlık) Yüksek Makamı’na,

“… Gaye ve düşüncelerini sadece millet ve devletin kurtuluş selametine hasreden Padişah Hazretlerinin kutsal kişiliğine olan tam bağlılık ve yeniden baş(ba)kanlığını üzerinize aldığınız hükümetin en kesin teşebbüs ve hareketlerde bulunarak milletin hukukunu koruyacağına olan tam bir güven ve gönül rahatlığı ile, sükunetin muhafaza edilmekte olduğunu arz ederim.” (Dilipak, s. 259-260.)

Selanikli’nin yaklaşık bir buçuk ay sonra, 8 Temmuz 1919 tarihinde, (Erzurum’a ulaştıktan beş gün sonra) Saray’a gönderdiği telgrafta ise şu ifadeler yer alıyor:

“Saray Başkatipliği Vasıtasıyla Padişah’ın Yüksek Makamına,

“Şimdiye kadar gerek kutsal zatlarına ve gerekse Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğum arzlarımda, vatan ve millet ile yüce hilafet makamının uğradığı ve halen içinde bulunduğu acı durumlar ve buna karşı duyulan üzüntüleri ve milletin aldığı vaziyeti, bütün safhaları ile gerçek olarak anlattım. Bunu yapmakla, mukaddesatımın (kutsal değerlerimin) aciz nefsime yüklediği en yüksek ve en vicdanî vazifelerden birini yerine getirmiş oldum.

“Naçiz (değersiz ve önemsiz) düşünce ve teşebbüslerimin (girişimlerimin) İngilizlerce vatan müdafaası şeklinde değil de başka bir surette kabul edilmesinden dolayı yüce hükümetlerinin zor durumda ve baskı altında kaldığı irade ve ifade buyuruluyor. Yüce hükümetlerinin ve saltanat merkezinin zaten ne gibi baskı ve ağır şartlar altında bulunduğu gerek bendenizce (kölenizce) ve gerek soylu milletimizce tamamen ve açıkça bilinmekte olduğundan, bu baskının daha ziyade artıp genişlemesine ve bilhassa pek büyük sadakat bağlarıyla bağlı bulunduğum şefkatli kalplerinizin ve düşüncelerinizin hiçbir şekilde zayıflamasına razı olamayacağım. Bundan dolayı, sadece şu anda bulunduğum görevime (müfettişliğe) değil, bütün övünç sebeplerini vatan ve millet ile kutsal makamlarının feyzinden ve kurtuluşundan alan pekçok sevdiğim kutsal askerlik hayatına da veda etmek suretiyle fedakârlıkta bulunduğumu arz ederim. Yüksek saltanat ve hilafet makamiyle soylu milletlerinin hayatımın son noktasına kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz ederim. Askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Yüce zatlarının sıhhat ve afiyette bulunmasına dua eder ve her türlü afetlerden korunmasını Cenab-ı Hak(tan niyaz ettiğimi yüksek bilgilerinize sunarım. Buyruk.

Kulları Mustafa Kemal.”

(Dilipak, s. 265-266.)

*

Kulları Mustafa Kemal, bu telgrafıyla, deccallik (çok yalancılık) sanatında gerçek bir virtüöz olduğunu ispat etmiş durumda.

Askerlikten istifa ediyor, çünkü, Osmanlı Padişahı ve hükümeti (sözde İngilizler’in baskısından kurtulsun diye) böyle bir “fedakârlık”ta bulunduğunda Kâzım Karabekir’in, kendisine verdiği desteği çekmeyeceğini biliyor.

Ondan güvence almış durumda.

Karabekir’in, verdiği sözden dönmeyi onuruna yakıştıramayacak, tükürdüğünü yalamayı içine sindiremeyecek yüksek bir karaktere sahip bulunduğunun farkında.

İnönü’nün açıklamış bulunduğu şekilde İngilizler’in “örtülü” desteğini almış olan Selanikli ile efendileri, oyunu sağlam kurmuşlardı.

Kimi nasıl kullanacaklarını, nasıl “tufa”ya getireceklerini çok iyi biliyorlardı.

*

Selanikli’nin (önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde aktardığımız üzere, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un planladığı şekilde Anadolu’da yeni bir devlet kurabilmesi için) Osmanlı Devleti memuru olmayı bırakıp yeni bir millet meclisi kurarak millete dayanma iddiasında bulunabilmesi, gücünü Osmanlı Devleti’nden değil de bu yeni meclisten aldığını söyleyebilmesi gerekiyordu.

Bunun için de İngilizler, ortada kendilerini rahatsız edecek hiçbir şey yokken, Selanikli o sırada Sarı Çizmeli Mehmet Ağa modunda dolaşma dışında birşey yapmıyorken, iç turizmi canlandırmakla meşgulken, “Selanikli’yi tekrar İstanbul’a çağırın!” diyerek Osmanlı Devleti’ne baskı yapmaya başladılar.

Israrla, inatla ve şiddetle..

*

Selanikli böyle bir İngiliz baskısı mevzubahis olmadan askerlikten istifa etse, kendi eliyle kendi kanatlarını kesmiş, yetki ve itibar bakımından cascavlak ve dımdızlak kalmış olacaktı.

Yapamazdı.

İşte o noktada, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği İngiliz desteği devreye girdi..

Selanikli deccal, “İngiliz’in korkup çekindiği kahraman”a dönüştürüldü.

Osmanlı Padişahı ve hükümetinin payına düşen rol ise “kötü adamlık” ve “ihanet”ti.. 

