“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” HURAFE, SAFSATA VE PALAVRASI








Temel Karamollaoğlu‘ndan Kılıçdaroğlu‘na, Meral Akşener‘den TBMM eski Başkanı Mustafa Şentop‘a kadar pekçok ismin, Hz. Ali’ye atfederek, “Devletin dini adalettir” diye konuştuklarına şahit olundu.

Bu konuda Recep'in (Recep İhsan Eliaçık'ın) takipçisiler.

Takipçi yerine mürit, tilmiz, şakirt, öğrenci, talebe vs. kelimelerini kullanmak da mümkün.

Zaten laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti siyasetçileri için en uygun hoca ve mürşit de Recep. 

Bu konuda farkında olarak veya olmayarak Recep'e intisab edenlerden biri de, eski bakanlardan Prof. Ömer Dinçer.. Haziran 2019’da bu yöndeki sözleri haber olmuştu:

Eski Bakan AKP’li Ömer Dinçer, Sebîlürreşad dergisinin Genel Merkezi’nde düzenlenen Sebilürreşşad Cumartesi Konferansları’na katıldı.

AKP’nin küskünlerinden olan ve Davutoğlu’nun kuracağı partiye katılacağı konuşulan Dinçer, konferansta dikkat çeken bir konuşma yaptı.

Dinçer konuşmasında, üstü kapalı olarak AKP’yi eleştirdi.

Dinçer, konferansta yaptığı konuşmada, “Devletin dini adalet. Adalet mülkün temelidir fikrini daha pekiştiren bir kavram olarak kullanıyoruz. Devletin hiçbir türlü ideoljisi olmamalıdır ve olamaz. O ideoloji ne olursa olsun…” derken, şunları söyledi:

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor. O yüzden devletin dini adalet diyoruz. Adaleti sağlayan devletler yaşayabiliyorlar, adaleti sağlayamayanların yaşamaları sıkıntılı oluyor. Yöneticinin dini de emanet. Yönetici birey olarak Müslüman olabilir veya başka din ve ideolojiden olabilir. Ama yöneticilik yapıyorsa onun da dini emanettir.”

(https://www.odatv.com/guncel/eski-akpli-bakandan-dikkat-ceken-sozler-devletin-hicbir-turlu-ideolojisi-olamaz-o-ideoloji-ne-olursa-olsun-163533)

*

İyi saçmalamış..

Adaletin ne olduğunu bilmeyen adaletçi!..

Allah’tan daha adil kim olabilir?! Allah’ınkinden daha adil kuralları kim koyabilir?!

"Yoksa cahiliye hükmünü mü (hükme'l-cahiliyyeti) istiyorlar? Kesin biçimde iman edecek bir topluluk için hüküm olarak Allah'tan daha iyi kim vardır?!" (Maide, 5/50)

Evet, hükümetler (hükmedenler) için, Allah'tan daha iyi hüküm koyan kim var?!

Daha iyi hükmü, Ömer Dinçer olarak, “hazreti olmayan” Ömer olarak sen mi koyacaksın?!

Ya da, Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde'nin ölmüş, cesedi çürüyüp bozulmuş oğlu mu?!

Dediğine göre, yöneticinin dini de emanetmiş (eminlik, güvenilirlik).

Yani müslümansan yönetici olmayacaksın, illa da İslam'ı terk edeceksin.

Çünkü "müslüman yönetici" olarak "Allah'ın hükmü" ("Allah'ın indirdiği") ile hükmetme ihtimalin var.

"... Artık kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44)

Ömer Dinçer tutarlı adam, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen yöneticinin "din" bakımından müslüman kalamayacağının farkında, dolayısıyla "Anadolu irfanı" ile onun için bir din takdir ediyor: Emanet.

"Adamın Allahu Teala’ya, ahirete imanı olmayacak, fakat emin olacak öyle mi, bu nerde görülmüş?!" diyebilirsiniz.

Eh bu kadarcık tutarsızlık kadı oğlunda da olur.

*

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor”muş.

Böyle buyurdu Ömer hazretüşt.

Bunu laiklik (siyasal dinsizlik) de yapıyor..

Laiklik dini”ni kabul etmeyeni ötekileştiriyor, ona (en azından “zihniyet” düzeyinde) hayat hakkı tanımıyor, tanımak istemiyor.

Mesela Türkiye’de, laikçilerin (siyasal dinsizlerin) hoşuna gitmiyor diye Diyanet, cuma hutbelerinde Şeriat’in adını bile ağzına alamıyor.. Almıyor.

Halbuki, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde müslümanlara, İslam Şeriati’ne tabi olunması emrediliyor.

Ve, Diyanet bunu söyleyemiyor.. Din ve vicdan hürriyeti sözde var ya!..

Önüne gelen Şeriat’e hakaret eder, aşağılar, fakat Diyanet’ten cılız bir tepki bile gelmez.

Yaşım altmış küsur oldu, daha bir defa bile Şeriat konulu hutbe dinleyebilmiş değilim.

*

Dinçer’in beğenmediği İslam devletine gelelim..

Müslüman olmayanların inançlarına karışılmaz.

Mesela, Yahudiler’e “Kitaplarınızdaki arz-ı mev’ud meselesinden bahsetmeyeceksiniz” denilmez.

Hristiyanlar’a “İnançlarınızın bazısını hiç ağzınıza almayacaksınız, kiliselerinizde anmayacaksınız” şeklinde bir dayatmada bulunulmaz.

Ötekileştirmeye gelince.. Adamların “öteki” olmalarına karışılmaz, “Bizim gibi olacaksınız” denilmez..

Bu "öteki, ötekileştirme" lafı da Batılılar'ın bir tuzağı.

