SELANİKLİ MUSTAFA KEMAL MERMERİNDEN ATATÜRK YONTAN HEYKELTRAŞ: LORD CURZON

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 48

 

Önceki iki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a gidişinden önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık dönemde) bir “İtalyan şahsiyet”le yaptığı görüşmeler üzerinde durmuştuk.

Bu görüşmeleri anlatan kendisi.. Yazıya geçirip aktaran da has adamı Falih Rıfkı Atay.

Defolu dahi Selanikli, yabancılarla pek sıkı fıkıymış.

O günler, gizli pazarlıkların, entrika, hile ve oyunların bininin bir para olduğu günler.

Osmanlı’yı yenmiş olan İngiltere, Fransa ve İtalya ittifakının kendi içinde de bazı görüş ayrılıkları başgöstermişti.

Ancak son sözü söyleyen İngiltere (ve onun Dışişleri Bakanı Lord Curzon) oldu.

Osmanlı Devleti’nin akıbeti konusundaki nihaî kararı da yine Lord Curzon verdi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Anadolu’ya geçip yeni bir devletin temellerini atması ve böylece Osmanlı Devleti’nin tarihten silinmesi de Lord Curzon’un fikriydi.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, bu gerçeği cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden üç ay sonra, 18 Ocak 1919'da düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan’ın birtakım taleplerde bulunması İngilizler’in Anadolu’ya yönelik planlarını gözden geçirmelerini gerektiriyordu.

Bu arada Lord Curzon, önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla Selanikli ile anlaşmış ve bir plan üzerinde mutabakata varmış durumdaydı.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği yardım ve destek de, Yunanistan’ın Paris Konferansı’nda (İngiltere’yi sözde planlarını gözden geçirmek zorunda bırakacak şekilde) birtakım taleplerde bulunması da bu mutabakatın sonucu.

Ortada bir danışıklı dövüş, perde arkasında yapılmış rol dağılımına ve ezberlenen diyaloglara göre sergilenen bir tiyatro var.

Konferansta Yunanistan Başbakanı Venizelos’un (İzmir’de Rum nüfusunun çoğunlukta olduğunu iddia ederek) Wilson ilkeleri gereği bölgenin Yunanistan’a verilmesini talep etmesi İtalya’yı rahatsız etmişti. 

Bundan iki ay sonra da İstanbul Ortodoks Patriği’nin Antalya'nın da Yunanistan’a verilmesini istemesi İtalya’nın harekete geçmesine neden oldu. 

İtalyanlar, Yunanistan'ın bölgeyi ilhak etmesini engelleme bahanesiyle, müttefikleri İngilizler’in (görünüşte) onaylamamasına rağmen, 23 Mart 1919’da, Antalya, Konya ve Muğla'yı işgal ettiler. 

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 5 Mayıs’ta, İtalyanlar’ın Anadolu'daki etkisini sınırlandırmak ve İzmir'i de işgal etmelerini önlemek için Yunan birliklerinin İzmir'i işgal etmesini teklif etti.

Bahaneyi İtalya vermişti.

Lord Curzon’un, Yunanistan’ı Anadolu’ya göndermek için böyle bir bahaneye ihtiyacı vardı.

*

Fransa ve ABD, 6 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından 10 gün önce), İngiltere tarafından yapılan “Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılması teklifi”ne onay verdiler.

İngilizler’in arzusu, başkenti (İstanbul yerine) Anadolu’daki bir şehir olacak çağdaş ve uygar yeni bir Türk devletinin kurulması, onun vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi ve hilafetin kaldırılması..

Fakat bu yeni devleti kim, nasıl kuracak?

Anadolu’da bu yönde bir hareketin başlayabilmesi için Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) dışında üçüncü bir gücün Anadolu’ya saldırması lazımdı.

Böyle bir saldırı olmadan bir “kurtarıcı”nın Anadolu’da yeni bir hareket başlatması mümkün değildi.

*

İngiltere Başbakanı’nın (sözde) ülkesinde kimseye danışmadan aldığı bu karar (Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi kararı), İngiliz hükümetinde güya bölünmeye neden olduğu gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson’ın da tepki göstermesine neden olur.

Başbakanlığın Yunan taraftarlığına karşı Savaş Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Bakanlığı, Türkiye ile, İngiliz çıkarları doğrultusunda iyi ilişkiler kurulmasından yanadır.

İyi polis – kötü polis oyununun uluslararası bir versiyonu mükemmelen sergilenmektedir.

İngiliz hükümetindeki bu bölünme ve görüş ayrılığı görüntüsünün, Osmanlı topraklarındaki ve Hindistan gibi diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar’ın tansiyonunu düşürmüş ve amiyane tabirle “gazını almış” olduğu kesin. 

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde bir ara şu ifadeler yayınlandı (Sonradan kaldırdılar. Ancak maddenin kopyası şurada mevcut: https://www.mayintarlasi.com/2023/07/24/50420/):

“… İzmir'deki Yunan varlığı son derece elverişsiz koşullar altında başlayıp Anadolu'da bir Türk direnişi oluşmasına sebep oldu. Yunanların bu işgaliyle bütün Türkiye ayağa kalktı: ‘Başka milletlere katlanabilirdik ama Yunanlara asla.’ Mustafa Kemal'in bir kurtarıcı olmasını sağlayan şeyin, İngilizlerin yaptığı bu yanlış hareket olduğunda şüphe yoktur. İzmir gerçekten İngiliz veya Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiş olsaydı Mustafa Kemal asla böyle bir etkiye sahip olamayacaktı. Şimdi ise yalnızca kabaran öfke dalgalarını güçlü bir ırmağın kanalına yönlendirmesi yeterliydi. Türkler, güçlü ve muzaffer bir İngiliz ordusunun yasadışı işgaline bile dayanabilirdi ama eski bir tebaa olan Yunanlar tarafından yapılan işgal, neredeyse kabul edilemez bir rezaletti. Yunan istilası, İstanbul'un her yerinde kitlesel gösteriler ve ayaklanmalar meydana getirdi. İzmir işgali, düşman süngü çemberi içinde yarı koma halindeki harap, morali bozuk bir milleti öfkeli bir uyanıklık durumuna sokmuştu.”