İngiliz işbirlikçiliğiydi..

İngiliz, oyunu yaman kurmuştu.

*

Selanikli bir taraftan gönderdiği riyakâr telgraflarla Padişah’a kulluğunu arz eder, din istismarı alanında destan yazarken, diğer taraftan Erzurum’da (has adamları, yağdanlıkları) Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Osmanlı Devleti’ni yıkıp cumhurbaşkanı olacağını, millete Latin harflerini ve şapkayı dayatacağını, tesettürü (örtünmeyi) yasaklayacağını söylüyordu.

Gizli gündemi ve gerçek misyonu buydu..

İngilizler’den İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı gizli saklı, örtülü görüşmelerde) bu yönde talimat almıştı.

Başarılı olacağından emindi, çünkü (İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) İngilizler’in desteği arkasındaydı..

Ve İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olarak memlekete çöreklenmiş, Osmanlı Devleti’nin elini kolunu bağlamış durumdalardı. (Ki Osmanlı’nın yenilgi binasının son tuğlasını Selanikli Filistin’de büyük bir maharetle yerine koymuştu.)

Evet, Selanikli öncelikle İngilizler’e güveniyordu.. İkinci dayanağı ise, Türkiye müslümanlarının (Türküyle Kürdüyle, Lazıyla Çerkeziyle) derin ve köklü saflığıydı.  

Devasa takiyyesi, muhteşem ikiyüzlülüğü, süper yalancılığı, olağanüstü riyakârlığı ve sınır tanımaz istismarcılığıyla milletin saflığından son zerresine, son damlasına kadar yararlandı.

*

Selanikli yeni meclisi (TBMM’yi), İngilizler’in planladığı şekilde yeni bir devlet kurmak için toplamaya çalışıyor, fakat bunu “vatan müdafaası”na yönelik bir adım gibi gösteriyordu.

O yüzden, sanki yeni meclis Osmanlı padişahının emrinde olacakmış, hilafet ve saltanat makamının korunmasına çalışacakmış gibi bir görüntü veriyordu.

Öyle ki, Selanikli, Mazhar Müfit ile Süreyya’ya Osmanlı Devleti’nin ve padişahlığın canına okuyacağını söyledikten beş ay sonra, 14 Ocak 1920’de Padişah Vahideddin’e şu ikiyüzlü telgrafı çekme utanmazlığını sergilemişti:

“Padişah Hazretleri’ne,

“Millî Meclis’e gelmenizi engelleyen rahatsızlık, bütün halkı olduğu gibi Heyet-i Temsiliyemizi de son derece üzdü. Gerçek koruyucu olan Allah, mübarek vücudunuzu her çeşit belalardan korusun.” (Dilipak, s. 267.)

Doğal olarak Vahideddin, “mübarek vücudu” için en büyük belanın Selanikli olduğunun o sırada farkında değildi.

Selanikli’nin Osmanlı hükümetinde bakanlık da yapmış olan Ali Kemal’i gelecekte “bindirilmiş kıtalar”a linç ettireceğini, kendisi için de böylesi bir plan yapacağını, bu yüzden can korkusuyla memleketini terk etmek zorunda kalacağını o sırada tahmin edemezdi.

Nasıl aldanmasındı ki, Selanikli’nin kendisine çektiği yağın bini bir paraydı..

Telgraflarındaki laflarına bakılırsa sadakati ve bağlılığı sonsuzdu.

Sonsuz.

Türk tarihi bu kadar büyük bir deccal (çok yalancı), bu kadar dalkavuk bir sahtekâr görmedi. 

*

Telgraflarında yalakalığın dibini bulan dalkavuk Selanikli’nin Padişah Vahideddin’le yaptığı başbaşa görüşmelerinde ne "yağlar" çekmiş, ne yeminler etmiş, ne sözler vermiş, nasıl sadakat edebiyatı yapmış olabileceğini tahmin etmek zor değil.

 

SAVAŞ VE BARIŞ, SES VE ÖFKE, KURNAZLIK VE SAFLIK





 

Selanikli Mustafa Atatürk çok kurnaz bir adamdı.. Saman altından su yürütme, karda yürüyüp iz bırakmama sanatlarında eşsiz bir maharete sahipti.

Tiyatro ve mizansen işinde ustaydı.. Devlet yönetimini de tiyatroya çevirmişti..

(Bu işte o kadar ustaydı ki, Osmanlı Devleti’ne ve bütün bir millete İngilizler’le bir olup dümen ve dolap çevirmiş olduğunu Kâzım Karabekir bile tam fark edemedi, ya da yazamadı, bunu İsmet İnönü 1973 yılında açıkladı.)

Tiyatroları için bir misal: Hatay’ın ilhakı öncesinde kardeşi Makbule Hanım’a bir ev ödevi veriyor, onu kahramanca konuşturuyor, sonra da geçici olarak (sözde) tutuklatıyor (aslında misafir ettiriyor), böylece bir yandan Fransızlar’a “Etrafımdakilere hakim olamıyorum, bu konuda halkımız çok hassas” mesajını verirken diğer taraftan da kardeşini tutuklatarak “Ben de barış konusunda hassasım” gazeli okuyor, Fransızlar’a dolaylı “yağ çekiyor”.

Başka bir misal, Fethi Okyar’a kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası.. Sözde partiyi Fethi Okyar kuruyor.. 

Hepsi tiyatro.

Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise, kurucularının (tiyatroya çevrilen) “İzmir Suikasti girişimi” bahanesiyle idam talebiyle yargılanmalarına yol açtı.. Ecel terleri döktüler, ipten döndüler. TBMM Hükümeti’nin ilk başbakanı Rauf Orbay on yıl hapse mahkum edildiği gibi bütün malına mülküne el konuldu, beş parasız bırakıldı.

Bir başka tiyatro, TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden altı ay sonra kurdurduğu Türkiye Komünist Fırkası.

*

Selanikli’nin hayatı bu zaviyeden bakılarak okunduğunda bu alavere dalavereciliğin, Bizans’a rahmet okutacak türden entrikacılığın pekçok örneği farkedilir..

Onun klasik taktiği ya da rutini ise şuydu: TBMM’de daima toplantılardan önce birilerine özel talimatlar verir, “Sen şunu söyle, sen bunu söyle” diye rol dağılımı yapardı.

Gündeme getirmek istediği bir konuyu önce başkalarına söyletir, hem milleti hazırlar, hem de kamuoyunun nabzını ölçüp kimin ne tepki vemekte olduğuna bakardı.

*

Bunları yazmamızın nedeni, gazeteci-yazar Mustafa Armağan’ın bugün (1 Kasım 2024) yayınlanan “İlk kez okuyacaksınız! Mustafa Kemal vatandaşla Türkçe ezanı tartışmış” başlıklı yazısı.

Yazıda, devr-i Kemal'de Kemalist birinin yazmış olduğu satırlar olduğu gibi aktarılmış.

Sözde vatandaşın biri Selanikli ile ezanın Türkçeleştirilmesi olayını tartışıyor.

Tartıştığı söylenen vatandaşın ezanın aslını “İslam’a bağlılık ve din-inanç hürriyeti” açısından savunmak gibi bir derdi yok, derdi laiklik.

Dindar biri olsa zaten o mekânda işi olmaz (Yer, bir gazino.. Türkiye güzeli Neriman da orada).. Artı, o dönemde Selanikli’ye “Gözünün üstünde kaşın var” demek mümkün değil.

(Selanikli'nin adama verdiği cevap has halis, som ve saf demagoji, mugalata ve safsatadan ibaret.. Kanunun emri yerine getiriliyormuş, kanuna uyuyorlarmış.. Sanki kanunu kendileri keyiflerine göre çıkarmıyorlar da gökten gelmiş değiştirilemez ilahî emir.. Resmî dil hassasiyetleri Fransızca ve İngilizce öğretim yapan okullara uzanmıyordu.. Namaz sadece Türkler'e mi farz, yabancı bir müslüman Türkiye'ye geldiği zaman namaza davet edilmeyecek mi?!)

*

Armağan’ın aktardığı notlardan anlaşılan şu: Adamın birine rolünü ezberletmişler.. Ne zaman nasıl hareket etmesi, nasıl bir eleştiride bulunması, ve de anında yelkenleri suya indirerek nasıl ikna olması gerektiği öğretilmiş..

Hem Selanikli hem de vatandaş, rollerini güzelce oynamışlar.. Adam sözde Selanikli’ye itirazda bulunmuş, onun cevabı üzerine de hemen “hoşaf” olmuş, en kalitelisinden “yağ” döktürmeye başlamış.

“Sözde tartışma”nın ardından Selanikli’nin yaptığı değerlendirme de olayın mizansen olduğunu ortaya koyuyor.

Selanikli bu meseleyi niye Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi zatlara aynı sühulet ve nezaketle sormamış?

Hayır, ağzının payını alacağı, cevap veremez hale geleceği için öylesi alimlere konuyu sormaz.. 

Onlara “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” der.

Onun için bugünün Kemalistlerinin da aklı fikri kan dökme, el kırma, kafa kesmede.. 

Vird-i zebanları bu.. Taassub ve inatçılığı meziyet belleme, değişme ve gelişmeye direnerek milleti tehdit edip korkutmaya çalışmayı birşey zannetme gibi aptalca bir takıntıları var.

Türkiye'nin önünü tıkadıklarının farkında değiller.. Umurlarında da değil.

Kemalizm Türkiye'nin kanseridir.. Türkiye ya bundan kurtulacak ya da Türkiye'yi yok oluşa sürükleyecek.

*

Armağan’ın yazısı şöyle:

Bir zamanlar herkesin tarih hakkında konuştuğu ama arşivlerin susturulduğu bir ülkeydi Türkiye. O arşiv kapalı, bu arşiv sansürlü, falancasına gir girebilirsen…

Mehmet Genç hoca arşive giriş izni istediğinde “Gerek görülmemiştir” diye garip bir cevap aldığını söylemişti.

Şimdi Devlet Arşivleri’nde milyonlarca belge dijital olarak okunabilir halde; gizliliği kaldırılan belgeler internette cirit atıyor; hususi arşivler bile yer yer gün yüzü görmeye başladı. Hatta gizlilik dozu en yüksek olması gereken Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bile arşivinden 20 kadar belgeyi paylaşmakta mahzur görmedi.

Demek ki artık arşivler suskun değil. Lakin bu defa da okuyan hak getire. Akademisyenler zülf-i yâre dokunmamaya azami itina gösteriyor. Cemil Koçak’ın bir kitabına koyduğu isimle “Geçmişiniz itinayla temizlenir”. Şimdi bu noktadayız. Arşivler yedi kat mahzen altında değil ama “bilim rahipleri” onları kitabına uydurma mesleğini icra etmekte. Yeter ki din bâki kalsın.

Bizim de elimiz armut toplamıyor sonuçta. Öyleyse bir belge de biz aşk edelim tarihin makyajlı yüzüne.

