SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN İNGİLİZLER’LE DANIŞIKLI DÖVÜŞÜ

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 50

 

Bu yazısı dizisi boyunca yazdıklarımızın tamamı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü’nün, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde söylediği bir cümlesinin şerhinden ibaret:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Bir önceki bölümde, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Türkiye topraklarındaki kullanışlı aparatı Selanikli Mustafa Kemal (sonradan Atatürk soyadını alacaktır) arasındaki “örtülü” işbirliğinin çalışma düzeneği üzerinde durmuş, Selanikli’nin takiyye ve yalanlarıyla milleti nasıl aldattığına dikkat çekmiştik.

*

İngilizler ile Selanikli’nin anlaşması, Selanikli’nin 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişinden sonraki iki buçuk ay içinde gerçekleşti. (13 Kasım aynı zamanda İngilizler’in ve müttefiklerinin İstanbul’a donanmalarıyla çıkarma yaptıkları gün.)

Selanikli, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile (başbaşa, yalnız) defaetle görüştü, sonunda, Lord Curzon’un planları çerçevesinde bir mutabakata vardılar.

Sonraki süreç, İngilizler’in, Selanikli’nin önünün açılmasını sağlayacak şekilde Osmanlı devlet erkanını manipüle etmesi şeklinde gelişti.

Sultan Vahideddin, aklınca, (bir takiyye virtüözü olan) güvendiği yaveri Selanikli ile İngilizler’e oyun oynamaya kalkıştı.. Halbuki, İngilizler “oyun içinde oyun” kurmuş, Selanikli ile Sultan’ı ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ni oyuna getirmeyi kararlaştırmışlardı.

İşte, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar” buydu.

*

Bu karar çerçevesinde Selanikli, sözde uslanmaz ve tavizsiz İngiliz düşmanı rolünü oynarken, İngilizler de Vahideddin’i “İngiliz işbirlikçisi” gibi görünecek şekilde davranmaya zorladılar.

19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Selanikli’nin öncelikli hedefi, Kâzım Karabekir’i kafaya almaktı.. Bunun için onun vatanseverlik damarını kullandı:

“23 Haziran’da ise Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafta, Babıali’nin (Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun) İngiliz esaretine boyun eğme eğiliminde olduğunu vurgulayarak kendisinin, Anadolu insanı ile birlikte milli bir kıyamdan yana olduğunu belirtiyordu.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 44.)

Böylece, kendisini “vatanı kurtarmak” için olağanüstü yetkilerle gönderen Hükümet’e iftira atıyor, gerçeğe aykırı şekilde devlet erkanını gammazlıyor, ispiyonluyordu.

Oysa Hükümet ona, Van’dan Ankara’ya kadar bütün bölgede hem askerî makamlara hem de valiler ve kaymakamlar gibi mülkî amirlere emir verme, onları görevden alıp değiştirme yetkisini vermişti.

Niçin?

Vatanı savunsun, vatan savunmasını örgütlesin diye.

Bunun ise derdi başkaydı.. Toplantılar, kongreler filan derken bir meclis kurmak, sonra da bir hükümet teşkil edip Osmanlı Devleti topraklarını gasbetmek istiyordu.

Rahattı, geleceğe güvenle bakıyordu, çünkü İngilizler, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar” çerçevesinde ona güvence vermişlerdi.

Yunan yönünden de kafa konforu yerindeydi, çünkü İngilizler “Milne Hattı” ile Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmeye ve ot yolmaya mecbur etmişti.

İşler tıkırındaydı.

*

Nitekim, Milne Hattı’na ismini vermiş olan General Milne, 26 Aralık 1919’da basına, ipe un serme anlamına gelen şu açıklamayı yapmış bulunuyordu:

“Mustafa Kemal hareketinin bastırılması şüphesiz pek çok istenir. Fakat çok büyük bir kuvvet gerekmektedir. İğneleme politikası büsbütün ahlaksızlık olur.” (Dilipak, s. 54.)

İngilizler çok ahlaklı adamlardı, centilmendiler.

Dilipak, bu açıklamayla ilgili olarak şu yorumu yapıyor:

“İngiliz Yüksek Komiseri’nin ‘çok büyük kuvvet’ten kastı anlaşılmamaktadır. Çünkü henüz düzenli kuvvetler oluşmamıştır ve elde yeterli silah ve mühimmat yoktur. Ülkenin birçok yeri fiili işgal altındadır. Bağımsız direniş güçleri ise henüz milli güçlere [M. Kemal hareketine bağlı ve] borçlu değildir. … Başından beri İngilizler Mustafa Kemal’le doğrudan doğruya çatışma içine girmemeye büyük özen göstermişlerdir. Kurtuluş Savaşı boyunca da bu durum böyle devam etmiştir. Henüz altı ay önce bölgeye gelen bir subayın bu kadar kısa sürede İngilizleri çaresizliğe mahkum etmesi alışılmamış bir olaydır.” (A.g.e., s. 54.)