Ancak, madalyonun bu görünen/gösterilen yüzünü ters çevirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

İngiltere, sözü edilen yanlışlığı/hatayı bilinçli bir biçimde, (istihbaratı / gizli servisi vasıtasıyla anlaşmış olduğu) Mustafa Kemal’in önünü açmak için yapmış olabilir mi?

Ya da olamaz mı?

İngiliz hükümetinin, bir Yunan işgalinin Türkiye’de büyük tepkiye yol açacağını ve halk tarafından sindirilmesi ihtimalinin düşük olduğunu bilmiyor olması beklenemez.

Nitekim İngiliz istihbarat subayı Yarbay Smith’in 13 Mayıs 1919'da sunduğu rapor bu gerçeği ortaya koyuyor:

"Eğer Yunanlar tarafından bir işgal yapılacaksa bu, ancak, her şeyden önce, Fransız veya İngiliz kuvvetleri tarafından bölgenin kontrolü ve polisliğinin üstlenilmesi ile yönetimin kontrol altına alınması ve daha sonra geri çekilen birliklerin yerini aşamalı olarak Yunan birliklerine devretmesiyle gerçekleştirilebilir."

Bu bilindiği halde, tam aksi yönde hareket edildi ve böylece Selanikli’nin önü açılmış oldu.

Bu bir hata mıydı?

*

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

Tam da bu noktada İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon sazı eline aldı, Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı.

Türküyü “çığırmaya” başladığı tarih çok ilginç: 19 Mayıs 1919..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün..

Türküsündeki dilek ise şu: ABD’nin Ermenistan, Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde “manda” yönetimi kurması..

Kendisi, (Çanakkale gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken) Türkiye’ye çöreklenmeyi başardığı halde “manda” yönetimi kurmayacak kadar kibar ve nazik..

Manda teklifinin gerekçesi ise şu: Böylece Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusu..

ABD’nin daha yeni ilan edilmiş Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkında.

Evet dese bile, hem Osmanlı Devleti hem de Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazım.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zor.

Evet, Lord Curzon, hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken, varmak istediği hedef de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibi “siyasette 24 saat çok uzun bir süre” ise, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu satırlar da yer alıyor(du):

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.”

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Vikipedi, aynı maddede Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor(du):

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var. Yani ABD’nin manda teklifini kabul etmesi, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı. Halbuki "çok erken yapılacak bir barış", Türk-Yunan çatışmasını önlemek için tek çareydi. Aynı zamanda Yunan Başbakan Venizelos, Yunanistan'ın Anadolu'daki varlığını çok uzun süre finanse edemeyecek olması nedeniyle zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordu. Zaman Venizelos'un aleyhine ve Mustafa Kemal'in lehine işliyordu. Sonuçta 1912 yılından beri savaşlar sürüyordu. Çözüm ne kadar uzatılırsa Yunanistan gibi küçük bir ülke için finansal zorluk o ölçüde artacaktı.” 

Görüldüğü gibi Curzon burada Venizelos’a Selanikli Mustafa Atatürk lehine esaslı bir “kazık” atıyor.

Bu kazık sadece barış görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili değil..

Haziran ayı, aynı zamanda İzmir’e asker çıkarmış olan Yunanistan’a (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Anadolu içlerine yürüme yasağının “fiilen” getirildiği ay.. Resmîleşmesi Ağustos’ta olacaktır.

Öyle ki, (sonradan yürümeye başladıklarında Ankara’nın burnunun dibindeki Polatlı’ya kadar giden, Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu mağlup eden) Yunan kuvvetleri o gün yürüyüşüne devam etmiş olsa, Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “toslayıncaya” kadar sellemehüsselam yol alabilecekti.

Bu da, Karabekir'in İstiklâl Harbi'nin (Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin) doğal lideri haline gelmesi sonucunu verecekti..

Böyle bir ortamda Selanikli'nin Erzurum ve Sivas'ta kongre tertiplemesi, Ankara'da yeni bir Meclis oluşturması ve İstanbul'a karşı "millet hakimiyetinden, millet iradesinden" söz etmesi mümkün olmayacaktı. 

Fakat, Selanikli'ye Samsun'a gitme ve Anadolu'da ağını kurma "vize"si veren İngiliz, Yunan'a, Anadolu içlerine yürüme "vize"si vermedi.

General Milne eliyle kırmızı kart gösterdi.

Yunan ordusu, İngiltere’nin emriyle bir yıl boyunca Aydın sınırında bekleyip İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretti, ot yoldu. 

*

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” 

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydi. Bernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” (A.y.)

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.”

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN DİYANET’İ HZ. İSA’YI ÖLDÜRMEYE, CİNAYET İŞLEMEYE NEDEN BU KADAR MERAKLI?