Ankara’da bulunan Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü (TİTE) arşivinde rastladığım bir Osmanlıca belge son derece ilginçti ama bugüne kadar nedense fark edilmemişti. Sanırım tasnif edenler de farkında değildi.

Belge 1932-33 yıllarına ait. Türkçe Ezan uygulaması yeni başlamış. Üstelik 1932 Dünya Güzellik Kraliçesi Keriman Halis de toplantıya katılmış.

İstanbul’da Kalamış Koyundaki Belvü Gazinosu’na belli ki planlı gelen Mustafa Kemal Paşa burada halka hitap etmiş ve onlara Türkçe Ezan uygulaması hakkında ne düşündüklerini, hoşnut değilseler bunu serbestçe açıklamalarını istemiştir, hem de ısrarla. Uzun süren sessizliği 65 yaşlarında bir kişinin çıkışı bozmuş. Bu ismi belgeye geçirilmeyen kişinin uygulamanın laiklik ilkesine aykırı olduğu cümlesine Gazi lafı uzatmadan, kestirme bir cevap vermiş ve ardından kadehini kaldırarak eğlenceye devam edilmesini işaret etmiştir.

İki buçuk sayfalık bu eski yazı (Osmanlıca) tutanağı kim kaleme almıştır? Bilmiyoruz. O tarihlerde Gazi’nin gittiği yerlerde (mesela okullarda) yaptığı konuşmaları kaydeden birileri mutlaka bulunurdu. Bunlar ilgili kurumlara teslim edilirdi. Kurulduğu 1942 yılında resmi veya özel arşivlerden ilgili ilgisiz bir sürü evrak Afet İnan’ın nüfuzu sayesinde TİTE’de toplanmıştı.

İşte aşağıda ilk kez okuyacağınız bu tutanak metni sayesinde hem Türkçe Ezan uygulamasına dair şaşırtıcı bir detaya vakıf olacak, hem de Mustafa Kemal’in kendisine halk içinde itiraz edildiğinde ne derece nazikane bir tepki verdiğine şahit olacaksınız. Ezan meselesinin detaylarına girmeden meseleyi tamamen “ilan” boyutunda değerlendirmesi ve Türkçe kanununa dayandırması ise dinî tartışmaya girmek istememesi şeklinde görülebilir. Dahası ikinci bir Menemen hadisesi yaşanmaması için yapılacak reformlarda halkın görüşünü alınmasına almaya önem verdikleri vurgusu ise yaşananlardan ders çıkarıldığına bir işaret olarak okunabilir.

Benzer mevzularda konuşmaya başladığınızda bugünkü Kemalistlerin nobranlığıyla karşılaştırdığınızda 1930’larda daha medenî olduğumuz sonucuna varmanız zor olmayacaktır.

Belgenin tamamını açıklamaları parantez içinde ekleyerek sunuyorum.

İlk okuyan siz olun:

Heyecanlı bir gece

Belvü Gazinosu’nda (Dünya) Güzellik Kraliçesi Keriman’ın (Halis) hazır bulunduğu bir toplulukla beraber bahçe çok kalabalık, herkes gülüp eğleniyor. Saat 10 sıralarında Gazi Mustafa Kemal Paşa maiyetle beraber bahçeye giriyor. Derhal açılan ve hazırlanan bir masaya oturuyor. Halkın sevincine payan yok. Büyüklü küçüklü herkes onu görmek için yanına biraz daha sokulmağa çalışıyor. Sokuluyor da… Yalnız Paşa’nın etrafındaki vazifeliler gayet hafif fısıltılar ve işaretlerle bu kapışaşmaları (?) önlemeğe uğraşıyorlar ama bir hayli ter dökmelerine rağmen bu toplaşmayı önleyemiyorlar.

Masaya oturan Mustafa Kemal Paşa etrafını bir gözden geçirdi. Elindeki sigaradan bir nefes çekti ve birden ayağa kalkarak:

Buradaki bütün vatandaşlarım bu gece benim misafirimdir. Herkes bütün hareketlerinde olduğu gibi yiyip içmekte de serbesttir. Burada sizin kıymetli huzurunuzla bahtiyar olacağım

diyerek ilk kadehini kaldırdı. Bir alkış tufanı ve arkasından “Sağol Paşa, Tanrı seni bize bağışlasın” sesleri ortalığı çınlattı.

Halk yiyip içmeğe başladı. Fakat herkeste bir merak vardı. Çünkü bu büyük insanın tasarladığı inkılapları daima böyle toplantılarda ortaya koyduğunu bilmeyen kalmamıştı. Ve masalardaki ufak fısıltılarda bu gecenin de inkılap tarihimizde şerefli bir yer alacağı ve bu topluluktaki insanların bu mes’ud hadiseye şahid olmak bahtiyarlığına kavuşacağı ısrarla söyleniyordu.

Mustafa Kemal Paşa yerinde doğruldu ve halka hitaben:

- Muhterem vatandaşlarım, sizinle bu akşam burada hem gülüp eğlenecek ve hem de gayet samimi bir hasbihal yapacağız (dedi).

