LAİKLİĞİN (ŞERİAT’TEN VAZGEÇİLMESİNİN) İSLAM’A AYKIRI OLMADIĞINI KABUL ETMEK, KÜFRÜN, İMANSIZLIĞIN, DİNSİZLİĞİN TA KENDİSİDİR

 



Evet, yazımızın başlığında söylediğimiz gibi, laikliğin (Şeriat'ten vazgeçilmesinin) İslam'a aykırı olmadığını kabul etmek küfrün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir.

Dikkat edilsin, "Devlet yönetiminde ya da özel hayatta Şeriat'e aykırı işler yapılması küfrüün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir" demiyoruz.

İnsan günah işleyebilir, günahkâr olabilir.. İtikat ile amel aynı şey değildir.

Fakat insan, haramı helal, helali haram kabul etmeye başladığı, yani İslam'ı kendi kafasından (heva ve hevesine göre) "güncelleme"ye kalkıştığı zaman, kâfir olur.

Bunun farkında, bilincinde olmak, kul olarak haddini bilmek önemlidir.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin tabiriyle "büyük alim" (İnsanların kendilerini, veya cahillerin birbirlerini alim vs. ilan etmelerinin bir kıymeti yoktur; alim, ilmi müsellem olan kişilerin alim dedikleri kişidir) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde Tevbe Suresi'nin (Yahudi ve Hristiyanlar'ın haham ve papazlarını/rahiplerini "rab" ilan etmelerinden bahseden) 31'inci ayetini açıklarken, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile (Hatem-i Taî'nin oğu) Adiyy bin Hatem r. a. arasında geçen bir konuşmayı aktarmaktadır.

Rasulullah s.a.s. ona şunu demişti: "(Rahipleriniz) Allah'ın helal kıldığına haram derler, (siz de Hristiyanlar olarak aynı şekilde) haram tanımaz mıydınız?! Allah'ın haram kıldığına helal derler, siz de helal saymaz mıydınız?! İşte bu, onlara ibadettir."

Birine ibadet etmiş olmak için gidip önünde secdeye kapanmak gerekmiyor.. Selanikli Mustafa Atatürk'ü rab edinip ona kulluk etmek de, yalnız heykelinin ve fotoğraflarının önünde secdeye kapanmak değildir.

Allahu Teala kendisinin indirmiş olduğu ile hükmedilmesini emretmiş (Maide, 5/44) bulunduğu halde Atatürk'ün laikliğini "İslam'a uygun" (helal) kabul edenler, Selanikli'yi "rab" edinmiş durumdadırlar.

Evet, bugün Türkiye'de pekçok siyasetçi, hatta ilahiyatçı, Selanikli'yi rab edinmiş durumdadır.

Ona ibadet ediyorlar.

*

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı zamanında Mısır ve Tunus'u ziyaret edip onlara "Şeriat yerine laiklik" tavsiyesinde bulunmuştu.

"Kur'an ve Sünnet'in mesajını bırakın, Selanikli Mustafa Atatürk'ün ilke ve devrimlerini alın" dercesine..

Ve buna karşı Türkiye'deki cübbeli cübbesiz soytarılardan, sözde Ehl-i Sünnetçilerden bir ses çıkmadı.. Ne bir inilti, ne bir sızıltı, ne bir vazıltı, ne bir mırıltı..

Varsa yoksa "dünya lideri, mazlumların umudu, dombıra şahikası" edebiyatı..

Evet, Erdoğan Mısır ve Tunus'taki bu tavsiyesinin İslam'a uygun (helal) olduğunu da ileri sürdü.

Böyle birşey, Selanikli yaptı, Erdoğan da tavsiye edip uygun buldu diye "helal" olur mu?!

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bu hususta Erdoğan'dan daha kıdemli.

Onlar demokratlıklarını ve laikçiliklerini Abant Platformu aracılığı ile çok daha önce ilan etmişlerdi. (Şimdi sürgünde aynı teraneyi tekrarlamaya, Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı yapmaya devam ediyorlar.)

Erdoğan'ın Milli Görüş gömleğini çıkarıp laikçiliğini ilan etmesi, FETÖ'ye yetişmesi biraz zaman aldı.

Tesadüfe bakın ki, onun böyle değişim ve dönüşüm türkülerini söylemeye başladığı sıralarda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan merhumun müridanı olduklarını söyleyenler de Sağduyu Partisi adlı bir gecekondu tipi prefabrik parti vasıtasıyla laiklik ve demokrasi havariliğine soyundular.

Yani FETÖ'nün izini takip etme hususunda Erdoğan bunları geçmeyi başaramadı.. İpi birlikte göğüslediler.

Boynuz kulağı geçermiş.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular), FETÖ'cülerden daha "şiddetli" bir dil kullanıyorlardı.

"Karşı saflar" oluşturma bakımından "din"i önemsemediklerini, "siyasi konum"larını belirleme bakımından "dinî değerler"e dayanmadıklarını açıkça yazdılar. 

Pervasızca.. Takiyye yapmaya gerek duymadan.. (Hâlâ da aynı hezeyanları yeni vird-i zebanları olarak tekrarlayıp duruyorlar.. Bkz. https://sagduyu.global/)

Dinî (İslamî) değerler dinî değerler olalı böyle bir aşağılanma görmüş müydü?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da rahiplerinin "haram dediğine haram, helal dediğine helal" diyorlardı.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular) da Esad Efendi'nin oğlu Nureddin'i aynı konuma oturttular.

