LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN DİYANET’İ HZ. İSA’YI ÖLDÜRMEYE, CİNAYET İŞLEMEYE NEDEN BU KADAR MERAKLI?

 











Birçokları, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının bulunduğunu düşünüyor.

Bu yönde karîne ve emareler mevcut bulunduğu için onları yalanlamak kolay değil.

Nitekim Erdoğan, 2018 yılının 8 Mart’ında İslam’ın güncellenmesi gereğinden söz etme gafletinde bulunmuştu.

Sözleri şöyleydi:

“… Son günlerde bakıyorsunuz din adamı olarak ortaya çıkıp da ne yazık ki kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup, dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı kendine göre içtihatta bulunan kişiler çıkıyor ortaya. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar çok farklı bir zamanda yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam'ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam'ın uygulanması yer, zaman koşullar her şeyiyle değişiyor. ...  Geçenlerde Diyanet’ten sorumlu olan başbakan yardımcıma da söyledim. Bizim Diyanet Teşkilatımızın Din İşleri Yüksek Kurulu var. Çok çok vasıflı bütün ilim dallarında yetki sahibi olan hocalarımız var. Tefsirde hadiste fıkıhta birçok. Hocalarımız ne iş yapıyorlar? Niye sessiz kalıyorlar? Sessiz kalıp bu alanı niçin bu adamlara kaptırıyorlar?”

(https://tv.haberturk.com/tv/gundem/video/erdogandan-kadinlar-gunu-mesaji-islamin-guncellenmesi-gerek/459501)

Erdoğan’ın bunları söylediği tarihten 19 yıl önce ise, zamanın cumhurbaşkanı Demirel, Kasım 1999’da şunları söylemiş bulunuyordu:

"Dünyevi ve uhrevi [ahiretle ilgili] alanlar dinin tanzim ettiği alanlardır. Yalnız, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, dinle devleti ayırmıştır; yani dünyevi olan kısmıyla, uhrevi olan kısmını ayırmıştır. Şöyle yapmıştır: Şeriat hukukunda devlet de dinin bir kurumudur. Devlet ile dini ayırdığınız zaman, devlet dinin kurumu olmaktan çıkıyor, çağdaş anlamda devlet [siyasal dinsiz devlet] haline geliyor; [Türkiye tipi] Cumhuriyet budur. Cumhuriyet, bir büyük hukuk reformudur [Batı’dan yamalı bohça gibi hukuk ithalidir]. Yani, şeriat hukuku ile pozitif [yürürlükte olan, mevcut olan] hukuku ayıran [Şeriat’i pozitif hukuk olmaktan çıkaran] bir olaydır.

“6666 adet ayet vardır Kuran'da. Bunun içinde bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 230; ama değişik şekilde ‘ahkam ayetleri denen, dünyayı tanzim eden ayetler var [Ahkam, hüküm kelimesinin çoğulu; hükümler demek oluyor]. Bu ayetlerin tanzim ettiğinin yerine, Türkiye Cumhuriyeti, pozitif [Batı’dan alınıp yürürlüğe konulan] hukukun tanzim ettiği bir durumu getirmiş? 76 sene önce. Şimdi ne isteniyor? Bir kısım kimseler, bunun dine aykırı olduğunu, binaenaleyh şeriat hukukuna dönülmesi lazım geldiğini söylüyorlar. İşte, irtica budur.

‘Ahkam ayetleri’nin yerini pozitif hukuk almıştır. Ve ‘Bu nedir?’ dediğiniz zaman; bu, hukuk devrimidir.

“ ‘İrtica dediğiniz olay ne? Aman geriye gidelim. Bütün kanunları bir kenara bırakalım, yeniden ‘ahkam ayetleri’nin usulüne göre gidelim. Bu mümkün değildir. Ben vatandaşıma diyorum ki; işte görüyorsunuz, [Türkiye’de] Kuran'ın ‘ahkam ayleri’ne göre dünya tanzim edilmemiştir. Gelin gene eski günlere dönelim diyorsanız, bu irticadır; dönemezsiniz.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/demirel-ahkam-ayetlerine-donusu-onermek-irticadir-39112375)

Böylece Nurcu kardeşlerimizden bir kesiminin Nurlu Süleyman’ı, münafıklıktan küfre yatay (veya belki de dikey) geçiş yapmış oluyordu.

*

Dikkat edilirse Erdoğan ile Demirel’in sözlerinde bir paralellik var.

Demirel, Batı’dan yamalı bohça gibi çalınıp çırpılarak pozitif (yürürlükte olan) hukuk olma tahtına oturtulan mevcut yasalardan vazgeçilip Şeriat’e (İslam hukukuna) dönülemeyeceğini, bunun irtica olduğunu söylüyor. (İrtica, rücu etmek, dönmek demek.)

Erdoğan da “Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” diyerek İslam’a ayar vermiş durumda.

Demirel, münafıklıktan açık küfre geçiş yapma cesaretini, öyle görünüyor ki, bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat katakullisi sayesinde kazanmıştı.. Erdoğan’ın 19 yıl sonra söylediklerine bakılırsa, 28 Şubat’ın 2018’de 21’inci yılına erişme bahtiyarlığını yaşamış olduğu söylenebilir.

Ancak, Demirel’in lafları ile Erdoğan’ınkiler arasında bir mahiyet farkı var.

Demirel, Şeriat’e el sürmüyor, dokunmuyor, onu alıp bir kenara koyuyor.. Erdoğan ise, onları güncelleyip değiştirme derdinde.

Erdoğan’ın söylemi, Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerini tahrif, tahrip ve tağyir geleneğini akla getiriyor.

*

Evet, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının (ya da hedefinin) bulunduğunu düşünenler, tümden desteksiz konuşuyor değiller.

Erdoğan’ın Diyanet’ten sorumlu başbakan yardımcısına söyledikleri de gösteriyor ki, Türkiye’de Diyanet kurumu siyasî baskı altında.. Hür ve bağımsız değil.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak.

Bununla birlikte, içindeki hamiyyet ve salabet sahibi, ahiret hesabından korkan kişiler sayesinde tümden zıvanadan çıkmıyor, belli bir ciddiyeti muhafaza ediyor.