Etraftan “Buyurunuz, emrediniz” sesleri duyuldu ve koca gazinoda derhal sesler kesildi ve derin bir sükût başladı. Herkes susmuştu. Paşa:

- Kıymetli vatandaşlarım, ezanın Türkçe okunmasını istedik ve duyduğunuz gibi bunu tatbik etmeğe de başladık. Ama bazı vatandaşlarımızın bundan mahzun olduklarını gazetelerdeki haberler ve mütalaalardan seziyoruz. Bu hale nazaran buradaki topluluğumuz içinde bu Türkçe ezanı hoş görmeyen varsa bize burada samimi olarak esbab-ı mûcibesiyle (gerekçesiyle) izah etsin. Biz de tenvir edelim (aydınlanalım). Tekrar arz ediyorum: Burada hasbihal ediyoruz. Sualleriniz ve cevaplarımız tamamen samimidir. Buna itimad etmenizi hey’etinizden bilhassa rica ediyorum. Buyurunuz, fikirlerinizi açıkça izah ediniz.

Yine büyük bir sükût, kimseden bir ses çıkmadı. Paşa bir müddet bekledi ve sonra

- Muhterem vatandaşlarım, temennim çok samimidir. Rica ediyorum. Herkes fikrini açık olarak serbestçe söyleyebilir.

Yine bir cevap alamayan Mustafa Kemal Paşa

- Bahsettiğim mevzu çok açıktır. Ezanın Türkçe okunmasının mahzurlarını bilen varsa bizi tenvir etsin. Bunu tekrar samimi olarak rica ediyorum.

Paşa daha sözünü tamamlarken arka sıralardaki bir masadan kalkan uzun boylu ve 65’lik bir zat Paşa’ya doğru ilerlemeğe başladı. Herkes yol açıyordu. Vakur adımlarla ve büyük bir nezaketle masaların arasından geçerek Mustafa Kemal Paşa’nın önüne gelen bu zat Paşa’yı başıyla selamladıktan sonra başını bir anda doğrultarak

- Muhterem Paşa hazretleri, Cumhuriyet hükümetimizin program ve prensipleri içindeki laiklik bahsi ezanın Türkçe okutulması hakkındaki emirle ihlal edilmiş bulunuyor. Anayasamızda laiklik hükmü bulundukça devletin din işlerine karışmağa hakkı yoktur (dedi).

Mustafa Kemal Paşa çok memnun bir çehre ile muhatabını bir an seyrettikten sonra

- Bu topluluk içinden kalkarak buraya kadar teşrif buyurmak suretiyle gösterdiğiniz alaka ve samimiyetle beni mütehassis ettiniz (duygulandırdınız). Sizi tebrik ederim. Sânih olduğunuz (içinize doğan) fikirlerinize gelince: Biliyorsunuz ki ezan ümmetleri namaza davet eden bir alamettir. Bir çağrıdır. Yine biliyorsunuz ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin resmi lisanı Türkçedir. Gerek gazetelerde ve gerekse başka neşir vasıtalarında her türlü ilan Türk diliyle yapılır. Böyle olduğuna göre göklere yükselen muhteşem minarelerimizde Türk milletini namaza davet eden ezanın da ana dilimizle yapılması kanuni bir mecburiyettir. Biz sadece bu emr-i kanuniyi yerine getirdik, dediler.

O zaman o zat:

Aziz kurtarıcı, büyük kurucu, muhterem Başkumandan, muhteşem icraatınız içinde bilmediğimiz, bilemediğimiz ve bilemeyeceğimiz pek çok hakikatler var. Az evvel işaret buyurduğunuz kanuni mecburiyet de bu cümledendir.

Demiş ve sonra “Cevap alamayınca üzüldüğünüzü bildirmiştiniz. Sizin bu çok derin görüşünüz karşısında fikirlerinizi kim tenkid edebilir? Cenâb-ı Hakk sizi bu millete bağışlamak lütfunda bulunsun, âmin. İşte benim bütün temennim budur” (dedi).

Sözlerini bitiren zat Paşa’yı hürmetle selamlayıp yerine dönmek isterken (Paşa)

- Hayır, gitmeyiniz, şöyle yanıma oturmak lütfunda bulununuz, diyerek sağında ona bir yer gösterdi ve sonra da,

- Muhterem vatandaşlarım, memleket davalarını daima millet huzurunda böyle samimi hasbihallerle sertçe münakaşa edersek ikinci bir Menemen hadisesi meydana çıkmaz. Hükümet mümkün olduğu kadar bütün hakikatleri aziz milletimizin nazar-ı ıttılaına arz ederek (görüşüne sunarak) onun tasvibini temin ediyor. Böyle konuşmaların gayesi işte budur. Yine bu meyanda devletin yanlış ve halk tarafından tasvib edilmeyen bir hareketini de derhal hükümete arz ederek onun tashihini temin ediyoruz.

Diyerek sözlerini bitirdi. Ve sonra da gazinodaki bu resmi havaya son verdiğini işaret etmek üzere kadehini kaldırdı.”

(https://www.ensonhaber.com/yazarlar/mustafa-armagan/ilk-kez-okuyacaksiniz-mustafa-kemal-vatandasla-turkce-ezani-tartismis)


ÖMER FARUK KORKMAZ VERSUS HALİS BAYANCUK

 





Halis Bayancuk ismine hapislik macerasından dolayı biraz aşinalığım vardı fakat Ömer Faruk Korkmaz’ın varlığından yeni haberdar oldum.

İsmailağa medreselerinde yetişmiş genç bir molla..

İkilinin internette yayınlanan tartışmasını izledim.. Faydalı olduğu kanaatindeyim.

Gördüğüm kadarıyla Bayancuk daha sakin, mütevazi, mülayim ve esnekti.. Belki tecrübesizliğinden olsa gerek Korkmaz birazcık gergin ve katıydı.