Onu rab yapıp karşısında kul olmayı içlerine sindirebildiler.

Gördüğüm kadarıyla hâlâ da ona ibadet etmeye devam ediyorlar.. Kullukta sebatlılar.

Ahirette bu sebatlı ibadetlerinin sevabına nail olacakları şüphesizdir.. Ameller zayi olmaz. 

*

Erdoğan, 1 Şubat 2024 tarihinde "Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir" diyerek hatasını düzeltme yönünde olumlu bir adım attı.

Saygı duyulması gereken önemli bir adım.

Ancak, hatasını telafi açısından yeterli değildir.. Çünkü, laikliğin Şeriat açısından durumuna açıklık getirmiş bulunmuyor.

Merhum Said Ramazan el-Bûtî Yaratıcının Varlığı Yaratılanın Görevi – İslam Akaidi adlı kitabında (çev. M. Yolcu – H. Altınalan, İstanbul: Madve Y., 1986) Allah’tan başkasının hüküm koyma hakkı yoktur” başlığı altında şunları yazmış durumda:

Bu vazife [Şeriat’in uygulanması] Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır.

Hakimiyet yalnız Allah’ındır. İnsanın vazifesi yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulamaktır.

… Bu hakikatleri inkâr ederek, dünyada [dünya hayatında] hakimiyetin yalnız insana ait olduğunu, kendi kendisini idare etmek için [Şeriat’le çelişen] kanun koyabileceğini sanmak mümkün olur mu?! Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ın olduğu halde onu insana [millet, halk vs. gibi gösterişli isimlendirmeler eşliğinde kullara] malederek, inkâr ile imanı bir araya getirmek biraz önce izah ettiğimiz hakikatlerin tümünü inkar etmek anlamına gelmez mi?! (s. 379) …

Öyle ise; hakimiyet ancak ve yalnız Allah’ındır. Kullarının dünya ve ahiret işleri ile ilgili olarak da, pekçok sahada kanun koyan O’dur…. Kuracakları her sistemde, hayatları için çıkaracakları her konuda ilk mercileri O olacaktır. Kim bu hakikati kabul etmezse Allah’a ve Resulü’ne karşı gelmiş ve onları inkâr etmiş olur.

Artık bundan sonra o kişinin dili ile Allah’a ve Resulü’ne iman ettiğini iddia etmesi, namaz, oruç ve hac farizalarını yerine getirmesinin hiçbir kıymeti yoktur. Bu konuda aklî ve naklî deliller ittifak etmiş, Kitap ve Sünnet’in delillerinden hareket eden bütün müslümanların da icma‘ı [görüş birliği] hasıl olmuştur. (s. 380) …

İnsanın vazifesi, yeryüzünde sadece Allah’ın c.c. hükmünü uygulamaktır!…O, kendisine indirilen ve uygulanması istenen kanunun, her harfinin tatbikatından sorumludur. Bu konuda o, kendisinden istenenin dışında çalışma yapamaz. İctihad edemez [Dinde "güncelleme" yapamaz]. Hüküm verirken veya herhangi bir görüşü şûra aracılığıyla tercih ederken dahi, onun Kitap ve Sünnet’te açık hükmünün bulunmadığından ve o konuda [daha önce] müslümanların herhangi bir icma’ının da hasıl olmadığından emin olmak zorundadır.

Bu vazife Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır…. O insan bu hareketiyle Rabbinin gösterdiği çizgiden sapmış ve O’na kul olmaktan kurtulmaya çaba göstermiş; kendi kendisini, hüküm koyma ve idare etme sahasında Allah’a c.c. ortak koşmuş demektir [Bu, insanları Allah’a değil kendisine itaate çağırması anlamına gelir. Şeriat’i kaldırıp laikliği getirmek ve uygulamak, budur]. (s. 381) …

… insanın mükellef bulunduğu bu [kulluk] vazifesini yerine getirebilmesi için, çok ibadet etmesi, bol bol namaz, zikir ve nafile ibadetlerde bulunması [bile] kâfi gelmez. Eğer bir insan, hayatı için, istediği konuda hüküm koyabileceğine inanıyor ya da Allah Teala’nın hükümlerinden ve emirlerinden herhangi birinin bugünkü insanlığın yararına olmadığına itikad ediyorsa, o adamın tüm bu ibadetlerinin hiçbir kıymeti olmaz. Bütün müslümanların icmaı ile ve kesin delillerle sabit olmuştur ki, böyle inanan birisi mürteddir. İslam dairesinden çıkmıştır. (s. 382)

… İslam toplumunu kurmak ayrı birşeydir, bütün günahlardan arınmak ve masum olmak ayrı birşeydir. İslam toplumu masum değildir. 

Bütün hatalardan günahlardan masum olmak ise, hiçbir zamanda gerçekleşmiş birşey değildir. Ne sahabe devrinde, ne tabiîn, ne de onlardan önce veya sonra gerçekleşmiş birşeydir. İsmet [masumiyet, günahsızlık; toplumun ıslah edilip günahlardan arındırılmış olması], Allah Teala’nın İslamî hükümlerinin yürürlüğe konması ve İslam Şeriati’nin tenfizi [infazı, tatbiki] için ileri sürülen bir şart değildir. (s. 83-84)

*

Evet, merhumun ifade ettiği üzere, müslüman birey günahsız (peygamberler gibi masum) insan demek olmadığı gibi, İslam toplumu da hiç günah işlenmeyen toplum değildir.