Fakat “özel diyanet” sayılabilecek tarikatlar, cemaatler ve grupların bir kısmı için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Bunlardaki savrulma ve bozulma, akla hayale gelmeyecek boyutlarda.

*

Mesela Kadirî tarikatı şeyhi diye bilinen Haydar Baş belasını alalım.

Bu soytarı sözde Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’in izinden gidiyordu, gerçekteyse tarikatı Atatürkizm’di.

Selanikli “çok yalancı” şahsı “Hz. Ali’nin vekili, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin soyundan gelen (Ehl-i Beyt’ten) bir seyyid, kutbu’l-aktab (kutuplar kutubu) bir velî, sekiz yaşında Kur’an’ı ezberlemiş bir hafız” ilan etmişti.. Yalanın bini bir paraydı.

Böylece bu sahtekâr şeyhtan, tarihin gelmiş geçmiş en büyük yalancılarından (deccallerinden ya da deccal yamaklarından) biri olduğunu ispat etmişti.

İsmailağa Cemaati’nden olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet bu hususta biraz daha mütevaziydi, “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir (haramdır)” fetvasını işkembe-i kübrasından vererek İslam’ın haramlar listesinde güncelleme yapmakla yetindi.

Benzer şekilde Develili defolu Darwin Mustafa İsyanoğlu da mugalata ve safsata alanındaki maharetini sergileyip “Atatürk’ü tapılacak biri yapan ile Şeytan yapanın arasında hiçbir fark yok” diyerek “Gel ne tapılan ilah olsun, ne de Allah’a baş kaldırmış bir günahkâr, orta yolu bulup melek yapalım” mesajını vermişti.

İş bölümü işlevseldi, Cübbeli ve İsyanoğlu gibiler savunmada bekliyor ve Selanikli’yi dokunulmaz ve sorgulanamaz (lâ yüs’el) yapıyor, böylece araziyi Haydar Baş belası gibi tiplerin hücumuna hazır hale getiriyorlardı.

Şimdilerde Hakyolcular diye adlandırılan İskenderpaşa Cemaati’ni atlarsak onlara haksızlık etmiş oluruz.. Onlar, doğrudan Selanikli'den bahsetmek yerine onun yoz boz kurtunu yüceltmeyi, Sağduyu adlı bir parti kurup “İslam’a karşı laiklik ve demokrasiyi” savunmayı, Selanikli’nin şahsına değil de Atatürkizm’in hedeflerine odaklanmayı tercih ettiler.

(Daha doğrusu bunu merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın oğlu Nureddin yaptı, cemaatin geri kalanı da onunla “papaz olmamak” için sustu, itiraz etmedi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasının hakkında cari olmasına izin verdi. Ahirette onlara bu suskunlukları sorulacaktır.)

FETÖ’yü (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü) unutmuş değiliz.. Onlar da (sanki kendileri İslam’ı temsil etme konumundalarmış gibi) “dinler (hinler) arası diyalog” dalaveresini ortaya atmışlardı.

Ve (sanki Yahudi ve Hristiyanlar da “İbrahim’in milletinden” [Nahl, 16/123] imişler gibi) “İbrahimî dinler”den söz ederek “dinde güncelleme” yaptılar.

*

Burada cevap aranması gereken soru şu:

Özel diyanet”lerdeki bu tefessüh kendiliğinden mi ortaya çıkan bir bozulma, yoksa ardında “derin” güçlerin hile ve oyunları mı var?

Bu soru üzerinde derin derin düşünülmesi faydalı olur gibi görünüyor.

Ancak, “resmî diyanet”teki, yani Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bazı ilginçliklerin ardında siyasetin baskısının bulunduğunu, Erdoğan’ın yukarıya aldığımız sözleri de ortaya koyuyor.

Diyanet’in durumunu anlamak açısından, 1997 yılında, yani 28 Şubat döneminde Albay Oğuz Kalelioğlu’nun bu kurumda danışman olarak görev yaptığını hatırlamak yararlı olabilir.

Vikipedi’ninOğuz Kalelioğlu” maddesinde şu bilgiler yer alıyor:

“Yurtdışında değişik ihtisas kurslarına katılan Oğuz Kalelioğlu daha sonra NATO Karargahı'nda Daire Başkanlığı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği koordinatörlüğü yapmıştır. 1990 yılında 105 nci Topçu Alay Komutanı olmuş ve 1997 yılında Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı'nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığını kurarak dönemin dış tehdidi Yunanistan ve iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları yapmıştır. 1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur.”

Görüldüğü gibi asayiş de, CV de berkemâl.

Sıradan biri değil, Genelkurmay’da Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kurmuş.. Psikolojik harp..

Dönemin iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları da yapmış.

Ancak, 28 Şubat sürecinin yaşandığı o günlerde “irtica”nın PKK’dan daha tehlikeli ve öncelikli iç tehdit olarak sunulduğunu biliyoruz.. Peki bunda Oğuz Kalelioğlu’nun da bir katkısı var mıydı?

Yine, o dönemde yaşanan Aczimendeburi şeyhtan Müslüm Gündüz ile Fadime macerası yüzünden Türkiye’deki bütün dindarların acayip şekilde demoralize olduklarını hatırlıyoruz.

Tabiî aklımıza hemen psikolojik harpçi albayımız geliyor.

Gelmesinin tek nedeni psikolojik harpçiliği değil.. Nurettin Şirin yönetimindeki Selam gazetesi 28 Şubat sürecinin yaşandığı günlerde Aczimendeburilerle ilgili bir haber yayınlamış, onların marifetlerinin arkasında Emniyet Teşkilatı’ndan C. S. ile TSK’dan Albay O. K.’nın bulunduğunu yazmıştı.. Evet, haberde isimlerin sadece baş harfleri vardı..

O Albay O. K., bu Albay Oğuz Kalelioğlu muydu?

*

Bu yazıya Albay’ı misafir etmemizin nedeni başka..

