İNGİLİZ PİYONU SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK'ÜN TÜRK MİLLETİNE BÜYÜK İHANETİ (VE ONUN İZİNDE YÜRÜYÜP İHANETİ SÜRDÜRENLER)

 



Çocuklarımız cuma namazını kılamayacak mı?

Burhan Bozgeyik, Millî Gazete, 20 Eylül 2024

Okullar yaz tatiline girince torunlarımızla birlikte Cuma namazlarına giderdik. Aylar sonra ilk defa okulların açıldığı hafta birlikte Cuma namazına gidemedik. İki torunum da “öğlenci” idi. İlk ders zilinin çalınması Cuma namazı saatine denk geliyordu. Dolayısıyla çocuklar Cuma namazına gidemedi. Sadece bizim torunlar mı, bütün çocuklar Cuma namazına gidemedi. Okullar tatil oluncaya kadar da gidemeyecekler. Sadece onlar mı? Öğretmenler de, hademeler de?..

Cuma namazı kılma meselesi, ülkemizde acilen çözüme kavuşturulması gereken bir konu. Zira Cuma namazı Müslümanlar için farz bir ibadet. Ortada farz bir ibadetin engellenmesi mevzubahis. Mesai saatlerinden dolayı memurlar da işçiler de Cuma namazına gidemiyor. Bazı işyerleri düzenleme yaparak işçilerine Cuma namazı imkânı tanıyor. Ancak ülkemizde maalesef Cuma namazı kılamama sancısı devam ediyor. Bu vesileyle ülkemizin temel konularından birine neşter atmak şart oldu.

Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini birlikte okuyalım. Madde aynen şöyle: “Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde açıklanan hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere zıt ve karşı olmamasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin sözü edilen hükümlerden üstün olmamasını yükümlenir.” (Ankara Ticaret Odası Mondros, Sevr, Lozan Andlaşmaları, Hazırlayan: İbrahim Sâdi Öztürk, s. 254)

Bu 37. madde, “Anayasa maddesi” gibiydi. 38, 39, 40, 41, 42, 43 ve 44. maddeleri okuduğumuzda, ülkemizdeki azınlıkların (Hıristiyan ve Yahudi vatandaşların) bütün dinî inançları koruma altına alınmakta ve bu inançtaki vatandaşların inançlarını serbestçe yaşamaları sağlanmaktaydı. Nüfusun yüzde 99’unu teşkili eden Müslümanlar için maalesef böyle bir koruma ve müeyyide yoktu.

Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923’te 1921 Anayasası yürürlükte idi. Bu Anayasa’nın 2. Maddesinde, “Devletin dini, din-i İslam’dır” deniliyordu. Aynı hüküm 1924 Anayasası’nda da korunmuştu. O yıllarda devletin dini İslamiyet’ti ve mahkemelerde İslam hukuku uygulanıyordu. Cuma günü de resmî tatil idi. Cumartesi ve Pazar mesai günlerine dâhildi. O günkü siyasi yapı, Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini kabullendikleri için ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ve çözüm olarak %1’e uymaya karar verdiler. 1924 Anayasası’na rağmen hukuk sistemini değiştirdiler. (Aslında bu Anayasa suçu idi. Maalesef bu konu şu güne kadar hür bir zeminde tartışılmamış ve ele alınmamıştır.) İşte o tarihten itibaren ülkemizdeki azınlıklar, yani Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlar dinî inanç cihetinden büyük bir keyif içerisinde yaşamaya başladılar. Zira Yahudiler için tatil günü olan Cumartesi ve Hıristiyanlar için tatil günü olan Pazar günü resmî tatil günü ilan edilmiş, Müslümanların resmî tatil günü olan Cuma günü ise tatil olmaktan çıkarılmıştı. Yahudiler Cumartesi günü havraya, Hıristiyanlar Pazar günü kiliseye gitmekte idiler. Keyifleri sadece bundan ibaret değildi. Çocuklarına anaokulundan üniversite son sınıfa kadar kendi dinî inançları istikametinde eğitim verebiliyorlardı. Keyifleri bundan da ibaret değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kanun ve tüzük inançlarına aykırı çıkarılamayacaktı.