Fakat İslam toplumu, hüküm koyma hakkının Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne ait olduğuna kalben inanan, lisanıyla ikrar eden (anayasa ve yasalarına yazan) ve gücü yettiğince bununla amel eden toplumdur. 

Kâfir devlet ise, Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne (s.a.s.) hüküm koyma hakkı tanımayan devlettir. Böylesi devlet tağuttur, deccalî ve firavunî devlettir.

Geçmişte İslam devletlerinde Şeriat’in tam uygulanmamış, kimi yöneticilerin bazı hükümleri çiğnemiş olmaları ile, bugünkü laiklik savunuculuğunu birbirine karıştırmamak gerekir. 

İlki günahkârlıktır, fasıklık ve zulümdür, ikincisi ise küfürdür, imansızlıktır, irtidattır, İslam’dan dönmek ve İslam’ı tahrif etmektir, dalalettir, sapıklıktır. 

*

Laikliğin İslam’a aykırı olmadığını savunanlar namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler, kurban da kesseler, küfre düşmüş olurlar.

Gurur ve kibri bir tarafa bırakıp bu düşüncelerinden tevbe etmeleri gerekir.

Şayet böylesi düşünceleri kamuoyu önünde dile getirmişlerse, yine kamuoyu önünde hatalarını düzeltmek zorundadırlar.

Aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahınki gizli olur.


E-KİTAP: ESKİ YUNAN'DAN KALAN GERİCİLİK: DEMOKRASİ

 https://archive.org/details/eski-yunandan-kalan-gericilik-demokrasi


ESKİ YUNAN’DAN KALAN GERİCİLİK:

DEMOKRASİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI 5

DEMOKRASİ: İMKÂNSIZ HAYAL 14

EGEMENLİĞİNİN, ÇAĞDAŞ BATI EMPERYALİZMİNİN MÜDAHALE ARACI (YA DA SİLAHI) DEMOKRASİZM KARŞISINDAKİ SAVUNMASIZLIK VE ÇARESİZLİĞİ 19

MİLLET HAKİMİYETİNE GETİRİLMİŞ “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” KAYIT VE ŞARTLAR 33

DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR 40

EVRENSEL VE EBEDÎ HAKİKAT İSLAM KARŞISINDA DEMOKRASİ HELVADAN PUTU 50

CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ 55

MİLLETİNİ KAYBEDEN MÜSLÜMANIMSILAR İÇİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ OYUNCAĞI: MİLLETSİZ ‘MİLLİ İRADE’ 66

İSLAM ŞERİATI VE LAİK DEMOKRASİ 77

DEMOKRATİK ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK VE “BİRARADA YAŞAMA” EDEBİYATI KARŞISINDA ŞERİAT’IN ADALETİ 89

LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ 110

İSLAMCI ÇOĞULCULUĞA KARŞI DEMOKRATİK TEKÇİLİK VE TOTALİTARİZM 124

MUTLAK KORKU, MUTLAK ZULÜM VE MUTLAK KÖLELİĞE KARŞI TEK ÇARE 128

SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR 142

İSLAMCILIĞA (SİYASAL HAKÇILIĞA) KARŞI DEMOKRASİ (SİYASAL HALKÇILIK) ŞİRKİ 150

DEMOKRASİ MÜNAFIKLARIN REJİMİDİR, ÇÜNKÜ MÜNAFIKLIK REJİMİDİR 158

LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR 166

CANAVARLAŞAN TANRILIK TASLAYICILIK: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 174

İSLAM İNSAN ŞEREF VE HAYSİYETİNİ ESAS ALIR, DEMOKRASİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) CUMHURİYETÇİLİK İSE KÖLE RUHLULUĞU VE SÜRÜLEŞMEYİ GETİRİR 179

MİLLETİ SÜRÜLEŞTİREN ATATÜRKİST DİKTATÖRLÜĞÜN MİLLET İRADESİ NİNNİSİ 185

TAKİYYE VE DİKTA SARMALINDA DEMOKRASİ MASKELİ BALOSU 194

İSLAMÎ “İCMA”YA DEMOKRATİK ÇOĞUNLUK ELBİSESİ GİYDİRME HOKKABAZLIĞI 203

ERDOĞAN’IN OYUNU VE MÜSLÜMAN'IN RÜŞD ÇAĞI 209

KAVRAMLARIN SAVAŞI 218

SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR 221

DARBE DEMOKRASİSİNDE İSLAM DEVRİMİ 230

İSLAMCILIKTAN LAİK DEMOKRATLIĞA, DİNCİLİKTEN SÖZDE DİNDARLIĞA 234

ŞERİAT’İN UYGULANABİLİRLİĞİ 250

"DEĞİŞİM MUHAFAZAKÂRLIĞI” SİYASAL İSLAM’A KARŞI 258

“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİYE” İMİŞ.. 271

İSLAM VE ŞERİAT, DİN VE FIKIH 280

TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI? 282

MAKASIDU’Ş-ŞERÎA (ZARURAT-I HAMSE) İSLAM DEVLETİNİ ZORUNLU KILMAKTADIR 293

BAŞKANLIK VE “BEKA” MESELESİ 299

 

MOLLALARIN VE İLAHİYATÇILARIN DRAMI VE ZOR SINAVI

 






Değil laik (siyasal dinsiz) devlette, İslam devletinde bile, din alimlerinin yöneticilerden (devletlulardan, devletten) uzak durmaları, onların güdümüne girmemeleri, devletçilik yapmamaları, İslam’ın mesajı evrenselken ve ümmet şuuru gerektiriyorken yerlilik ve millilik putlarını öne sürmemeleri gerekir.