Vikipedi’nin onunla ilgili maddesinde şu da söyleniyor:

1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)'dan emekli olduktan sonra, 1997 yılında dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz'ın daveti üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nda danışman olmuştur. 12 Nisan 2002 tarihinde Eyüp Müftülüğü Konferans Salonu'nda, İstanbul Müftüleri ve din adamlarına "Türkiye'nin Jeopolitik Konumu ve Dünyadaki Yeri" konulu konferans vermiştir.”

Kadrosuzluk yüzünden emekli oluyor ve derhal Diyanet’te kadroya yerleşiyor.. Diyanet’te kadro bol.

Soru şu: Diyanet İşleri Başkanı’na niçin, nasıl ve hangi konularda danışmanlık yapıyordu?.. Verdiği akıllar fikirler nelerdi?

*

Durum böyle olunca, Hz. İsa aleyhisselam ve Mehdi konusunda saçmalayan Ali Erbaş gibi Diyanet İşleri Başkanlarının tuhaf açıklamalarıyla karşılaştığımızda aklımıza (söz konusu Albay gibi) görünen (ve de derin oldukları için görünmeyen) danışmanlar geliyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “Mehdî beklemiyoruz” diyor. 

(Hadîs uzun.. İmam Suyutî’nin Câmi’u’l-Kebîr adıyla da bilinen Cem’u’l-Cevâmî’sinin Ezher tarafından yapılan 2005 tarihli yeni Arapça baskısının birinci cildinin 70-71’inci sayfalarında, Ahmed bin Hanbel ve el-Bâverdî kaynak gösterilerek aktarılmış.. Ravîlerin güvenilir olduğu belirtiliyor.. Ayrıca hadîsin Tirmizî, Ebu Ya’lâ ve başka bazı kaynaklarda muhtasar halde yer aldığı bildiriliyor.)

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “İstemez, müjdeyi biz almayalım, kalsın!” diyor.

Çok akıllı ya!.. Beğenmiyor.

*

Gerçek neden başka..

Gerçek neden, “derin Türkiye”nin Mehdîsinin zaten gelmiş olması..

Onların Mehdîsi, Haydar Baş belasının demeye getirdiği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk.. Hatta o, Mehdî’den de fazla bir şey, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmayan kurtarıcı.. Ebedî şef..

Bazılarına göre de, dünya lideri, zalimlerin korkulu rüyası Recep Tayyip Erdoğan gelmiş, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmamıştı. (Özellikle 10 yıl önce birileri tam da bu kafadaydı.. Son zamanlarda sesleri biraz kesildi.)

Prof. Ali Erbaş bir cinayet daha işlemiş, Hz. İsa a. s.’ı da öldürmüş.. (Merhum Emin Saraç hocayla yapılan bir röportajda, Prof. Mustafa Karataş’ın da aynı cinayeti işlediği için Hoca tarafından uyarılmış olduğunu okumuştum.. Karataş aklınca hocasına itiraz etmiş.)

Bu meseleyi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, çevirisi Ketebe Yayınları tarafından “Gaybın Önünde: El-Kavlu’l-Fasl” adıyla basılan eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklamış bulunuyor.

*

Artistliğe kalkışıp cahillik yapmanın, dinde yeni icat çıkarmanın anlamı yok.. Hz. İsa a. s.’ın Yahudiler tarafından çarmıhta öldürüldüğünü kabul eden (Kur’an ayetini inkâr etmiş olduğu için) küfre düşer, kâfir olur.

Hz. İsa’nın başka bir surette ölmüş olduğunu söyleyen ise Ehl-i Sünnet dışı bir bid’atçi sapık olmaktan kurtulamaz.

Durumu tehlikelidir, çünkü Hz. İsa’nın ölmemiş olduğunu bildiren hadîsler için “manevî tevatür”den söz edilmektedir. (Konuyla ilgili yeterli bilgiye şuradan ulaşılabilir: https://sorularlaislamiyet.com/hz-isa-as%C2%A0hakkinda-hadisler-mutevatir-midir)

Ali Erbaş’taki artistliğin bir benzerine Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde de rastlıyoruz

Onlar da, tıpkı Erbaş gibi Peygamber Efendimiz s.a.s.'in müjdesine burun kıvırıyor, beğenmezlik yapıyorlar:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.

(https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/648/155-161-ayet-tefsiri)

Her cümlesi aptalca..

İlk cümleden başlayalım:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir.”

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in daha sağlığında sahte peygamberler zuhur etti.. Şayet Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamberliğini ilan etmeseydi onlar da böyle bir iddia ile ortaya çıkmayacaklardı.. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamber olarak hiç ortaya çıkmamalı mıydı?!

Şu dangalakların kurdukları aptalca cümleye bakın!.. 

Bu yazdıklarına bir de utanmadan Kur’an tefsiri diyorlar.

Gelelim ikinci cümleye:

“Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir;…”

Ulan dangalak, Kehf Suresi’nde durumları açıklanan yedi uyurların (sonrakiler için ibret olsun diye) “gövdeleri ölmeden” uyumaları da zaruri değildi, fakat yine de gövdeleri 309 yıl ölümsüz kaldı.

Evet, zaruri değildir, fakat hadîste böyle olduğu bildiriliyorsa artık senin buna inanman zaruridir, angut cahil!

Cümle böyle bitmiyor, devamı da var, çünkü budalalık sınırsız:

“… bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür.”

Ulan angut, ulan düdük, peki o başka şekiller ne?

Neyi ispatlamaya çalışıyorsun rezil dangalak?

Sanki ayet ve hadiste “başka şekil” geçiyor, bizim de ona itirazımız var da, yerli-milli Luther bozuntusu bizi onu kabule davet ediyor, irşad için ter döküyor.

Sahtekâr soytarı, şimdi sana öküz desem öküzlere haksızlık olur, senin “başka şekil” dediğin şey, “hadîslerde bildirilen şekli” bir hiç uğruna, boş bir lafazanlık hesabına terk edip inkâr etmekten ibaret.

Bizim kepaze Luther meseleyi burada da bırakmıyor, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak coşuyor, şekil yapıyor:

“Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır.”