İngilizler ile Selanikli “danışıklı dövüş” sergiliyor, Mustafa Atatürk’ü dolaylı olarak destekleyen İngilizler ona karşı parmaklarını bile oynatmazken Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne Selanikli’yi durdurması için baskı yapıyor, böylece onları, “vatanı kurtarmak için çırpınan bir kahraman”la uğraşan İngiliz işbirlikçileri konumuna düşürüyorlardı.

Buna karşılık Selanikli, tribünlere oynuyor, İngilizler’in İstanbul’daki baskı ve zulümlerine görünüşte sert tepki veriyor, böylece Anadolu’da millet nezdinde puan topluyordu:

“20 Ocak 1920’de [Milne’nin raporundan 10 gün sonra] Fransız Yüksek Komiseri De France, itilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa, İtalya) müşterek (ortak) notasını Babıali’ye (Osmanlı Hükümti’ne) vererek Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Cemal Paşa ile Erkanı Harbiye (Genelkurmay) Umumi Reisi Cevat Paşa’nın 48 saat içinde görevden alınmasını istiyordu. İtilaf devletleri böylece … aceze bir Babıali bırakıyorlardı geriye. İstanbul’un acze düşmesi Ankara’yı güçlendirecekti: Bu gelişmeler karşısında Ankara’nın tepkisi sert oldu ve bu tavrı ile Mustafa Kemal Anadolu’da büyük takdir topladı.” (A.g.e., s. 56.)

İngilizler topu Selanikli’nin ayağına göndererek mükemmel bir pas vermişler ve o da artistik bir hareketle gölünü atmış, şovunu yapmıştı.

Bu dönme dolap, paslar ve goller birbirini izleyecek, Selanikli Anadolu’daki “hakimiyetini perçinleyecektir”:

“28 Ocak 1920’de [Milne’nin raporundan 18 gün sonra] bu kez gizli olarak Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı (Milletvekilleri Meclisi) bir kez daha toplandı ve Misak-ı Milli’yi kaleme aldı. …

“… toplandığı günün akabinde, İngilizler İstanbul Milletvekili Reşat Hikmet beyi tutukladılar. Bu olaya karşı Ankara sert bir tepki gösterdi. Mustafa Kemal 31 Ocak’ta Müdafa-i Hukuk Cemiyeti örgütüne gönderdiği mesajda İngilizler tarafından tutuklanan Reşat Hikmet beyin yapılan girişimler sonucu serbet bırakıldığını bildiriyordu. Bu olayla Ankara, İstanul’a karşı, İngilizler’e temsilcileri nezdinde girişimde bulunarak önemli bir başarı kazanıyordu. İstanbul ise, kendi milletvekilinin hak ve hukukunu korumaktan bile aciz bir konumda idi.” (A.g.e., s. 57.)

İngiliz, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”a sadıktı ve tezgâhı çok iyi kurmuştu.

*

İngilizler, Selanikli’nin maçın kaderini belirleyen gölü atmasını sağlayacak pası ise 16 Mart 1920’de verdiler.

Bu tarih, bir dönüm noktasıydı:

“16 Mart 1920, bir gün önce 150 Türk aydınının tutuklanmasının ardından, İngiltere, Fransa ve İtalya yüksek komiserlikleri bir bildiri yayınlayarak İstanbul’un askerî işgal altına alındığını bildirdiler. … İstanbul, İtilaf kuvvetleri tarafından işgal edildi. [İstanbul’a donanmalarıyla ilk geliş tarihleri 13 Kasım 1918.. 16 ay sonra ise olayı askerî işgale çeviriyorlar.] Artık İstanbul fiilen işgal altındadır.” (A.g.e., s. 59-60.)

İşte bu, Selanikli’nin tam da beklediği müjde, pardon kara haberdir.. Hemen “Oh oh, şıkıdım şıkıdım şıkıdım, aman da ne çok üzüldüm, oh oh, şıkıdım şıkıdım şıkıdım” dercesine haberi, sular seller gibi akan timsah gözyaşları eşliğinde Anadolu’ya yayar:

“Mustafa Kemal bu durumu bir telgrafla Anadolu’daki tüm Osmanlı mülki ve askeri erkanına bildirir: ‘Bu sabah, 16 Mart 1920’de İngilizler, İstanbul’da, Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak altı erimizi şehit ve 15 eri yaraladıktan sonra, bu karakolu, bir yandan da Harbiye Nezareti’ni (Savunma Bakanlığı’nı) ve Tophane’yi ve bütün telgrafhaneleri ele geçirerek Başkent’in Anadolu ile bağlarını kesmişlerdir.” (A.g.e., s. 60.)