Bizimkiler böyle, Kur'an ve Sünnet'te geçen kavramları beğenmezler, fakat Batılının laflarının üstüne mal bulmuş Mağribî gibi atlarlar.

Bugün Batılılar, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’a “Öteki olmayın, entegre olun” diyor, entegrasyon adı altında asimilasyonu dayatmaya çalışıyorlar.

Kendilerine benzemek istemeyenleri, kendilerine karşı “ötekileştirici” davranmakla suçluyorlar.

*

Devletin dini adalettir” şeklindeki söz Hz. Ali’ye aitse, o takdirde (ravîler / rivayet edenler silsilesine sahip, hadîs terminolojisi ile konuşmak gerekirse “sened“i olan) bir “kaynak”ta geçiyor olması lâzım, fakat kimsenin kaynak gösterdiği, gösterebildiği yok.

Bu sözün (son tahlilde devletin dinsizliğini/laikliğini savunan, adaletin yanında dinin/dindarlığın öneminin bulunmadığını söylemek isteyen birileri tarafından) uydurulup Hz. Ali’ye atfedilmiş olduğu kanaatini taşıyorum.

Bu sözün Hz. Ali’ye ait olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

*

Devlet/devle Arapça bir kelimedir, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiştir.

Ve bu kelime, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde, bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim, Kur’an‘da şu şekilde geçmektedir:

Allah´ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz (“.. key lâ yekûne dûleten beyne …”). Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah´tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”

(Diyanet Vakfı Meali, Haşr, 59/7)

Evet, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde devlet kelimesi, bugün anladığımız manada kullanılmıyordu.

Şayet Hz. Ali “Devletin dini adalettir” gibi birşey söylemiş olsaydı, insanlar ona güler, “Saçmalıyor” derlerdi.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Devlet” maddesindeki bilgiler, meselenin anlaşılmasını sağlayabilir:

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. …

Kur’ân-ı Kerîm’de “dvl” kökünden gelen kelimeler, “dönüşümlü olmak” ve “elden ele dolaşan mal” anlamlarına işaret edecek tarzda iki yerde kullanılmaktadır. İlki, Uhud Gazvesi’nde nisbî yenilginin acısını tatmış olan müslümanlara ilâhî bir sünnetin beyanı sırasında geçer ve müslümanların zaferiyle sonuçlanan Bedir Gazvesi hatırlatılarak şöyle denilir: “Biz o günleri [zafer günlerini] insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân 3/140). İkincisi ise ganimetlerin çeşitli kesimler arasında taksiminin hikmetini vurgulamak üzere, “Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (dûle) olmaz” (el-Haşr 59/7) meâlindeki âyettir. … Kelime her iki anlamıyla bazı hadislerde de geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “dvl” md.).

... Devlet kelimesinin siyasî bir kavram haline gelmesinin ilk safhasında kazandığı anlam “zafer, güç” veya “hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesi” şeklindedir. ... İkinci safhada devlet kelimesi hâkimiyetin değişmesinden çok sürekliliğini ifade eden bir kavram haline gelmiş, nihaî siyasî otorite ve yapı için kullanılmaya başlanmıştır. … Üçüncü safha ise devlet kelimesinin çağdaş siyaset literatüründeki kullanımında kendini gösterir. Bu safhada kavram tamamıyla millet-devlet (nationstate) esasına dayalı “milletlerarası sistemin her bir unsuru” anlamını taşımaktadır.

Devlet kelimesinin geçirdiği bu anlam değişikliğinin son safhası, Batı dillerindeki state, staat, état, stat, stato kavramlarının tercüme karşılığıdır.

*

Bernard Lewis de The Political Language of Islam adlı kitabında devlet kelimesinin bugünkü anlamını akla getirecek şekilde Abbasîler döneminde, sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlandığını söylüyor.. Fakat, Davutoğlu'nun işaret ettiği gibi, kelimenin bugünkü anlamına kavuşması zaman almış.

Kısacası, devlet kelimesi, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde şahısların (bazen de ailelerin/grupların) üstünlük/”yüksek statü” ve zenginliği için kullanılıyordu, bugünkü anlamda devleti ifade etmiyordu.

Fakirler, “devlet” sahibi olmayan (devletsiz) insanlardı. (İsterseniz burada “devlet” kavramına bugünkü anlamını da yükleyebilirsiniz.)

Ancak, Lewis’in belirttiği gibi, Miladî 700’lü yılların ortalarından itibaren, yani Hz. Ali’nin şehadetinden 100 yıl kadar bir zaman sonra, Abbasî sülalesinin/hanedanının üstünlük ve zenginliği için kullanılmasıyla birlikte, daha dar ve özel bir anlamda (salt siyasal iktidar sahibi ailelerin gücü, statüsü ve zenginliği anlamında) kullanılır hale gelmiştir.

Bununla birlikte, mesela Kanunî‘nin meşhur beytinde bile devlet kelimesi bugünkü anlamda "vatanı/toprağı ve milleti ile bağımsız bir siyasal örgütlenme"yi değil, Arapça’daki asıl anlamı çerçevesinde bir şahsın üstünlük/statü ve zenginliğini ifade etmektedir:

“Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,

“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Bir insanın bütün bir makam/mevki ve serveti, bir nefescik sağlığına denk olmaz. Kanunî, “Ben bir nefes miktarı sağlıklı olayım da, Osmanlı Devleti varsın olmasın” demek istemiyor. Kendisinin “kişisel” makam/mevki/iktidar ve servetinin (Osmanlı Devleti’nin değil, kişisel devletinin), sahip olduğu veya olmak istediği sağlık nimeti karşısında önemsiz olduğunu dile getiriyor.