Azınlık vatandaş, inanç cihetinden dört başı mamur yaşarken ve bunun keyfini sürerken Müslüman vatandaşlar sancılar içerisinde kıvranmaktaydı. İşte Cuma namazını kılma (daha doğrusu kılamama) da bu sancılardan birisi idi.

Bu hamur çok su götürür. Allah nasip ederse bu hamuru yoğuracağız. Ancak şimdi konunun “geçici ve acil bir çözüme” kavuşturulması için bir teklifte bulunacağız. Milletvekillerinden bu konunun Meclis’e getirilmesini istirham ediyoruz. “Yok saatler ayarlansın, yok şöyle yapılsın, yok böyle yapılsın” bunlar hep tartışıldı. Hiçbirinin çözüm olmadığı görüldü. Meselenin çözüme kavuşturulmasının bir yolu var. Cuma günü resmî tatil ilan edilmelidir. Onun yerine Cumartesi günü mesai yapılmalıdır. Yahudi olan vatandaşlara da Cumartesi havraya gitme imkânı sağlanmalı ve onlar o saatlerde izinli sayılmalıdır.

Mevcut uygulama, dinî inançların engellenmesi durumunu gündeme getirmektedir ki, bu da doğrudan Anayasa’yı ve temel kanunları ilgilendirmektedir.

Sözün özü şu: Bu ülkede yaşayan Müslümanlar (bilhassa memurlar, işçiler ve talebeler) Cuma namazını kılabilmelidir. Bir dede olarak torunlarımla birlikte Cuma namazına gitme lezzetini yaşamak istiyorum. Bu da benim hakkım…  

(https://www.milligazete.com.tr/yazarlar)

KEMALİZM/ATATÜRKİZM (ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK) BİR MİLLİ GÜVENLİK SORUNUDUR, İÇ TEHDİTTİR.. SİNSİ, GADDAR VE VAHŞİ EMPERYALİZM CANAVARININ "YERLİ-MİLLİ" POST GİYMİŞ KEŞİF KOLU VE TRUVA ATIDIR

 










Cumhurbaşkanımızın katılacağı askeri törende komutanların izinli olması neden manidar ve şüpheli?


BÜLENT ORAKOĞLU, YENİ ŞAFAK, 18 EYLÜL 2024


MSÜ’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın mezuniyet törenine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey protokolün katılacağı günler öncesinden bilinmesine rağmen okul komutanı ve diğer rütbeli üst düzey bazı askerlerin izinli olduklarını bahane edilerek katılmamaları bu olayın arkasında milli ve yerli olmayan bir üst akıl olduğuna mı işaret etmektedir. Nitekim AK Parti 26. Dönem Isparta Milletvekili Said Yüce, Milli Savunma Üniversitesi’nde 30 Ağustos’taki mezuniyet töreninde teğmenlerin siyasi sloganlar atıp kılıç çekmesi üzerine başlatılan soruşturma ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti Milletvekili Said Yüce, soruşturma ile konunun geçiştirilmemesi gerektiğini belirtirken asıl sorunun askeri okullardaki eğitim sistemi ve müfredattan kaynaklandığını söyledi. Komutanların iyice araştırılması gerektiğini söyleyen Yüce, öğrenci seçiminde dini istismar eden FETÖ bahane edilerek dini özellikleri bulunmayan öğrencilerin tercih edildiğini ve bu konuda ayrımcılık yapıldığını vurguladı.


BU MANİDAR VE ŞÜPHELİ DURUMUN ARKASINDA NATO’CU BAZI PARMAKLAR VE FETÖ MÜ VAR?
YÜCE, Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir programda komutanların izinli olduğu iddialarına da dikkat çekerek, “Burada da böyle önemli bir törende ilgili komutan yok. Böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti’nde veya herhangi bir ülkede kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının geleceği belliyse, o kişi dünyanın öbür ucunda olsa bile özel uçakla getirilir. Bu durum, işin arkasında NATO’cu bazı Batı parmakları ve FETÖ’nün olabileceğini gösteriyor.” demişti. Said Yüce, okul komutanının orada olmamasının ve programın bu şekilde düzenlenmesinin sadece teğmenlerin işi olamayacağını belirterek, “Okul komutanının orada olmaması ve program akışının bu şekilde düzenlenmesi, sadece teğmenlerin işi olamaz. Bunun arkasında daha büyük bir akıl ve plan var. Eğer gerçek bir soruşturma yapılacaksa, teğmenlerle birlikte bu olayın arkasındaki asıl güçler de araştırılmalı. Bu durum, küçük bir mesele olarak kapatılmamalı.” ifadelerini kullandı.