Evet, İnönü’nün sözünü ettiği “karar”ın çarkları dönmekte, Selanikli’nin başarısı için otoyol inşa edilmektedir.

İngilizler, İstanbul’un Anadolu ile haberleşmesinin önüne geçmek suretiyle, Anadolu’daki bütün Osmanlı memurlarını sadece Ankara’yla temas kurmaya mahkum ediyorlar.

Savunma Bakanlığı’nı işgal etmelerinin nedeni ise, bundan böyle Anadolu’daki bütün subayların “sadece ve yalnız” Selanikli’den emir almasını garanti altına almak istiyor olmaları.

*

Bu çift katlı ekmek kadayıfının üstüne üçüncü bir kat daha ekleniyor, fırsattan istifade Selanikli yine şovunu yapıyor, tribünlerden alkış topluyor:

“Mustafa Kemal işgal konusu ile ilgili olarak yabancı devlet temsilcileri, dışişleri bakanlarına ve millet meclislerine (parlamentolarına) bir protesto notası verdi. Böylece Ankara fiilen İstanbul’un yerini almış oluyordu.” (A.g.e., s. 60.)

Zaten İngilizler herşeyi, Ankara fiilen İstanbul’un yerini alsın diye yapmaktaydılar. Lord Curzon, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurulmasına karar vermiş durumdaydı.

Bu gelişmelerin ardından Selanikli, hemen Osmanlı Devleti’nin defin ve techiz işlemlerini başlattı, tabut siparişi verdi, mezar yerini ayarladı ve cenaze namazı için saf tuttu:

“Mustafa Kemal ayrıca millete bir mesaj yayınladı: ‘Bugün İstanbul’u zorla işgal etmek sureti ile Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk milleti, uygar (medenî) kabiliyetinin yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi.” (A.g.e., s. 60.)

Aslında Türk milletinin birşeye davet edildiği yoktu, İngilizler Selanikli’yi kendi devletini kurmaya davet ediyorlardı: “Ahan da senin için Osmanlı’yı felç ettik, sıra sende, Türk milletini uygarlaştır.

*

İngilizler, 11 Nisan 1920’de, Selanikli için inşa etmekte oldukları otobana bir şerit daha eklediler.. Meclis-i Mebusan’ı resmen kapattırdılar.

Mebuslardan (milletvekillerinden) Selanikli’nin emri altına girmeyi kabul etmeyecek ağır toplar tutuklanıp Malta’ya sürgün edildi.

Böylece, 12 gün sonra Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi adı altında toplanacak olan yeni meclise alan açılmış, Selanikli’nin başına geçeceği meclis rakipsiz ve alternatifsiz hale getirilmiş oluyordu.

Bütün bu olaylar yaşanırken Selanikli, İngilizler ile olan bağlantısının anlaşılmaması için danışıklı dövüş mizansenleri de ayarlıyordu. 19 Mart 1920 günü Bandırma’da birkaç İngiliz’in rehin alınması bunlardan biriydi.

Sonraki dönemde İngilizler, Selanikli’yi “perdelemek” için Hintli Mustafa Sagir’i yem olarak kullanacak, onu harcayacaklardı.

Kaz gelecek yerden tavuk yumurtasının değersiz zarı esirgenmezdi.

*

Biraz hızlı gittik, geriye, General Milne’nin açıklamasına dönelim..

Onun mezkur açıklamasını yaptığı sırada (Aralık 1919’da) Selanikli Mustafa Atatürk Anadolu’da henüz Sarı Çizmeli Mustafa Ağa modunda gezip dolaşmaktaydı.

Evet, söz konusu açıklamanın yapıldığı gün Selanikli, Ankara’ya gitmek üzere yoldaydı.

General Milne, bu açıklamasından iki hafta sonra, 10 Ocak 1920’de hazırladığı bir raporunda şunu diyordu:

“Şartları ağır bir barış, Mustafa Kemal’i güçlendirir. Bugünün bir başka önemli yanı Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yayına girmesi. Artık dış dünya ve içerideki [Anadolu'daki] cepheler dünyayı bu pencereden seyredecektir ve Mustafa Kemal’in hakimiyetini perçinleyecektir.” (A.g.e., s. 55.)

Evet, İngilizler o dönemde bütün adımlarını, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Türkiye’deki hakimiyetinin perçinlenmesini sağlayacak ve onu güçlendirecek şekilde atıyorlardı.

Sevr Antlaşması’nın şartlarının çok ağır ve Osmanlı Devleti açısından kabul edilemez nitelikte olmasının nedeni de buydu.

Maksat anlaşmak değildi, asıl anlaşmayı (Selanikli daha İstanbul’dayken varılmış mutabakat çerçevesinde) Selanikli ile yapmak için işi yokuşa sürmek, çözümsüzlüğe mahkum etmek istiyorlardı.