 











Birçokları, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının bulunduğunu düşünüyor.

Bu yönde karîne ve emareler mevcut bulunduğu için onları yalanlamak kolay değil.

Nitekim Erdoğan, 2018 yılının 8 Mart’ında İslam’ın güncellenmesi gereğinden söz etme gafletinde bulunmuştu.

Sözleri şöyleydi:

“… Son günlerde bakıyorsunuz din adamı olarak ortaya çıkıp da ne yazık ki kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup, dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı kendine göre içtihatta bulunan kişiler çıkıyor ortaya. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar çok farklı bir zamanda yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam'ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam'ın uygulanması yer, zaman koşullar her şeyiyle değişiyor. ...  Geçenlerde Diyanet’ten sorumlu olan başbakan yardımcıma da söyledim. Bizim Diyanet Teşkilatımızın Din İşleri Yüksek Kurulu var. Çok çok vasıflı bütün ilim dallarında yetki sahibi olan hocalarımız var. Tefsirde hadiste fıkıhta birçok. Hocalarımız ne iş yapıyorlar? Niye sessiz kalıyorlar? Sessiz kalıp bu alanı niçin bu adamlara kaptırıyorlar?”

(https://tv.haberturk.com/tv/gundem/video/erdogandan-kadinlar-gunu-mesaji-islamin-guncellenmesi-gerek/459501)

Erdoğan’ın bunları söylediği tarihten 19 yıl önce ise, zamanın cumhurbaşkanı Demirel, Kasım 1999’da şunları söylemiş bulunuyordu:

"Dünyevi ve uhrevi [ahiretle ilgili] alanlar dinin tanzim ettiği alanlardır. Yalnız, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, dinle devleti ayırmıştır; yani dünyevi olan kısmıyla, uhrevi olan kısmını ayırmıştır. Şöyle yapmıştır: Şeriat hukukunda devlet de dinin bir kurumudur. Devlet ile dini ayırdığınız zaman, devlet dinin kurumu olmaktan çıkıyor, çağdaş anlamda devlet [siyasal dinsiz devlet] haline geliyor; [Türkiye tipi] Cumhuriyet budur. Cumhuriyet, bir büyük hukuk reformudur [Batı’dan yamalı bohça gibi hukuk ithalidir]. Yani, şeriat hukuku ile pozitif [yürürlükte olan, mevcut olan] hukuku ayıran [Şeriat’i pozitif hukuk olmaktan çıkaran] bir olaydır.

“6666 adet ayet vardır Kuran'da. Bunun içinde bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 230; ama değişik şekilde ‘ahkam ayetleri denen, dünyayı tanzim eden ayetler var [Ahkam, hüküm kelimesinin çoğulu; hükümler demek oluyor]. Bu ayetlerin tanzim ettiğinin yerine, Türkiye Cumhuriyeti, pozitif [Batı’dan alınıp yürürlüğe konulan] hukukun tanzim ettiği bir durumu getirmiş? 76 sene önce. Şimdi ne isteniyor? Bir kısım kimseler, bunun dine aykırı olduğunu, binaenaleyh şeriat hukukuna dönülmesi lazım geldiğini söylüyorlar. İşte, irtica budur.

‘Ahkam ayetleri’nin yerini pozitif hukuk almıştır. Ve ‘Bu nedir?’ dediğiniz zaman; bu, hukuk devrimidir.

“ ‘İrtica dediğiniz olay ne? Aman geriye gidelim. Bütün kanunları bir kenara bırakalım, yeniden ‘ahkam ayetleri’nin usulüne göre gidelim. Bu mümkün değildir. Ben vatandaşıma diyorum ki; işte görüyorsunuz, [Türkiye’de] Kuran'ın ‘ahkam ayleri’ne göre dünya tanzim edilmemiştir. Gelin gene eski günlere dönelim diyorsanız, bu irticadır; dönemezsiniz.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/demirel-ahkam-ayetlerine-donusu-onermek-irticadir-39112375)

Böylece Nurcu kardeşlerimizden bir kesiminin Nurlu Süleyman’ı, münafıklıktan küfre yatay (veya belki de dikey) geçiş yapmış oluyordu.

*

Dikkat edilirse Erdoğan ile Demirel’in sözlerinde bir paralellik var.

Demirel, Batı’dan yamalı bohça gibi çalınıp çırpılarak pozitif (yürürlükte olan) hukuk olma tahtına oturtulan mevcut yasalardan vazgeçilip Şeriat’e (İslam hukukuna) dönülemeyeceğini, bunun irtica olduğunu söylüyor. (İrtica, rücu etmek, dönmek demek.)

Erdoğan da “Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” diyerek İslam’a ayar vermiş durumda.

Demirel, münafıklıktan açık küfre geçiş yapma cesaretini, öyle görünüyor ki, bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat katakullisi sayesinde kazanmıştı.. Erdoğan’ın 19 yıl sonra söylediklerine bakılırsa, 28 Şubat’ın 2018’de 21’inci yılına erişme bahtiyarlığını yaşamış olduğu söylenebilir.

Ancak, Demirel’in lafları ile Erdoğan’ınkiler arasında bir mahiyet farkı var.

Demirel, Şeriat’e el sürmüyor, dokunmuyor, onu alıp bir kenara koyuyor.. Erdoğan ise, onları güncelleyip değiştirme derdinde.

Erdoğan’ın söylemi, Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerini tahrif, tahrip ve tağyir geleneğini akla getiriyor.