Bir Molla Güranî ve Zenbilli Ali Efendi gibi hareket edebilmelidirler.

İslam, devletçilik güdümlü bu “yarım hocalık” ile, yerlilik ve milliğin, beka iddiasındaki fani devletin “tarihselliği” içine sıkıştırılıp “tarihsel” hale getirilmektedir.

İslam, tarihsel (bir tarihî dönem ve coğrafyaya, bir zaman ve mekâna özgü) değildir, evrenseldir, çağlar üstüdür.. İlkeleri de evrensel mahiyettedir.. Bununla birlikte, bugün Türkiye’de, laik (siyasal dinsiz) devletin açık ya da örtülü biçimde emrine girmiş olan cepçi/cüzdancı modernist ilahiyatçı taifesi, bir yandan onu hukuk sistemi (şeriat) itibariyle tarihsel ilan ederken, diğer yandan “devletin laikliğine, Türkçülüğüne, Atatürkistliğine, devlet enaniyeti, kibri ve büyüklük iddiasına endeksli” bir İslam yorumu üreterek, onu akıllarınca güncelleyerek (iddialarına göre “tuhaf bir nostalji ve Asr-ı Saadet simülasyonu" olmaktan çıkarıp yaşayan toplumsallık ile buluşturarak), dini gerçekten kelimenin tam anlamıyla “tarihsel” hale getirmeye, (dinleriyle oynayan yahudi ve hristiyan din bilginleri gibi) İslam'ı derin devletçiliğin arzusu doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil etmeye çalışmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet davası güdenlerin bir kısmı da bu şekilde Sünnîliği laik (siyasal dinsiz) devletin politikaları çerçevesinde yorumlamaya uğraşmaktadır.

*

İmam Suyutî’nin Câmiu’s-Sağîr’inin “Amirler ve Memurlar” bahsinde şöyle bir hadîs yer almaktadır (Münire Aydın’ın tercümesiyle):

“Benden sonra, ümmetim­den bir kavim gelecektir. Bunlar Kur’an okurlar ve dinî ahkâmı iyi anlarlar. Buna rağmen kendilerine sokulan Şeytan şöyle der: ‘Eğer siz sultanın yanına giderseniz hem dünyanızı kazanırsınız hem de di­nî bilgilerinizin sayesinde onları da yola getirirsiniz.’ Ama, hiç de böyle olmayacaktır. Çünkü çalıdan dikenden başka bir şey koparılamayacağı gibi, devlet adamına yakın bulunmak da insana hata ve günahtan başka bir şey kazandırmaz.”

Bu hadîste cahil insanlardan bahsedilmiyor. Cahil insanların ne kendilerine ne de başkalarına doğru dürüst bir faydası olur. Burada sözü edilen kesim, Kur’an’ı mütalaa eden ve dinî ahkâmı iyi anlayanlar. Yani âlim ve fakih kimseler.

Bu noktada “sultanın yanına gitmeyi”, dar anlamda bürokraside görev almak olarak da anlamamak gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen hoca gibi “sultan” (sulta sahibi, yönetici) ile arasına mesafe koyan devlet görevlileri bulunabileceği gibi, resmen devlet görevlisi olmadığı halde siyasetçiler, parlamenterler, devletin yasama organı olan Meclis’teki siyasal partiler vs. üzerinden devletle bağlantı kuranlar da bulunabilir.

Önemli olan sözde değil, özde sivil olabilmektir.

*

Bir başka ilişki biçimini ise, “örtülü” ve “derin” bağlantılar oluşturmaktadır.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin ardından MİT’te görevli bir albayın gelip kendisine şöyle bir öneride bulunduğunu açıklamıştı: Atatürk’e deccal demekten vazgeçin, yurtdışında Millî Görüşçüler ve Süleymancılar’la mücadele edin, Beyazıt’taki dersanenizi kapatın. Buna karşılık sizi destekleyelim, önünüzü açalım, Risale-i Nur’ları yaygınlaştıralım.”

Kutlular bunu kabul etmemiş ve kamuoyuna yıllar sonra açıklamıştı. Ancak, lider konumundaki başka birkaç Nurcu ismin, o dönemde, tam da kendisinden istenilen biçimde hareket etmeye başladığını da belirtmişti.

Benzer şekilde, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da, vefatından beş ay önce yaptığı son haccı sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisini bir süre önce ziyaret edip bazı tekliflerde bulunduklarını açıklamış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil” diye konuşmuştu. (Beş ay sonra, cemaatin rahat etmesinin önündeki engel kalktı.)

Esad Efendi ve Kutlular MİT’in teklifini reddetmiş ve bu konuda toplumu bilgilendirmişlerdi. 

Peki ya böylesi teklifleri kabul edenler?..

Toplum bunları nasıl tanıyacak?..

*

Hiç kuşkusuz böylesi teklifleri kabul edenlerin de vicdanlarını rahatlatmak için tutumlarını rasyonalize etme imkânları var.