*

Kısacası, Hz. Ali‘nin, “Devletin dini adalettir” demiş olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

Çünkü onun yaşadığı dönemde devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim Hz. Ömer, “Adalet devletin temelidir/esasıdır” değil, “mülkün temelidir/esasıdır” demiş bulunuyor.

Evet, o dönemde devlet için “mülk” kelimesi kullanılıyordu.. Aynı kökten türeyen “melik” de “devlet başkanı” anlamına geliyordu.

Ancak, Hz. Ali’ye atfedilen bu sözün bu kadar çok müşteri bulması, siyasetçilerimizin bilgi ve tefekkür açısından perişan durumda olduklarını belgeliyor.

Sloganlarla düşünüyorlar. (Buradan, toplumumuzun durumu anlaşılabilir. Her toplum layık olduğu yöneticileri/siyasetçileri buluyor. Kel başa şimşir tarak olmaz.)

Adalet, devletin temeli olabilir, fakat dini olamaz.

Bir defa, dinsiz (ed-Dîn’siz, İslam’sız, Şeriat-ı Muhammediye’siz) adalet olmaz. Zulüm olur.

Yani devlet, ancak dine (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına) yapıştığı zaman adaleti gerçekleştirmiş olur.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mâtürîdî" maddesinde, İmam Mâtürîdî'nin "zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat" belirttiği, fetva verdiği belirtiliyor.

Çünkü "Zulme adalet demek küfrü gerektireceğinden zalim bir sultana âdil diyen dinden çıkar". (Aynı madde)

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime adil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere de adil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü, adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

"İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: “Zamanımızın sultanı adildir” diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür." (Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A. Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 159.)

"Adalet, cüz’î bir [kaç] meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur." (Gümüşhanevî, s. 159, dn. 185.)

Evet, işte Ehl-i Sünnet itikadı, Matüridiyye mezhebi bu!..

Şeriat'e aykırı hükümlere adalet diyen, kâfir olur.

Peki, bir adam "adalet"in şartı olarak dinsizliği gösteriyorsa, Kur'an ve Sünnet hükümlerinin terk edilmesini adaletin şartı kabul ediyorsa, onun durumu ne olur?

İmam Matüridî rh. a. vefat etmiş, aranızda değil ya, onun adına saçmasapan Ehl-i Sünnetçilik yapıyorsunuz.

Aranızda olsaydı bunları ben yazmak zorunda kalmazdım, size haddinizi bildirirdi. 

*

Devletin dini olmamalıysa, demek ki (eski İslamcı, çiçeği burnunda Atatürkistlere göre) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem din esası üzerine devlet kurmakla yanlış yapmış.

Ashabına “Devlet işleri ayrı, din işleri ayrı, devlet işlerine Kur’an’ı karıştırmayacağız” mı demeliydi?!

Veda Hutbesi’nde, “Aman ha, devlet işlerine Allah’ın kitabını ve benim sünnetimi karıştırmayın, böyle yaparsanız birilerini ötekileştirip zalim hale gelirsiniz, sakın yapmayın” diye mi konuşmalıydı?!

*

“Devletin dini olmaz, devletin dini adalettir” diyen bir adam için “Bu adamın bir dini var, bu adam müslüman” denilebilir mi?

İmam Matüridî'nin izinden giden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimler, laikliği benimseyip savunanların kâfir olacaklarını söylüyorlar.

Hayır, bu isimler ne Selefî ne de Vehhabî.. Ehl-i Sünnet uleması.

Suriye ulemasından Said Ramazan el-Bûtî de bunu açıkça yazmış durumda.. “Bu konuda icma var, İslam alimleri arasında görüş birliği mevcut” diyor.. (Cahiller arasında da aksi yönde icma var.. Mesela şu anda Türkiye'de FETÖ, AK Particiler, ve Gümüşhanevî k. s.'nun, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in yolundan sapan yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular bu durumda.)

*

Dinin ne olduğu Kur’an ve Sünnet’le bellidir.

Peki, adalet nedir?

Adalet, bazen baskı ve zorbalıkla, bazen de oy çokluğuyla (“Biz sizden daha kalabalığız, sizi döveriz” hesabı) çıkarılan ve keyfe göre yap-boz tahtasına çevrilip sürekli değiştirilen kanunların uygulanması mıdır?

*

Evet, “Adalet, her hak sahibine hakkının verilmesidir” şeklinde genel bir tarif var.

Ancak, burada, kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.

Kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğuna kim karar verecektir?

İşte meselenin düğüm noktası burası.

Basit bir misal, toplumun temeli olan aileye temel teşkil eden "evlenme hakkı".. Kimlerin kimlerle hangi yaşlarda evlenebileceğine, bu konuda insanların sahip oldukları haklara neye göre karar verilecektir?

Bir başka misal: Miras meselesi.. Kimin mirasta ne kadar hak sahibi olduğunu kim belirleyecektir?

İçi boş adalet edebiyatı yapmak, maval okumak kolay.. Bu sorulara cevap verin!

*

Merhum Erbakan, “Adil Düzen” teorisinde bu “hak” meselesine sürekli vurgu yapıyor, Batılılar’ın hak anlayışının şu dört temel üzerine kurulu olduğunu söylüyordu:

Bir: Kuvvet hak kaynağıdır, kuvvetli olan haklıdır. (“Zayıfların canı cehenneme.”)

İki: Çoğunluk, hak kaynağıdır. Çoğunluktaysanız, kendiniz için “demokratik yoldan” birtakım haklar icat edebilir, azınlıkta kalanları da bunlardan mahrum bırakabilirsiniz.