ÖĞRENCİ SEÇİMİNDE “DİNİ ÖZELLİKLER OLMASIN” AYRIMI YAPILIYOR.OYSA TÜM DARBELERİN ARKASINDA KEMALİZM VAR!

FETÖ’yü bahane ederek veya örnek göstererek vatanına bayrağına sadık dindar, maneviyatı yüksek gençlerin önünün kesilmemesi ve ayrımcılık yapılmaması gerektiğini söyleyen Said Yüce, “Bu darbe teşebbüsünü gerekçe gösterip ayrımcılık yapıldığına dair iddialar var. 15 Temmuz darbe girişimindeki gibi devletin ve milletin yanında duran tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları var. Ancak öğrenci seçiminde ‘dini özellikleri olmasın’ diye ayrım yapıldığı iddiaları var. Bu millet, asırlardır manevi kuvvetle ayakta durmuştur; şimdi bu insanları yok farzederek, ‘seküler insanlar seçelim’ diye mülakat komisyonlarında ayrım yapılmış gibi görünüyor.” dedi.

Yüce, askeri okullarda yetiştirilen öğrencilerin seküler ve Kemalist bir anlayışla yetiştirildiğini kaydederek, “Devletimizin ve askeriye istihbaratı bu öğrencileri benden daha iyi biliyorlar. Bu çocuklar özellikle böyle seçilmiş ve yetiştirilmiş. Dini değerleri umursamaktan daha çok bir Kemalizm anlayışıyla yetiştirilen öğrenciler var. Bu şekilde yetişen yirmili yaşlardaki genç bir öğrenci, tabii ki böyle bir sonuç çıkarır.” ifadesinde bulundu


FETÖ DE KEMALİSTLER GİBİ ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ ARKASINA SIĞINDI?

Kemal Atatürk’ün ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirten Yüce, şunları söyledi: “27 Mayıs’ta, 12 Mart muhtırasında, 1980 darbesinde, 28 Şubat’ta Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı. 15 Temmuz’da darbe bildirisi okuyanlar, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh konseyi’ dediler. Aynı zehri kullanarak, aynı sloganları tekrarlıyorlar. Bir Müslüman, bir delikten iki defa elini sokup yılanı ısırtmaz. Bu tecrübelerden ders çıkararak uyanmamız gerekiyor. Bu durumu değerlendirirken, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek ya da ona yönelik bir söylemde bulunmak amacıyla değil, onun ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı uyanık olunması gerektiğini vurguluyorum. Askeri okulların müfredatını, öğrenci seçim sistemini ve öğrenci yetiştirme zihniyetini gözden geçirmek gerekiyor. Eğer ‘Biz dinden uzak bir askeri kadro yetiştireceğiz’ derseniz, farkında olmadan Kemalist darbeci askerler yetiştirmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. Hem idareciler, hem siyasetçiler, hem medya, hem de millet olarak bu durumu dikkatle takip etmeliyiz.”


E-KİTAP: DÂRU’L-İSLÂM VE DÂRU’Ş-ŞİRK

 

https://archive.org/details/darul-islam-ve-darus-sirk


DÂRU’L-İSLÂM VE

DÂRU’Ş-ŞİRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ 5

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ 15

ÜMMET, ULUS, DEVLET 25

İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ 31

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR” DİYENLERİN “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” TEFERRUATI 40

OSMANLI’NIN DEVLET FELSEFESİ 45

VATAN SEVGİSİ VE İMAN 50

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN “DEVLETÇİ”Sİ, İSLAM DEVLETİNİN İNKÂRCISI 57

TANRILIK TASLAYAN DEVLET 62

NE MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HERŞEY SANA TEFERRUAT GÖRÜNÜYORSA, İŞTE SENİN ASIL TAPTIĞIN ODUR 71