Mesela Kutlular şöye bir akıl yürütmeyle kendisini aldatabilirdi: “Zaten Millî Görüşçüler’in ve Süleymancılar’ın bir sürü hatası, eksiği ve yanlış görüşü var. Ben sadece bunlar üzerinden onlarla mücadele ederim. Fazladan birşey söylemem. Üstelik onlar da bizi bazen haksız yere eleştiriyorlar, bu vesileyle onlara da cevap veririz. Atatürk’e deccal demek de dinî bir vecibe değil. ‘Burası karanlık’ demeyi bırak, bir mum yak! Beyazıt’taki dersane de vazgeçilmez nitelik taşımıyor, orası Kâbe değil; Laleli’de bir başkasını açarız, olur biter.. Bu bir fırsat, değerlendirmeliyiz.. Bu bir fetihtir, açılıştır, hizmetin yaygınlaşması açılımıdır.”

Evet, böyle diyebilir ve kendisini kandırabilirdi.

Şüphe yok ki, bu tür teklifleri kabul edenler, kendilerini böylesi akıl yürütmelerle aldatmakta, işbirlikçiliklerini rasyonalize etmektedirler.

*

Ancak, bu tür teklifleri yapanlar, aslında benzer teklifleri, birlikte mücadele edilmesini istedikleri diğer taraflara da yaparlar. Çünkü, çalışma yöntemleri bunu gerektirmektedir. (12 Eylül öncesinde aynı silah solcunun da, sağcının da cinayeti için kullanılabiliyordu.)

İşin esasını, tarihin en basit fakat en etkili emperyal(ist) yönetim taktiği oluşturmaktadır: “Böl ve yönet.”

Böylece, düşman kabul ettikleri odakların enerjisini birbirlerine karşı kullanırlar.

Evet, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca, aslında fikir tartışmalarına ve insanların birbirlerini uyarmalarına ihtiyaç vardır.

Fakat bunun, bir yerlerden alınan talimat doğrultusunda yapılan güdümlü ve son tahlilde başka amaca hizmet eden operasyonlar olmaması gerekir.

*

Merhum Said Ramazan el-Bûtî’nin Suriye’deki rejimle olan ilişkisinin böylesi örtülü ya da derin bir pazarlığın sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Onunki şeffaf ve açık bir ilişkiydi, bununla birlikte, rejimle ve rejimin adamlarıyla arasına mesafe koymaması, onun manevra alanını uzun vadede yok etti.

Kendince çok iyi niyetlerle yaptığı ittifak, onu da zulüm çarkına kademe kademe sürükleyip götürdü. 

Çalıdan, dikenden başka birşey toplayamadı.

Muhtemelen rejimin adamlarını ıslah etmeyi umuyordu, ama, onların “el-Bûtî gibi bir âlim bile bizimle” diye vicdanlarını susturmalarına ve onu başkalarına karşı koz olarak kullanmalarına hizmet etmiş oldu.

Kullanılmamaya, "dilsiz şeytan" olmamaya, küfrün, zulmün ve fıskın pasif destekçisi haline gelmemeye dikkat etmek gerekir.

*

Evet, başlangıçtaki sapmalar pek hissedilmez. Mesela siz, Kıble’ye yönelirken sadece iki derecelik bir sapma yaptığınızda bu dışardan bakanlarca ilk anda fark edilmeyebilir. Fakat yönünüzü döndüğünüz yer aslında Mekke değil Cidde’dir.

Tam da yöneldiğiniz istikamete doğru yürürseniz asla Mekke’ye ulaşamazsınız.

Aynı şekilde, bugünkü rejimlerle açık ya da örtülü ittifaklar kurmuş olanları da, hayat yürüyüşü, çok farklı noktalara sürükleyebilir, sürükler.

Bunlar, kendileriyle birlikte başkalarını da aldattıklarını zannedebilirler, fakat gerçek böyle değildir. Eğer sarımsak yemişseniz, bunu ayrıca deklare etmeniz gerekmez, kokusu sizi ele verir.

Yüzünüze söylemeseler, söyleyemeseler bile, temas kurduğunuz insanların en azından hassas bir burna sahip olanları bu kokuyu alırlar.

Sizin için üzüntü ve ıstırap duyarlar.


"DÜŞÜNDÜĞÜNÜ 'ZANNEDEN' BİR HAYVAN" OLARAK AGNOSTİK (BİLİNEMEZCİ AMA, NASILSA BABASINI BİLİYOR)

 



Kelamcı Fikret Çetin ile agnostik Diamond Tema’nın agnostisizm konulu tartışmasının video kaydının 45 dakikasını izledim.

İki buçuk saatlik uzun bir video.

Konuya 14’üncü dakikada giriyorlar.

Diamond Tema kendisini agnostik olarak tanımlıyormuş.

Agnostisizm, şüphecilikten (septisizm) bir şube..

Spinoza, “Şüpheciye düşen, sükuttur” der, fakat agnostik Diamond bir türlü susmuyor, vıdı vıdı edip duruyor.

Agnostisizmi de bildiğimiz türden bir agnostisizm değil, kendisinin şahsına özgü, kendisinin icat ettiği bir agnostisizm. (“Köktenci” agnostikler insan algılarından vs. de şüphe eder, zihnimiz dışındaki gerçeklik/realite ile zihnimizdeki izlenim arasında mütekabiliyet ve uygunluk olup olmadığının bilinemeyeceğini kabul ederler.. Diamond’un böyle bir şüphesi hem var, hem yok.. “Özel agnostisizm”i bu noktada çelişkili olmayı seçmiş.)

Nasrettin Hoca’ya “Hocam senin bir icadın var mı, birşey icat ettin mi?” diye sormuşlar, “İcat ettim, kar ile soğan yemeyi icat ettim, fakat ben de beğenmedim” demiş.

Bu soğan filozofu da bir icada imza atmış, kendi şahsına özgü bir agnostisizm icat etmiş.