Böylece, Selanikli ile yapılacak antlaşmayı, bu şartları ağır antlaşma ile mukayese edildiğinde daha makul ve kabul edilebilir göstermek, Türkiye insanının bunu Selanikli’nin bir zaferi gibi algılamasını sağlamak mümkün olabilecekti.

Türkiye halkının sıtmaya seve seve razı olması için ölümden döndüğünü düşünmesi gerekiyordu.

Bunu başardılar.


LAİK BİR DEVLETE/HÜKÜMETE “RAZI” OLMANIN İTİKADÎ HÜKMÜ

 



 

Rıza” (razı olma) kavramını siyaset bilime ve siyasal analizlere taşıyan kişi, önde gelen Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci.

Özgünlüğüyle dikkat çeken Gramsci’nin “rıza” vurgusunu bir adım daha ileriye taşıyan Noam Chomsky ise “rıza mühendisliği” (the engineering of consent) ve “rıza imalatı” (manufacturing consent) gibi kavramları siyasal analizlerinde kullanmış durumda.

Nitekim Chomsky’nin Türkçe’ye çevrilen bir kitabı Rızanın İmalatı ismini taşıyor.

*

Egemenlik/hakimiyet yerine aynı anlamda hegemonya kavramını kullanan Gramsci, hegemonyanın salt “zor”a (baskı ve şiddete, “kuvvet”e) dayanmadığını, onun asıl önemli ayağını “rıza”nın oluşturduğunu ileri sürdü.

Kapitalist devlet; eğitim-öğretim kurumları, üniversiteler, dinî müessese ve yapılar, siyasal partiler ve sendikalar gibi “rızanın kaynağını” teşkil eden oluşumlar (ve bu oluşumlarla ilişkili medya) vasıtasıyla kendi “değerler”ini herkesin “ortak düşüncesi” haline getiriyordu. 

Böylcce insanlarda, kapitalist devletin “değerler”inin toplum için “doğal” ya da “normal” değerleri temsil ettiği düşüncesi oluşuyordu.

Buna bağlı olarak bir “uzlaşma kültürü” gelişiyor ve insanlar (toplumun sömürülen kesimleri de dahil olmak üzere) kendi iyiliklerinin kapitalist devletin iyiliğiyle özdeş olduğu kanaatine varıyorlardı.

Bunun sonucunda kapitalist devletin hegemonyasını (egemenliğini) tahkim eden “rıza” teşekkül etmiş oluyor, toplumu gütmek için “zor”a başvurmaya gerek kalmıyordu.

Bu, kapitalist devletin “sivil toplum”u içinden fethetmesi ve hegemonyasının devamına hizmet eder hale getirmesi anlamına geliyordu.

*

Rıza” kavramı, İslam itikadı açısından da büyük önem taşımaktadır.

Mesela, küfre rızanın küfür olduğu konusunda ulema arasında görüş birliği vardır.

Bir insan fiilen ölüm tehdidi (kuru tehdit değil, bunu yapmaya o anda fiilen kadir olanların tehdidi) altında olduğunda küfür sözü razı olmadan söylese küfre düşmüş olmaz, fakat kalben rıza gösterdiğinde kâfir olur.

Böyle bir tehdit vaki olmadan küfür sözü (anlamını bilerek) söyleyen, yani imanı ciddiye almayan, onu oyuncak haline getiren kişi ise otomatikman küfre düşer.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, laik bir devlete/hükümete razı olmanın küfür olduğunu söylüyor.

Hepsi bu.. 

Mesele gayet açık, ve çok basit.

İslam’ın “küfürdür, bid’attır, caizdir” gibi hükümleri laik (siyasal dinsiz) devletlerin keyfine bağlı değildir.

Devlet dine uymuyor diye, İslam'dan, aralarında uyum olsun diye, kendisini devlete uydurması istenemez.

“Selanikli Mustafa Atatürk, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını umursamadı, o halde Allahu Azîmüşşân’ın dini, Selanikli’nin keyfine göre güncellensin..

Böyle bir ciddiyetsizliği ve laubaliliği İslam kabul etmez.

Samimi müslümanlar da.. (Ki bu samimi müslümanlara birçokları günümüzde Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı diyorlar.)

Laik devletçiler İslam ile devletin politikaları arasındaki uyumsuzluktan rahatsız oluyorlarsa, uyumu çok istiyorlarsa dini değil devleti güncellesinler, ve de kendilerini devlet olarak gören siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, dine uysunlar, olsun bitsin.

Fakat devletlu beyzadelerin kibirleri yerinde, burunlarından kıl aldırmıyorlar.

Dine uymaya tenezzül etmiyor, "devlet düzeyinde tarafsız" takılıyor, İslam'ın kendi keyif ve zevklerine göre güncellenmesini istiyorlar.