*

Evet, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının (ya da hedefinin) bulunduğunu düşünenler, tümden desteksiz konuşuyor değiller.

Erdoğan’ın Diyanet’ten sorumlu başbakan yardımcısına söyledikleri de gösteriyor ki, Türkiye’de Diyanet kurumu siyasî baskı altında.. Hür ve bağımsız değil.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak.

Bununla birlikte, içindeki hamiyyet ve salabet sahibi, ahiret hesabından korkan kişiler sayesinde tümden zıvanadan çıkmıyor, belli bir ciddiyeti muhafaza ediyor.

Fakat “özel diyanet” sayılabilecek tarikatlar, cemaatler ve grupların bir kısmı için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Bunlardaki savrulma ve bozulma, akla hayale gelmeyecek boyutlarda.

*

Mesela Kadirî tarikatı şeyhi diye bilinen Haydar Baş belasını alalım.

Bu soytarı sözde Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’in izinden gidiyordu, gerçekteyse tarikatı Atatürkizm’di.

Selanikli “çok yalancı” şahsı “Hz. Ali’nin vekili, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin soyundan gelen (Ehl-i Beyt’ten) bir seyyid, kutbu’l-aktab (kutuplar kutubu) bir velî, sekiz yaşında Kur’an’ı ezberlemiş bir hafız” ilan etmişti.. Yalanın bini bir paraydı.

Böylece bu sahtekâr şeyhtan, tarihin gelmiş geçmiş en büyük yalancılarından (deccallerinden ya da deccal yamaklarından) biri olduğunu ispat etmişti.

İsmailağa Cemaati’nden olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet bu hususta biraz daha mütevaziydi, “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir (haramdır)” fetvasını işkembe-i kübrasından vererek İslam’ın haramlar listesinde güncelleme yapmakla yetindi.

Benzer şekilde Develili defolu Darwin Mustafa İsyanoğlu da mugalata ve safsata alanındaki maharetini sergileyip “Atatürk’ü tapılacak biri yapan ile Şeytan yapanın arasında hiçbir fark yok” diyerek “Gel ne tapılan ilah olsun, ne de Allah’a baş kaldırmış bir günahkâr, orta yolu bulup melek yapalım” mesajını vermişti.

İş bölümü işlevseldi, Cübbeli ve İsyanoğlu gibiler savunmada bekliyor ve Selanikli’yi dokunulmaz ve sorgulanamaz (lâ yüs’el) yapıyor, böylece araziyi Haydar Baş belası gibi tiplerin hücumuna hazır hale getiriyorlardı.

Şimdilerde Hakyolcular diye adlandırılan İskenderpaşa Cemaati’ni atlarsak onlara haksızlık etmiş oluruz.. Onlar, doğrudan Selanikli'den bahsetmek yerine onun yoz boz kurtunu yüceltmeyi, Sağduyu adlı bir parti kurup “İslam’a karşı laiklik ve demokrasiyi” savunmayı, Selanikli’nin şahsına değil de Atatürkizm’in hedeflerine odaklanmayı tercih ettiler.

(Daha doğrusu bunu merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın oğlu Nureddin yaptı, cemaatin geri kalanı da onunla “papaz olmamak” için sustu, itiraz etmedi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasının hakkında cari olmasına izin verdi. Ahirette onlara bu suskunlukları sorulacaktır.)

FETÖ’yü (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü) unutmuş değiliz.. Onlar da (sanki kendileri İslam’ı temsil etme konumundalarmış gibi) “dinler (hinler) arası diyalog” dalaveresini ortaya atmışlardı.

Ve (sanki Yahudi ve Hristiyanlar da “İbrahim’in milletinden” [Nahl, 16/123] imişler gibi) “İbrahimî dinler”den söz ederek “dinde güncelleme” yaptılar.

*

Burada cevap aranması gereken soru şu:

Özel diyanet”lerdeki bu tefessüh kendiliğinden mi ortaya çıkan bir bozulma, yoksa ardında “derin” güçlerin hile ve oyunları mı var?

Bu soru üzerinde derin derin düşünülmesi faydalı olur gibi görünüyor.

Ancak, “resmî diyanet”teki, yani Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bazı ilginçliklerin ardında siyasetin baskısının bulunduğunu, Erdoğan’ın yukarıya aldığımız sözleri de ortaya koyuyor.

Diyanet’in durumunu anlamak açısından, 1997 yılında, yani 28 Şubat döneminde Albay Oğuz Kalelioğlu’nun bu kurumda danışman olarak görev yaptığını hatırlamak yararlı olabilir.

Vikipedi’ninOğuz Kalelioğlu” maddesinde şu bilgiler yer alıyor:

“Yurtdışında değişik ihtisas kurslarına katılan Oğuz Kalelioğlu daha sonra NATO Karargahı'nda Daire Başkanlığı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği koordinatörlüğü yapmıştır. 1990 yılında 105 nci Topçu Alay Komutanı olmuş ve 1997 yılında Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı'nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığını kurarak dönemin dış tehdidi Yunanistan ve iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları yapmıştır. 1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur.”

Görüldüğü gibi asayiş de, CV de berkemâl.

Sıradan biri değil, Genelkurmay’da Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kurmuş.. Psikolojik harp..

Dönemin iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları da yapmış.

Ancak, 28 Şubat sürecinin yaşandığı o günlerde “irtica”nın PKK’dan daha tehlikeli ve öncelikli iç tehdit olarak sunulduğunu biliyoruz.. Peki bunda Oğuz Kalelioğlu’nun da bir katkısı var mıydı?