Üç: İmtiyaz/ayrıcalık: Bazı kesimlere birtakım imtiyazlar tanınır. Mesela bazılarının “dokunulmazlığı” olur. Devletin memurları ile sıradan vatandaş aynı hak ve sorumluluklara sahip olamaz. Hatta memurlar da aynı haklara sahip olamazlar, bir tür kast sistemi ile bazılarına ayrıcalıklar verilir. (Mesela birçok ülkede diğer memurlar gizli servis çalışanlarından ürker ve korkarlar, “rica”larını geri çevirebilmek bir tarafa, onlara kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Hitler’in Gestapo’sunu, Sovyetler’in KGB’sini hatırlayalım.)

Dört: Menfaat/çıkar. Mesela ABD, kendi ülkesine göre dünyanın öbür ucu demek olan yerlere, “Benim orada ulusal çıkarım var, siz ulusal çıkarlarıma zarar veriyorsunuz” diyerek müdahale etme “hak“kına sahip olduğunu ileri sürer.

İmdi, böylesi bir hak anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen “adalet”, adalet midir?!

*

Türkiye‘ye gelelim..

Her hak sahibine hakkını veren, adaleti sağlayan bir devlet, Allahu Teala’nın hakkını tanımaya öncelik verir.

Buharî ve Müslim‘de yer alan sahih bir hadîste, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Muaz b. Cebel r. a. arasında geçen bir konuşma aktarılıyor:

– Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?

– Allah ve Resulü bilir.

– Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, Ona ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. …

*

Devletin (yani devlet yöneticilerinin) adil olması, öncelikle Allahu Teala’nın kendileri üzerindeki hakkını kabul edip bu hakkın gereğini yerine getirmeleriyle mümkün olur. 

(Devlet yöneticilerinin, “Allahu Teala’nın bizim gibi seçkin yöneticiler üzerinde hakkı yoktur, yönetilme durumundaki sefil yaratıklar üzerinde vardır” deme “imtiyaz“ı İslam’da yoktur.)

Devleti (yani halkı) yönetirken Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına (Şeriat-ı Muhammediye‘ye) uydukları zaman, Allahu Teala’ya ibadet etmiş ve O’na şirk koşmamış olurlar.

Fakat, “Hayır, bizim için Atatürk’ün hakkı önde gelir. Allahu Teala’nın emirleri ile Atatürk ilke ve inkılapları çeliştiği zaman tercihimiz Atatürk’ten yana olacaktır” derseniz, evet böyle konuşursanız, böyle inanırsanız, Allahu Teala’nın hakkını çiğnemiş, resmen şirk koşmuş ve küfre düşmüş olursunuz.

Böyle konuşmaksızın bu minval üzere hareket ederseniz, o takdirde de, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi “amelî şirk” sergilemiş olursunuz.

Yani ameliniz, her halükârda zulüm ve haksızlıktır.

Adalet değildir! (İslam’a göre böyle.. Bu ifadelerimizin muhatapları “Müslümanız” diyenler.. Müslüman olmayanlar üzerlerine alınmasınlar.)

*

Sözlerimizi, “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır” diyen Lord Acton’ın bir cümlesiyle bitirelim:

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.


LAİKLİĞİN (ŞERİAT’TEN VAZGEÇİLMESİNİN) İSLAM’A AYKIRI OLMADIĞINI KABUL ETMEK, KÜFRÜN, İMANSIZLIĞIN, DİNSİZLİĞİN TA KENDİSİDİR

 



Evet, yazımızın başlığında söylediğimiz gibi, laikliğin (Şeriat'ten vazgeçilmesinin) İslam'a aykırı olmadığını kabul etmek küfrün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir.

Dikkat edilsin, "Devlet yönetiminde ya da özel hayatta Şeriat'e aykırı işler yapılması küfrüün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir" demiyoruz.

İnsan günah işleyebilir, günahkâr olabilir.. İtikat ile amel aynı şey değildir.

Fakat insan, haramı helal, helali haram kabul etmeye başladığı, yani İslam'ı kendi kafasından (heva ve hevesine göre) "güncelleme"ye kalkıştığı zaman, kâfir olur.

Bunun farkında, bilincinde olmak, kul olarak haddini bilmek önemlidir.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin tabiriyle "büyük alim" (İnsanların kendilerini, veya cahillerin birbirlerini alim vs. ilan etmelerinin bir kıymeti yoktur; alim, ilmi müsellem olan kişilerin alim dedikleri kişidir) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde Tevbe Suresi'nin (Yahudi ve Hristiyanlar'ın haham ve papazlarını/rahiplerini "rab" ilan etmelerinden bahseden) 31'inci ayetini açıklarken, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile (Hatem-i Taî'nin oğu) Adiyy bin Hatem r. a. arasında geçen bir konuşmayı aktarmaktadır.

Rasulullah s.a.s. ona şunu demişti: "(Rahipleriniz) Allah'ın helal kıldığına haram derler, (siz de Hristiyanlar olarak aynı şekilde) haram tanımaz mıydınız?! Allah'ın haram kıldığına helal derler, siz de helal saymaz mıydınız?! İşte bu, onlara ibadettir."

Birine ibadet etmiş olmak için gidip önünde secdeye kapanmak gerekmiyor.. Selanikli Mustafa Atatürk'ü rab edinip ona kulluk etmek de, yalnız heykelinin ve fotoğraflarının önünde secdeye kapanmak değildir.

Allahu Teala kendisinin indirmiş olduğu ile hükmedilmesini emretmiş (Maide, 5/44) bulunduğu halde Atatürk'ün laikliğini "İslam'a uygun" (helal) kabul edenler, Selanikli'yi "rab" edinmiş durumdadırlar.

Evet, bugün Türkiye'de pekçok siyasetçi, hatta ilahiyatçı, Selanikli'yi rab edinmiş durumdadır.

Ona ibadet ediyorlar.