Vay vay vay!.. Tutmayın ağayı, ıslahat için, kötülüğü engellemek için, iyilik ve güzellikleri yaymak için meydana fırlayacak, tutmayın!..

Sen bunu külahıma anlat!.. 

Böyle edebiyat paralamayı biliyorlar, bütün yaptıkları ise bu türden zırvaları yazarak Diyanet’ten yüklü telif alıp banka hesaplarını şişirmekten ibaret.

*

Gelelim son cümleye:

“Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.”

Sanki Hz. İsa a.s.’ın geri geleceğine ve Mehdî’nin çıkacağına inananlar yan gelip yatıyorlar.

Ey ilahiyat sirkinin paragöz ve "düzen"baz palyaço ve soytarıları, hanginiz Hz. İsa ve Mehdî konusundaki tutumu bilinen merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin hak yolunda verdiği mücadelenin yüzde birini verdiniz, çektiği çilenin yüzde birini çektiniz?!

Hanginiz merhum Bediüzzaman’ın gösterdiği gayretin binde birini gösterdi, çektiği çilenin binde birini çekti?!

Diliniz uzun, mideniz büyük, beyniniz ise bomboş.. İşiniz gücünüz laik (siyasal dinsiz) düzenin değirmenine çaktırmadan su taşımaktan ibaret.

Aşağılıksınız.


NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR JOSE SARAMAGO: "HERŞEYİN TARTIŞILABİLDİĞİ BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ, DEMOKRASİ HARİÇ"

 



DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI

 



Batı’daki demokratik sistem, oradaki sosyo-ekonomik yapıdan ayrı düşünülemez.

Chomsky, demokrasinin, söz konusu sosyo-ekonomik yapı çerçevesinde gerçekte bir aldatma, oyalama ve uyutma işlevi gördüğünü şu şekilde açıklar:

Özel sektörün gücü, seçme ve düşünce özgürlüğüne sınırlamalar getirmekle kalmamış, aynı zamanda hükümetlerin manevra alanlarını da daraltmıştır…. Birleşik Devletler [ABD], gerek siyasi hayatın yoksulluğu ve gerekse bireysel özgürlükleri devlet baskısından koruma hususunda sınır sayılabilecek bir noktadadır. Bir tek partisi, bu partinin de iki hizbi vardır ve bu tek parti, iş adamlarının partisidir…. İşçi sendikaları ve halkın siyasi katılımcılığının artmasını sağlayabilecek diğer kuruluşlar, bilinçli bir şekilde pasifize edilmiştir. İdeolojik sistemin sınırlarını seçkinlerin çıkarları çizmiştir. Seçimler, bir formalitenin yerine getirilmesinden ibarettir.” 

(Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü, çev. Cevdet Cerit, İstanbul 1997, s. 65.)

Chomsky’nin belirttiği gibi, gerçekte tek parti vardır ve çoğulculuk denilen durum, bu tek partinin hiziplerinden ya da fraksiyonlarından ibarettir.

Fakat o hizipler, ayrı partilermiş gibi gösterilir.

Demokratik diye bilinen ülkelerin hemen hepsinde, aslında bütün partiler resmî ideolojiyi savunur.

Bu ideolojiye aykırı düşünceleri seslendirenler ise, parti kapatma şeklinde kendisini gösteren uygulamalarla karşı karşıya kalırlar.

Ve, onların lider kadroları, genellikle, seçme-seçilme hakkından, değişik yöntemlerle (ömür boyu, ya da siyaseten ölü hale gelinceye kadar) mahrum bırakılırlar.

Dolayısıyla, demokrasinin bir artısı olarak öne sürülen iktidarın şiddet kullanılmaksızın el değiştirmesinden, gerçekte söz edilemez.

*

Düşünce hürriyeti ise, demokrasilerde kimi zaman, yine Chomsky’nin ifadesiyle “şeytanlara özgü” bir karaktere bürünür:

“Konuşma özgürlüğünün pekiştirilmesi yolunda elde edilen kazanımların içerisinden bazıları, ancak şeytanlara özgü olabilecek olayların faillerinin savunmasından elde edilmiştir. Malum figürler, silahlar ve ateşe verilmiş bir haç ile gösteri yapan, zencilerin gömülmesini, Yahudilerin İsrail’e gönderilmesini talep eden Ku Klux Klan’ın suçsuz olduğu görüşünü dile getiren Yüksek Mahkeme, bu insanların hareketleriyle kendilerini ifade ettiklerine, ülkede fikir özgürlüğü mevcut olduğundan ortada bir mesele bulunmadığına karar vermiştir.” (A.g.e., s. 102-103.)

Türkiye’de de geçmişte, inancını yaşayan ve bunu saç ve sakal traşlarına, kılık ve kıyafetlerine de yansıtan insanların bir yandan gerici, irticacı, yobaz, iç tehdit vs. olarak nitelendirilerek aşağılanmaları, diğer yandan da kamusal yaşamın dışına itilmeleri,  demokrasiyi koruma hedefinin bir gereği ve fikir özgürlüğünün bir tezahürü gibi gösterilebilmiştir.

Üstelik Türkiye’de, söz konusu tutumun “şeytanlara özgü” bir düzenbazlık olduğunu söyleyebilecek aydınlar da yok gibidir.

Daha doğrusu, bu tür ülkelerde muhalif konumda olan aydınlar ancak yalvaran bir dil kullanabilirler, suçlayıcı bir tutum sergileme imkânından mahrumdurlar.

Chomsky gibi, “Sizler şeytansınız. Şeytanlık yapıyorsunuz” şeklinde konuşmaları düşünülemez, ancak “Ayıp oluyor, yapmayın, etmeyin! Biz de sizin gibi yerli-milliyiz.. Bu yaptığınız çifte standart değil mi?! N’olur biraz acıyın” diye yakınabilirler.

*

Bu tür ülkelerde şayet kılık kıyafet ve ibadet özgürlüğü gibi konularda kısmî bir gelişme yaşanırsa, bunun bedeli, o insanların, "kendi dünya görüşlerinin yasal düzenlemelere temel olması" taleplerinden vazgeçmeleri olmaktadır.