Yine, o dönemde yaşanan Aczimendeburi şeyhtan Müslüm Gündüz ile Fadime macerası yüzünden Türkiye’deki bütün dindarların acayip şekilde demoralize olduklarını hatırlıyoruz.

Tabiî aklımıza hemen psikolojik harpçi albayımız geliyor.

Gelmesinin tek nedeni psikolojik harpçiliği değil.. Nurettin Şirin yönetimindeki Selam gazetesi 28 Şubat sürecinin yaşandığı günlerde Aczimendeburilerle ilgili bir haber yayınlamış, onların marifetlerinin arkasında Emniyet Teşkilatı’ndan C. S. ile TSK’dan Albay O. K.’nın bulunduğunu yazmıştı.. Evet, haberde isimlerin sadece baş harfleri vardı..

O Albay O. K., bu Albay Oğuz Kalelioğlu muydu?

*

Bu yazıya Albay’ı misafir etmemizin nedeni başka..

Vikipedi’nin onunla ilgili maddesinde şu da söyleniyor:

1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)'dan emekli olduktan sonra, 1997 yılında dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz'ın daveti üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nda danışman olmuştur. 12 Nisan 2002 tarihinde Eyüp Müftülüğü Konferans Salonu'nda, İstanbul Müftüleri ve din adamlarına "Türkiye'nin Jeopolitik Konumu ve Dünyadaki Yeri" konulu konferans vermiştir.”

Kadrosuzluk yüzünden emekli oluyor ve derhal Diyanet’te kadroya yerleşiyor.. Diyanet’te kadro bol.

Soru şu: Diyanet İşleri Başkanı’na niçin, nasıl ve hangi konularda danışmanlık yapıyordu?.. Verdiği akıllar fikirler nelerdi?

*

Durum böyle olunca, Hz. İsa aleyhisselam ve Mehdi konusunda saçmalayan Ali Erbaş gibi Diyanet İşleri Başkanlarının tuhaf açıklamalarıyla karşılaştığımızda aklımıza (söz konusu Albay gibi) görünen (ve de derin oldukları için görünmeyen) danışmanlar geliyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “Mehdî beklemiyoruz” diyor. 

(Hadîs uzun.. İmam Suyutî’nin Câmi’u’l-Kebîr adıyla da bilinen Cem’u’l-Cevâmî’sinin Ezher tarafından yapılan 2005 tarihli yeni Arapça baskısının birinci cildinin 70-71’inci sayfalarında, Ahmed bin Hanbel ve el-Bâverdî kaynak gösterilerek aktarılmış.. Ravîlerin güvenilir olduğu belirtiliyor.. Ayrıca hadîsin Tirmizî, Ebu Ya’lâ ve başka bazı kaynaklarda muhtasar halde yer aldığı bildiriliyor.)

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “İstemez, müjdeyi biz almayalım, kalsın!” diyor.

Çok akıllı ya!.. Beğenmiyor.

*

Gerçek neden başka..

Gerçek neden, “derin Türkiye”nin Mehdîsinin zaten gelmiş olması..

Onların Mehdîsi, Haydar Baş belasının demeye getirdiği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk.. Hatta o, Mehdî’den de fazla bir şey, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmayan kurtarıcı.. Ebedî şef..

Bazılarına göre de, dünya lideri, zalimlerin korkulu rüyası Recep Tayyip Erdoğan gelmiş, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmamıştı. (Özellikle 10 yıl önce birileri tam da bu kafadaydı.. Son zamanlarda sesleri biraz kesildi.)

Prof. Ali Erbaş bir cinayet daha işlemiş, Hz. İsa a. s.’ı da öldürmüş.. (Merhum Emin Saraç hocayla yapılan bir röportajda, Prof. Mustafa Karataş’ın da aynı cinayeti işlediği için Hoca tarafından uyarılmış olduğunu okumuştum.. Karataş aklınca hocasına itiraz etmiş.)

Bu meseleyi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, çevirisi Ketebe Yayınları tarafından “Gaybın Önünde: El-Kavlu’l-Fasl” adıyla basılan eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklamış bulunuyor.

*

Artistliğe kalkışıp cahillik yapmanın, dinde yeni icat çıkarmanın anlamı yok.. Hz. İsa a. s.’ın Yahudiler tarafından çarmıhta öldürüldüğünü kabul eden (Kur’an ayetini inkâr etmiş olduğu için) küfre düşer, kâfir olur.

Hz. İsa’nın başka bir surette ölmüş olduğunu söyleyen ise Ehl-i Sünnet dışı bir bid’atçi sapık olmaktan kurtulamaz.

Durumu tehlikelidir, çünkü Hz. İsa’nın ölmemiş olduğunu bildiren hadîsler için “manevî tevatür”den söz edilmektedir. (Konuyla ilgili yeterli bilgiye şuradan ulaşılabilir: https://sorularlaislamiyet.com/hz-isa-as%C2%A0hakkinda-hadisler-mutevatir-midir)

Ali Erbaş’taki artistliğin bir benzerine Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde de rastlıyoruz

Onlar da, tıpkı Erbaş gibi Peygamber Efendimiz s.a.s.'in müjdesine burun kıvırıyor, beğenmezlik yapıyorlar:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.

(https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/648/155-161-ayet-tefsiri)

Her cümlesi aptalca..

İlk cümleden başlayalım:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir.”