*

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı zamanında Mısır ve Tunus'u ziyaret edip onlara "Şeriat yerine laiklik" tavsiyesinde bulunmuştu.

"Kur'an ve Sünnet'in mesajını bırakın, Selanikli Mustafa Atatürk'ün ilke ve devrimlerini alın" dercesine..

Ve buna karşı Türkiye'deki cübbeli cübbesiz soytarılardan, sözde Ehl-i Sünnetçilerden bir ses çıkmadı.. Ne bir inilti, ne bir sızıltı, ne bir vazıltı, ne bir mırıltı..

Varsa yoksa "dünya lideri, mazlumların umudu, dombıra şahikası" edebiyatı..

Evet, Erdoğan Mısır ve Tunus'taki bu tavsiyesinin İslam'a uygun (helal) olduğunu da ileri sürdü.

Böyle birşey, Selanikli yaptı, Erdoğan da tavsiye edip uygun buldu diye "helal" olur mu?!

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bu hususta Erdoğan'dan daha kıdemli.

Onlar demokratlıklarını ve laikçiliklerini Abant Platformu aracılığı ile çok daha önce ilan etmişlerdi. (Şimdi sürgünde aynı teraneyi tekrarlamaya, Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı yapmaya devam ediyorlar.)

Erdoğan'ın Milli Görüş gömleğini çıkarıp laikçiliğini ilan etmesi, FETÖ'ye yetişmesi biraz zaman aldı.

Tesadüfe bakın ki, onun böyle değişim ve dönüşüm türkülerini söylemeye başladığı sıralarda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan merhumun müridanı olduklarını söyleyenler de Sağduyu Partisi adlı bir gecekondu tipi prefabrik parti vasıtasıyla laiklik ve demokrasi havariliğine soyundular.

Yani FETÖ'nün izini takip etme hususunda Erdoğan bunları geçmeyi başaramadı.. İpi birlikte göğüslediler.

Boynuz kulağı geçermiş.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular), FETÖ'cülerden daha "şiddetli" bir dil kullanıyorlardı.

"Karşı saflar" oluşturma bakımından "din"i önemsemediklerini, "siyasi konum"larını belirleme bakımından "dinî değerler"e dayanmadıklarını açıkça yazdılar. 

Pervasızca.. Takiyye yapmaya gerek duymadan.. (Hâlâ da aynı hezeyanları yeni vird-i zebanları olarak tekrarlayıp duruyorlar.. Bkz. https://sagduyu.global/)

Dinî (İslamî) değerler dinî değerler olalı böyle bir aşağılanma görmüş müydü?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da rahiplerinin "haram dediğine haram, helal dediğine helal" diyorlardı.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular) da Esad Efendi'nin oğlu Nureddin'i aynı konuma oturttular.

Onu rab yapıp karşısında kul olmayı içlerine sindirebildiler.

Gördüğüm kadarıyla hâlâ da ona ibadet etmeye devam ediyorlar.. Kullukta sebatlılar.

Ahirette bu sebatlı ibadetlerinin sevabına nail olacakları şüphesizdir.. Ameller zayi olmaz. 

*

Erdoğan, 1 Şubat 2024 tarihinde "Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir" diyerek hatasını düzeltme yönünde olumlu bir adım attı.

Saygı duyulması gereken önemli bir adım.

Ancak, hatasını telafi açısından yeterli değildir.. Çünkü, laikliğin Şeriat açısından durumuna açıklık getirmiş bulunmuyor.

Merhum Said Ramazan el-Bûtî Yaratıcının Varlığı Yaratılanın Görevi – İslam Akaidi adlı kitabında (çev. M. Yolcu – H. Altınalan, İstanbul: Madve Y., 1986) Allah’tan başkasının hüküm koyma hakkı yoktur” başlığı altında şunları yazmış durumda:

Bu vazife [Şeriat’in uygulanması] Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır.

Hakimiyet yalnız Allah’ındır. İnsanın vazifesi yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulamaktır.

… Bu hakikatleri inkâr ederek, dünyada [dünya hayatında] hakimiyetin yalnız insana ait olduğunu, kendi kendisini idare etmek için [Şeriat’le çelişen] kanun koyabileceğini sanmak mümkün olur mu?! Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ın olduğu halde onu insana [millet, halk vs. gibi gösterişli isimlendirmeler eşliğinde kullara] malederek, inkâr ile imanı bir araya getirmek biraz önce izah ettiğimiz hakikatlerin tümünü inkar etmek anlamına gelmez mi?! (s. 379) …

Öyle ise; hakimiyet ancak ve yalnız Allah’ındır. Kullarının dünya ve ahiret işleri ile ilgili olarak da, pekçok sahada kanun koyan O’dur…. Kuracakları her sistemde, hayatları için çıkaracakları her konuda ilk mercileri O olacaktır. Kim bu hakikati kabul etmezse Allah’a ve Resulü’ne karşı gelmiş ve onları inkâr etmiş olur.

Artık bundan sonra o kişinin dili ile Allah’a ve Resulü’ne iman ettiğini iddia etmesi, namaz, oruç ve hac farizalarını yerine getirmesinin hiçbir kıymeti yoktur. Bu konuda aklî ve naklî deliller ittifak etmiş, Kitap ve Sünnet’in delillerinden hareket eden bütün müslümanların da icma‘ı [görüş birliği] hasıl olmuştur. (s. 380) …

İnsanın vazifesi, yeryüzünde sadece Allah’ın c.c. hükmünü uygulamaktır!…O, kendisine indirilen ve uygulanması istenen kanunun, her harfinin tatbikatından sorumludur. Bu konuda o, kendisinden istenenin dışında çalışma yapamaz. İctihad edemez [Dinde "güncelleme" yapamaz]. Hüküm verirken veya herhangi bir görüşü şûra aracılığıyla tercih ederken dahi, onun Kitap ve Sünnet’te açık hükmünün bulunmadığından ve o konuda [daha önce] müslümanların herhangi bir icma’ının da hasıl olmadığından emin olmak zorundadır.