Nasrettin Hoca’dan farkı ise, bunun, icadından memnun olması.

*

Evet, konuya 14’üncü dakikada girmişler.. 20 dakika peşrevle geçiyor, 34’üncü dakikada Fikret Çetin, Diamond’un temel çelişkisine işaret ediyor:

“Peki şunu soruyorum, birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına mı bağlıdır diyorsun?”

Evet, aslında defolu filozofluk heveslisi tam da bunu söylüyor.. Bu soru yöneltilmeden önceki son laf-u güzafları şöyle:

“… Varlığın nesne olan, bilgi sahibi olabileceğimiz bir şey olduğu iddia edilen bütün özelliklerin ve bütün varlıkların bize farklı farklı yansımaları olduğunu söylüyorum. İnsan vücudu, beş duyu organı, hatta akıl mantık çok farklı çıkarımlarda bulunduğu için bunlar bizim çıkarımlarımızdır, çıkarımlarımızın gördüğümüz veya incelediğimiz varlığa tam anlamıyla uyduğunu söylemek ise bir zandır, bilgi değildir.”

Zan da bilgidir de, şüphe içeren, kesin olmayan bilgidir.. Şüpheli bilgi.

Diamond örnek de veriyor, mesela gemiye uzaktan baktığında küçük ve hareketsiz, yakından baktığında büyük ve hareketli görünüyormuş, bal ağıza sürüldüğünde tatlı, göze sürüldüğünde yakıcıymış.

Defolu filozofun anlayamadığı ise şu: Geminin ve balın varlığını bilmekle, özelliklerini bilmek ayrı şeydir.

Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini bilmekle, zatını ve sıfatlarının künhünü bilmek de ayrı şeylerdir.

Geminin büyüklüğü ve küçüklüğüne gelelim.. Denizdeki geminin büyük, oyuncakçı dükkanındaki oyuncak geminin ise küçük olduğu hususu zan mıdır?!

Çocuğun ağzı laf yapıyor da, kafası bu meselelere tam basmıyor.

Tanrı'nın varlığı meselesi hakkında söylediklerine bakıldığında aslında pozitivist ve materyalist olduğu anlaşılıyor, fakat o kendisini agnostik zannediyor.

Kendisinden habersiz, neyi savunduğunu bilmeyen bir şaşkın.

*

Diamond’un yukarıya aldığımız lafı “bilgi”yi imkânsız hale getiriyor, herşeyi “zan” derekesine düşürüyor.

Böyle birinin şüpheciliğe ve agnostisizme sığınması yadırganmaz.. (İşin kötü tarafı şu ki, en adi bir eşekliğin bile isminin ardına bir "izm" eklendiğinde aptallar onu eşine az rastlanan bir felsefe boncuğu zannediyor.)

Ancak, bilgi bahsinde herşey zan üzerine kurulu değildir.

Mesela Diamond’un bir şempanze değil de insan olduğu düşüncesi zan mıdır?!

Bazı şeylerin varlığını bilmek için onu beş duyu ile algılamış ve bu sayede tam olarak tanımlayabilir hale gelmiş bulunmamız gerekmez.

Mesela, Diamond’un bir anne ve babasıının bulunduğunu bilmek için anne ve babasını tanımak, beş duyu ile yoklamak (görmek, seslerini işitmek, dokunmak, koklamak, dilimizle yalayıp tatmak) gerekmiyor.

Duyularımıza hiç başvurmadan, aklımız sayesinde, onun bir anne ve babasının bulunduğunu biliyoruz.

Ama mesela babası nasıl biridir, ahlâkı, görünüşü, yaşı vs. nedir, bunları bilemeyiz, fakat babasının insan olduğunu (bir maymun olmadığını) ve sadece bir tane babasının bulunduğunu, üç beş tane babasının olmadığını biliriz.

Hayır, zan değil, kesin olarak biliriz.

Diamond, istiyorsa bize, “Hayır, o, sizin kendi zannınız, iş bildiğiniz gibi değil” diyebilir, ona karışmayız.

Ancak, onun bu itirazı bizim bilgimize bir zarar vermez.. Onun itirazını, şüphecilik ve agnostik marka bilgisizliğini kaale almayız.

Diamond, “Öyleyse babamın şempanze değil insan olduğunu bana ispatlayın, samimi söylüyorum, ispatlarsanız inanacağım” derse, bunu da yapamayız.

Çünkü, “akıl” yoluyla ispatlanan birşeyin varlığını “duyusal algılar”a, duyuların şahitliğine bağlayan bir anguta hiçbir şeyi ispat edemezsiniz.

Bilmezliği (agnostisizmi, cehaleti) seçen birine neyi nasıl öğreteceksiniz?!

*

Evet, birşeyin varlığını bilmek için her zaman duyuların şahitliği gerekmiyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği meselesi de böyledir..

Varlığı ve birliği akıl yürütme yoluyla kesin olarak bilinir, fakat zatı ve sıfatlarının künhü “tam olarak” bilinemez.

İnsan Allahu Teala’yı zihninde de canlandıramaz.. İnsanın zihnindeki tasavvvurlar da Allahu Teala tarafından yaratılıyor. İnsan, bu evrenin bir parçasıdır, ve birşeyi zihninde ancak o güne kadar algıladığı renklerle canlandırabilir.. Daha önce görmemiş olduğumuz bir rengi zihnimizde canlandıramayız. Yine, zihinde oluşan şekiller, terkibi itibariyle yeni olsa da, aslı itibariyle evrende mevcut olan şeylerdir.. Mesela zihnimizde çok acayip bir yaratık tasavvur edebiliriz; o, evrende mevcut değilse de, rengi ve görünüşünün parçaları itibariyle evrende mevcuttur, farklılık terkiptedir.