*

Mısır’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ilminden istifade etmiş olan merhum Emin Saraç hoca, bir röportajında, Şeyhülislam ile Zahidü’l-Kevserî’nin evliyaullahtan oldukları kanaatini taşıdığını söylemişti.

Merhum Ali Ulvi Kurucu da Hatıralar’ının ikinci cildinde Şeyhülislam’dan uzun uzadıya bahsediyor.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. de bir kitabında Şeyhülislam’a ismen atıfta bulunmaktadır.

Şeyhülislam’ın konumuz (devletin/hükümetin dinsizliği, laiklik) ile ilgili açıklamalarına gelelim.. Kaynağımız Hilafet ve Kemalizm adlı kitabı (İstanbul: Araştırma Yayınları, 1992).

Latin harflerine aktarıp sadeleştiren kişi, saygıdeğer gazeteci büyüğümüz, ağabeyimiz, duayen araştırmacı-yazar Sadık Albayrak.

Evet, bu kitaptan merhum Şeyhülislam’ın bazı ifadelerini aktaralım (http://belgelerlegercektarih.com/tag/hilafet-ve-kemalizm/):

“Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları; gerek mantıkî gereklerde, ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan (sabit olduktan) sonra, bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor, ve Kemalcilerin İslam dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslam âleminin dalgınlığından me’yus (ümitsiz, kederli, ye’se düşmüş) oluyordum.

‘Be gâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?’ diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

“Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak, dini, hukuk-u medeniye ve siyasiyesinden iskat etmiş (düşmüş, hükümsüz kalmış) olan bir memlekete, Dâr-ı İslam denebilir miydi?!”

Burada bir duralım.

Dört mezhebe göre de dâru’l-İslam olmanın şartı, İslâm hukukunun uygulanıyor olmasıdır.

Hayrettin Karaman’ın bu konuda delilsiz bir biçimde iddia kabilinden bile bile yalan söylediğini, Prof. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerini kaynak göstererek birkaç defa yazmıştık.

(Daru’l-harp kavramı, İslam’ın hakim olmadığı belde anlamına geliyor.. İlla da savaş yaşanıyor olması gerekmiyor.)

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.” 

Burada da duralım.

Laik bir hükümet zaten kendisinin dinler arasında tarafsız olduğunu, İslam hükümeti olmadığını açıkça ilan eder.

Kendisinin İslam hükümeti kabul edilmesini devletin düzeninin dine uydurulması ve laikliğin çiğnenmesi olarak görür.

Burada Şeyhülislam şunu anlatmaya çalışıyor:

Millî, yani “millete ait” hükümetin İslam hükümeti olmaması, milletin de dinle alâkasının kalmaması anlamına gelir.

Ya da millet, o hükümetin/devletin, kendisinin hükümeti/devleti olmadığını kabul etmek zorundadır.

Yani bu durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

*

Eğer devletler İslam ile küfür, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın hak dini ile öküze tapma dini arasında tarafsız kalıyorlarsa, müslüman da, bu “siyasal dinsiz” devletler arasında tarafsız kalır.

Dünyaya geldiğinde hasbelkader kendisini böyle bir devletin vatandaşı olarak bulması, onun gönlünü o devlete bağlaması, o devletin küfrüne “razı” olması (küfrün hegemonyasını, egemenliğini, siyasal otoritesini “yürekten” kabul etmesi) için gerekçe olmaz.. O, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birey olduğunu aklından çıkarmaz.

Evet, müslüman, böylesi bir durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

Dinini tercih ederse, laik/dinsiz hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti kabul edemez.. Onun kurşun askeri, propagandacısı ve dâîsi haline gelemez.

Hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti, kendisi namına iş gören, kendisini temsil eden hükümet/devlet olarak görürse, yaptıklarına razı olursa, bu durumda da İslam’la ilgisi kalmaz.

*

Kısacası Şeyhülislam, dinî bilgisi imam hatip lisesi düzeyinde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iddiasının aksine, “Devlet laik olur, kişiler olmaz” sözünün anlamsız ve boş olduğunu ortaya koymaktadır.

“Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyenler, bu sözleriyle, kişilere “Laik olamazsınız, dindar olacaksınız” şeklinde bir dayatmanın yapılabileceğini söylemek istemiyorlar. İsteyen kişiler zaten istedikleri gibi laik oluyorlar.

Fakat şeriatçı, yani İslam hukukunun yürürlükte olması gerektiğine inanan müslüman olduğunuz, yani laik rejimin istemediği türden müslüman olduğunuz zaman, sorun başlıyor.

O zaman laik devlet, dinler arasında tarafsız olduğunu unutuyor, sana dinini öğretmeye kalkışıyor.. Seni kendi dininle, inancınla başbaşa bırakmıyor.