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in daha sağlığında sahte peygamberler zuhur etti.. Şayet Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamberliğini ilan etmeseydi onlar da böyle bir iddia ile ortaya çıkmayacaklardı.. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamber olarak hiç ortaya çıkmamalı mıydı?!

Şu dangalakların kurdukları aptalca cümleye bakın!.. 

Bu yazdıklarına bir de utanmadan Kur’an tefsiri diyorlar.

Gelelim ikinci cümleye:

“Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir;…”

Ulan dangalak, Kehf Suresi’nde durumları açıklanan yedi uyurların (sonrakiler için ibret olsun diye) “gövdeleri ölmeden” uyumaları da zaruri değildi, fakat yine de gövdeleri 309 yıl ölümsüz kaldı.

Evet, zaruri değildir, fakat hadîste böyle olduğu bildiriliyorsa artık senin buna inanman zaruridir, angut cahil!

Cümle böyle bitmiyor, devamı da var, çünkü budalalık sınırsız:

“… bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür.”

Ulan angut, ulan düdük, peki o başka şekiller ne?

Neyi ispatlamaya çalışıyorsun rezil dangalak?

Sanki ayet ve hadiste “başka şekil” geçiyor, bizim de ona itirazımız var da, yerli-milli Luther bozuntusu bizi onu kabule davet ediyor, irşad için ter döküyor.

Sahtekâr soytarı, şimdi sana öküz desem öküzlere haksızlık olur, senin “başka şekil” dediğin şey, “hadîslerde bildirilen şekli” bir hiç uğruna, boş bir lafazanlık hesabına terk edip inkâr etmekten ibaret.

Bizim kepaze Luther meseleyi burada da bırakmıyor, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak coşuyor, şekil yapıyor:

“Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır.”

Vay vay vay!.. Tutmayın ağayı, ıslahat için, kötülüğü engellemek için, iyilik ve güzellikleri yaymak için meydana fırlayacak, tutmayın!..

Sen bunu külahıma anlat!.. 

Böyle edebiyat paralamayı biliyorlar, bütün yaptıkları ise bu türden zırvaları yazarak Diyanet’ten yüklü telif alıp banka hesaplarını şişirmekten ibaret.

*

Gelelim son cümleye:

“Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.”

Sanki Hz. İsa a.s.’ın geri geleceğine ve Mehdî’nin çıkacağına inananlar yan gelip yatıyorlar.

Ey ilahiyat sirkinin paragöz ve "düzen"baz palyaço ve soytarıları, hanginiz Hz. İsa ve Mehdî konusundaki tutumu bilinen merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin hak yolunda verdiği mücadelenin yüzde birini verdiniz, çektiği çilenin yüzde birini çektiniz?!

Hanginiz merhum Bediüzzaman’ın gösterdiği gayretin binde birini gösterdi, çektiği çilenin binde birini çekti?!

Diliniz uzun, mideniz büyük, beyniniz ise bomboş.. İşiniz gücünüz laik (siyasal dinsiz) düzenin değirmenine çaktırmadan su taşımaktan ibaret.

Aşağılıksınız.


NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR JOSE SARAMAGO: "HERŞEYİN TARTIŞILABİLDİĞİ BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ, DEMOKRASİ HARİÇ"

 



DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI

 



Batı’daki demokratik sistem, oradaki sosyo-ekonomik yapıdan ayrı düşünülemez.

Chomsky, demokrasinin, söz konusu sosyo-ekonomik yapı çerçevesinde gerçekte bir aldatma, oyalama ve uyutma işlevi gördüğünü şu şekilde açıklar:

Özel sektörün gücü, seçme ve düşünce özgürlüğüne sınırlamalar getirmekle kalmamış, aynı zamanda hükümetlerin manevra alanlarını da daraltmıştır…. Birleşik Devletler [ABD], gerek siyasi hayatın yoksulluğu ve gerekse bireysel özgürlükleri devlet baskısından koruma hususunda sınır sayılabilecek bir noktadadır. Bir tek partisi, bu partinin de iki hizbi vardır ve bu tek parti, iş adamlarının partisidir…. İşçi sendikaları ve halkın siyasi katılımcılığının artmasını sağlayabilecek diğer kuruluşlar, bilinçli bir şekilde pasifize edilmiştir. İdeolojik sistemin sınırlarını seçkinlerin çıkarları çizmiştir. Seçimler, bir formalitenin yerine getirilmesinden ibarettir.” 

(Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü, çev. Cevdet Cerit, İstanbul 1997, s. 65.)

Chomsky’nin belirttiği gibi, gerçekte tek parti vardır ve çoğulculuk denilen durum, bu tek partinin hiziplerinden ya da fraksiyonlarından ibarettir.

Fakat o hizipler, ayrı partilermiş gibi gösterilir.

Demokratik diye bilinen ülkelerin hemen hepsinde, aslında bütün partiler resmî ideolojiyi savunur.

Bu ideolojiye aykırı düşünceleri seslendirenler ise, parti kapatma şeklinde kendisini gösteren uygulamalarla karşı karşıya kalırlar.

Ve, onların lider kadroları, genellikle, seçme-seçilme hakkından, değişik yöntemlerle (ömür boyu, ya da siyaseten ölü hale gelinceye kadar) mahrum bırakılırlar.

Dolayısıyla, demokrasinin bir artısı olarak öne sürülen iktidarın şiddet kullanılmaksızın el değiştirmesinden, gerçekte söz edilemez.