Bu vazife Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır…. O insan bu hareketiyle Rabbinin gösterdiği çizgiden sapmış ve O’na kul olmaktan kurtulmaya çaba göstermiş; kendi kendisini, hüküm koyma ve idare etme sahasında Allah’a c.c. ortak koşmuş demektir [Bu, insanları Allah’a değil kendisine itaate çağırması anlamına gelir. Şeriat’i kaldırıp laikliği getirmek ve uygulamak, budur]. (s. 381) …

… insanın mükellef bulunduğu bu [kulluk] vazifesini yerine getirebilmesi için, çok ibadet etmesi, bol bol namaz, zikir ve nafile ibadetlerde bulunması [bile] kâfi gelmez. Eğer bir insan, hayatı için, istediği konuda hüküm koyabileceğine inanıyor ya da Allah Teala’nın hükümlerinden ve emirlerinden herhangi birinin bugünkü insanlığın yararına olmadığına itikad ediyorsa, o adamın tüm bu ibadetlerinin hiçbir kıymeti olmaz. Bütün müslümanların icmaı ile ve kesin delillerle sabit olmuştur ki, böyle inanan birisi mürteddir. İslam dairesinden çıkmıştır. (s. 382)

… İslam toplumunu kurmak ayrı birşeydir, bütün günahlardan arınmak ve masum olmak ayrı birşeydir. İslam toplumu masum değildir. 

Bütün hatalardan günahlardan masum olmak ise, hiçbir zamanda gerçekleşmiş birşey değildir. Ne sahabe devrinde, ne tabiîn, ne de onlardan önce veya sonra gerçekleşmiş birşeydir. İsmet [masumiyet, günahsızlık; toplumun ıslah edilip günahlardan arındırılmış olması], Allah Teala’nın İslamî hükümlerinin yürürlüğe konması ve İslam Şeriati’nin tenfizi [infazı, tatbiki] için ileri sürülen bir şart değildir. (s. 83-84)

*

Evet, merhumun ifade ettiği üzere, müslüman birey günahsız (peygamberler gibi masum) insan demek olmadığı gibi, İslam toplumu da hiç günah işlenmeyen toplum değildir.

Fakat İslam toplumu, hüküm koyma hakkının Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne ait olduğuna kalben inanan, lisanıyla ikrar eden (anayasa ve yasalarına yazan) ve gücü yettiğince bununla amel eden toplumdur. 

Kâfir devlet ise, Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne (s.a.s.) hüküm koyma hakkı tanımayan devlettir. Böylesi devlet tağuttur, deccalî ve firavunî devlettir.

Geçmişte İslam devletlerinde Şeriat’in tam uygulanmamış, kimi yöneticilerin bazı hükümleri çiğnemiş olmaları ile, bugünkü laiklik savunuculuğunu birbirine karıştırmamak gerekir. 

İlki günahkârlıktır, fasıklık ve zulümdür, ikincisi ise küfürdür, imansızlıktır, irtidattır, İslam’dan dönmek ve İslam’ı tahrif etmektir, dalalettir, sapıklıktır. 

*

Laikliğin İslam’a aykırı olmadığını savunanlar namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler, kurban da kesseler, küfre düşmüş olurlar.

Gurur ve kibri bir tarafa bırakıp bu düşüncelerinden tevbe etmeleri gerekir.

Şayet böylesi düşünceleri kamuoyu önünde dile getirmişlerse, yine kamuoyu önünde hatalarını düzeltmek zorundadırlar.

Aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahınki gizli olur.


E-KİTAP: ESKİ YUNAN'DAN KALAN GERİCİLİK: DEMOKRASİ

 https://archive.org/details/eski-yunandan-kalan-gericilik-demokrasi


ESKİ YUNAN’DAN KALAN GERİCİLİK:

DEMOKRASİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI 5

DEMOKRASİ: İMKÂNSIZ HAYAL 14

EGEMENLİĞİNİN, ÇAĞDAŞ BATI EMPERYALİZMİNİN MÜDAHALE ARACI (YA DA SİLAHI) DEMOKRASİZM KARŞISINDAKİ SAVUNMASIZLIK VE ÇARESİZLİĞİ 19

MİLLET HAKİMİYETİNE GETİRİLMİŞ “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” KAYIT VE ŞARTLAR 33

DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR 40

EVRENSEL VE EBEDÎ HAKİKAT İSLAM KARŞISINDA DEMOKRASİ HELVADAN PUTU 50

CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ 55

MİLLETİNİ KAYBEDEN MÜSLÜMANIMSILAR İÇİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ OYUNCAĞI: MİLLETSİZ ‘MİLLİ İRADE’ 66

İSLAM ŞERİATI VE LAİK DEMOKRASİ 77

DEMOKRATİK ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK VE “BİRARADA YAŞAMA” EDEBİYATI KARŞISINDA ŞERİAT’IN ADALETİ 89

LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ 110

İSLAMCI ÇOĞULCULUĞA KARŞI DEMOKRATİK TEKÇİLİK VE TOTALİTARİZM 124

MUTLAK KORKU, MUTLAK ZULÜM VE MUTLAK KÖLELİĞE KARŞI TEK ÇARE 128

SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR 142

İSLAMCILIĞA (SİYASAL HAKÇILIĞA) KARŞI DEMOKRASİ (SİYASAL HALKÇILIK) ŞİRKİ 150

DEMOKRASİ MÜNAFIKLARIN REJİMİDİR, ÇÜNKÜ MÜNAFIKLIK REJİMİDİR 158

LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR 166

CANAVARLAŞAN TANRILIK TASLAYICILIK: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 174