Ayrıca programın sonunda Matüridiyye adına Selefîliğe karşı bir nevi “kesintisiz savaş” ilan etmesi de hoş olmadı.

Şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor: Bazı fitne ve fesat odaklarının Bayancukculuk ya da Korkmazcılık yaparak olayı horoz döğüşüne çevirmek, tartışan hocaların nefsaniyet damarını harekete geçirmek istedikleri görülüyor.

Bunlar her iki taraftan da nefret ettikleri halde sosyal medyada bir yandan Bayancuk’u “Türkiye’nin en büyük hocası”, diğer taraftan da Korkmaz’ı “Matüridiyye’nin yeni aslanı” ilan edip kavganın kızışması için ellerini oğuştururlar.. Dikkat etmek gerekir.

Sizi övenler genelde düşmanlarınızdır.. Bazıları da akılsız dost.

*

Bayancuk özetle şunu söylüyor: Ayet ve hadîslerde geçen ifadeleri yok sayamayız.. Mesela “istiva” ayeti: “Er-Rahmanu ale’l-Arşi’stevâ (alâ el-Arşi istivâ).” “Rahman Arş’a istiva etti.” (Tâ-Hâ, 20/5)

Altı ayette daha böyle geçiyor.. Bakara 29’da ise ibare “semâyı/göğü istiva” şeklinde.. Burada “istiva”ya yedi kat göğün hepsi dahil oluyor. (Ki yıldızlı göğün tamamı “birinci kat gök” durumunda, ötesinde altı gök daha var.)

Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, “istiva” konusunu Hak Dini Kur’an Dili’nde, A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken geniş bir şekilde açıklıyor. Orada şu ifade de yer alıyor:

“İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "istivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ [ayetle sabit olduğu hususu] malûm; keyf (nasıl) makul değil [keyfiyeti/nasıllığı akılla anlaşılabilecek birşey değil]; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın". Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz [nasıllığı mevzubahis olmayan] bir sıfatı" olduğudur.”

*

Tartışma sırasında Korkmaz’ın Bayancuk’a “Keyfiyetten neyi anlıyorsun?” anlamında bir soru yöneltmiş olduğu görülüyor.. Keyfiyet, uydurma Türkçe’de “nitelik” denilen şey.. Daha basit bir ifadeyle “nasıllık”.. TDV İslâm Ansiklopedisi şu tanımı vermiş: “Bir nesnenin yapısını, nasıl olduğunu belirleyen özellik, nitelik; klasik felsefe ve mantıkta on kategoriden biri.” (Tartışmacılar isbat kelimesini de çok kullanıyorlardı.. Günümüz Türkçesi’nde bu kelime “kanıtlama” olarak anlaşılıyor. Ancak tartışmacılar isbat derken Arapça'daki anlamıyla “sabit/mevcut olmayı” kastediyorlardı.)

Korkmaz’ın dikkat çektiği şu nokta önemliydi: Arapça ibareler Türkçe’ye tercüme edildiği zaman ister istemez bir anlam kayması oluyor ve yanlış anlaşılabiliyor.. Dolayısıyla Selefîler söz konusu ibareleri Türkçe ifade ettikleri zaman insanların tecsim (cisimleştirme, Allahu Teala'yı cisim gibi düşünme) ve teşbih (benzetme, Allahu Teala'yı mahlukata benzetme) hatalarına düşmelerine yol açabiliyorlar.

Bayancuk, başkalarının cehaletinden ve yanlış anlamasından kendilerinin sorumlu tutulamayacaklarını söyleyerek bu eleştiriyi savuşturmaya çalıştıysa da, üzerinde durulması gereken önemli bir nokta.

Yine Bayancuk’un muhkem-müteşabih konusundaki yaklaşımı da indî.. Nakle değil akla (kendi aklına, daha doğrusu kendi zannına) göre bir ayrım yaptı.. Böylece tenakuza düştü.

*

Bununla birlikte, Bayancuk’un dile getirdiği gibi, bu tür ayetleri yok sayarcasına bir tutum sergilemek de doğru değildir.

Ancak, böylesi ibarelerin Türkçe’ye belirli Türkçe kelimelerle tercüme edilmesi, onların bir bakıma tevil ve tefsir edilmesi anlamına gelmektedir.. Ki bunu bazı Selefîler (hepsi değil) ısrarla yapıyorlar.

Mesela istiva kelimesine Türkçe meallerde verilen anlam kimi zaman “nasıllık/nitelik” boyutu içeriyor gibi görünebiliyor ya da o şekilde anlaşılabilecek hale gelebiliyor. Dolayısıyla meallerde hemen parantez içinde gerekli uyarının yapılması, konunun tercümeyle geçiştirilmemesi gerekir.

Mesela Dr. Nedim Yılmaz, “İsmail Hakkı Bursevî Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli” adlı çalışmasında Tâ-Hâ Suresi’nin 5’inci ayeti için şu notu düşmüş:

“Yüce Allah mekandan münezzehtir. Öyle olmasaydı, ‘mekan’ unsurunun da kadîm olması gerekirdi. Oysa Yüce Allah’tan başka kadîm yoktur. Bu, ‘istiva’dan maksadın ‘istikrar [karar kılma] ve oturma’ olmadığına delildir. Böyle ayetlerin yorumu, selefin çoğunluğunun yaptığı gibi Allah’a havale edilir.”

Dikkat edilirse burada “aklî” bir delil getiriliyor.. Aynı zamanda selefî bir tutum söz konusu.