Türkiye’de AK Parti iktidarı döneminde yaşanan budur.

Nitekim AK Parti, Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ABD adına Yeni Dünya Düzeni’nin kuruluşunu haber veren, ve liberal demokratik sistemin “tarihin sonu(ahir/son zaman) olarak gösterilen zaferini ilan eden, yani liberal demokratik sistemin kıyamete kadar geçerli “dünya düzeni” ya da “hayat nizamı” olduğunu seslendiren Francis Fukuyama’yı doğrular şekilde, (Millî Görüşçü Erbakan'ın aksine) demokratik idealleri ve laik dünya görüşünü benimsediğini ilan ederek yola çıkmıştı.

Evet, bu tür çifte standart demokrasilerinde size ancak resmî ideolojinin versiyonlarından birine iman ederseniz ufak tefek bazı hak ve özgürlükler tanınmaktadır. 

İşte AK Parti’nin lider kadrosu Millî Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi redingotunu giyme kıvraklığını bu yüzden göstermişti.

Sureta iktidar olmayı başardılar, fakat arkalarındaki kitlenin dönüşmesine katkıda bulundular, onların laiklik yanlısı ve demokrat hale gelmelerini kolaylaştırdılar.

Böylece, kendilerine iktidar vizesi veren iç ve dış "gerçek iktidar" sahiplerine borçlarını ödediler.

Ancak, değişip dönüşen söz konusu kitlenin buna hazır ve teşne olduğu, kafa ve gönül bakımından kof halde bulunduğu, savrulup dönüşmek için sadece küçük bir işaret beklediği de anlaşıldı.

*

Demokrasilerde, Chomsky’nin işaret ettiği gibi, pratikte sadece servet sahipleri ile (ağa, paşa, çete türünden) nüfuzluların seçilme hakkı, sıradan halkın ise genelde sadece seçme hürriyeti vardır.

Bu yüzden  bugün “temsilî demokrasi” adı verilen yönetim biçimine Rousseau, “seçilmiş aristokrasi” adını vermektedir. Ona göre gerçek demokrasi, Eski Yunan’da (Atina’da) olduğu gibi her vatandaşın, her bir bireyin yönetime doğrudan katıldığı sistemdir. (Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 3, çev. M. Sencer, 6. b., İstanbul 1997, s. 36-42.)

Bu “seçimle gelen aristokratlar” olgusuna Le Bon şu şekilde işaret eder:

“Grup başkanı [siyasal parti başkanı] adı altında her memlekette bulunan liderlerin bir gereksinimi karşıladığı açık görünen bir durumdur. Onlar, meclislerin gerçek hakimleridir. Kitle halinde bulunan insanlar, bu gibi liderlerden vazgeçemezler. Bunun içindir ki, meclisin oyları genellikle bir azınlığın düşüncelerini temsil eder.”

(Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, İstanbul 1997, s. 139.)

Benzer şekilde Duverger de “seçimle gelen krallar”dan söz etmiş bulunuyor.

Yani pratikte demokrasi, saltanat/krallık ya da aristokrasi olarak tezahür etmektedir.

Halk, kendisini yöneten kuralları koymuyor, o kuralları koyacak olan kral (başkan) ya da aristokratları seçiyor.

*

Ancak meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, demokrasinin bir kelime oyunu, içi boş bir adlandırma olduğunu ortaya koymuş olmaktayız.

Çünkü temsilî demokrasinin alternatifi olarak görülen doğrudan demokrasi de son tahlilde temsilî olmaktan kurtulamaz.

Siyasi kararların doğrudan vatandaşlar tarafından oy çokluğu ile alındığı doğrudan demokraside de hangi yasa tekliflerinin oylamaya konulacağına karar veren ve kanun önergelerine hukuk usulü ve diline göre şekil veren bir kurul mutlaka bulunacaktır.. Bu da temsilî demokrasi ile ortaya çıkan tablonun bir benzerinin yaşanması demektir.. Bütün bir milleti devasa bir parlamento haline getirip sürekli yasalarla meşgul hale getiremezsiniz.. İnsanların çoğu oy verdiği kanunun niçin hazırlandığını ve neye yol açacağını bile anlayamayacak, hatta sandığa da gitmeyecektir.

Hülasa, küçük bir şehirde uygulanması bir ölçüde mümkün olan doğrudan demokrasi, nüfus ve toprak bakımından büyük devletlerde uygulanabilirlik kabiliyetini yitirmektedir. 

Yarı doğrudan demokrasi diye adlandırılan sistemin başvurduğu bir yöntem olarak kabul edilen referandumu ise, yarısı boş olan bardağı yarısı dolu olarak nitelendirmenin mümkün olması gibi, yarı temsilî demokrasinin tezahürü olarak kabul etmek de mümkündür.

Çünkü oylamaya konulan yasaları siyasî seçkinler ya da seçilmişler belirler.. Ve bir ülkede her bir yasa için referandum yapmak da pratikte mümkün değildir.

*

Chomsky’nin “özel sektör” vurgusuna paralel şekilde Şeriati şunu söyler:

 “İnsanlık, liberalizme vararak, kurtuluşunun anahtarı diye, … demokrasiyi kabul etti. Bu kez… zalim bir kapitalizmin kucağına düştü.”

 (Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, çev. Fatih Selim, İstanbul 1988, 4. b., s. 109.)

Bir başka sorun, “derin devlet” denilen olgunun ortaya çıkışı, ya da bürokratik oligarşinin ve vesayet düzeninin siyasete (demokratik işleyişe) yön veriyor olmasıdır.

Bu çerçevede Minogue, halkın devleti çekip çevirmesini sağlaması gereken siyasal partilerin gerçekte devlet tarafından ele geçirildiklerini savunur:

“Partiler seçimleri kazanmak isterler, fakat bu ‘devlet gücünün ele geçirilmesi’ demek değildir. Aslında gerçekleşen şey devletin onları ele geçirmesidir.” 

(Kenneth Minogue, Siyaset ve Despotizm, çev. Ünal Gündoğan, Ankara 2002, s. 90.)