*

Düşünce hürriyeti ise, demokrasilerde kimi zaman, yine Chomsky’nin ifadesiyle “şeytanlara özgü” bir karaktere bürünür:

“Konuşma özgürlüğünün pekiştirilmesi yolunda elde edilen kazanımların içerisinden bazıları, ancak şeytanlara özgü olabilecek olayların faillerinin savunmasından elde edilmiştir. Malum figürler, silahlar ve ateşe verilmiş bir haç ile gösteri yapan, zencilerin gömülmesini, Yahudilerin İsrail’e gönderilmesini talep eden Ku Klux Klan’ın suçsuz olduğu görüşünü dile getiren Yüksek Mahkeme, bu insanların hareketleriyle kendilerini ifade ettiklerine, ülkede fikir özgürlüğü mevcut olduğundan ortada bir mesele bulunmadığına karar vermiştir.” (A.g.e., s. 102-103.)

Türkiye’de de geçmişte, inancını yaşayan ve bunu saç ve sakal traşlarına, kılık ve kıyafetlerine de yansıtan insanların bir yandan gerici, irticacı, yobaz, iç tehdit vs. olarak nitelendirilerek aşağılanmaları, diğer yandan da kamusal yaşamın dışına itilmeleri,  demokrasiyi koruma hedefinin bir gereği ve fikir özgürlüğünün bir tezahürü gibi gösterilebilmiştir.

Üstelik Türkiye’de, söz konusu tutumun “şeytanlara özgü” bir düzenbazlık olduğunu söyleyebilecek aydınlar da yok gibidir.

Daha doğrusu, bu tür ülkelerde muhalif konumda olan aydınlar ancak yalvaran bir dil kullanabilirler, suçlayıcı bir tutum sergileme imkânından mahrumdurlar.

Chomsky gibi, “Sizler şeytansınız. Şeytanlık yapıyorsunuz” şeklinde konuşmaları düşünülemez, ancak “Ayıp oluyor, yapmayın, etmeyin! Biz de sizin gibi yerli-milliyiz.. Bu yaptığınız çifte standart değil mi?! N’olur biraz acıyın” diye yakınabilirler.

*

Bu tür ülkelerde şayet kılık kıyafet ve ibadet özgürlüğü gibi konularda kısmî bir gelişme yaşanırsa, bunun bedeli, o insanların, "kendi dünya görüşlerinin yasal düzenlemelere temel olması" taleplerinden vazgeçmeleri olmaktadır.

Türkiye’de AK Parti iktidarı döneminde yaşanan budur.

Nitekim AK Parti, Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ABD adına Yeni Dünya Düzeni’nin kuruluşunu haber veren, ve liberal demokratik sistemin “tarihin sonu(ahir/son zaman) olarak gösterilen zaferini ilan eden, yani liberal demokratik sistemin kıyamete kadar geçerli “dünya düzeni” ya da “hayat nizamı” olduğunu seslendiren Francis Fukuyama’yı doğrular şekilde, (Millî Görüşçü Erbakan'ın aksine) demokratik idealleri ve laik dünya görüşünü benimsediğini ilan ederek yola çıkmıştı.

Evet, bu tür çifte standart demokrasilerinde size ancak resmî ideolojinin versiyonlarından birine iman ederseniz ufak tefek bazı hak ve özgürlükler tanınmaktadır. 

İşte AK Parti’nin lider kadrosu Millî Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi redingotunu giyme kıvraklığını bu yüzden göstermişti.

Sureta iktidar olmayı başardılar, fakat arkalarındaki kitlenin dönüşmesine katkıda bulundular, onların laiklik yanlısı ve demokrat hale gelmelerini kolaylaştırdılar.

Böylece, kendilerine iktidar vizesi veren iç ve dış "gerçek iktidar" sahiplerine borçlarını ödediler.

Ancak, değişip dönüşen söz konusu kitlenin buna hazır ve teşne olduğu, kafa ve gönül bakımından kof halde bulunduğu, savrulup dönüşmek için sadece küçük bir işaret beklediği de anlaşıldı.

*

Demokrasilerde, Chomsky’nin işaret ettiği gibi, pratikte sadece servet sahipleri ile (ağa, paşa, çete türünden) nüfuzluların seçilme hakkı, sıradan halkın ise genelde sadece seçme hürriyeti vardır.

Bu yüzden  bugün “temsilî demokrasi” adı verilen yönetim biçimine Rousseau, “seçilmiş aristokrasi” adını vermektedir. Ona göre gerçek demokrasi, Eski Yunan’da (Atina’da) olduğu gibi her vatandaşın, her bir bireyin yönetime doğrudan katıldığı sistemdir. (Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 3, çev. M. Sencer, 6. b., İstanbul 1997, s. 36-42.)

Bu “seçimle gelen aristokratlar” olgusuna Le Bon şu şekilde işaret eder:

“Grup başkanı [siyasal parti başkanı] adı altında her memlekette bulunan liderlerin bir gereksinimi karşıladığı açık görünen bir durumdur. Onlar, meclislerin gerçek hakimleridir. Kitle halinde bulunan insanlar, bu gibi liderlerden vazgeçemezler. Bunun içindir ki, meclisin oyları genellikle bir azınlığın düşüncelerini temsil eder.”

(Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, İstanbul 1997, s. 139.)

Benzer şekilde Duverger de “seçimle gelen krallar”dan söz etmiş bulunuyor.

Yani pratikte demokrasi, saltanat/krallık ya da aristokrasi olarak tezahür etmektedir.

Halk, kendisini yöneten kuralları koymuyor, o kuralları koyacak olan kral (başkan) ya da aristokratları seçiyor.