*

Bu konuda Selefîlere (gerçekten selefi takip etmeleri durumunda) muhalefet etmemek gerekir.

Nitekim merhum Elmalılı Hoca A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken şöyle diyor:

“… bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlânın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da - Allah'ın irade ettiği şekilde - iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur.”

İşte Selefîlik bu..

Fakat bir de (Korkmaz’ın fedailiğine soyunduğu) Matüridîlik ile Eş’arîlik var.

Merhum Elmalılı Hoca onlar için de şunu diyor:

“İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemiyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir.”

*

İşte bu, meselenin bir “içtihat” konusu haline gelmesi oluyor.

Aklî ve naklî delillere göre Allah Teala’ya nisbeti caiz olmayan batıl ihtimalleri atarak doğru tevil yapanların, Selefîlere, “Bizim içtihadımızı kabul etmek, selef mezhebini terk etmek zorundasınız” deme hakları bulunmamaktadır.

Bu, cehaletin ve taassubun ta kendisidir.

Doğal olarak, Matüridiyye ve Eş’ariyye’nin, ilgili nasslardan Allahu Teala için tecsim ve ittihat anlamı çıkaran sahte selefîler konusunda gereken uyarıları yapmaları hakları, hatta görevleridir.

Bununla birlikte, hakiki Selefîlerin de, Allahu Teala hakkında caiz olmayan sözler sarfeden sahte Matüridî ve Eş’arîlere (Matüridîlik istismarcılarına) tepki göstermelerini tabiî karşılamak gerekir.

[Türkiye’de özellikle Matürîdiliğin istismar edilmeye çalışıldığı, İmam Matüridî kalkan yapılarak “dinin güncellenmesi”ne uğraşıldığı bir sır değil.

Her sakallıyı dedemiz zannetmememiz, her “Ehl-i Sünnet’in savunucusuyum” diyeni de “Sünnet ehli” kabul etmememiz gerekiyor.

İşte Fethullahçı Takiyye Örgütü örneği ortada.. İlk ortaya çıktıklarında örnek bir Ehl-i Sünnet cemaati olarak gösteriliyorlardı.. Ve onlar da Şia’ya ve Vehhabiliğe karşı “Türkiye’nin Ehl-i Sünnet müslümanlığını” savunma iddiasındaydılar.

Gazetelerinin hediye ettiği kitaplar da buna şahitlik ediyordu: Merhum Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirini, Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-ü Sitte Şerhi’ni, Vehbe Zuhaylî’nin Fıkıh Ansiklopedisi’ni okurlarına dağıttılar.

İncil dağıtmadılar.

Bugün Türkiye’de “dinler arası diyalog” fitnesi lanetleniyorsa da, laikliğin (siyasal dinsizliğin) şemsiyesi altında “Matüridî etiketli dindarlık ile Kemalist dinsizliğin diyaloğu” fitnesi almış başını gitmiş durumda.

Ortalık yangın yeri, fakat pek fazla kimsenin umurunda değil.]

*

Merhum Elmalılı Hoca’nın açıklamalarına dönelim.

Doğru tevil” yapanlar da maalesef (her ne kadar birbirlerini çürütmüyor olsalar da) farklı şeyler söylemişler.

Merhum Hoca şöyle diyor:

Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:

1- Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu [istiva etti]" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında "O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde "Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3) buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte [zatının değil] fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler "Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7) âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın "Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29) âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.

(http://www.enfal.de/telmalili/araf.htm)

Bu, birinci tevil.

Bu noktada, istivanın Türkçe’de kullandığımız “müsavî” ve "tesviye" kelimeleri ile aynı kökten geldiğini hatırlamak faydalı olur.

Merhum Hoca üç tevil daha aktarıyor.. Yazı uzamasın diye geçiyoruz. (Ayrıca konuya ilgi duyanların TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İstivâ” maddesini okumalarında fayda var.)

Aslında, Elmalılı Hoca’nın aktardığı tevillerde ifade edilen hususları (ya da hakikatleri diyelim), Selefîler de kabul ediyorlar.. Etmek durumundalar.. Ancak, meseleyi “istiva” kavramı altında ele almıyorlar.. Bundan dolayı onları suçlamak gerekmez.

Fakat “istiva” kavramı için Türkçe bir karşılık kullandıklarında kendilerinin de bir tür “tevil”de bulunmuş olacaklarını anlamaları gerekiyor.

Korkmaz, haklı olarak bu noktaya dikkat çekmişti.

*

Bayancuk’un Kelam alimlerine karşı biraz daha insaflı olmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.. Aynı şekilde “aklın sınırları” konusundaki hassasiyetin cahiller elinde “akıl düşmanlığı ya da karşıtlığı”na dönüşebileceğini unutmaması gerekiyor.

Akla uygunluk çok önemlidir, fakat akıl herşeyi öğretmez.. Mesela geçmişte yaşanmış bir olayı tutup aklımızı çalıştırarak bilme imkânımız yok, bunun için yazılı ya da sözlü “nakle/habere” ihtiyacımız vardır.

Bundan aklın yetersizliği yahut güvenilir olmadığı sonucuna varılamaz.. Bu sizin yetersizliğinizdir, akılsızlığınızdır, sıcaklığı manifaturacı mezurası ya da bakkal terazisi ile ölçemezsiniz.

İmdi, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği “akıl” ile bilinir. Hiç peygamber gönderilmese bile, aklını kullanan insanlar bu sonuca varacaklardı, varırlardı.