İSLAM ŞERİATİ’NİN UYGULANMADIĞI BİR ÜLKE, İSLAM ÜLKESİ OLABİLİR Mİ? 80

AHLÂKA SAVAŞ AÇAN AHLÂKÇILIK 84

İSLAMSIZ DARU’L-İSLAM 90

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SÖZDE REJİM KARŞITI BAĞLILARI 99

DEVLETİN BEKASI, MİT VE DAVUTOĞLU 106

KUNG FU SİYASETİ: BELEDİYELERİN BEKASI 110

AHLÂKSIZ AHLÂKÇILIK, “DİN”SİZ DEVLETÇİLİK 113

“BİZ EŞKIYAYIZ AMA IRZ DÜŞMANI DEĞİLİZ” 117

HALİÇ SİMONLARI VE ÖRGÜTÜN BEKASI 132

VATANSEVERLİKÇİLİK 135

VATANSEVERLİKÇİLİK İDEOLOJİSİ (PATRIOTISM): HER ALÇAĞIN EN SON SIĞINAĞI 146

“DEĞER”SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER 147

ÇAĞIN VATANSEVERLİK PUTPERESTLİĞİ 156

DEVLETÇİ PUTPERESTLİK HADSİZLİĞİ 160

DEVLET, REJİM VE MÜSLÜMANIMSI FAŞİSTLER 163

İBN ARABÎCİ DEVLETÇİLİK 168

ERBAKAN’DAN ERDOĞAN’A… 171

EHL-İ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI (REFORMA TABİ TUTULUP GÜNCELLENMİŞ EHL-İ SÜNNETÇİLİK) 175

DEVLET ARAPLAR’IN PUTLARI GİBİ KUTSAL VE DOKUNULMAZ, TARTIŞMA ÜSTÜ.. SÜNNÎLİK İSE TEHDİTMİŞ 183

DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK 195

ŞERİAT’İN HÜKÜMSÜZ OLDUĞU YERDE ŞERİAT MAHKEMESİNİN HÜKMÜNÜ BEKLEMEK 207

BANA HER FAŞİZM SENİ HATIRLATIYOR! 215

DEVLET VATANDA ŞERİK KABUL ETMEZ, PEKİ ALLAHU TEALA?.. 221

ASR-I SAADET SİMÜLASYONU VE TUHAF NOSTALJİ 225

FAİLİ MEÇHUL, AZMETTİRİCİSİ MALUM 236

BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK 241

DEVLETİ AYAĞA DÜŞÜRMEK 250

VAHİY VE İNSAN AKLI, ŞERİAT VE LAİKLİK 259

İNANÇLARI DEVLETÇİLİK, MEZHEPLERİ VATANPERESTLİK, TARİKATLARI YERLİLİK-MİLLİLİK 261


KADER EDEBİYAT PARALANACAK VE FELSEFE YAPILACAK BİR MESELE DEĞİLDİR, İLAHÎ SIRDIR, MÜSLÜMANSAN İMAN EDER VE SUSARSIN

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz, “Bâtınîlerle ilgili siyaset Osmanlı’da nasıl değişti” başlığını taşıyan 12 Eylül 2024 tarihli yazısında işi mutadı vechile yine getirip İbn Arabî’ye ve vahdet-i vücutçuluğa bağlamış.

Mezheben mutaassıp bir İbn Arabîci olduğu söylenebilir.

Şunu diyor:

“Vahdet-i Vücûd nazariyesi İbnü’l Arabî’nin görüşlerinden mülhemdir. Diğer bir söyleyişle o, İbnü’l-Arabî’nin ilgili görüşlerinin müntesiplerince yorumlanmasından elde edilmiştir.

“Bu nazariyenin tasavvuf ve kelam yönünden derinliğini bilen okurlarımız bizim bir köşe yazısında onun mana ve uygulamasını ihata edemeyeceğimizi takdir edeceklerdir. Bu sebeple söz konusu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’unda nakşettiği “Kader, eşyanın ‘ayn’ında ve kendiliğinde sâbit olduğu hal üzerine hükmün zamanının tespit edilmesidir. İlâhi kaza, eşya üzerine eşyanın kendisiyle hükmetmiştir. Bu, kader sırrının kendisidir. Buna muttali olmak, müşahede sahibi olduğu halde ‘kulak veren’ kimseye mahsustur. Böylelikle, hüccet-i bâliğa Allah için sâbit olmuştur.” şeklindeki paragrafla ilgili olarak Ebu’l Alâ Afîfî’nin yaptığı yorumu nakletmekle yetineceğiz:

“Yani, kullarına karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap veya cezayı hak etmişlerdir. Binâenaleyh, fiiller ezelde hakikatlerine yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır. Allah’ın kazası, eşya hakkında kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre hüküm verir. Şu halde eşya, a’yân-i sâbitelerine yerleşmiş olan şeylerle kendileri hakkında hüküm vermektedirler. Allah, sadece inâyetiyle bu ‘a’yân’da bulunan şeylerin orada bulunduğu şekliyle gerçekleşmesini iktiza eder. Bu durumda insan hayır işlerse, bu onun hayır işlemeye dair ezeli istidâdındandır; eğer kötülük yaparsa, bu da onun kötülük yapmaya dair ezeli istidâdındandır. Her iki halde de insan, ektiğini biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir. 

“Böyle bir cebrî sistemde, 'o halde, cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı nedir?' diye iddia edilebilir. İbnü’l Arabi, buna şöyle cevap verir: Mükafat ve azap, kulların içinde bulunduğu itaat ve günah halleri ve dünya hayatında bunların ardından gelen lezzet ve elemin ismidirler; bu lezzet ve elem ise, kulların itaat ve günah davranışlarının neticesidir. Üstelik bizzat bu hal bile, kulların hakikatlerinin ilk yaratılış hallerinde iktiza ettiği şeylerden birisidir. Buna göre kulun, hayır veya şer fiiller işlemesi, itaat ve günah amellerde bulunması fıtri olduğu gibi, aynı şekilde, fiilleriyle şaki ve sait olması da fıtrîdir. Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette uygulayacağı bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp ettiği tabii cezaya benzedikleri demektir.” (Fusûsu’l Hikem Okumaları İçin Anahtar, trc.: Ekrem Demirli, İz, İstanbul 2006)

“Sünnî anlayışa tabi bu görüşün, kurulmasına ramak kalmış Osmanlı’nın sadece Sünnî ve heretik unsurlarıyla İslam ümmetini değil, kitap ehli olan ve olmayan unsurları da yöneteceğine dair mümince bir ferasetten kaynaklandığına ve onun hitabının o zamanki devlet ehlince de doğru anlaşıldığına dair bir tereddüdümüz yoktur.

*

Öncelikle, Osmanlı’yı yekten İbn Arabîci ve vahdet-i vücutçu göstermek doğru değildir.. İbn Arabî’ye hüsnüzanda bulunanlar olduğu gibi Ebussuud Efendi gibi reddedenler de var.

Kader konusundaki görüşlerine gelince.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, “İnsan ve Kader” adıyla tercüme edilen eserinin son kısmını İbn Arabî’nin laflarına ayırmış durumda.. Onun laflarını Ehl-i Sünnet’e aykırı buluyor.

Lekesiz’in İbn Arabî’den aktardığı laflara gelelim..

Boş lafazanlık.

Kader hakkında iki boş cümle kurmuş ve “Bu, kader sırrının kendisidir” demiş.

Mesele bu kadar basitse, bu iş nasıl oluyor da sır oluyor?!

Yok gerçekten sır ise, mesele bu kadar açık olabilir mi?!

Sonra tutuyor bir de sırrın anlaşılmasını iki şarta bağlıyor: Bir, müşahede sahibi olacaksınız.. İki, “kulak veren” olacaksınız..

Müşahede dediği şey bir muamma, sır içinde sır.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.. Mavi boncuk kimdeyse müşahede sahibi olan o.. (“Din”de müşahede diye bir bilgi kaynağı ve delil nosyonu yok.)

Bir de kulak veren olmaktan söz ediyor.. Tamam da, neye kulak vereceksin, onu söyle.. Ucu açık konuşma!.. Madem böyle diyorsun, kulak veren ol da kendi kendine boş felsefe yapma!

Kulak verilecek yer Kur’an ve Sünnet ise, onlar bu kader konusunu kurcalamayı yasak etmiş.

*

Lekesiz, İbn Arabî’nin laflarından birşey anlamamış olacak ki Ebu’l Alâ Afîfî adlı çenebazın yorumunu aktarıyor.