Devletin ele geçirmesi, "siyasal partiler yasası"nın çizdiği yol haritası ile başlar, fakat bununla bitmez.. Zihniyet olarak da "düzen"e uyum sağlanır.. (Türkiye örneği üzerinden konuşmak gerekirse bu "düzenbazlık" bazen "yerlilik millilik", bazen de "Türkiye partisi olma" gibi tabirlerle ifade edilir.)

Devlet, ele geçiremiyorsa mahkum eder ve yasaklar. 

Kısacası düzenin işleyişi, demokrasi görünümlü (riyakâr ve olduğundan farklı görünen) bir devlet despotizmi olarak tezahür etmektedir. 

*

Ne yazık ki demokrasi, daha çok demagogların, halk dalkavuklarının ve palavracıların/yalancıların önünü açan bir yönetim biçimidir.

Çünkü demokratik sistemlerde halkı ikna edebilmek, oy toplayabilmek için, su içer gibi kolay yalan söyleyen adam olmak gerekiyor.

Egemenliğin halka ya da millete ait olması iddiasının bir palavradan öteye gitmediğine dikkat çeken faşizm tarihi uzmanı Emilio Gentile'ye göre, halk demokrasi sahnesinin en önemsiz figüranı durumundadır. 

Demokrasi oyunu ya da tiyatrosunun görünen yüzünde sahip olduğu küçücük rolü, oy verme sahnesine sıra geldiğinde onun sahnede şöyle belli belirsiz bir görünmesini sağlıyor, fakat sonra sahneden hemen kovuluyor ve unutuluyor. 

Bu görünen yüzdeki ufacık rolün gerisinde ise, partiler ve hükümetler oligarşisi, siyaset sınıfı yolsuzluğu, liderlerin demagojileri, halkın bilgisizliği, kamuoyu manipülasyonları ve reklama dönüşen yozlaşmış siyasal kültür yatıyor. 

Baş rolde halk değil, bu olgular var. 

Gentile'ye göre asıl kötü olan ise, bu olumsuz özelliklerin demokrasinin doğasında mevcut bulunuşu, onda doğuştan var oluşu.

*

Evet demokraside egemen olan halk (millet) değildir, yalandır.

Ve yalanların başını da "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" şeklindeki mantıksız palavra oluşturuyor.

Demokrasi, dürüst, şahsiyetli ve onurlu kalmaya çalışan insanların seçim çalışmalarında helikoptere bile binme imkânı bulamayacağı, bulduğu zaman da dağlarda yitip gideceği bir düzendir.. Düzenbazlıktır.


TAKİYYE VE DİKTA SARMALINDA DEMOKRASİ MASKELİ BALOSU

 



Farzedelim ki Rousseau’nun (çoğunlukçu demokrasi anlayışına temel olan) "genel irade veya millî irade olarak adlandırılan çoğunluk iradesinin daima kamu iyiliğini sağlayacağı, çünkü çoğunluğun çıkarlarıyla toplumun genel çıkarlarının hiçbir zaman çatışamayacağı" varsayımı doğru.

Yani millet iradesinin (Rousseau’nun dediği gibi) yanılmaz nitelikte olduğunu varsayalım.

Pratikte bu, sadece ve sadece, milletin seçimlerde tam da doğru kişileri temsilci ya da vekil (millet vekili) olarak seçmeleri anlamına gelir.

Çünkü millet iradesi denilen nesnenin demokrasilerdeki fiilî tezahürü bundan ibarettir.

Buna göre, mesela Türkiye’de millet CHP’li milletvekili Mustafa Sarıgül’ü, eski genel başkan Deniz Baykal’ı, MHP’nin şu kasetler yüzünden geçmişte istifa etmek zorunda kalan ekabirini seçmekle “kamu iyiliği” için en doğru olanı yapmıştır.

Evet, demokrasi düşüncesinin (demokrasizm ideolojisinin) gerisinde (Mustafa Sarıgül’ün korumasına yakışan türden) bir naiflik yer alıyor.

Akıl ve mantık sahibi bir insanın demokrat olması, Rousseau nursuzunun palavrasına inanması mümkün değildir.

*

Çoğulcu demokrasi anlayışı, demokrasiyi mutlak ve sınırsız bir çoğunluk yönetimi olarak kabul etmemesi itibariyle çoğunlukçu demokrasi düşüncesine göre biraz daha makul gibi görünmekte ise de, o da sadra şifa ve matah birşey değildir.

Çünkü, toplum içindeki çeşitli grupların varlığını ve bunlar arasındaki fikir ayrılıklarını, özgür tartışma ve pazarlıkları kamu iyiliği için gerekli gören, bunun için çoğunluk iradesini sınırlayıcı tedbirler ve kurumlar getiren çoğulcu demokrasi anlayışı da çifte standart içeriyor ve bazen “kamu iyiliği”ne kapıyı kapatabiliyor.

Mesela birçok ülkede birileri, demokrasiye aykırı olması gerekçesiyle Şeriat’in uygulanmasına karşı çıkabilmektedir. (Ki Şeriat, Allahu Teala’nın vahyine dayanmasından dolayı mutlak iyiliktir.. Kamu iyiliğinin ta kendisidir.)

Yani Rousseau’nun asla şüpheye düşmeyen müminleri olan bu demokrasi havarilerine göre, yanılmaz olan halk, yanılabilir olan Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını “takmama” hakkına sahiptir.

*

Ancak demokratlar, halka izafe edilen bu yanılmazlık vasfı konusunda da tutarsız ve çelişkili davranmakta, demokrasi oyununda Şeriat talebine (yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmek suretiyle) kapıyı kapatmaktadırlar.

Oysa, onlara göre yanılmaz olan halkın, bu yanılmazlığının bir sonucu olarak, yine onlara göre yanlış olan Şeriat’i benimsememeleri gerekir.. Dolayısıyla böylesi yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmeye de gerek bulunmamaktadır.. Yanılmaz olan halk, yanlış olan Şeriat’i zaten benimsemeyecektir.