Evet, işte o zaman birileri “Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyerek, “Devletin laikliğini kabul et, bunun senin dindarlığına bir zararı yok. Sen dindar olabilirsin, sorun yok, ama devlet laik olur, olabilir, buna karşı çıkmayacaksın” anlayışını kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Devreye rıza mühendisliği giriyor, rıza imalatı atölyelerindeki çarklar harıl harıl dönmeye başlıyor.

İşte Şeyhülislam bu noktaya işaret etmekte, devletin laik olmasına razı olan kişinin imanının gideceğine işaret etmektedir.

Razı olmakla, "aciz" bireyler olarak mecbur ve maruz kalmak farklı şeylerdir. 

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Yalnız bu hallere karşı [her ne kadar ses çıkaramasa da] içinden kan ağlayan ve [düzeltmek için] elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkânını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.

“Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu suretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izâlesine (ortadan kaldırılmasına) matuf (yönelik) icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal’in hatırı için kapatmaya veya hafif (önemsiz) göstermeye çalışan müslümanların!!! ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu. … [Çünkü bunlar, zor ve baskı altında değillerdi.]

“… Kanun-u Esasî’nin (Anayasa’nın) başına, devletin dinini yazmaktan maksat da devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına, memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükümete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükümeti taahhüt altına almaktır.”

Burada da bir duralım.

Şeyhülislam’a göre, mukaddesatın muhafazası memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önemli.

Mukaddesatın başında da din geliyor.. Daha doğrusu, mukaddesat sadece dindir.

İşte, Anayasa’ya “Devletin dini, din-i İslam’dır” yazmak da, mukaddesatın muhafazası anlamına gelmektedir.

Kısacası Şeyhülislam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyen ve dini de teferruat olarak görenlerin aksine, “Mevzubahis olan din ve imansa, gerisi teferruattır” demektedir.

Vatanını muhafaza etmiş fakat dinini muhafaza edememişsen, istiklal harbini aslında yitirmişsindir.

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenameden (sözleşmeden, yani anayasadan) [1927’den itibaren] din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararaknazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.” 

Anayasadan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin kaldırılması, buna razı olanlar nazarında dinin kıymet ve öneminin bulunmaması anlamına gelir.

Bu da, İslam’dan berî/uzak olduğunu söylemek, onu değersiz görüp kaldırıp atmak, kısacası dinden dönmek demektir.

Ancak değer vermediğiniz, "faydasız yük" olarak gördüğünüz şeyleri kaldırır çöpe, çöplüğe atarsınız.

Bu zihniyettekilerin din (İslam) için kılları kıpırdamaz, fakat laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani “vazgeçilmez, taviz verilmez” hayat ilkesi kabul ederler.

Uğrunda “kan dökmeyi” göze aldıkları iman esasları laiklik, yani siyasal dinsizliktir.

Dinsizliğin gözü kara fedaileridirler.

O kadar ki, bu gaye doğrultusunda örtülü ve gizli yollardan kan dökmekten de geri kalmazlar.

Kalmıyorlar.

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Demek ki Kanun-u Esasî’de (anayasada) mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır.” 

Yani millet buna razı olduğunda, dinini terk etmiş, kâfir olmuş demektir.

Razı olmadığı halde (gücü yetmediği için) mecbur ve maruz kalması durumu başka.

Şeyhülislam, bu sözlerinin ardından, “Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir?!” diye soruyor.

Cevap belli, razı olduğunda kalamaz.

Namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse, umre de yapsa, oruç da tutsa, kurban da kesse kalamaz.

*

Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“ ‘Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini ‘çıkaranlar İslam dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

“Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin (iddiasının, önermesinin) en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği halde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de [müslümanların uyanmasına neden olup] dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan, böyle yapmaktan ise hükümeti dinsizleştirip “bundan halkın dinine zarar gelmez” dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi.

“Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?

“Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?

Böyle bir hükümeti hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile Müslümanlık kabul eder mi?

“Yok, yok!…

“İslam dini kendisini tanımayan hükümeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz…”

Şu taksimin güzelliğine bakın; devlet, dini tanımayacak, fakat din açısından bu devlet, “son kale” olacak, uğrunda ölürsen şehit olacaksın.

Böyle bir din istismarcısı hokkabazlık tarihte görülmemiştir.

*

Şeyhülislam’ı dinlemeye devam edelim:

“Türkiye’de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslam dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslam’ın müsaade edebileceğini sananların da, müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir…

“Bir kere “devlet” ve “hükümet” tabirleri birbirinden farklı olarak “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir (varsayım) olarak mezkûr (anılan) Anayasa maddesindeki “devlet” ten “hükümet” mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükümet”, “halk hükümeti”, “cumhuriyet hükümeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükümetin açıktan dinsizliğini ve müslüman hükümeti olmadığını îlân etmesi üzerine de onu hâlâ kendisine hükümet ve metbu’ (tabi olunan makam) tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş (İslam’dan dönmüş) olacağı gibi dindar millete dinsiz millî hükümet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden (caiz ve meşru, mahzursuz birşey gören ve tavsiye eden) dışardaki tevilci (iyiye yoran) Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir.” 