İSLAM İNSAN ŞEREF VE HAYSİYETİNİ ESAS ALIR, DEMOKRASİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) CUMHURİYETÇİLİK İSE KÖLE RUHLULUĞU VE SÜRÜLEŞMEYİ GETİRİR 179

MİLLETİ SÜRÜLEŞTİREN ATATÜRKİST DİKTATÖRLÜĞÜN MİLLET İRADESİ NİNNİSİ 185

TAKİYYE VE DİKTA SARMALINDA DEMOKRASİ MASKELİ BALOSU 194

İSLAMÎ “İCMA”YA DEMOKRATİK ÇOĞUNLUK ELBİSESİ GİYDİRME HOKKABAZLIĞI 203

ERDOĞAN’IN OYUNU VE MÜSLÜMAN'IN RÜŞD ÇAĞI 209

KAVRAMLARIN SAVAŞI 218

SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR 221

DARBE DEMOKRASİSİNDE İSLAM DEVRİMİ 230

İSLAMCILIKTAN LAİK DEMOKRATLIĞA, DİNCİLİKTEN SÖZDE DİNDARLIĞA 234

ŞERİAT’İN UYGULANABİLİRLİĞİ 250

"DEĞİŞİM MUHAFAZAKÂRLIĞI” SİYASAL İSLAM’A KARŞI 258

“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİYE” İMİŞ.. 271

İSLAM VE ŞERİAT, DİN VE FIKIH 280

TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI? 282

MAKASIDU’Ş-ŞERÎA (ZARURAT-I HAMSE) İSLAM DEVLETİNİ ZORUNLU KILMAKTADIR 293

BAŞKANLIK VE “BEKA” MESELESİ 299

 

MOLLALARIN VE İLAHİYATÇILARIN DRAMI VE ZOR SINAVI

 






Değil laik (siyasal dinsiz) devlette, İslam devletinde bile, din alimlerinin yöneticilerden (devletlulardan, devletten) uzak durmaları, onların güdümüne girmemeleri, devletçilik yapmamaları, İslam’ın mesajı evrenselken ve ümmet şuuru gerektiriyorken yerlilik ve millilik putlarını öne sürmemeleri gerekir.

Bir Molla Güranî ve Zenbilli Ali Efendi gibi hareket edebilmelidirler.

İslam, devletçilik güdümlü bu “yarım hocalık” ile, yerlilik ve milliğin, beka iddiasındaki fani devletin “tarihselliği” içine sıkıştırılıp “tarihsel” hale getirilmektedir.

İslam, tarihsel (bir tarihî dönem ve coğrafyaya, bir zaman ve mekâna özgü) değildir, evrenseldir, çağlar üstüdür.. İlkeleri de evrensel mahiyettedir.. Bununla birlikte, bugün Türkiye’de, laik (siyasal dinsiz) devletin açık ya da örtülü biçimde emrine girmiş olan cepçi/cüzdancı modernist ilahiyatçı taifesi, bir yandan onu hukuk sistemi (şeriat) itibariyle tarihsel ilan ederken, diğer yandan “devletin laikliğine, Türkçülüğüne, Atatürkistliğine, devlet enaniyeti, kibri ve büyüklük iddiasına endeksli” bir İslam yorumu üreterek, onu akıllarınca güncelleyerek (iddialarına göre “tuhaf bir nostalji ve Asr-ı Saadet simülasyonu" olmaktan çıkarıp yaşayan toplumsallık ile buluşturarak), dini gerçekten kelimenin tam anlamıyla “tarihsel” hale getirmeye, (dinleriyle oynayan yahudi ve hristiyan din bilginleri gibi) İslam'ı derin devletçiliğin arzusu doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil etmeye çalışmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet davası güdenlerin bir kısmı da bu şekilde Sünnîliği laik (siyasal dinsiz) devletin politikaları çerçevesinde yorumlamaya uğraşmaktadır.

*

İmam Suyutî’nin Câmiu’s-Sağîr’inin “Amirler ve Memurlar” bahsinde şöyle bir hadîs yer almaktadır (Münire Aydın’ın tercümesiyle):

“Benden sonra, ümmetim­den bir kavim gelecektir. Bunlar Kur’an okurlar ve dinî ahkâmı iyi anlarlar. Buna rağmen kendilerine sokulan Şeytan şöyle der: ‘Eğer siz sultanın yanına giderseniz hem dünyanızı kazanırsınız hem de di­nî bilgilerinizin sayesinde onları da yola getirirsiniz.’ Ama, hiç de böyle olmayacaktır. Çünkü çalıdan dikenden başka bir şey koparılamayacağı gibi, devlet adamına yakın bulunmak da insana hata ve günahtan başka bir şey kazandırmaz.”

Bu hadîste cahil insanlardan bahsedilmiyor. Cahil insanların ne kendilerine ne de başkalarına doğru dürüst bir faydası olur. Burada sözü edilen kesim, Kur’an’ı mütalaa eden ve dinî ahkâmı iyi anlayanlar. Yani âlim ve fakih kimseler.

Bu noktada “sultanın yanına gitmeyi”, dar anlamda bürokraside görev almak olarak da anlamamak gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen hoca gibi “sultan” (sulta sahibi, yönetici) ile arasına mesafe koyan devlet görevlileri bulunabileceği gibi, resmen devlet görevlisi olmadığı halde siyasetçiler, parlamenterler, devletin yasama organı olan Meclis’teki siyasal partiler vs. üzerinden devletle bağlantı kuranlar da bulunabilir.

Önemli olan sözde değil, özde sivil olabilmektir.