Ancak, demokrasi şarlatanlığında işler öyle yürümüyor.. Şeriat’in savunulmasına siyaset sahasında müsaade edilmiyor..

(Türkiye gibi ülkelerde bu, camilerde bile öyle.. Türkiye’de bir sürü kişi Şeriat’e hakaret ettiği halde Diyanet kurumu buna karşı halkı uyarmamakta ve aydınlatmamaktadır.. Camide bile durum böyle olunca siyaset arenasında vaziyetin nasıl olacağı tahmin edilebilir.. Yalancı demokrasi, yalan düşünce ve inanç hürriyeti..)

*

Güya çoğulcu demokrasilerde, kamuoyu serbestçe oluşmakta, farklı gruplar ve fikirler hür bir şekilde kendisini gösterebilmekte, böylece millet iradesi özgür olarak belirmektedir.

Gerçekte ise, milletin tercihlerine daha baştan sınırlamalar getirilmektedir.

Belirli görüş sahiplerinin (bahusus Şeriat yanlılarının) teşkilatlanmasına ve partileşmesine izin verilmemektedir.. (Şeriat müdafaasını itibarsızlaştırmak için prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi ucubelerin derin imalathanelerde üretilip piyasaya sürülmesi durumu ayrı.)

Böylesi farklı görüş sahipleri ancak takiyye yaparak, olduklarından farklı görünerek örgütlenebilmekte ve vatandaşlık hakarını kullanabilmekte, böylece şahsiyetlerinin ölmesi sağlanmaktadır.

Kişiliklerinin yeterince ölmediği ve fazla güçlendikleri düşünüldüğünde de çoğulcu demokrasinin yüzündeki maske bir tarafa atılmakta, bu tür partiler kapatılmaktadır.

*

Türkiye 28 Şubat sürecinde bunu yaşadı.

Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi kapatıldı (Ve bu arada Aczimendeburi soytarıların rezillikleri de Refah’ın sırtına yüklendi).

Daha sonra kurulan Fazilet Partisi’nin kapısına da, Refah’ın devamı olma gerekçesiyle kilit vuruldu.

Saadet Partisi de Refah’ın devamı olduğu için kapatılabilirdi, fakat o arada bir başka “devam” partisi daha kurulmuştu: AK Parti.

Refah’ın tabanının AK Parti’ye kayacağı, Saadet’in, gözardı edilebilecek şekilde güdük kalacağı anlaşılmıştı.

AK Parti, Fazilet’in aksine makbuldü, çünkü bedenen/cismen Refah’ın devamı olmakla birlikte ruh ve zihniyet olarak devamı değildi.

Resmî ideolojiye ve onun küresel ağababalarının egemenliğine iman ettiğini deklare etmiş durumdaydı.

*

Bazılarının (özellikle de Fetullahçı Takiyye Örgütü [FETÖ] ile Mehmet Metiner tipi fırıldak AK Partililerin) demokrasinin İslam açısından bir sakıncısının bulunmadığını savundukları biliniyor.

Şayet (Dört Halife dönemindeki uygulamadan hareketle) İslâm ile demokrasi arasında bir paralellik bulunduğu kabul edilirse, hilafetin 30 yıl süreceğini gösteren hadîs-i şerîfteki günümüze işaret eden kaydın da hatırlanması gerekir.

Söz konusu hadîs-i şerîf, çağımızın, peygamberlik nuru ışığında “cebâbire” (cebbarlar, zorbalar, despotlar) zamanı olarak göründüğünü ortaya koymaktadır.

Zorbaların (Duverger'nin "seçimle gelen krallar"ının) seçimle gelmiş olmaları, ya da seçimle gelmiş gibi görünmelerini sağlayacak mekanizmaların kurulmuş olması fazla bir anlam ifade etmemektedir.

Şu soruya cevap aramak önem taşıyor:

Seçimlerde seçmek zorunda kaldıklarımızı gerçekten biz mi seçiyoruz?

*

Demokrasi maskesi altında diktatörlük kurulması sık rastlanan bir durumdur.

Prof. Mustafa Erdoğan’ın ifadesiyle, iktidarın kaynağının halk veya millet olarak gösterilmesi, zannedildiğinin aksine, devleti keyfî davranmaya itebilir:

“Halkın rıza ve onayının devlet iktidarını meşrulaştırdığı kabul edilirse, halka dayanan bir iktidarın istediği herşeyi yapması meşru gösterilebilir. Bu, çoğunluk diktatörlüğünün haklı gösterilmesidir. Demokratik bir diktatörlüğün, böyle olmayana göre daha tehlikeli olacağı bile söylenebilir. Çünkü demokratik niteliği onun eleştirilmesini zorlaştırır.” 

(Mustafa Erdoğan, Dersimiz Özgürlük, İstanbul 2001, s. 47-48.) 

Nitekim, Fransız felsefeci Jean Baudrillard, demokrasinin insanların özgür iradeleriyle seçtikleri bir şey olmaktan çıkıp “küresel bir emr”e dönüştüğünü savunaktadır:

“Batı politikasının bugün insan haklarını, ‘farklı olan”a karşı bir silah gibi kullanması bir paradoks değil mi sizce? “Ya bizim değerlerimizi paylaşırsınız ya da…’ hesabı. Demokrasi tehditle ve şantajla getiriliyor. Böylece kendi kendini sabote ediyor. Özgürlükten yana özerk bir karar değil artık söz konusu olan, global bir emirle karşı karşıyayız. Globalleşme, eskiden sömürgecilikte olduğu gibi olağanüstü bir şiddet üzerine kuruludur. Batı dünyası bundan çoğunlukla yarar sağlasa bile, onun faydalanandan çok kurbanı var. Elbette ABD prensipte her ülkeyi Afganistan gibi kurtarabilir. Ama bu ne acayip bir kurtuluş olurdu, değil mi? Bu şekilde mutlu edilenler buna kesinlikle direnecektir, gerekirse terörle.” 

(Der Spiegel, 15 Ocak 2002’den aktaran www.ntvmsnbc.com/news/130583.asp.)