Allahu Teala evrenin (yaratılmış varlıkların) bir parçası olmadığı, yaratıcısı olduğu için onlara benzemez, ve evrenin bir parçası olmadığı için de algılanamaz, zaman ve mekândan münezzehtir.. Yaratılmışlara benzemez.. Güneş ışığının Allahu Teala’ya değmesini ve yansıyıp bizim gözümüze gelmesini, böylece O’nu görmemizi bekleyemeyiz.. Cennetlikler Cennet’te görecekler fakat bu bilâ keyf (keyfiyetsiz, nasıllık bakımından anlaşılamaz ve açıklanamaz) ve bilâ teşbih (başka birşeye benzetilemeyecek şekilde) olacaktır.

*

Allahu Teala’nın varlığı akılla bilinir, duyusal algı ile değil.. Diamond’un babasının bir insan olduğunu, bir şempanze olmadığını, ayrıca babasının birkaç tane değil bir tane olduğunu (içinde yaşadığımız dünyanın işleyişinden hareketle) bildiğimiz gibi, Allahu Teala’nın (yaratıcının) varlığını da bu kâinatın ve varlıkların durumlarından hareketle kesin olarak biliriz.

Bunun esası şudur: Ya kâinatın kendisi tanrısal özelliklere sahip olmalıdır (yani Tanrı olmalıdır), ya da Tanrı tarafından yaratılmış olmak durumundadır.. İlk şık, kâinatın özelliklerinden dolayı geçersizdir (Ki mesela İmam Matüridî bunları Kitabü’t-Tevhîd’inde sıralar). Modern fizik de Big Bang gibi teorilerle bu noktaya gelmiş durumdadır.

Allahu Teala’nın varlığını kabul etmek istemeyenler “Big Bang öncesi belki şöyleydi, belki böyleydi” diye kendi kafalarından bir peygambersiz din ve metafizik icat edebilir, kâinatın kendisini tanrı haline getirmek için hayal güçlerini zorlayabilirler, fakat o uyduruk kâinat tanrısının ne peygamberleri, ne de indirdiği kitaplar vardır.

Yoktan, yokluktan kendi kendine var oluş düşünülemez.. Bu kâinat, Allahu Teala tarafından yoktan var edilmiştir.. Yaratılmadığını düşünenler, gözlemledikleri varlığa (kâinata) tanrılık izafe etmiş olmaktadırlar.. Ancak, tanrıları için bir yaş kabul etmek zorunda kalıyorlar, evrenin yaşı 15-20 milyar yıl filan diyorlar, böylece tanrıları tanrı olmaktan çıkıyor, yaratılmış, sonradan ortaya çıkmış birşey haline geliyor.

Ezelî olmayan, bir yaşı bulunan varlık, tanrı olamaz.. Tanrı, evren için bir başlangıç takdir eden, bir yaş takdir eden Allahu Teala’dır.

Diamond’un agnostisizmi, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının künhünün bilinemeyeceği noktasında doğru, varlığının ve birliğinin bilinemeyeceği noktasında ise yanlış.

*

Bilgi, her zaman duyusal algılar ve akıl yürütme (muhakeme) ile oluşmaz.. Bazen “doğru haber” bilgi kaynağı haline gelir.

Mesela, aklımız bize, Dünya üzerinde mutlaka Antartika diye bir kıta bulunmalıdır demiyor.. Gidip görmüş de değiliz.. Fakat Antartika’nın varlığından şüphemiz yok, çünkü onun varlığını mütevatir haberle (yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun şahitliğiyle) biliyoruz.. Bu kadar insanın başka bir yere ait fotoğraf ve video görüntülerini Antartika diye yutturmaya çalışmış olması mümkün değildir.

Aklen mümkün” olan bir haberi “doğru kişiler” getirdiğinde, onu kabul ederiz.

*

Mesela ahiret hayatının varlığına dair bilgiye (Allahu Teala'nın varlığı ve birliği hususunun aksine) salt akıl yürütmeyle ulaşamayız.. Gelecekle ilgili bir konu olduğu için duyularımız da bu konuda bilgi vermez.. Ancak, “doğru haber” sayesinde onu biliriz.

O doğru haberi, Allahu Teala’nın indirdiği kitaplar ve peygamberler getirmiştir.. Peygamberlerin (pozitif-materyalist düzeyde sergilenen) mucizeleri, onların iddialarının doğruluğunun delilidir.. Peygamberlerle ilgili haberlerin tevatürle gelmiş olması da, o haberlerin doğruluğunun delilidir.

Mesela Kur’an, bize tevatürle intikal etmiş bir mucizedir.

Allahu Teala Kur’an’da kâfirlere, eğer inanmıyorlarsa herhangi bir surenin benzerini getirmelerini söylüyor.. Kâfirler mesela Kevser ya da İhlas Suresi’nin (Ki, birer satırdır) benzerini yazabilmiş olsalar, Kur’an’ın mucize olmadığını, Muhammed isimli bir Arap tarafından kaleme alınmış olduğunu ispatlamış olacaklar (sallallahu aleyhi ve sellem).

Fakat yapamıyorlar..

Çünkü kitap, yerlerin ve göklerin yaratıcısı, her şeye kadir olan Allah’ın kitabı.