*

Bir başka ilişki biçimini ise, “örtülü” ve “derin” bağlantılar oluşturmaktadır.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin ardından MİT’te görevli bir albayın gelip kendisine şöyle bir öneride bulunduğunu açıklamıştı: Atatürk’e deccal demekten vazgeçin, yurtdışında Millî Görüşçüler ve Süleymancılar’la mücadele edin, Beyazıt’taki dersanenizi kapatın. Buna karşılık sizi destekleyelim, önünüzü açalım, Risale-i Nur’ları yaygınlaştıralım.”

Kutlular bunu kabul etmemiş ve kamuoyuna yıllar sonra açıklamıştı. Ancak, lider konumundaki başka birkaç Nurcu ismin, o dönemde, tam da kendisinden istenilen biçimde hareket etmeye başladığını da belirtmişti.

Benzer şekilde, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da, vefatından beş ay önce yaptığı son haccı sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisini bir süre önce ziyaret edip bazı tekliflerde bulunduklarını açıklamış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil” diye konuşmuştu. (Beş ay sonra, cemaatin rahat etmesinin önündeki engel kalktı.)

Esad Efendi ve Kutlular MİT’in teklifini reddetmiş ve bu konuda toplumu bilgilendirmişlerdi. 

Peki ya böylesi teklifleri kabul edenler?..

Toplum bunları nasıl tanıyacak?..

*

Hiç kuşkusuz böylesi teklifleri kabul edenlerin de vicdanlarını rahatlatmak için tutumlarını rasyonalize etme imkânları var.

Mesela Kutlular şöye bir akıl yürütmeyle kendisini aldatabilirdi: “Zaten Millî Görüşçüler’in ve Süleymancılar’ın bir sürü hatası, eksiği ve yanlış görüşü var. Ben sadece bunlar üzerinden onlarla mücadele ederim. Fazladan birşey söylemem. Üstelik onlar da bizi bazen haksız yere eleştiriyorlar, bu vesileyle onlara da cevap veririz. Atatürk’e deccal demek de dinî bir vecibe değil. ‘Burası karanlık’ demeyi bırak, bir mum yak! Beyazıt’taki dersane de vazgeçilmez nitelik taşımıyor, orası Kâbe değil; Laleli’de bir başkasını açarız, olur biter.. Bu bir fırsat, değerlendirmeliyiz.. Bu bir fetihtir, açılıştır, hizmetin yaygınlaşması açılımıdır.”

Evet, böyle diyebilir ve kendisini kandırabilirdi.

Şüphe yok ki, bu tür teklifleri kabul edenler, kendilerini böylesi akıl yürütmelerle aldatmakta, işbirlikçiliklerini rasyonalize etmektedirler.

*

Ancak, bu tür teklifleri yapanlar, aslında benzer teklifleri, birlikte mücadele edilmesini istedikleri diğer taraflara da yaparlar. Çünkü, çalışma yöntemleri bunu gerektirmektedir. (12 Eylül öncesinde aynı silah solcunun da, sağcının da cinayeti için kullanılabiliyordu.)

İşin esasını, tarihin en basit fakat en etkili emperyal(ist) yönetim taktiği oluşturmaktadır: “Böl ve yönet.”

Böylece, düşman kabul ettikleri odakların enerjisini birbirlerine karşı kullanırlar.

Evet, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca, aslında fikir tartışmalarına ve insanların birbirlerini uyarmalarına ihtiyaç vardır.

Fakat bunun, bir yerlerden alınan talimat doğrultusunda yapılan güdümlü ve son tahlilde başka amaca hizmet eden operasyonlar olmaması gerekir.

*

Merhum Said Ramazan el-Bûtî’nin Suriye’deki rejimle olan ilişkisinin böylesi örtülü ya da derin bir pazarlığın sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Onunki şeffaf ve açık bir ilişkiydi, bununla birlikte, rejimle ve rejimin adamlarıyla arasına mesafe koymaması, onun manevra alanını uzun vadede yok etti.

Kendince çok iyi niyetlerle yaptığı ittifak, onu da zulüm çarkına kademe kademe sürükleyip götürdü. 

Çalıdan, dikenden başka birşey toplayamadı.

Muhtemelen rejimin adamlarını ıslah etmeyi umuyordu, ama, onların “el-Bûtî gibi bir âlim bile bizimle” diye vicdanlarını susturmalarına ve onu başkalarına karşı koz olarak kullanmalarına hizmet etmiş oldu.

Kullanılmamaya, "dilsiz şeytan" olmamaya, küfrün, zulmün ve fıskın pasif destekçisi haline gelmemeye dikkat etmek gerekir.

*

Evet, başlangıçtaki sapmalar pek hissedilmez. Mesela siz, Kıble’ye yönelirken sadece iki derecelik bir sapma yaptığınızda bu dışardan bakanlarca ilk anda fark edilmeyebilir. Fakat yönünüzü döndüğünüz yer aslında Mekke değil Cidde’dir.

Tam da yöneldiğiniz istikamete doğru yürürseniz asla Mekke’ye ulaşamazsınız.

Aynı şekilde, bugünkü rejimlerle açık ya da örtülü ittifaklar kurmuş olanları da, hayat yürüyüşü, çok farklı noktalara sürükleyebilir, sürükler.

Bunlar, kendileriyle birlikte başkalarını da aldattıklarını zannedebilirler, fakat gerçek böyle değildir. Eğer sarımsak yemişseniz, bunu ayrıca deklare etmeniz gerekmez, kokusu sizi ele verir.

Yüzünüze söylemeseler, söyleyemeseler bile, temas kurduğunuz insanların en azından hassas bir burna sahip olanları bu kokuyu alırlar.

Sizin için üzüntü ve ıstırap duyarlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...