*

Kuşkusuz bu “demokrasi maskeli diktatörlük ve tiranlık” tehlikesinin farkına yeni varılmıyor. De Tocqueville, hürriyete yönelen tehdidin, evet, özgürlüğe yönelik tehdidin, demokrasilerde bir monarşiden (saltanattan) veya bir aristokrasiden daha gerçek bir potansiyele sahip olduğunu ileri sürmüştü. (Türkiye bunu yaşadı.. Selanikli Mustafa Atatürk'ün darağaçlı cumhuriyet istibdadı, Sultan Abdülhamid'in "istibdad"ına rahmet okuttu.) 

De Tocqueville'e göre, bir kralın otoritesi tamamen maddîdir (fizikîdir) ve tebaanın hareketlerini onun özel iradesini dize getirmeksizin denetler; fakat halk çoğunluğunun tercihlerini millî irade sayan anlayış, aynı anda hem maddî, hem de ahlâkî/psikolojik bir iktidarı elde bulundurur; insanların hareketleri üzerinde olduğu kadar onların iradeleri üzerinde de etkilidir ve sadece açıkça muhalefet edenleri baskı altına almaz, aynı zamanda toplum genelinden farklı olanları da baskı altında tutar.

Yani sadece muhalefete değil, farklılığa bile tahammülsüzlük söz konusudur.

De Tocqueville’e göre, demokratik despotizm daha yaygın ve daha yumuşak olacaktır; insanlara işkence etmeksizin onları alçaltacaktır. (William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İsmet Özel, İstanbul 1996, s. 243.)

*

Benzer şekilde John Stuart Mill de, yönetim biçiminin tiranlıktan halkın kendi kendini yönetmesine (demokrasiye) tekâmül etmesiyle hürriyet meselesinin çözüme kavuşmuş olduğu düşüncesinin bir yanılsama olduğunu ileri sürmüştür.

De Tocqueville gibi o da bireyin sosyal tiranlığı (demokratik despotizmi) yaşayabileceğini düşünür, çünkü sosyal tiranlık “hayatın ayrıntılarına (yumuşak olmakla birlikte yaygın biçimde) nüfuz etmek ve ruhun kendisini köleleştirmekle (yani insanın "özel iradesini dize getirmek" suretiyle)” bireylere pek az kaçış yolu bırakır. 

Ebenstein, Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’  (A.g.e., s. 251.)

*

Konuyla ilgili olarak Ebenstein’ın söyledikleri de yabana atılamaz:

“Demokratlar, demokrasinin insan icatlarının içinde bir istisna olduğunu, böyle olduğu için de bütün noksanlardan arınmış olduğunu iddia etmedikçe, demokrasinin bünyevî olduğu kadar arızî zaafları da olduğunun bilincinde olmalıdırlar. Eğer Eflatun demokrasinin ‘çokluk ve çeşitlilik anarşisinin hoşa giden bir biçimi olduğunu ve eşit olanlarla eşit olmayanların tuhaf bir eşitliği’ olduğunu iddia ediyorsa, bu tezinin tamamen yanlış olduğunu kim söyleyebilir? Demokrasinin kıvrak çeşitliliği ve yaratıcı pluralizmi onun görkemidir, ama üyeleri sadece haklar ve hürriyetlere sahip bireyler olmayıp aynı zamanda görevler ve mecburiyetlerle yüklü toplumsal varlıklar olduklarını unuttuklarında, bu çeşitlilik ve pluralizm bir çürüme ve çözülme yolu haline gelir. Aynı şekilde, demokratik yurttaşların güdülmek istemeyişleri demokratik hayatiyetin kaynağıdır; ama bu dikbaşlılık ileri götürülüp de isteyen istediğini seçerse, eğer dürüst ve yeterli önderler yönetmekten men edilirse, dürüstlükten uzak demagoglar onların yerlerini alır.” (A.g.e., s. 27-28.)

Ebenstein’ın uyarılarına “parti yasaklama” alavere dalaverelerini de eklemek gerekiyor. 

Belirli siyasal görüşlerin partileşmesinin yasaklanması, seçim sistemlerindeki bir takım hileler ve barajlar gibi kısıtlamalarla belirli kesimlerin susturulması, egemen düzen yandaşları arasında “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir demokrasi oyununun sahnelenmesine yol açabilir.. Açmaktadır.. 

Örnekleri gözümüzün önünde.

Ortaya öyle bir tablo çıkmaktadır ki, birçok insan, istedikleri türden bir partiye oy verme imkânları bulunmadığı için, “en az kötü” olarak gördüklerini desteklemek zorunda kalmaktadırlar.

Savundukları siyasal görüşlerin dile getirilmesine ve örgütlenmesine izin verilmediği için, o görüşlere en az karşı çıkacak ya da zarar verecek olanları iktidara taşımaya kendilerini mecbur hissetmektedirler.

*

Böylece, sözde siyasal katılım tamamlanmış, demokratik mekanizmalar işlemiş oluyor.

Buna bağlı olarak, ilk anda ortada demokratik bir yarış varmış gibi görünür, gerçekte ise, iktidar ile muhalefet arasındaki kavga ideolojik ya da sisteme ilişkin olmaktan uzaktır; yaşanmakta olan şey daha çok bir rant paylaşımı kavgasıdır.

Gerek uluslararası düzenin, gerekse uluslararası düzene eklemlenmiş yerli-milli güçlerin, birçok ülkede, demokrasiyi koruma ve kollama gibi tuhaf bir gerekçeyle, tam da demokratik yollarla iktidara gelmiş ve seçilmiş insanları bu haklarından mahrum ettikleri yakın tarihte görülmüştür.

Bazıları da, “devleti koruma” gerekçesinin ardına saklanmak ve hukukun üstünlüğü ilkesinin kendilerini de kapsayacak şekilde uygulanmasının önüne geçmek için “devletin bekası” söylemine sarılabilmekte, böylece fiilen kendi “sınırsız otorite“lerini inşa etmeye koyulabilmektedirler.

Bu, demokrasinin ne kadar kırılgan ve istismara açık olduğunu, daha doğrusu bir tür demokrasi illüzyonu ve aldatmacası sergilendiğini göstermektedir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."