Kullardan bir kulun kitabı değil.

Siz hiç, “Benim şiirlerimden iki satırın benzerini yazın da boyunuzun ölçüsünü görelim.. Yazamazsınız!” diye meydan okuyan bir şair gördünüz mü?

(Bugün Ahmed Gazalî'nin Hilmi Yavuz tarafından seslendirilen bir dörtlüğüne rastladım.. İlk defa.. Ve içimden ona bir nazire yazmak geldi:

"Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

"Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

"Ben sensiz bin gece kan yuttum

"Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Ahmed Gazâlî

Senin sa'yin daima meşkûr ve mutahhardır, mansûrsun,

İnhizamın ne yaptığını asla görmedin, mansûrsun,

Ben yalnız ve sessiz nice savaşlarda kan kustum,

Sen bir kere bile yalnız bırakılmadın, mansûrsun.)

*

Fikret Çetin’in sorduğu soruya dönelim:

“Peki şunu soruyorum, birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına mı bağlıdır diyorsun?”

Diamond, “tam tanımlanabilir” olmaktan, birşeyin tüm özelliklerinin bilinip ifade ediliyor olmasını kastediyor.

Fakat bir taraftan da, bunun mümkün olamayacağını, tanımlanan nesneye dair yapılan her tespitin zan olarak kalacağını, bilgi katına yükselemeyeceğini iddia ediyor.

Zavallı çocuğun kafası karışık.. Neye inandiği, neyi savunduğu belirsiz.

Fikret’in sorusuna verdiği cevap ise şu: “Hayır, ama bu özelliği barındırmalıdır.”

Şunu demiş oluyor: “Birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına bağlı değildir, ama bu özelliği barındırmalıdır.”

Kısaca şöyle: “Tam tanımlanabilir olmaya bağlı değildir, ama tam tanımlanabilir olma özelliğini barındırmaya bağlıdır.”

Tam tanımlanabilir olmaya bağlı değilse, o özelliği barındırmaya ne ihtiyaç var ki?!

“Yaşamak, nefes almaya bağlı değildir, fakat nefes alma özellliğini barındırmaya bağlıdır” demek gibi birşey.

Ya da şöyle: “Sınıf geçmek, öğrenip bilmeye bağlı değildir, fakat öğrenip bilme özelliğini barındırmaya bağlıdır.”

Tabiî burada Diamond’un agnostisizminin dikişleri patlıyor.

Çünkü “tam tanımlanabilir” olma, zannın sınırlarını aşıyor, kesin bilgi haline geliyor.

*

Evet, Diamond dangalağı bu noktada agnostisizme veda ediyor, pozitivist-materyalist hale geliyor.

Allahu Teala'nın varlığının ve birliğinin anlaşılması için aklî delilleri kâfi görmüyor, duyusal algılara bağlı "tam tanımlanabilirlik" şartı getiriyor.

Yani "yaratılmış" olan varlıkların özelliklerini Tanrı'da görmek istiyor.. "Yaratılmışlarla aynı özellikleri taşıyan" bir tanrı arıyor.. Kul tanrı..

Madalyonun arka yüzünde ise, bir insan olarak tanrılaşma, Tanrı gibi herşeyi bilebilme ihtirası yatıyor.. Bu şeytanî ihtirasın onu getirdiği nokta ise, "Madem ki bilme işinde duyularımı kullanamıyorum, o halde ben de Allah'ı inkâr ediyorum" küfürbazlığı.

Bu, bir yönüyle cehalettir, insanın duyusal algılarının kapasitesini tanrısal (herşeyi kapsar) hale getirme, onun yetersizliğinin farkında olmamadır.

Diğer yönüyle de Allahu Teala'ya karşı haddini bilmezlik ve küstahlıktır, O'nun gibi (Tanrı gibi) "bilebilir" olma iddiasında bulunmaktır.

Evet, dangalak çocuk aslında pozitivist ve materyalist, fakat kendisini agnostik zannediyor.. Kendisinden habersiz, neyi savunduğunu bilmeyen bir ahmak.

Ya da bile bile salağa yatıyor.. Tartışmada zeytinyağı gibi daima suyun üstüne çıkabilmek için çifte standart uyguluyor.. Devekuşu gibi yük taşıması istendiğinde kuş, uçması istendiğinde deve oluyor.

*

Çocuk ne dediğinden habersiz.. Ya da habersiz görünmek, devekuşu politikası gütmek işine geliyor.. Söz konusu tartışmada insanı "düşünen bir hayvan" olarak tanımlamış durumda.. Bu, daha özel bir insan, "düşündüğünü 'zanneden' bir hayvan".

Ancak, tartışmayı video üzerinden izleyenlerin çoğunun, tartışma hızlı bir biçimde cereyan ettiği için, Diamond’un laflarındaki düşüncesizlikmantıksızlık, tutarsızlık ve çelişkileri fark etmesi mümkün değil.

Peki, Diamond'un kendisi de fark edemez mi?..

Bence edebilir, ve de bile bile mantıksızlıktan yana tavır alıyor.. Kasten.

Bununla birlikte, konuşurken kendisinden emin bir görüntü veriyor, bu da onun sözlerine inandırıcılık (daha doğrusu etkileyicilik) kazandırıyor.

Tabiî bu etkileyicilik, cahil dinleyiciler için söz konusu.

*

Videonun tamamını izlemeyi düşünüyordum fakat ancak 45’inci dakikaya kadar tahammül edebildim.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."