Bu durumda Ebu’l Alâ Afîfî müşahede sahibi “kulak veren” şahıs olarak arz-ı endam etmiş oluyor.

Ancak, yorumu bir facia.

Çünkü, meseleyi bir tabiatçı/doğacı/dehrî gibi hükme bağlıyor.

Fakat lafa (cebriye mezhebinin tam zıddı noktada duran) bir Mutezilî gibi başlamış: “Yani, kullarına karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap veya cezayı hak etmişlerdir.

Kendilikleriyle..

Mutezilîlik tamam.

Fakat ikinci cümle tam aksi yönü gösteriyor, cebrîlik türküsü söylüyor: “Binâenaleyh, fiiller ezelde hakikatlerine yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır.”

Diyelim öyle.. Fiiller ezelde hakikatlerine nasıl yerleşmiş peki, kendi kendilerine mi, yoksa onları bir yerleştiren mi var?

Cevap bir sonraki cümlede gizli: “Allah’ın kazası, eşya hakkında kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre hüküm verir.”

Böylece tabiat, Allahu Teala’dan daha etkili bir tür tanrı olmuyor mu?

*

Söz konusu yorumcu, aynı minvalde (aynı mantık ya da mantıksızlıkta, bir Mutezilî gibi) bir iki cümle daha kurduktan sonra başladığı noktaya dönüyor: “Her iki halde de insan, ektiğini biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir.”

Tamam da kardeş, yaratılışına o şeyi kim ekti?

Hayır, beyzade o topa hiç girmiyor.. Halbuki meselenin püf noktası ya da bam teli orası.

Bununla birlikte, gelip durduğu noktanın cebriyecilik olduğunun farkında.. Nitekim bir sonraki cümlesi şöyle:  “Böyle bir cebrî sistemde, 'o halde, cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı nedir?' diye iddia edilebilir.”

Öyle ya, burada sorumlu olan, yaratılıştaki şeyi eken kim ise o.. Kulun bunu değiştirmeye “tabiat”ı müsait değil.

Eh, yorumcumuz “müşahede sahibi kulak veren” allamenin bu konuda da bir yorumu olmalı..

Hayır, o, bu noktada müşahede minderinden kaçıp kulaklarına pamuk tıkayarak tekrar topu İbn Arabî’nin ayağına gönderiyor.

*

Peki İbn Arabî ne diyor?

“Mış” gibi yapıyor.. Cevap veriyormuş gibi yaparak top çeviriyor, zaman öldürüyor.. Anlamsız, içi boş, aklı başında herkesin gülüp geçeceği lafları sıralıyor.

Fakat son cümlesi boş değil, saatli bomba: “Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette uygulayacağı bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp ettiği tabii cezaya benzedikleri demektir.”

Bu durumda aklı başında biri “Adamın nerdeyse Allah yok demediği kalmış” diye düşünmez mi?

"Tabiî ceza"ymış.. Tabiatın kendi kendisine cezası..

Bütün bu denklemde Allah Azze ve Celle nerede?

*

İbn Arabî, yaldızlı laflarla parlak cümleler kuran bir şarlatandır vesselam.

Yazdıklarında doğrular yok mu?.. Var!..

Fakat yanlışlar doğruları götürdüğünde kasa borçlu çıkıyor.

Çamurda da su var ama, makul olan saf su içmektir, içindeki suyun hatırına nemli toprak yemek değil.

Bir gram zehir, bir damacana suyu helak edici hale getirir.

Bir damla idrar bir bidon kaynak suyuna eklendiğinde zevk-i selim sahibi insan onu içemez.

İbn Arabî’nin kitaplarının durumu da budur.

Muzırdır.

İbn Arabî'nin kitaplarında hikmet arayan akademisyen ve entelektüellerin durumu biraz define avcılarının haline benziyor.

Ömürleri define peşinde harabeleri delik deşik etmekle geçiyor, sonunda ellerine geçense yorgunluktan başka birşey değil. 

Aynı gayreti verimli bir araziyi ekip biçmede gösterseler zengin olacaklar da, define efsanesinin akıllarını başlarından alması yüzünden bunu anlayamıyorlar. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."