*

Ancak meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, demokrasinin bir kelime oyunu, içi boş bir adlandırma olduğunu ortaya koymuş olmaktayız.

Çünkü temsilî demokrasinin alternatifi olarak görülen doğrudan demokrasi de son tahlilde temsilî olmaktan kurtulamaz.

Siyasi kararların doğrudan vatandaşlar tarafından oy çokluğu ile alındığı doğrudan demokraside de hangi yasa tekliflerinin oylamaya konulacağına karar veren ve kanun önergelerine hukuk usulü ve diline göre şekil veren bir kurul mutlaka bulunacaktır.. Bu da temsilî demokrasi ile ortaya çıkan tablonun bir benzerinin yaşanması demektir.. Bütün bir milleti devasa bir parlamento haline getirip sürekli yasalarla meşgul hale getiremezsiniz.. İnsanların çoğu oy verdiği kanunun niçin hazırlandığını ve neye yol açacağını bile anlayamayacak, hatta sandığa da gitmeyecektir.

Hülasa, küçük bir şehirde uygulanması bir ölçüde mümkün olan doğrudan demokrasi, nüfus ve toprak bakımından büyük devletlerde uygulanabilirlik kabiliyetini yitirmektedir. 

Yarı doğrudan demokrasi diye adlandırılan sistemin başvurduğu bir yöntem olarak kabul edilen referandumu ise, yarısı boş olan bardağı yarısı dolu olarak nitelendirmenin mümkün olması gibi, yarı temsilî demokrasinin tezahürü olarak kabul etmek de mümkündür.

Çünkü oylamaya konulan yasaları siyasî seçkinler ya da seçilmişler belirler.. Ve bir ülkede her bir yasa için referandum yapmak da pratikte mümkün değildir.

*

Chomsky’nin “özel sektör” vurgusuna paralel şekilde Şeriati şunu söyler:

 “İnsanlık, liberalizme vararak, kurtuluşunun anahtarı diye, … demokrasiyi kabul etti. Bu kez… zalim bir kapitalizmin kucağına düştü.”

 (Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, çev. Fatih Selim, İstanbul 1988, 4. b., s. 109.)

Bir başka sorun, “derin devlet” denilen olgunun ortaya çıkışı, ya da bürokratik oligarşinin ve vesayet düzeninin siyasete (demokratik işleyişe) yön veriyor olmasıdır.

Bu çerçevede Minogue, halkın devleti çekip çevirmesini sağlaması gereken siyasal partilerin gerçekte devlet tarafından ele geçirildiklerini savunur:

“Partiler seçimleri kazanmak isterler, fakat bu ‘devlet gücünün ele geçirilmesi’ demek değildir. Aslında gerçekleşen şey devletin onları ele geçirmesidir.” 

(Kenneth Minogue, Siyaset ve Despotizm, çev. Ünal Gündoğan, Ankara 2002, s. 90.)

Devletin ele geçirmesi, "siyasal partiler yasası"nın çizdiği yol haritası ile başlar, fakat bununla bitmez.. Zihniyet olarak da "düzen"e uyum sağlanır.. (Türkiye örneği üzerinden konuşmak gerekirse bu "düzenbazlık" bazen "yerlilik millilik", bazen de "Türkiye partisi olma" gibi tabirlerle ifade edilir.)

Devlet, ele geçiremiyorsa mahkum eder ve yasaklar. 

Kısacası düzenin işleyişi, demokrasi görünümlü (riyakâr ve olduğundan farklı görünen) bir devlet despotizmi olarak tezahür etmektedir. 

*

Ne yazık ki demokrasi, daha çok demagogların, halk dalkavuklarının ve palavracıların/yalancıların önünü açan bir yönetim biçimidir.

Çünkü demokratik sistemlerde halkı ikna edebilmek, oy toplayabilmek için, su içer gibi kolay yalan söyleyen adam olmak gerekiyor.

Egemenliğin halka ya da millete ait olması iddiasının bir palavradan öteye gitmediğine dikkat çeken faşizm tarihi uzmanı Emilio Gentile'ye göre, halk demokrasi sahnesinin en önemsiz figüranı durumundadır. 

Demokrasi oyunu ya da tiyatrosunun görünen yüzünde sahip olduğu küçücük rolü, oy verme sahnesine sıra geldiğinde onun sahnede şöyle belli belirsiz bir görünmesini sağlıyor, fakat sonra sahneden hemen kovuluyor ve unutuluyor. 

Bu görünen yüzdeki ufacık rolün gerisinde ise, partiler ve hükümetler oligarşisi, siyaset sınıfı yolsuzluğu, liderlerin demagojileri, halkın bilgisizliği, kamuoyu manipülasyonları ve reklama dönüşen yozlaşmış siyasal kültür yatıyor. 

Baş rolde halk değil, bu olgular var. 

Gentile'ye göre asıl kötü olan ise, bu olumsuz özelliklerin demokrasinin doğasında mevcut bulunuşu, onda doğuştan var oluşu.

*

Evet demokraside egemen olan halk (millet) değildir, yalandır.

Ve yalanların başını da "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" şeklindeki mantıksız palavra oluşturuyor.

Demokrasi, dürüst, şahsiyetli ve onurlu kalmaya çalışan insanların seçim çalışmalarında helikoptere bile binme imkânı bulamayacağı, bulduğu zaman da dağlarda yitip gideceği bir düzendir.. Düzenbazlıktır.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...