Yine, gönderilen bir peygamberin peygamber olduğuna dair hükmü de insanlar olarak önce aklımızla veriyoruz.. Bir peygamberin gerçekten peygamber olduğuna dair herkese ayrı vahiy gelmiyor. Peygamberlerin mucizelerinin gözlemlenmesinin ardından herkes akıl yürütüyor.

Ve bu noktada bazı üstün zekâlı insanların bile nefislerine, heva ve heveslerine, kibir ve gururlarına, haset ve taassuplarına, hayvanî dürtülerine mağlup olarak akıllarını kullanmadıkları görülebiliyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, peygamberlerin peygamberliği, yalancı peygamberlerin de sahtekârlığı akılla bilinir.

Bununla birlikte ahiret hayatı ve ölümden sonra diriliş salt akılla bilinemez, bu noktada “doğru haber”e ihtiyaç vardır.

Ama kimin doğru haber getirdiği, kimin deccal (çok yalancı) olduğu hakkındaki hükmü de gözleme/müşahedeye dayanan aklımızla veririz.

Evet, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği (peygamber gönderilmese bile) akıl ile bilinir, fakat zatı akıl ile bilinemez.

Çünkü Allahu Teala, yarattığı mahlukata benzemez.

*

Kâinat (evren) ve dünya hayatı hakkındaki bilgimiz beş duyumuza dayanıyor.

Mesela yıldızları görme duyumuz (gözlerimiz) sayesinde biliyoruz.

Bütün insanlar Hz. Adem aleyhisselamdan beri gözsüz olarak yaratılmış olsalardı, yıldızların varlığı bizim için meleklerin varlığı gibi olacaktı.

Öyle bir durumda peygamberler yıldızların varlığından söz ettiklerinde inkârcılar pozitivist ve materyalist mantıkla “Hani sesleri, hani kokuları, hani tatları, hani dokunuş?! Var olsalardı bir sesleri kokuları vs. olurdu, onları algılardık” diyeceklerdi.

Aynı şekilde renkler de onlar için “kabulü imkânsız, dolayısıyla akla aykırı hurafeler” olacaktı. (Aslında böylesi yaklaşımlar, “gözlem/müşahede ve tecrübe/deneyim” ile “akıl”ı birbirine karıştıran cehalete dayanır. İmam Matüridî’nin Kitabu’t-Tevhîd’de dikkat çektiği gibi, küfür ehli bu hataya çok düşmektedir.. Akıl öyle bir durumda renkler için ancak “mümkün” hükmünü verebilir, “zorunlu/zaruri” ya da “muhal/mümtenî/imkânsız” hükmünü veremez.)

Diyelim ki öylesi bir durumda peygamberler insanlara yıldızlardan, bulutlardan, Güneş’ten, Ay’dan, ışıktan, gündüzün aydınlığından, gecenin karanlığından, renklerden, karın beyazlığından, yaprağın yeşilliğinden, gögün maviliğinden, gülün kırmızılığından, gün batımının kızıllığından bahsettiler, insanlar iman etseler bile, bunları anlayamazlardı.

Mesela ışığı anlamak için onu ya ses, ya koku, ya tat, ya da dokunuşla hasıl olan bir algıya benzetmek durumunda olurlardı.

Suyun renksiz olduğu söylendiğinde de buna anlam veremezlerdi.

*

Diyelim ki böyle bir insana gülün güzelliğinden bahsedildi.. O, bu güzelliği anlamak için onu ya bir müzik parçasına, ya bir güzel kokuya, ya leziz bir tada, ya da hoş bir dokunuşa benzetmek zorundadır.

Yani gülün kendisine has görünüş güzelliğini anlayamaz.

Allahu Teala’nın isimlerinden biri, el-Cemîl..

Alahu Teala cemal sahibidir, güzeldir, fakat bu güzellik, bu dünya hayatında müşahede ettiğimiz güzellikler gibi değildir, Allahu Teala’ya has bir güzelliktir.

Ve biz bunu ne tasavvur edebiliriz, ne de onun künhüne vakıf olabiliriz.

Anadan doğma bir kör, gülün görünüş güzelliğini nasıl idrak edip anlayamazsa, bu mesele de öyledir.

*

Bir kör, dört duyusuyla edindiği güzellik nosyonuyla güzellik diye bir şey olduğunu anlar, böylece gülün görünüş güzelliği düşüncesi onun için anlaşılabilir hale gelir.. Hakikatini/künhünü kavrayamasa da..

İşte, Allahu Teala’nın esma-i hüsnası ile ilgili bilgimizin sınırı da budur.. Kendi görmemizden hareketle görme diye birşey bulunduğunu anlamış durumdayız, fakat Allahu Teala’nın görmesi bizim görmemiz gibi değildir.. Onunki kendisine has, şanına yakışır bir görmedir ve biz bunun künhüne vakıf olamayız.

Kaderin künhüne vakıf olamayışımız da bundan kaynaklanır.. Allahu Teala’nın iradesi bizim irademize benzemez.. Dolayısıyla onun takdîri ve kaderi bizim kavrayışımızı aşar.

Anlamaya çalışmak, körün renklerin mahiyetini keşif çabası gibi bir aptallık ve ahmaklıktır.

Anlayamıyor diye renklerin varlığını inkârı ise saf ve pür akılsızlıktır.

Dolayısıyla, “istiva” ayeti gibi ayetleri okurken bunların künhünü kavrayamayacağımızı akılda tutmamız gerekiyor.

En selamette olan, Allahu Teala hakkında dilini en çok tutan, onu tehlil, tesbih, hamd ve tekbir ile takdis edendir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...