Basitleştirirsek, Şeyhülislam şunu anlatıyor:

Devlete "millet/halk" da dahil olduğu, onun üç öğesinden (halk, "ülke/toprak/vatan" ve egemenlik öğelerinden) birini millet teşkil ettiği için, “Devletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır” demek, “Milletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır, dinsizdir” demek olur.

Millet fertleri devletin laikliğine (dinsizliğine) razı olurlarsa, kendileri de dinsiz (imansız) hale gelmiş olurlar, çünkü bu, imana mugayirdir.. Razı olmazlarsa, dinleri üzere kalırlar. 

Devletin dinsizliği, milletin dinsizliğidir.. Devletin öğelerinden sadece milleti ilgilendirir.

Çünkü, devletin öğelerinden ülke (toprak, vatan), din sahibi olabilecek, iman etmekle yükümlü görülebilecek canlı bir varlık değil.

Egemenlik de (kendi başına varlığı olan) müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil; bir araz, bir sıfat, itibarî bir kavram.

*

İnsanın özgürlüğü/hürriyeti de böyledir; özgürlük müşahhas bir varlık değildir, itibarî bir kavramdır, zihinsel soyutlamadır.

Bir insanın şahsının dindar, özgürlüğünün ise dinsiz (dinler arasında tarafsız) olması düşünülemez.

Özgürlük, şahsın kendisinden ayrı düşünülebilecek, şahsın zatından bağımsız şekilde tek başına varlığı olan bir nesne değildir.. Şahsın bizzat kendisi olmamakla birlikte, ondan ayrılmayan, ondan ayrıldığında yok olan bir sıfattır.

Mesela Mehmet özgürse özgürdür, özgürlüğünü yitirdiğinde, geride, “Mehmet’in özgürlüğü” diye varlığını sürdüren, insanların “Bu, Mehmet’in özgürlüğüydü, onunla yolları ayrıldı, şimdi kendi başına serbest dolaşıp duruyor” dedikleri bir nesne kalmaz.

İşte, devletin öğelerinden egemenlik de bu şekilde milletin bir sıfatıdır.. “Milletin dini olur, egemenliğinin (devletinin) olmaz” dediğinizde, “Mehmet’in dini olsun, özgürlüğünün dini ise olmasın” demiş gibi saçmalamış olursunuz..

Bu aslında milleti, din sahibi olma noktasında “egemen” kabul etmemek, “egemenlikten/hakimiyetten mahrum, vesayet altında ve mahcur” kabul etmek demektir.

Mehmet’in dininin olmasına izin veriyoruz, fakat özgürlüğü dinsiz olacak” dediğinizde (Ki hiç kimse böyle saçma bir cümle kurmaz), bunun anlamı, ona din sahibi olma özgürlüğünün verilmemesidir.. Gerçekte hür/özgür değildir.

"Milletin dini olsun, fakat devletin (millet egemenliğinin/hakimiyetinin) dini olmasın" sözü de saçmalık bakımından aynı durumdadır.

Milletin dininin olması, fakat ("Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturu gereği) sahibi/hakimi durumunda bulunduğu kabul edilen devletinin (egemenliğinin) dinli veya dinsiz olması konusunda söz hakkının bulunmaması, ve buna bağlı olarak devletin dinsizliğinin (millet tarafından bile) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke katına yükseltilmesi, gerçekte milletin egemenliğinin ve kendisine ait bir devletinin bulunmaması demektir.

*

Evet, milleti devletin bir öğesi kabul edersek, durum bu.

Eğer milleti devletten ayrı kabul edersek (millet ile egemenliğini birbirlerinden ayrı varlıklar olarak düşünürsek), bu defa da, “millî irade”den, cumhuriyetten /cumhura bağlılıktan, “millî / milleti temsil eden hükümet”ten, halk hükümetinden söz etmek anlamsız hale gelir.

Ayrıca, hükümetin İslam/müslüman hükümeti olmaması karşısında, halk şayet bu hükümeti “kendi hükümeti” kabul ederse, yine, dininden dönmüş sayılır.

Halkın böyle bir hükümeti kendi hükümeti kabul etmesinin dinen mahzurlu olmadığını ileri sürenler de aynı şekilde küfre düşerler.

Mecbur ve maruz kalmakla razı olmak farklı şeylerdir. Şeyhülislam’ın anlatmak istediği bu.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor. Birçok kimse aslında devlet denilince milleti hiç hesaba katmaz, onlar nazarında devlet, “örgütlü siyasetçiler, silahlı ve silahsız bürokratlar ve memurlar topluluğu”dur.

Nitekim anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, “Kendi başına ‘devlet’ kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder” demektedir. (Bkz. https://artigercek.com/politika/prof-dr-kaboglu-yargi-devletin-degil-hukukun-emrinde-olabilir-76285h)

*

Okumaya devam edelim:

“Milletin dini varmış da kendisi muzâf (bağlanmış, katılmış) olmak üzere niye dinsiz hükümet teşkil etmiş?! 

“Millî hükümet (millete ait hükümet), milletin mümessili olduğuna nazaran (temsilcisi olduğuna göre) dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil (temsilci) tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını (hükümlerin uygulanmasını) kabul eder?!

“Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?! [Ki küfre rıza, küfürdür.]

“ ‘Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye (dinî hükümler) ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü’nün hâkim olmasını istemem’ demek, ne demektir?

“Mesele bu kadar açık olduğu halde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.”

Bir millet için kendi millî hükümetinin/devletinin dinsizliği, bazı açılardan, işgalci bir gücün dinsizliğinden daha zararlı, tehlikeli ve tahrip edicidir.

Çünkü milletin büyük çoğunluğu, işgalci gücün kendisi üzerindeki hakimiyetine “razı” olmaz ve onun devlet anlayışı ile kanunlarını ve rejimini yabancı kabul eder, benimsemez.

Mesela Türkiye’de cumhuriyet ilan edildiği sırada Suriye Fransızlar'ın, Irak, Kuveyt vs. ise İngilizler’in elinde idi.. Selanikli Mustafa Atatürk’ün yaptığı türden “ilke ve inkılaplar” oralarda hayata geçirilmedi, geçirilemedi.

İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinde, Selanikli’nin “millî kimlik” açısından Türkiye’de yaptığı tahribatın onda birini bile yapamadılar.

Bu yüzden şu anda İslam ülkelerinde (halkı müslüman ülkelerde) “Şeriat’le yönetilmek istiyor musunuz?” sorusu etrafında yapılan anketlerde Türkiye halkı çok geri bir noktada duruyor.

Türkiye insanı (Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Laz'ı vs. ile) büyük ölçüde laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemiş durumda.

Bu kadarını işgalci bir güç başaramazdı.

*

Evet, millî (millete ait) bir hükümetin/devletin dinsizliğinin millete zararı, işgalci bir gücünkinden fazla olabiliyor.

İç siyasette de benzer bir durum söz konusu.

Türkiye’de dindar/mütedeyyin kesimin laikleşmesinde (siyasal dinsizlik taraftarı haline gelmesinde) AK Parti gibi partilerin (rıza imalatına dayalı) laikçiliği, CHP’nin (zora dayalı) laikçiliğine göre daha etkili olabiliyor.

Nitekim bugün, CHP’nin yapamadığını AK Parti yapmış, ardına taktığı kitleyi büyük ölçüde laikleştirmiş durumda.

Rejim bunu bildiği için, son dönemde, dindarları laikleştirme faaliyetinde (özellikle “cemaat liderlerini satın almak suretiyle” içeriden ele geçirdiği) cemaatleri ve tarikatları kullanmaya başlamış bulunuyor.

[Prof. Mahmud Esad Coşan hoca ile Yeni Asya’cıların lideri Mehmet Kutlular MİT’in işbirliği teklifini kabul etmediler ve bunu açıkça söylediler; kabul edenlerin durumu ise, MİT’in “gizli” servisliğine yakışır şekilde gizli.. Ancak, nasıl sarımsak yiyeni ağız kokusu ele verirse, bunları da ağızları ele veriyor. “… Ve sen onları hiç şüphesiz sözlerinin edasından (fî lahni’l-kavl) kesinlikle tanırsın….” (Muhammed, 47/30)]

*

Şaşırtıcı şekilde günümüzde bazı cemaat ve tarikatlar, CHP’ninkine benzer katılıkta Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı sergiliyor, Selanikli Mustafa Atatürk’ten daha Atatürkistçe laiklik havariliği yapıyor, Eski Yunan’ın putperestlerinden daha fazla demokrasi taraftarlığı sergiliyorlar.

(Oyunun bir ayağını da, Aczimendeburi tarikatı şeyhtanı Fadimeci Müslüm Gündüz gibi soytarılara Şeriat savunuculuğu yaptırılarak Şeriatçılığın itibarsızlaştırılması oluşturuyor.)

Böylece Türkiye toplumu, hem dünyasını hem de ahiretini berbat etme yönünde son sürat mesafe kat ediyor.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Allah Azze ve Celle imhal eder (mehil/süre verir), ihmal etmez (hesabı mutlaka görür).

Bizden söylemesi.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."